Etiket arşivi: Karl Marx

Şiddet 56| Devlet Şiddeti 2

  • Thomas Hobbes (1588-1679), hukuk düzenini korumakla görevli hükümdarın şiddetine violence değil, common power (ortak irade) adını verir. Meşru olan ortak irade, iktidarı şiddetten ayırır, der.
  • ABD’nin özellikle güney eyaletlerinde geçerli olan kölelik sisteminde Afrika kökenli köleler insan sayılmıyordu, kendi bedenine sahip olma hakkı yoktu. Köleliğin geçerli olduğu bir toplumda insanlar başka insanların mülkü sayılıyordu. Siyahi erkek köleler kısırlaştırılıyor, kadın köleler tecavüze uğruyordu.
  • Yaşadığı dönem açısından bir olumsuzluk toplumunun üyesi olan, konu ile ilgili yazısını Weimar Cumhuriyeti’nin krizli yıllarında yazan Walter Benjamin (1892-1940) için hukuk, iktidardakinin kendi hakkını öncelikle ve zorla alması demektir. Şiddet, yasa koyabilmek için tayin edici önemdedir. Şiddet, hukukun özüdür. Taraflardan biri sözleşmeyi çiğnediği anda şiddete başvurma yolu açılır. Benjamin, her türlü insani hukuk düzenini şiddetle bağından ötürü reddeder ama şiddetten tümüyle kaçınmayı da mümkün görmez. Şiddet sürdükçe suç da var olacaktır. Bu durumda ilahi şiddete sığınır. Benjamin’e göre ilahi şiddet, hukuk çatısı altına sokulmayı reddettiği için saftır, eylemcidir. Tanrısal güç, suçu eylemle ortadan kaldırdığı için günahlardan arındırıcıdır; her türlü idareden, ekonomiden, hesaptan, her türlü teknolojiden uzaktır. Ama herhangi bir iktidar tarafından meşruiyet zemini olarak kullanılabilir.
  • Karl Marx (1818-1883), “Gerçek tarihte, en önemli rolü fethin, boyunduruk altına almanın, soygun için insan öldürmenin, kısacası zorun oynadığı bilinir,” der. Marx, devleti egemen sınıfın denetiminde olan bir şiddet aygıtı olarak görür.
  • Alman filozof Friedrich Engels’e (1820-1895) göre, yönetilenler ve sömürülenler her zaman yönetenler ve sömürenlerden daha kalabalık olmuştur, buna karşın gerçek şiddet yönetenlerde ve sömürenlerdedir. Şiddet, daima araçlara muhtaçtır. Engels şiddeti, iktisadi gelişmenin hızlandırıcısı olarak görürken vurgulanan siyasi, ekonomik sürekliliktir.
  • Alman filolog, filozof ve kültür eleştirmeni Friedrich Nietzsche (1844-1900), delilik sınırında gezinen vahşetin doğadan değil, iktidar isteminden kaynaklandığını söyler.
  • Afrikalılar, Kızılderililer, Aborijinler gibi topluluklardan tutsak edilen insanlar sanki birer hayvanmışçasına Avrupalılar tarafından kafes veya tel örgü ardına konarak seyrediliyordu. En çok ilgiyi Afrikalılar çekiyordu. 1889’da Paris’te yarı çıplak şekilde sergilenen çoğunluğu Afrikalı 400 tutsağı, 18 milyon insan ziyaret etmiş, bu ziyaret için elbette para ödemişti. Paris hayvanat bahçesinde sergilenen kadınlar değişik vücut hatları yüzünden buradaydı. Beyazlar onların kalçalarını görmek için burayı ziyaret ediyorlardı. 1900’lerde Londra’da siyah renkli insanları zincire vurmuş olan bir şov insanların ırkçılık karşıtı protestoları yüzünden kapanmak zorunda kalmıştı. İnsanları hayvanat bahçesi gibi sergileyen son yer 1958 yılında Belçika’da kapatıldı.
1800’lerin sonları ve 1900’ların başlarında Avrupa’da, kısa süre sonra da Kuzey Amerika’da köleleştirilmiş olan yerlilerin insanat bahçesi (human zoo) adı verilen yerlerde sergilenmesi çok popülerdi. Fotoğraf: Milliyet

