Etiket arşivi: Kitab-ı Mukaddes

Okuma Üzerine

  • Sessiz okuma kadim bir sanat değildir.
  • 4. yüzyılda Augustinus, kadim Yunanlar ve Romalıların okuduğu gibi okurdu: Noktalar ve büyük harfler olmadan birbirine bağlı harf dizilerini anlamlandırabilmek için yüksek sesle.
  • Yüksek sesle okumak yalnızca normal değil, bir metnin tam olarak anlaşılabilmesi için gerekli de sayılıyordu. Metne hayat üflenmesi gerekiyordu.
  • 9. yüzyıla gelindiğinde, noktalama işaretlerinin ve kitapların nispeten yaygınlaşması, sessiz okumayı sıradan hale getirmiş, mahremiyet, okuma sanatının bir özelliği haline gelmişti.
  • 1588’de İtalyan mühendis Agostino Ramelli, okurun aynı anda on kitaba erişmesine izin veren dönen okuma masasını icat etmişti.

  • Yunanlar için kitap, bir hafıza desteği idi ve uygar hayatın merkezinde yer almazdı.
  • İbraniler için kitap, Kitab-ı Mukaddes, göçebe bir halkın göçlerinde varlığını sürdürebilmesini sağlayan uygarlıklarının çekirdeği haline geldi.
  • Sembolik olarak kadim dünyanın İskenderiye Kütüphanesi’nin yakılması ile sona erdiği düşünülür.
  • Kitap sahibi olmanın bir toplumsal statü olarak kabul edilmesi, Roma İmparatorluğu’ndan sonra, 14. yüzyılda Avrupa’da başlar.
  • Okuma eyleminin gayesi, temel niteliği, görülebilen bir amaç, bir sonuç eğilimi olmayışıdır.

 

Yararlanılan Kaynak

  • Okumalar Okuması, Alberto Manguel, YKY, 2013.

 

Renk 14

  • Ziya Gökalp siyah-kara ile beyaz-ak arasındaki ayrışmadan bahseder: “Halk siyahla beyazı maddiyatla, kara ile akı maneviyatla kullanır. Mesela siyah yüzlü bir adamın alnı ak olabilir, beyaz çehreli bir adamın yüzü kara çıkabilir.”
  • Şeytan siyah ve karadır.
  • Mitoloji  “her şeyin başlangıcı geceydi” der. Kitab-ı Mukaddes’te ilk renk siyahtır, başlangıçtan beri vardır ve olumsuz bir statüye sahiptir. Siyah ile gece birleşir.
  • Ateş kırmızı, hava beyaz, su yeşil, toprak siyahtır.
  • Antikçağ ve Ortaçağ boyunca beyaz rahiplerin, kırmızı savaşçıların, siyah ise zanaatkarların rengi olur.
  • Yakındoğu, Ortadoğu ve Mısır’da, Antik Yunan’da olumlu bir renk olan siyah, Roma’da olumsuzdur. Roma’da öfke ve cimrilik siyahla simgelenir. Beyaz, güvercin gibi saf ve erdemli; siyah, karga gibi murdardır.
  • Satrançta siyah ve beyaz karşıttır.
  • 20. yüzyıl öncesi ve sonrasında siyah, kömür, petrol olarak tekrar egemenlik kazanır.
Anadolu’nun Görsel Tarihi Fasikül III, Hüsamettin Koçan, 1995. Hüsamettin Koçan’a göre, kırsalın rengi beyazdır, bir umudu, gelişim sürecini dile getirir. Deniz, Selçuklu’ nun çevresindeki kültürlere nasıl baktığını yansıtır ve rengi mavidir. Tuğla ise, göçer ve yerleşik kültürün ayrıştırılmasındaki belirleyici olarak mimariyi işaret eder ve Selçuklu mimarisini, temel yapı taşı tuğlanın rengi ile simgeler: kırmızı. Koçan, Selçuklu sisteminden saptadığı Kırsal, Deniz ve Tuğla olmak üzere üç temel noktayı belli renk ve içeriklerle simgesel bir içeriğe büründürdü ve eserlerinde kullandı. Fotoğraf: Koçan, Zeynep Yasa Yaman, Baksı Kültür Sanat Vakfı.

Anadolu’nun Görsel Tarihi Fasikül III, Hüsamettin Koçan, 1995.
Hüsamettin Koçan’a göre, kırsalın rengi beyazdır, bir umudu, gelişim sürecini dile getirir. Deniz, Selçuklu’ nun çevresindeki kültürlere nasıl baktığını yansıtır ve rengi mavidir. Tuğla ise, göçer ve yerleşik kültürün ayrıştırılmasındaki belirleyici olarak mimariyi işaret eder ve Selçuklu mimarisini, temel yapı taşı tuğlanın rengi ile simgeler: kırmızı.
Koçan, Selçuklu sisteminden saptadığı Kırsal, Deniz ve Tuğla olmak üzere üç temel noktayı belli renk ve içeriklerle simgesel bir içeriğe büründürdü ve eserlerinde kullandı.
Fotoğraf: Koçan, Zeynep Yasa Yaman, Baksı Kültür Sanat Vakfı.

