Etiket arşivi: Kilise

Şehitlik Makamı Hakkında

Fotoğraf: Raytur

Fotoğraf: Raytur

  • MÖ 168 yılında Yehuda Makabi, Yahudiliği bastırmak isteyen Kral IV. Antiochus’a karşı ayaklanma başlattığında, çatışmalarda ölen Yahudilere, Tanrı’nın tahtına anında erişim sözü verilerek şehitlik kavramı başlatılmış oldu.
  • Kilise yetkilileri insanları şehitliğe teşvik etmiyordu ama bir bakireyi cennette bekleyen ödüller sıradan bir Hristiyan’ınkine göre 60 kat fazlaydı, şehit olan birini ise 100 kat daha fazla ödül bekliyordu. Dolayısıyla şehitlik, birçok Hıristiyan tarafından özenilen bir mertebe olmuştu.
  • Erken dönem Hıristiyanları, İsa’nın çok geçmeden geri gelmesini beklediklerinden bu dünyayı hakir görme eğilimindeydiler; İsa’nın adına kendini feda etmenin, çağrıların en yücesi olduğuna inanıyorlardı. Dolayısıyla Romalıların onlara zulmetmesi, inançları için ölmek suretiyle Hıristiyan davasını ileri taşıma şansı sunuyordu onlara; ölüm ne kadar kanlı olursa o kadar iyiydi. Şehitlik, Kilise’yi bir arada tutan bir unsur haline geldi. Şehitler kahraman oldular, yaptıkları şeyler yüceltildi.
  •  “Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin. Aksine onlar diridirler. Ama siz farkında olmazsınız.” 2/154.
  • “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanma. Onlar diridirler. Rableri indinde rızıklanmaktadırlar.” 3/169.
  • “Kim Allah’a ve peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, dosdoğru olanlarla, şehitler ve iyi kimselerle beraberdirler. Onlar ne iyi arkadaştırlar!” 4/69.
  • Hz. Muhammed’den: “Alimin mürekkebi şehidin kanı ile tartılır, alimin mürekkebi ağır gelir.”

 

 

Püritenler 2

  • Püritenlerin yolculuğu Avrupa’dan İngiltere’ye, oradan da ABD’ye olmuştur.
  • Ne Fransa ne de İngiltere dini olarak homojendi. Fransız Protestanlar ulusal birlik adına katledildiler, sürgüne yollandılar. Böylece Kuzey Amerikalı Huguenot topluluğu oluştu.
  • İngiltere’de, özellikle Fransa ile savaş dönemlerinde, Papalık karşıtlığı güçlüydü. (Bu durum 19. yüzyılda dahi sürüyordu.)
  • Lollard Hareketi (reform isteyen gezici dervişler), 16. yüzyılda VIII. Henry döneminde Anglikanlık ile nihayetlendi. Kral/kraliçe Anglikan Mezhebinin başıdır.
  • Anglikanlar teolojik konuları Protestanlar, uygulamaları Katolikler gibi yaparlar. Din adamları kadrosu vardır, kiliseler muhteşemdir, kilisede evlenirler ama şarap ve ekmek semboliktir, İsa’nın eti ve kanı değildir.
  • 16. yüzyılda İngiltere’de Püritenler, Anglikan reformunu yeterli bulmayıp daha saf bir inanca sahip olmak isteyenlerdi.
  • VIII. Henry döneminde kurulan Anglikanlık, I. Elizabeth döneminde güçlendi. Kraliçe tüm İngiltere aynı şekilde dua etsin diye the Book of Common Prayer’ı yayınlattı. Radikaller (Püritenler) bunu yeterince dini bulmadılar. 1603 yılında tahta çıkan I. James döneminde İngiliz Kilisesi ile ters düşenler İngiltere’yi terk ettiler/kovuldular. Oldukça büyük bir grup ABD’ye Massachusetts’e gittiler. Aralarında ayaktakımından kişiler, denizciler, ezilmişler, taşralılar olduğu gibi muhalif aydınlar da vardı. Bunlar Calvinist ekonomik ideolojiyle ABD’ye gitmişlerdi. 1620 yılında ABD’ye ilk göç eden yaklaşık 200 kişi Plymouth’a yerleşti. Bunlar hacılar ya da ayrılıkçılar (Pilgrims or Separatists) olarak anılırlar. 1630 yılına gelindiğinde 5 bin kişi olmuşlardı.