1800’lerin sonları ve 1900’ların başlarında Avrupa’da, kısa süre sonra da Kuzey Amerika’da köleleştirilmiş olan yerlilerin insanat bahçesi (human zoo) adı verilen yerlerde sergilenmesi çok popülerdi.
Fotoğraf: Milliyet

 

 

 

Çağdaş Sanata Varış 323|Çağdaş Dönemde Edebiyat 5

Bebelplatz, Berlin’de, 10 Mayıs 1933 tarihinde Nazilerin düzenlediği kitap yakma ayininin yapıldığı yer. Humboldt Üniversitesi’nin kütüphane binası o dönemde bu meydanda imiş. Bina günümüzde Hukuk Fakültesi.  Kitap yakma eyleminden önce Propaganda Bakanı Joseph Goebbels ateşli bir konuşma yapmış. 20.000 adete yakın kitap yakılmış. Yakılmaya uygun görülen kitapların yazarları arasında Heinrich Mann, Erich Maria Remarque, Heinrich Heine, Karl Marx, Albert Einstein varmış. Bu felaketi unutturmamak için 1995 yılında İsrailli sanat profesörü ve heykeltıraş Micha Ullman (1939-) buraya bir anıt yapmış. En üstte parke taşların arasına yerleştirilmiş şeffaf bir cam var. Camdan, 20.000 kitabı alabilecek kapasitede bir kütüphanenin boş rafları görülüyor. Meydanda, Heinrich Heine’nin 1821 tarihli bir oyunundan da bir alıntı var: “Bu yalnızca bir başlangıç; kitapların yakıldığı yerde sonunda insanlar da yakılır.” Her yıl, 10 Mayıs’ta Humboldt Üniversitesi’nin öğrencileri bu meydanda, bu felaketi unutturmamak için kitap satışı yapıyorlar. Fotoğraf: www.skyscrapercity.com

Bebelplatz, Berlin’de, 10 Mayıs 1933 tarihinde Nazilerin düzenlediği kitap yakma ayininin yapıldığı yer. Humboldt Üniversitesi’nin kütüphane binası o dönemde bu meydanda imiş. Bina günümüzde Hukuk Fakültesi.
Kitap yakma eyleminden önce Propaganda Bakanı Joseph Goebbels ateşli bir konuşma yapmış. 20.000 adete yakın kitap yakılmış. Yakılmaya uygun görülen kitapların yazarları arasında Heinrich Mann, Erich Maria Remarque, Heinrich Heine, Karl Marx, Albert Einstein varmış.
Bu felaketi unutturmamak için 1995 yılında İsrailli sanat profesörü ve heykeltıraş Micha Ullman (1939-) buraya bir anıt yapmış. En üstte parke taşların arasına yerleştirilmiş şeffaf bir cam var. Camdan, 20.000 kitabı alabilecek kapasitede bir kütüphanenin boş rafları görülüyor. Meydanda, Heinrich Heine’nin 1821 tarihli bir oyunundan da bir alıntı var: “Bu yalnızca bir başlangıç; kitapların yakıldığı yerde sonunda insanlar da yakılır.”
Her yıl, 10 Mayıs’ta Humboldt Üniversitesi’nin öğrencileri bu meydanda, bu felaketi unutturmamak için kitap satışı yapıyorlar.
Fotoğraf: www.skyscrapercity.com

