Etiket arşivi: Katolikler

Püritenler 9

Protestan Ahlakı

  • ABD’ye görevli olarak giden Anglikan John Wesley, orada Metodizm’in kurucularından olmuştu. Wesley, yalan söylemeyi iğrenç bir şey olarak görüyor ve bunu ayinlerde vaz ediyordu.
  • Aydınlanma sırasında bilimin yükselişi doğruluğa önem kazandırdı. Bilimsel sorgulama kesin tanıklık etiğine dayanıyordu. Aynı şekilde yeni ortaya çıkmakta olan hukukun üstünlüğü prensibi de.
  • Bu etik aynı zamanda, güvenilir bilgi ve kişisel güvene ihtiyaç duyan kapitalizmin yükselişine de katkıda bulunmuştu.
  • Max Weber’e göre bu, katı dürüstlüğe vurgularıyla Protestanların serbest piyasa ekonomilerinde neden bu kadar başarılı olduklarını açıklıyordu. Alman sosyolog, Protestan Reformu’nun ve Protestan ahlakının Batı Avrupa’nın modern sanayi toplumunun yükselişini kolaylaştıran bir rol oynadığını öne sürmüştü.
  • 17. yüzyılda yaygın olan “Bir Huguenot kadar dürüst” tabirinin hem dini hem de ekonomik tınısı vardı.
  • 17. yüzyılda İngiltere’de George Fox tarafından kurulan Quaker mezhebine mensup tüccarların sıra dışı başarısı kısmen namuslu olarak tanınmalarından kaynaklanıyordu.
  • Benjamin Franklin’in Püriten ilkesi “Dürüstlük en iyi politikadır” bile ekonomik bir önem taşıyordu. Böyle bir politika olmadan borç vadesinin uzatılması mümkün olamazdı.
  • Immanuel Kant’ın mutlak dürüstlük kavramına göre, sağlıklı bir toplumun üyeleri hangi doğruları söyleyeceklerini seçmezlerdi. Aynı Augustinus gibi Kant da hakikatin onu hak edenlere saklanması gerektiği fikrine karşı çıkıyordu. Yalan, yasanın kaynağını yozlaştırarak insanlığa zarar verirdi.
Fotoğraf: Harvard Business Review Türkiye

Fotoğraf: Harvard Business Review Türkiye

  • Nüfusun büyük çoğunluğunu Protestanların oluşturduğu ülkelerin, örneğin Hollanda ve İngiltere’nin, modern çağın ilk büyük ekonomik başarılarına imza atmalarına karşın din ve ekonomik başarı arasındaki ilişki, Daron Acemoğlu’na göre, çok sınırlıdır.
  • Çoğunluğu Katoliklerden oluşan Fransa 19. yüzyılda hızla Hollandalıların ve İngilizlerin başarısını yakalamış, İtalya da bu ülkelerden herhangi biri kadar müreffeh olmuştur. Uzak Doğu’ya baktığımızda ise Doğu Asya’nın başarılarından hiçbirisinin Hıristiyan dininin hiçbir biçimiyle alakası olmadığını görürüz. Acemoğlu, Protestanlıkla ekonomik başarı arasında özel bir ilişki olduğunu gösterecek pek bir şey olmadığını öne sürerek, ekonomik başarıyı kültür ile açıklamak isteyen hipoteze karşı çıkar.

 

 

 

 

Püritenler 4

İnanışın ana noktaları şöyle özetleyebiliriz:

*Seçilmiş millet anlayışı,
*İbranileşme (Entelektüel hayatın İsrail’den feyz alması. İbranileşme İsa’nın gelişini hazırlar, gelişini kolaylaştırır, inanışı.)
*Mesihçilik (Dünyanın Sonu Kuramı),
*Kapitalizm,
*Gündelik hayatta Viktoryen ahlak anlayışı olarak sıralanabilir.