 

1930 yılında John Winthrop ve beraberindekilerin ABD’ye, Salem, Massachusetts’e varışlarının 300. yılı şerefine onları getiren geminin, Arbella’nın bire bir kopyası inşa edilmişti. Fotoğraf: Bigelow Society

1930 yılında John Winthrop ve beraberindekilerin ABD’ye, Salem, Massachusetts’e varışlarının 300. yılı şerefine onları getiren geminin, Arbella’nın bire bir kopyası inşa edilmişti.
Fotoğraf: Bigelow Society

  • Amerika’ya Arbella adlı göçmen gemisi ile ulaşan İngiliz Püritenlerin lideri John Winthrop (1588-1649) bazı ifadeleri telaffuz eden ilk kişi oldu: ABD’ye göç Eski Ahit’teki Exodus/Çıkış ile eş anlamlı kılındı. Amerika kıtasına göç etmeye çalışanlar için umut “tepedeki şehre” ulaşmaktı. Matta İncili’nin beşinci bölümünde yer alan “Tepenin Üzerinde Parlayan Şehir” ibaresi, Püritenlerin mottosu/parolası oldu. “Tepedeki Şehir” kavramı bir semboldü ve Amerikalılık fikrinin, ulusal kimliğin şekillenişindeki temel taşlardan biri oldu. Önceleri Kudüs olan bu yer, ABD’ye göç sonrası Yeni Kudüs, New England oldu. John F. Kennedy, Ronald Reagan, John McCain, Sarah Palin gibi çok sayıda siyasi ileride bu kavramı kullanacaktı. Bu kavram tüm dünyayı aydınlatmak, dünyanın nuru olmak şeklinde bir hedef haline geldi; başarısızlık halinde Tanrı’nın lanetinin üzerlerine olacağına inandılar. Winthrop, ABD’ye yerleşmenin teorisini oluşturdu.
  • İngiliz teolog ve Püriten lider John Cotton (1585-1652), İngiliz kilisesinin zulmünden kaçarak ABD’ye gitti ve Boston’daki kilisenin 1633-52 yılları arasında, ölünceye kadar, vaizliğini yaptı. Eserleri New England’da çocukların dini eğitimi için kaynak oldu. Cotton aynı zamanda Yale Üniversitesi’ni kuran; İman = Para diyerek kapitalizmi bir nevi yasallaştıran kişi oldu.
  • Zaman içinde İngiltere’de çok az Püriten kaldı.

 

 

James Joyce 2

  • Joyce İrlanda’dan ayrılmasını bir taşra atmosferinde, milliyetçi ve Katolik bir ortamda büyük bir yazar olamadığı için ayrılmaya mecbur kaldığını ileri sürer. Oysa oradan ayrıldığında kitapları yayımlanmakta, şöhreti artmaktaydı. Bazı iddialara ise genç ve eğitimsiz kız arkadaşını ailesine ve entelektüel dostlarına eşi olarak tanıştırmaktan utandığı için İrlanda’dan ayrıldığı yönündedir.
  • İrlanda onun için üç bağımlılığı, aileyi, dini ve İrlanda ulusçu politikasını temsil ediyordu.
  • İrlanda, öteden beri Avrupa’nın en koyu Katolik üyesiydi. Kilise şekillere sımsıkı bağlı, çok güçlü bir örgüte sahip, karşı çıkılmaz bir gericilik kurumuydu. Ulusçuluk akımını da kendi bünyesi içine almayı başarmıştı.
  • 1898’de bugünkü adıyla University College of Dublin’e girmiş, Modern Filoloji bölümünden (Latince, İtalyanca, Fransızca, Almanca ve Norveç dilleri) yeterlik derecesiyle 1902 yılında mezun olur. Sonra Paris’te tıp okumaya gider fakat dersleri Fransızca takip etmekte zorlandığı için eğitimini yarıda bırakır.
  • Dublin’de üniversitede okurken Yeats’in bir tiyatro oyununu protesto etmeyi reddetmiş, Dublinli Katolikler tarafından aforoz edilen Henrik Ibsen’i savunan makaleler yazmış, İrlanda tiyatro sahnelerinin dar görüşlülüğüne hücum eden denemeler yayımlamıştır.
  • Koyu bir Katolik olan annesi Mary Joyce’un kanser olduğunu öğrenince Fransa’dan İrlanda’ya döner. Annesinin ölümünün ardından çok zor bir dönem geçirir. Geçimini gazete makaleleri yazarak ve ders vererek kazanır. Şarkı söylediği de bilinir, hatta tenor sesinin güzelliği sayesinde bir yarışmada ikincilik almış ve hakkında güzel şeyler yazılmıştır. Bu dönem Joyce’un içmeye başladığı dönemdir.
  • Yine o günlerde bir otelde oda hizmetçisi olan Nora ile tanışır. İlkokul mezunu Nora ile olan birlikteliği dini ve toplumsal baskılara maruz kalmasına sebep olur. Birlikte kıta Avrupa’sına kaçarlar, Trieste, Roma, Paris, Zürih, Pula’da (Hırvatistan) yaşarlar. Trieste o sırada Avusturya işgali altındadır. İtalyan gazetesinde İrlanda ile İngiltere’nin ilişkisini anlatarak Avrupa’da İrlanda’nın sesi olduğu gibi, benzeşim yoluyla Avusturya sansürünü de kırmış olur. Sürgünde yaşayabilmek için gazete yazarlığından başka bankada memurluk ve öğretmenlik de yapar.