2003 yılında Beral Madra küratörlüğünde açılan Self Portrait/Kendi Portresi adlı serginin sürpriz işlerinden biri Aslı Erdoğan’a ait metinlerin 13 parça halinde çerçeveli Enstalasyonlar olarak sergide yer almasıydı.  Aslı Erdoğan’ın 2002 tarihli metninde şu cümleler göze çarpıyor: “Ben senin içinde konuşan yankıyım. Sözcüklerle anlatılamayan senim, yanıt vermeyen sessizlik… Ve bugüne dek hiçbir ölümlü yüzümü MASKESİZ görmemiştir.” Madra iki alıntı yapıyor Borusan Contemporary kataloğunda: İlki Stéphane Mallarmé’den: “Metin çünkü sonuçta dünyada her şey sonuçta bir kitaba dökülmek üzere var”..  Diğeri ise Vilém Flusser’den: “Metin çünkü metin yalnız yapı kuran değil, aciliyeti olan bir eylem.”  Aslı Erdoğan’ın metninde de sanatçı sanki yapıttaki karakterin kendisidir. Bir bakıma öyledir, çünkü anlatımı yoğun ve özneldir. Bir bakıma da metin o denli çoğuldur ki, o dünyanın içinde bir yazardır, dünya onun beynindedir, tabii imgelemi de…diyor, Beral Madra. Edebiyat ve Enstalasyon birlikteliğine bir örnek olarak vermek istedik. Fotoğraf:www.beralmadra.net

2003 yılında Beral Madra küratörlüğünde açılan Self Portrait/Kendi Portresi adlı serginin sürpriz işlerinden biri Aslı Erdoğan’a ait metinlerin 13 parça halinde çerçeveli Enstalasyonlar olarak sergide yer almasıydı.
Aslı Erdoğan’ın 2002 tarihli metninde şu cümleler göze çarpıyor: “Ben senin içinde konuşan yankıyım. Sözcüklerle anlatılamayan senim, yanıt vermeyen sessizlik… Ve bugüne dek hiçbir ölümlü yüzümü MASKESİZ görmemiştir.”
Madra iki alıntı yapıyor Borusan Contemporary kataloğunda: İlki Stéphane Mallarmé’den: “Metin çünkü sonuçta dünyada her şey sonuçta bir kitaba dökülmek üzere var”..
Diğeri ise Vilém Flusser’den: “Metin çünkü metin yalnız yapı kuran değil, aciliyeti olan bir eylem.”
Aslı Erdoğan’ın metninde de sanatçı sanki yapıttaki karakterin kendisidir. Bir bakıma öyledir, çünkü anlatımı yoğun ve özneldir. Bir bakıma da metin o denli çoğuldur ki, o dünyanın içinde bir yazardır, dünya onun beynindedir, tabii imgelemi de…diyor, Beral Madra.
Edebiyat ve Enstalasyon birlikteliğine bir örnek olarak vermek istedik.
Fotoğraf:www.beralmadra.net

Fotoğraf: www.narsanat.com

Fotoğraf: www.narsanat.com

  • Alt kültürler, kendini toplumdan ayrıştırma, düzene başkaldırı gibi saiklerle ortaya çıkar.
  • Fanzin, var olan sosyal yapıyı oluşturan tüm değerlere karşı çıkışın simgesidir. Adını fanatik’in fan’ıyla magazinin zin’inin birleşmesinden alır. Kökleri Nazi dönemi Almanya’sındaki antifaşist direnişe kadar uzanan fanzin, zamanla düzene atılan tokat niteliğine bürünerek karşı çıkışın simgesi durumuna geldi. Anarşist, sosyalist, nihilist, anti militarist başkaldırıların yanı sıra, bireysel/toplumsal isyanı içinde barındıran müzik türleri ve bunların paralelindeki yaşam biçimleri kendilerine özgün fanzinleri yarattılar. En önemli fanzin hareketlerinden biri, punk müziğin çok güçlü olduğu bir dönemde İngiltere’de yaşandı. Basının eleştirilerine ve saldırılarına maruz kalan punklar yoğun olarak alternatif yayın organlarını çıkartarak basına karşı saldırıya geçtiler. Önemli birer anti-medya silahı olanfanzinler,antifaşist, anti militarist karşı çıkışlar sergiler; savaşa, nükleer santrallere, doğanın rant uğruna yağmalanmasına, insanın sömürülmesine, hayvan türlerinin yok edilmesine kayıtsız kalmayan bir yazın türüdür. Bu konudaki tek sapma, bazı black metal gruplarının yaptığı müzikler ve onları destekleyen fanzinlerdir. Medya, çağdaş dönemin şeytan aleti sayılır. Alt kültürlerin/yer altı kültürünün elindeki iletişim araçları fanzinler, demolar ve afişlerdir.
Fotoğraf: alkislarlayasiyorum.com