 

Püritenlerin temel inançlarına daha yakından bakarsak:

  • Eski ve Yeni Ahit’e kelimesi kelimesine inanmak. Ancak zamanın geçmesi ile tefsir kaçınılmaz olunca yorumları geleneği değil yenilikleri (atom bombası, Darwin gibi) kullanarak yaptılar. Alegorik yorumlar zaman içinde arttı.
  • Yaşam, ahlak ve din sade bir şey olarak algılandı. İngiltere ile sürtüşmeler başlayınca Amerikan milliyetçiliği ile ritüelde farklılık oldu; ayinler Amerikanlaştı, daha eğlenceli hale geldi.
  • Amerika’ya gelişlerinin ilahi bir plan neticesinde gerçekleştiğine inandıkları için Kutsal Kitap’taki hikayeler ABD için yeniden yazıldı: George Washington Yeni Musa oldu; Atlantik Okyanusu Kızıldeniz’in, İngiltere Mısır’ın yerini aldı; Kızılderililer, İsrail’in Kayıp Kabileleri yerine kondu. İngiltere’den ABD’ye göç eden Püritenlerin, diğer İsrail kabileleri adına dini ve bazı politik görevleri üstlenen Levililer’den olduğunu; atalarının da Cohenler olduğunu öne sürdüler. Levililer’in ve Cohenler’in görevinin Mesih’i bu dünyaya getirmek olduğuna inanılır.
  • Kutsallık Hareketi. Dini tören yerine Tanrı ile birleşebilmek için Ruhul Kudüs’u içine çekmek amacıyla zıplamak. Kişi ağlamaya başlayınca Ruhul Kudüs’ün kişinin içine girdiğine inanılıyor. (Ayinleri internetten izlemek mümkün.) Kişinin transa geçip bilinmeyen bir dille konuşmaya başlaması da (Pentecostal dil) ruhun içe girdiğinin bir başka göstergesi sayılıyor. Bilinmeyen dilde konuşma ve ruhun içe girmesinin kaynağı Resullerin İşleri’dir deniyor. Ruh’un ilk Aziz Paul’ün içine girdiği ve bu yüzden onun bilinmeyen bir dille konuştuğuna inanılıyor. Katolikler ve diğer Protestanlar bunlara şeytani hareketler diyor.

    (Joseph Smith, bilinmeyen bir dilde yazılmış bir kitabı İngilizceye tercüme etmiş. Bu kitap Mormonlar tarafından Yeni Ahit’ten sonra gelen kutsal kitap olarak kabul ediliyor.)

 