  • Byron, Shelley, Lawrence gibi Joyce da sürgünü kendisi istedi. Bu yazarların tümü henüz hayattayken uluslararası şahsiyetler oldular. Onları büyütmüş olan uluslar için ve çoğunlukla onlara karşı yazmaya devam ettiler. ABD’li edebiyat eleştirmeni Richard David Ellmann (1918-1987), Joyce’un yaşamı bir yerde yeterince karmaşa içine girince onu çözmek yerine başka bir yere gitmeyi tercih ettiğini savunmuştur.
  • Joyce her zaman şiddet karşıtı, ırkçılığa ve baskıya karşı sesini duyurmuştur. Ülkesindeki dini baskının gücünü, katı Katolik halkın bireyler üzerindeki dayanılmaz baskısını da anlatmış, şüpheciliğin engellenemediğini, fikir üretiminin olanaksız kılındığını da dile getirmiştir. “Kendisine saygısı olan hiç kimse İrlanda’da kalmak istemez. Aksine Jüpiter tarafından lanetlenmiş gibi ülkeden kaçmak ister” diye kendi sürgün nedenini açıklamıştır.
  • 1904 yılında terk ettiği İrlanda’ya üç kez döner. Bunlar mecburi yapılmış dönüşlerdir ve hep kısa kalmıştır. Son gelişi 1912 yılındadır. Şehirle ilişkisi bir aşk/nefret ilişkisidir. Giacomo Joyce hariç bütün eserleri Dublin’de geçer, başka bir yeri yazmamıştır, Dublin eserlerinin başkarakteri gibidir.
  • Fredric Jameson’a göre, Joyce ya da Mallarmé’nin başını çektiği bir modernizmin peşinde koştuğu ideal, “vatansız sözü” söylemekti; bunun için her türlü anlatı biçimi kullanılmalı, karıştırılmalıydı ki söz evrensellikle buluşsun.

 