Yararlanılan Kaynaklar

  • Koçan, Zeynep Yasa Yaman, Baksı Kültür Sanat Vakfı.
  • Siyahın Öyküsü İnsanın Öyküsüdür, Ömer Erdem, Radikal Kitap, 17 Haziran 2016.
  • Siyah, Michel Pastoureau, Sel Yayıncılık, 2016.

 

Katolikler ve Kürtaj

  • İskenderiye’de doğmuş bir Kilise Babası olan Origenes (184/185 – 253/254), Tanrı’nın insanların ruhunu en başta yarattığını öne sürer.
  • Origenes’in görüşü, Yaratılış’ta geçen bir ifade ile çürütülür:
    Kitab-ı Mukaddes’te Tanrı önce bedeni yaratır, sonra ona ruhu üfler. Bu doktrine Yaratılışçılık denir.
  • Ruhun maddi bir kökeninin olduğunu savunan görüşler Kilise tarafından sapkın ilan edilir.
Fotoğraf: nuevotiempo.org

Fotoğraf: nuevotiempo.org

  • Aziz Augustinus (354- 430), bir yandan Yaratılışçı doktrini savunurken, diğer yandan bir tür ruhsal aktarımcılığın varlığını kabul eder. Kutsal metinlerin ne aktarımcılığı ne de Yaratılışçılık’ı savunmadığını öne sürer.
  • Skolastik düşüncenin önemli ismi Hıristiyan filozof Aziz Thomas Aquinas (1225-1274), ilk günahın tohumla aktarıldığını ama bunun zihinsel ruhun aktarımıyla hiçbir ilgisinin olmadığını yazar. Ona göre, anne babanın ahlaksızlığı tohum yoluyla aktarılabilir ama tohum, akılcı bir ruh yaratma gücüne sahip değildir. Bitkilerin bitkisel ruhu ve hayvanların duyusal ruhu insanlarda zihinsel ruh tarafından özümsenir. Zihinsel ruh, insana zeka verir, onu insan yapar, bedenin çürümesinden sonra da var olmaya devam eder. Aquinas’a göre Tanrı’nın ruhu bahşetmesi, cenin önce bitkisel ruhu, sonra da duyusal ruhu edindikten sonra olur. Zihinsel ruh ancak beden tamamıyla oluştuğu zaman yaratılır. Embriyo sadece duyusal ruha sahiptir. Yani embriyo önce bir hayvandır, sonra insan olur.
  • Geleneksel doktrinde zihinsel ruhun oluşumunun genelde 40 günde oluştuğu düşünülür. Aquinas ise, ruhun ancak cenin onu kabul etmeye hazır olduğu zaman yaratıldığını söyler.
  • Konu, embriyo aşamasının insan anlamına gelip gelmediğidir.
  • Embriyolara zihinsel ruh verilmiyorsa, kürtaj yapılırsa, embriyolar insan maddesinin dirilişine dahil olmayacak demektir.
  • Bu durumda, belli bir zaman aralığında kürtaj yaptırmak Aquinas’a göre uygun oluyor. Ama pek çok konuda Aquinas’a dayanan Katolik Kilise, onun bu yaklaşımından uzak durmuştur.
  • Umberto Eco’ya göre Kitab-ı Mukaddes Evrimcilik ile çelişen hiçbir görüş içermez. Tam tersine Yaratılış, tamamıyla Darvinci sayılabilecek bir metindir, çünkü yaratılışın en az karmaşık olandan en karmaşığa doğru, minerallerden hayvanlara, oradan insanlara aşamalar şeklinde gerçekleştiğini söyler. Evrim karşıtı mücadelenin ve hayat hakkını embriyoya kadar uzanacak şekilde savunmanın köktenci Protestanlığın görüşleriyle uyuştuğunu söyler.

Yazının bu kısmı, Umberto Eco’nun Düşman Yaratmak adlı eserinden özetlenmiştir (Doğan Kitap, 2014).

  • Kimi biyologların dediğine bakılırsa, insan döllenme anında yaşamaya başlıyor, çünkü döllenmiş yumurtanın içinde DNA var. Bireyi biçimlendiren proteinlerden oluşmuş dezoksiribonükleik asit. Bu sava karşılık şu soru geliyor: Sperma hayvancığında da, döllenmemiş yumurtada da DNA var. Öyleyse, yumurta ya da sperma hayvancığına da insan gözüyle mi bakacağız?
  • Bir grup doktora göre ise bir insan ancak 28 haftadan sonra insan olabiliyor. Yani, gelişimini tamamlamamış olmasına karşın döl yatağının dışında yaşayabilecek duruma geldikten sonra.
  • Kimi antropologlar için yeni doğmuş bir bebek bile insan değil; ancak kültürel ve toplumsal bazı etkilenmelerle biçimlendikten sonra insan olmaya hak kazanabiliyor.
  • Görüşlerden biri embriyoyu Tanrı’nın malı sayıyor, diğeri annenin, bir diğeri ise devletin malı olarak görüyor.

 

Bu bölüm ise Oriana Fallaci’den. Doğmamış Çocuğa Mektup,  Verso Yayıncılık, 1991.