Şiddet 35 | Hıristiyanlık’ta Kadının Konumu 2

  • Hıristiyan inancında kadın, Meryem Ana kişiliğinde tahta oturtulur ama Tanrı’nın cennetinden kovulmanın da sorumlusudur. İlk günahın sorumlusu olarak görülen kadın, insanoğlunun sonsuzluktan ölümlü bir yaşama düşmüş olmasının, suça itilmiş olmasının nedeni sayılır.
  • 1215’te toplanan Konsil kararı ile kadınlar, Kilise’deki bütün yönetim görevlerinden uzaklaştırıldılar. Erkeğin yardımcısı oldular.
  • Daha önce de toplu ölümlere yol açan kör inanç, 14. yüzyılın sonundan 17. yüzyıl sonuna kadar cadı avları ile devam etti, kurbanların %80’i kadındı ve on binlerce (tahminler çok farklı) kadın türlü işkencelerden sonra kurban edildi. Ortaçağ, toplu katliamların ve cadı avlarının yaşandığı bir çağ oldu. Aynı dönemde Meryem Kültü de güç kazandı.
  • Engizisyon üyesi, hakim, savcı ve jüriyi tek başına temsil ediyordu. Kararların temyizi yoktu. Kilise, Hıristiyan inancı öldürmeyi yasakladığı için, ölüm cezasını bizzat infaz etmiyor, bu işi devlet kurumuna bırakıyordu.
  • Protestan Kilisesi de cadı avına girişmişti. Rahiplerin evlenmesine izin çıkartılmıştı.
  • Cadı çılgınlığı İrlanda’da pek yaşanmadı. Kadın düşmanı görüş, İrlanda-Kelt kültürünün yabancısıydı.
  • Şeytan ve cadı korkusu, göçmenlerle Amerika kıtasına da ulaştı. Yeni Dünya’da davalar daha kısa sürüyor, temyiz hakkı tanınıyordu.
  • En son resmi cadı yakılma olayı 1787 yılında İsviçre’de yaşandı. Kadınların şeytanın iş birlikçisi olarak görülmesi yaklaşık 300 yıl sürdü.
  • Jeanne d’Arc (1412-1431), tarihin Kilise tarafından itibarı geri verilen tek cadısı oldu. 1920 yılında Tanrı korkusu içinde geçirdiği yaşamı dolayısıyla azize ilan edildi.
  • Kıta Avrupası’nda uygulanan işkencelerin yasak olduğu İngiltere’de cadı avı daha verimsiz geçmişti. İskoçya’da ise daha ciddi sayılar söz konusuydu.
  • Jus primae noctis, soyluların kullandığı bir haktı. Ortaçağ’dan beri süre gelen bu hakka göre soylular, emirlerinde çalışan kadınların evlilikteki ilk gecelerini kendileriyle geçirmelerini isteyebiliyordu. Uygulama, efendinin her şeye sahip olduğunun açık bir göstergesiydi.
  • Herkes İsa’nın dirildiği yaşta ve doğal bir kusuru olmadan dirilecekti. Cennet, otuzlu yaşlarda insanlara tahsis edilmiş bir dünya olacaktı. Kadınlık hali kusurluluk anlamına geldiğinden, dirilenlerin tümü erkek olacaktı.
  • 1600’lü yılların başında İngiltere’de kadın, yerel geleneklerin dışında, hukuksal olarak hak sahibi değildi. Babasının velayeti altında bulunuyor, evlendiğinde bütün özel mülkleri kocasına geçiyordu. 16. yüzyılda ise I. Elizabeth ile taht varisi olmaya başladılar. Londra’da kadınların %10’u okuma yazma biliyordu.
  • 1647’de Kuzey Amerika kolonisi Massachusetts’te çıkarılan bir yasa ile erkeklerin eşlerini dövmesi yasaklandı.
Orleans Bakiresi Azize Jeanne d’Arc’ın Ölümü, Jules Leneupveu, 1886-1890. Fotoğraf:www.stejeannedarc.net

Orleans Bakiresi Azize Jeanne d’Arc’ın Ölümü, Jules Leneupveu, 1886-1890.
Fotoğraf:www.stejeannedarc.net

  • 17. yüzyılda Paris ve Londra’da prezervatif edinmek mümkündü. Araç, cinsel hastalıklardan korunmadan giderek doğumu önlemek için kullanılmaya başlandı.
  • Kadının doğumda çektiği sancılar, Havva’nın günahkarlığının cezası sayıldığı için, 19. yüzyılda Kilise, kloroform yoluyla doğum sancılarının dindirilmesine karşıydı.
  • 20. yüzyılda tutucu Katolikler ve köktendinci Protestanlar doğum kontrolüne ve kürtaja savaş açmışlardı, bu savaş da devam ediyor.
  • İrlanda’da yasak olan kürtaja 2013’ten sonra yalnızca hayati durumlarda izin verilmişti. 2017 yılında başkent Dublin’de kürtajın yasallaşması için gösteriler düzenlendi. Mevcut yasa cinsel saldırı sonucu hamile kalan kadınlara bile kürtaj hakkı vermiyor. 2018 yılında kürtaj yasası ile ilgili olarak referandum yapılması planlanıyor.