Fotoğraf: alkislarlayasiyorum.com

 

Okuma Alışkanlığı

  • İskenderiye Kütüphanesi’nde (MÖ 3. yüzyıl) 700.000 parşömen tomarı olduğu söylenir.
  • Fransa Kralı I. François (1494-1547) birikimli bir soyluydu. Avcı ve sporcu olmasının yanı sıra şair, estet, bibliyofil ve koleksiyonerdi. Sarayın kütüphanesine alınan kitapları önce o okurdu. Kütüphanesini bibliyofillerin kullanımına açması da bir öncülüktü. Leonardo da Vinci’yi Fransa’ya getirten de odur.
  • Emily Dickinson: “Goncalar ve kitaplar, hüznün tesellileri…”
  • Karl Marx (1818-1883) Londra’da sürgünde yaşarken her gün British Museum’un okuma odasına gider, akşam yediye kadar çalışırdı.
  • Çocuklar için Birkenau temerküz kampının 8 kitaplık gizli bir kütüphanesi vardı.
  • Jorge Luis Borges’in kitap raflarında 5.000 cilt kitap olduğu biliniyor.
  • Susan Sontag, Borges’e yazdığı mektupta “Kimileri kitap okumayı sadece bir kaçış olarak görür: Gerçek dünyadan hayali bir dünyaya, kitapların dünyasına bir kaçış. Oysa kitaplar çok daha fazlasıdır. Onlar, tamamıyla insan olmamızın bir yoludur” diyordu. Sontag’ın New York’taki dairesinde “özlemler arşivim” diye adlandırdığı sekiz bin kitaplık bir kütüphanesi vardı.
Eligée I, Jacques Lebescond, bronz, Contemporary İstanbul 2015. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Eligée I, Jacques Lebescond, bronz, Contemporary İstanbul 2015.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Okumayı üç yaşında öğrenen Susan Sontag günde bir kitap okuduğunu yazmış. “Okumak benim eğlencem, kafa dağıtma yolum, beni her şeyden uzaklaştıran küçük bir uzay gemisi gibidir.”

 

 

Yararlanılan Kaynaklar

  • Kitap İçin…140, Selçuk Altun, Cumhuriyet Kitap, 4 Aralık, 2014.
  • Okumalar Okuması, Alberto Manguel, YKY, 2013.
  • Bilincin Kapısını Aralamak, Susan Sontag, Sel Yayıncılık, 2014.

 

Çağdaş Sanata Varış 143| Postmodern Düşünürler 5 Jean Baudrillard

JEAN BAUDRILLARD
(1929-2007)

İngiliz siyasi teorisyen ve aktivist Andrew Robinson Ceasefire Magazine’de Baudrillard’a ayırdığı Anlamın Yeni Sistemi adlı yazısında yukarıdaki görseli kullanmış. Fotoğraf:ceasefiremagazine.co.uk.

İngiliz siyasi teorisyen ve aktivist Andrew Robinson Ceasefire Magazine’de Baudrillard’a ayırdığı Anlamın Yeni Sistemi adlı yazısında yukarıdaki görseli kullanmış.
Fotoğraf:ceasefiremagazine.co.uk.