Kağıt

Fotoğraf: www.oyka.com.tr

Fotoğraf: www.oyka.com.tr

  • Kağıdın icat edilmesinden önce taş, tahta, ipek, bez, deri ve Eski Yunan’da cam üzerine yazı yazılmıştır. Roma imparatorlarına ait temel kayıtlar bronz üzerine kaydedilmiştir. Ortadoğu’da kurşun kağıt yerine kullanılmıştır. Fildişi bir başka malzeme olmuştur. Yanan Konstantinopolis Kütüphanesi’nde yılan bağırsağı üzerine yazılmış eserlerden bahsedilir.
  • Bulunan en eski yazılı metin, altı bin yıl öncesine aittir ve Mısır’da ahşap üzerine kakılmıştır.
  • Çin’in kuzeyinde, Urumçi’de, Avrupa’da kağıdın ortaya çıkmasından 9 yüzyıl önce yazılmış bir elyazması var.
  • Japonlar 600 yılında kağıt üretmeye başlamışlar.
  • Kağıdın Avrupa’ya gelişi Araplar vasıtasıyla oluyor.
  • Araplar, kelamın mekanı olarak düşündükleri kağıda büyük önem vermişler; her gittikleri yere kağıt üretimini götürmüşler.
  • 860 yılında kağıt Sicilya üzerinden Avrupa’ya girmiş.
  • Hıristiyanlık kağıda ilgi göstermiyor. Okuma yazma tamamen keşişlerin tekelinde. Kilise parşömeni yeterli görüyor. Ayrıca kağıdı getiren Araplar olduğu için kağıda dine aykırı ve şeytan işi olarak bakıyorlar.
  • 1221’de Kutsal Roma-Germen İmparatoru II. Frederic, kağıdı dine aykırı ilan edip idari faaliyetlerde kullanımını yasaklamış.
  • Fransisken Tarikatı‘nın kurucusu Aziz Francesco (1181-1230), İtalya’da Fabriano’da tutsak Arap korsanları kullanarak kağıt üretimini başlatıyor.
  • 14. yüzyılda Avrupa’da kağıt değirmenleri ile üretim endüstrileşmeye başlıyor.
  • Kağıdı hammaddesi olarak paçavra kullanılıyor. Çöp toplayıcıların çöplerden ayıkladıkları paçavraları sınırdan geçirmeleri yasak.
  • Hiçbir işçiye gerek kalmadan mekanik yollarla kağıt üretimini 1799’da Fransız Nicolas-Louis Robert bulmuş; ama icadına maddi destek bulamadığı için iflas etmiş.
  • Günümüzde Hindistan’da sadece çöp kullanarak kağıt üreten fabrikalar varmış. Bu yüksek teknolojili kağıt, sutyen yapımı, hoparlör imali gibi farklı alanlarda da kullanılıyormuş.
  • Dijitalleşmenin gelişmesi ile matbaalarda kullanılan kağıt miktarı azalırken, ambalaj ve temizlik malzemeleri alanında kağıt tüketimi artmış.
  • Kullanılmış her tür kağıttan yeniden kağıt üretilebiliyor. Mürekkebi kağıttan arındırma işlemi başarıldıktan sonra matbu kağıtta da geri kazanım oranı artmaya başlamış.

 

Yararlanılan Kaynaklar

  • Kağıt Yolunda, Metin Celal, Cumhuriyet Kitap, 30 Ocak 2014.
  • Kağıt Yolunda, Erik Orsenna, Metis Yayınları, 2013.
  • Bir Kitap Elifbası Denemesi VIII, Enis Batur, Cumhuriyet Kitap, 27 Nisan 2017.

 

 

Şiddet 17 | Cinsel Şiddet 2

  • Aziz Augustinus (354-430) ilk günah mitini geliştirmişti. Suç, hazzı Tanrı’da değil, yaratıklarda arayan akıldışı arzu demek olan, şehvet ile kirlenmiş cinsel eylemdi.
  • Bastırılan cinsellik, giderek şiddete dönüşüyor. Şiddet ve arzu, cezalandırma ve tatmin isteği iç içe geçerek vahşi bir karanlık oluşturuyor.
  • Sigmund Freud’un bilinçaltı üzerine temellenen Psikanalitik anlayışında esas olan çocukluk süreci, cinsellik ve saldırganlık dürtüleridir. Bilinçdışı alan olan id; cinsel ve saldırgan dürtülerin, arzuların ve hazların kaynağı olarak kişinin karakter oluşumunda en önemli unsur olarak kabul edilir.
  • Cinsel duyguları bastırma, cinsel saplantının bir başka formudur.
  • Bedensel arzularını tatmin edemeyen ve kendi bedenine yabancılaşan insanın şiddete yöneldiği biliniyor. Tatminsizliğin yarattığı zihinsel gerilim, şiddet olarak dışa yansıyor.
  • Diğer güdüler gibi cinsel güdü de kontrol altına alınabilir. Aileden topluma kadar uzanan çevrenin eğitici, yönlendirici, ya da tersine, kışkırtıcı etkisi önemli rol oynar.
  • Kontrol altına alınamayan cinsellik ve saldırganlık güdüsü birbirini tetikler.
  • Kadın bedeni, işlenip karın doyuran toprakla özdeş tutulmuş, işlenip soyu devam ettiren bir tarla gibi algılanmıştır.
  • Jacques Lacan’a (1901-1981) göre, cinselliğin çeşitli tarzlarının cinsel gereksinimin hazzından öte, bir kendine saygı sağlama aracı olarak kullanılması olgusuyla karşılaşılır.
  • 16. yüzyılın sonlarına kadar Kilise, Aristo’nun kuramını benimsemiş, erkek ceninin döllenmeden 40 gün, dişi ceninin 60 gün sonra bir ruh kazandığına inanmıştı. Bu süreler içinde kürtaj yapılabilirdi.  1588 yılında Papa’nın çocuk aldırmanın ceninin gelişmesinin her döneminde cinayet olacağı yönündeki açıklaması ile durum değişmişti.

(Bloğumuzda 25 Aralık 2015 tarihinde yayımlanan Katolikler ve Kürtaj adlı yazıya da bakabilirsiniz.)