 

Şiddet 17 | Cinsel Şiddet 2

  • Aziz Augustinus (354-430) ilk günah mitini geliştirmişti. Suç, hazzı Tanrı’da değil, yaratıklarda arayan akıldışı arzu demek olan, şehvet ile kirlenmiş cinsel eylemdi.
  • Bastırılan cinsellik, giderek şiddete dönüşüyor. Şiddet ve arzu, cezalandırma ve tatmin isteği iç içe geçerek vahşi bir karanlık oluşturuyor.
  • Sigmund Freud’un bilinçaltı üzerine temellenen Psikanalitik anlayışında esas olan çocukluk süreci, cinsellik ve saldırganlık dürtüleridir. Bilinçdışı alan olan id; cinsel ve saldırgan dürtülerin, arzuların ve hazların kaynağı olarak kişinin karakter oluşumunda en önemli unsur olarak kabul edilir.
  • Cinsel duyguları bastırma, cinsel saplantının bir başka formudur.
  • Bedensel arzularını tatmin edemeyen ve kendi bedenine yabancılaşan insanın şiddete yöneldiği biliniyor. Tatminsizliğin yarattığı zihinsel gerilim, şiddet olarak dışa yansıyor.
  • Diğer güdüler gibi cinsel güdü de kontrol altına alınabilir. Aileden topluma kadar uzanan çevrenin eğitici, yönlendirici, ya da tersine, kışkırtıcı etkisi önemli rol oynar.
  • Kontrol altına alınamayan cinsellik ve saldırganlık güdüsü birbirini tetikler.
  • Kadın bedeni, işlenip karın doyuran toprakla özdeş tutulmuş, işlenip soyu devam ettiren bir tarla gibi algılanmıştır.
  • Jacques Lacan’a (1901-1981) göre, cinselliğin çeşitli tarzlarının cinsel gereksinimin hazzından öte, bir kendine saygı sağlama aracı olarak kullanılması olgusuyla karşılaşılır.
  • 16. yüzyılın sonlarına kadar Kilise, Aristo’nun kuramını benimsemiş, erkek ceninin döllenmeden 40 gün, dişi ceninin 60 gün sonra bir ruh kazandığına inanmıştı. Bu süreler içinde kürtaj yapılabilirdi.  1588 yılında Papa’nın çocuk aldırmanın ceninin gelişmesinin her döneminde cinayet olacağı yönündeki açıklaması ile durum değişmişti.

(Bloğumuzda 25 Aralık 2015 tarihinde yayımlanan Katolikler ve Kürtaj adlı yazıya da bakabilirsiniz.)

  • 1960’lı yıllarda piyasaya çıkan doğum kontrol hapı günümüzde de Papaların hışmına uğruyor.
  • Bugün bütün uygar toplumlar, cinsel ilişkiye zorlamanın suç olduğunda birleşiyor. Bunu yapan erkek tecavüz suçlusudur ve bu suçun cezası vardır. Katolik Kilisesi’nin anlayışına göre ise, hamile kalmada kadının onayı önemli değildir.
  • Köktenci Protestan kuruluşların baskısı ile 1980’li yıllarda Başkan Ronald Reagan kürtaj yapan ya da bu konuda kadınları bilgilendiren sosyal hizmet kuruluşlarına bütün maddi destekleri kesmişti. En önemli destekçileri köktendinci çevrelerden olan George W. Bush da kürtaja karşı savaş açtı; tüm aile planlaması ve sağlık örgütlerine yapılan yardımları tamamen kesti; yoksul ülkeleri de ya kürtaj yardımlarını tamamen durdurma ya da ABD yardımlarından vazgeçmeye zorladı.
  • Katolik Kilisesi ile Protestan köktendinciler kürtaj konusunda ittifak içinde.
  • Eşcinseller, transseksüeller şiddetin konusu olmaktadır. 1960-1970’lerden başlayarak kadın ve erkek kategorilerinin baskıcı olduğuna; biyolojik ve toplumsal cinsiyet arasındaki ayrıma dikkat çekilmeye başlanmıştır. Biyolojik cinsiyet, kadınlar ve erkekler arasındaki biyolojik ayrımlara, toplumsal cinsiyet ise onları ayıran kültürel farklılıklara işaret eder. Toplumsal cinsiyet (gender) cinsel kimliğin kültürel tanımıdır; toplumsal temelli değer, rol ve beklentilerin tümüyle ilişkilendirilir.