  • Jean Baudrillard, hakim kültür aracılığıyla kökleşen önyargı ve beklentilerin gördüklerimizi şekillendirdiğini öne sürmüş, bu durumda gerçekliğin bağımsız bir biçimde nasıl algılanabileceğini sorgulamıştır.
  • Baudrillard’a göre, Postmodern bir toplumda hiçbir şeyin orijinali, aslı yoktur, yalnızca kopyalar, simulacrum’lar vardır.
  • Baudrillard,günümüz  iletişim araçlarının etkisini içpatlama/hipergerçeklik/siber-baskın/kod gibi terimlerle tarif etmiştir. Bu terimler Baudrillard’ın simülasyon adını verdiği şeyle yakından bağlantılıdır. Günümüz iletişim araçları gerçek olmayan bir gerçek, bir hipergerçek yaratarak, insanların doğal ve sosyal çevrelerinden kopmalarına, yabancılaşmalarına neden olmaktadır. Film, TV, reklamlar ve bilgisayar oyunlarının yarattığı sanal gerçeklik benzeştirme yoluyla yaratılan, orijinali olmayan bir gerçektir. Sanal gerçeklik, bireyi bir yandan aktif/etkileyen, öbür yandan pasif/etkileyemeyen durumuna sokar. Bu, hipergerçekliğin önemli bir özelliğidir. Gerçeklik artık sabit değildir. Hipergerçeklik orijinal olmama halidir.
  • Baudrillard’ın önermesine göre simülasyonlar hayatlarımızda sağlam biçimde yer edinmiştir, gerçek etkilere sahiptirler: duygusal bir film izleyip ağlayabiliriz, bira reklamı bizi susatabilir. Baudrillard’a göre, simülasyon ve gerçeklik arasındaki ayrım çökmüştür. İmajlar, gerçekle kesişir, gerçeği önceler, gerçeği özümser ve üretir. Manzaralar fotoğraf, kadınlar cinsel senaryo, düşünceler yazı, terörizm moda ve medya olarak yeniden ortaya çıkar. Baudrillard’ın simülasyon analizi kısmen, gördüğümüz dünyanın ötesinde ideal formların yattığını söyleyen Platon’dan ilham alır.
  • Baudrillard’ın simülasyon kavramı, orijinalleri olmayan kopyalar anlamını taşır.
  • “Bütün sosyal hayatı düzenleyen şey gerçeklik değil, simülasyon prensibidir.” Televizyon oyuncularının canlandırdıkları karakter olduğuna inanılması ve onlara mektup yazılması, hatta iyi karakterleri canlandıran aktörlerin Hindistan’da seçimleri kazanması gibi. Baudrillard için, hiçbir şey işaretler, kodlar ve simülasyonların akışı dışında değildir. Baudrillard’a göre bu, panik üretir ve simülasyonun dışına çıkmaya çalışır, sözde sahiciliği fetiş haline getiririz: aerobik, body-piercing, macera tatilleri, skandal haberleri, otobiyografilerde paylaşılan özel hayat, interaktif televizyon, izleyicilerin telefonla katılabildiği programlar, “reality şov”lar, bizi olaylara yakınlaştıran büyük ve yüksek çözünürlüklü ekranlar, Blue-Ray, çevresel ses düzeni, reklamlar ve kendi kendine yardım kitapları Baudrillard’ın hipergerçek, gerçekten daha gerçek olarak nitelendirdiği şeye örnekler olabilir. Gerçeklik hissini artırmaya yönelik bu çabalar simülasyondur. Simülasyon gerçekliği belirler veya üretir.
  • Hipergerçeklik terimini ilk kullanan Umberto Eco’dur. Eco bu terimi, 1975 yılında, replikalar, holograflar ve diyoramaları sergileyen tema parklarını tanımlamak için kullanmıştır. Holograf, tamamıyla yazarın el yazısı ile yazılmış olan eserdir; biri doğrudan doğruya lazer cihazından, öteki de fotoğrafı çekilecek cisimden yansıyarak gelen iki lazer demetinin üst üste binmesiyle meydana gelen girişimden yararlanan kabartmalı fotoğraf tekniğidir. Diyorama ise 8/12/2014 tarihinde bloğumuzda anlatılmıştı.