  • 1960’lı yıllarda piyasaya çıkan doğum kontrol hapı günümüzde de Papaların hışmına uğruyor.
  • Bugün bütün uygar toplumlar, cinsel ilişkiye zorlamanın suç olduğunda birleşiyor. Bunu yapan erkek tecavüz suçlusudur ve bu suçun cezası vardır. Katolik Kilisesi’nin anlayışına göre ise, hamile kalmada kadının onayı önemli değildir.
  • Köktenci Protestan kuruluşların baskısı ile 1980’li yıllarda Başkan Ronald Reagan kürtaj yapan ya da bu konuda kadınları bilgilendiren sosyal hizmet kuruluşlarına bütün maddi destekleri kesmişti. En önemli destekçileri köktendinci çevrelerden olan George W. Bush da kürtaja karşı savaş açtı; tüm aile planlaması ve sağlık örgütlerine yapılan yardımları tamamen kesti; yoksul ülkeleri de ya kürtaj yardımlarını tamamen durdurma ya da ABD yardımlarından vazgeçmeye zorladı.
  • Katolik Kilisesi ile Protestan köktendinciler kürtaj konusunda ittifak içinde.
  • Eşcinseller, transseksüeller şiddetin konusu olmaktadır. 1960-1970’lerden başlayarak kadın ve erkek kategorilerinin baskıcı olduğuna; biyolojik ve toplumsal cinsiyet arasındaki ayrıma dikkat çekilmeye başlanmıştır. Biyolojik cinsiyet, kadınlar ve erkekler arasındaki biyolojik ayrımlara, toplumsal cinsiyet ise onları ayıran kültürel farklılıklara işaret eder. Toplumsal cinsiyet (gender) cinsel kimliğin kültürel tanımıdır; toplumsal temelli değer, rol ve beklentilerin tümüyle ilişkilendirilir.

2015 yılında ArtInternational İstanbul’da sergilenen Alexandre ve John Gaillard’ın eseri. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

2015 yılında ArtInternational İstanbul’da sergilenen Alexandre ve John Gaillard’ın eseri.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Evlilik de ataerkilliğin ve baskının dayanaklarından biri olarak görülmeye başlanmış; devletin, cinsel davranışların düzenlenmesine ve bireyler arasındaki ilişkinin nitelenmesine el koyuşu olduğu yönünde yorumlar gelişmiştir.
  •  1960’lı yıllardan bu yana pek çok feminist sanatçı medya aracılığıyla inşa edilen cinsel rollere ve tarihsel erkek egemen sanata odaklanmıştır. Bu konuları canlandırmak için popüler kültürde sık sık yer alan kadının bir cinsel obje ve/veya “evinin tanrıçası” imajlarını kullanmışlardır. Bunu bazen sosyal beklentilere paralel giyinip makyaj yaparak bir Performans’ta sergilemişlerdir. Bazı sanatçılar kozmetik kullanımının şahsiyeti nasıl ortadan kaldırdığını vurgulayan işler yaparken, bir kısmı da kalıplaşmış cinsel rolleri makyaj ile vurgulamayı seçmiştir.
Fotoğraf sanatçısı Zanele Muholi (1972-) ülkesi Güney Afrika Cumhuriyeti’ndeki siyah lezbiyenler ile cinsiyet değiştirmiş olanların karşılaştıkları nefret ve dışlanma ile gördükleri şiddeti görselleştirmeyi amaçlar. Kendisi de eşcinsel olan sanatçı, onlar adına konuşan ve görseller yayımlayanlara, kendilerinin de bunu yapabilecek yetenekte olduğunu göstermek ve suskun kalmamak adına bu işe soyunduğunu söylüyor. Bordeaux, Zanele Muholi, 2013. Fotoğraf: Media Diversified

Fotoğraf sanatçısı Zanele Muholi (1972-) ülkesi Güney Afrika Cumhuriyeti’ndeki siyah lezbiyenler ile cinsiyet değiştirmiş olanların karşılaştıkları nefret ve dışlanma ile gördükleri şiddeti görselleştirmeyi amaçlar. Kendisi de eşcinsel olan sanatçı, onlar adına konuşan ve görseller yayımlayanlara, kendilerinin de bunu yapabilecek yetenekte olduğunu göstermek ve suskun kalmamak adına bu işe soyunduğunu söylüyor.
Bordeaux, Zanele Muholi, 2013.
Fotoğraf: Media Diversified