2015 yılında ArtInternational İstanbul’da sergilenen Alexandre ve John Gaillard’ın eseri. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

2015 yılında ArtInternational İstanbul’da sergilenen Alexandre ve John Gaillard’ın eseri.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Evlilik de ataerkilliğin ve baskının dayanaklarından biri olarak görülmeye başlanmış; devletin, cinsel davranışların düzenlenmesine ve bireyler arasındaki ilişkinin nitelenmesine el koyuşu olduğu yönünde yorumlar gelişmiştir.
  •  1960’lı yıllardan bu yana pek çok feminist sanatçı medya aracılığıyla inşa edilen cinsel rollere ve tarihsel erkek egemen sanata odaklanmıştır. Bu konuları canlandırmak için popüler kültürde sık sık yer alan kadının bir cinsel obje ve/veya “evinin tanrıçası” imajlarını kullanmışlardır. Bunu bazen sosyal beklentilere paralel giyinip makyaj yaparak bir Performans’ta sergilemişlerdir. Bazı sanatçılar kozmetik kullanımının şahsiyeti nasıl ortadan kaldırdığını vurgulayan işler yaparken, bir kısmı da kalıplaşmış cinsel rolleri makyaj ile vurgulamayı seçmiştir.
Fotoğraf sanatçısı Zanele Muholi (1972-) ülkesi Güney Afrika Cumhuriyeti’ndeki siyah lezbiyenler ile cinsiyet değiştirmiş olanların karşılaştıkları nefret ve dışlanma ile gördükleri şiddeti görselleştirmeyi amaçlar. Kendisi de eşcinsel olan sanatçı, onlar adına konuşan ve görseller yayımlayanlara, kendilerinin de bunu yapabilecek yetenekte olduğunu göstermek ve suskun kalmamak adına bu işe soyunduğunu söylüyor. Bordeaux, Zanele Muholi, 2013. Fotoğraf: Media Diversified

Fotoğraf sanatçısı Zanele Muholi (1972-) ülkesi Güney Afrika Cumhuriyeti’ndeki siyah lezbiyenler ile cinsiyet değiştirmiş olanların karşılaştıkları nefret ve dışlanma ile gördükleri şiddeti görselleştirmeyi amaçlar. Kendisi de eşcinsel olan sanatçı, onlar adına konuşan ve görseller yayımlayanlara, kendilerinin de bunu yapabilecek yetenekte olduğunu göstermek ve suskun kalmamak adına bu işe soyunduğunu söylüyor.
Bordeaux, Zanele Muholi, 2013.
Fotoğraf: Media Diversified

 

 

Bizans İmparatorluğu 125| Patrikhane 4

Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Katoliklerden farklı olarak, Ortodoks dünyası, çok kutuplu bir yapıya sahip.
  • Ortodoksların tarihsel olarak dört merkezi var: Kudüs, İskenderiye, Antakya ve İstanbul. Bir görüşe göre, bunlardan ilk üçü, doğrudan doğruya İsa’nın havarileri tarafından kuruldukları için, daha kutsal olarak kabul ediliyor. İstanbul Kilisesi’nin önceliği ise Bizans’ın başkenti olmasından kaynaklanıyor, deniyor.
  • Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflaması, Fener Patrikhanesi’nin Ortodoks Kiliseler üstündeki otoritesini de zayıflattı. Osmanlı’dan bağımsızlığını kazanan ülkelerin kiliseleri Patrikhane’nin yetkilerini kabul etmediklerini açıklayarak birer milli kiliseye dönüştü. Balkanlar’da yeni devletlerin kurulması ile birlikte bölgede otosefal kilise yapılanması hakim oldu. Bunlardan biri de Atina’daki Yunan Ortodoks Kilisesi idi. Fener Patrikhanesi’nin yetkilerini kabul edenler Yunanistan’a sonradan bağlanan kuzey kesimdeki kiliseler, Girit ve 12 Ada Metropolitleri ve Yunanistan dışında yaşayan Yunanlıların mensubu oldukları kiliselerdir. Dolayısıyla Yunanistan’ın bir bölümü otosefaldir. 1883’ten beri Yunan Kilisesi bağımsız ise de bazı tasarruflarını patriğin onayına sunuyor.
Ayios Yeoryios Kilisesi’nin içinden. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Ayios Yeoryios Kilisesi’nin içinden.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Otosefal kiliseler, patriklere bağlı olmalarına rağmen kilise işlerini ulusal düzeyde herhangi bir patrikten bağımsız olarak yönlendirebilen, ama Ortodoksluğu bağlayıcı kararlar alamayan kiliselerdir.
  • Dünya üzerindeki Ortodoks Kiliseleri üç gruptan oluşuyor:
    *Patriklik Düzeyindeki Kiliseler: İskenderiye, Antakya (Şam), Kudüs, İstanbul.
    *Ulusal Kiliseler: Moskova, Belgrad, Bükreş, Sofya, Tiflis.
    *Otosefal Kiliseler: Yunanistan, Güney Kıbrıs, Arnavutluk, Polonya, Gürcistan, Kanada, ABD, Afrika Metropolitlikleri.
  • Fener Patrikhanesi’ne bağlı metropolitlikler ve başpiskoposluklar şunlardır: Kadıköy, Gökçeada, Bozcaada, Prens Adaları, Terkos, Girit, 12 Adalar, ABD, Avustralya, Yeni Zelanda, Avrupa.

ABD, Avustralya, Yeni Zelanda ve Avrupa’da yaşayan bütün Ortodokslar Fener’e bağlı değildir. Sadece buralarda yaşayan Yunanlıların bağlı oldukları kiliseler Fener’e bağlıdır. ABD’de 14 milyon civarında Ortodoks nüfus vardır ve bunların 2 milyonu Yunan’dır ve Fener’e bağlıdır. Ayrıca, Aynaroz, Patmos, Selanik, Cenevre ve Kore’de de bazı kurumlar Fener’e bağlı olarak çalışmaktadır.

  • Fener Patriği’nin otoritesi altında olmayan otosefal Ortodoks kiliseleri liderlerini kendileri seçer, ama meşruiyet, İstanbul’daki Eşitler Arasında Birinci (Pirumus Inter Pares) olan Patrikhane’den gelir. Bunlar, liderlerini İstanbul’a teklif eder ve son seçimi İstanbul yapar.
  • Fener Rum Patrikhanesi, 9. yüzyıldan bu yana ayinlerde ilk sırada anılmaktadır. Ayinlerde sayılış sırası İskenderiye, Antakya, Kudüs, Rusya, Belgrad, Romanya, Bulgar, Tiflis Patriklikleri, Kıbrıs ve Atina Başpiskoposluğu, Polonya Metropolitliği, Arnavutluk ve Çekoslovakya Başpiskoposluğu şeklindedir.
  • Ancak kesin olan şey, Ortodoks dünyasının onursal merkezi Fener Rum Patrikhanesi’dir.
  • Yunanistan Başpiskoposunun Patrik Bartholomeos ile arası çok bozuk ama, genellikle Yunanlılar, Osmanlı İmparatorluğu devrinde Yunan kültürünü ve milli kimliğini ayakta tuttuğu için Patrikhane’ye karşı şükran duygusu içindeler. İstanbul’a gelen Yunanların çoğu mutlaka Patrikhane’ye giderler. Bir ara Yunanlılar, Patrikhane’yi bir Yunan adasına taşıyıp ona “zulme uğramış sürgünde Patrikhane” adını vermeyi düşünmüşlerdi.