  • Disneyland ve Las Vegas hipergerçekliğin en açık ve en uç örnekleridir.
  • Artık gerçekliğin kendini temsiller aracılığı ile ifade ettiği değil, temsillerin gerçekliği ifade etmesi geçerlidir. Gerçek, temsile itaat eder.
  • Baudrillard’a göre imajlar ve bilgi artık somut eşyalardan daha önemlidir.
  • Nereye baksak resimlerle karşılaşırız: Tişörtler, reklam panoları, posterler, kendi fotoğraf makinalarımız/kameralarımız, kapalı devre gözetim kameraları, fetüsün ekrandan önizlemesi vs. Baudrillard’a göre görüntülere duyulan bu açık saplantı, dünyayı temelden değiştirmiştir.
  • Baudrillard medyayı kötü bir güç olarak resmeder; medyanın, gerçek iletişimi veya anlamı engellediğini, sığ ve pasif bir deneyim sunduğunu savunur. Baudrillard, teknolojiden tarihsel, politik ve ekonomik etkilerden bağımsızmış, sanki insani dürtülere sahipmiş gibi söz ettiği için eleştirilmiştir.
  • Medyanın sadece eylemleri haber vermekle kalmadığı, aynı zamanda bu eylemleri mümkün kılan koşulların da bir parçası olduğu düşünülebilir.
  • Baudrillard kitlelere tutsak TV ve medya tüketicileri der.
  • Jean Baudrillard yeni teknolojilerin insan olmanın ne anlama geldiği hakkında yeni endişeler ürettiğini söyler.
  • Baudrillard’a göre, temsil artık otomatiğe bağlıdır, özgürce ve kendi yörüngesinde işler; olguların, gerçekliğin veya tarihin zeminine bağlı değildir.
  • Baudrillard’a göre, Modernizm bitmiştir. Beraberinde tarih denen şey de yok olmuştur. Çünkü Postmodernizm zaman fikrini yok etmiştir.
  • Sanatı, dünyayı anlamak için bakışımızı yenilemeye yönelik naif bir çaba olarak tarif eden Baudrillard, sanatla gerçeklik arasındaki sınırın bütünüyle ortadan kalktığını, çünkü ikisinin de taklit/simülasyon/evrensel benzeti/simulacrum içine düştüğünü söyler. Sanatın mantığı sanatçının gördüğü, hissettiği ve yorumladığı haliyle  dünyanın bir simülasyonunu oluşturuyordu. Sanat, birbirini izleyen simülasyon aşamalarına girer.
  • Baudrillard’a göre, Postmodern metinlerarasılık, bilgi pornografisidir. Bu süreçte her şey eşit hale gelir ve kendi anlam ve gerçekliğini yitirir.
  • Baudrillard, Karl Marx, Walter Benjamin, Henri Lefebre, Guy Debord, Marshall McLuhan gibi birçok düşünürün fikirlerinden beslenmiş ve onları geliştirmiştir.
  • Bu yüzden en azından entelektüeller, görünümlerin arkasında sabit bir gerçek olduğu anlayışını terk etmelidirler. Belki o zaman kitleler medyaya sırt çevirirler ve kamuoyunu yönlendirme çabaları boşa çıkar. Çünkü, iletişim araçlarını kontrol edenlerin politik gücü de artar.
  • Budrillard’ın politik görüşleri Postmodern Politika bölümünde yer alacaktır.

 

Çağdaş Sanata Varış 120| Modernizm, Kapitalizm, Ulus Devlet 2

  • Kapitalizm, endüstrileşme, şehirleşme, metalaşma, mekanikleşme, akılcılık, bilimsel ve teknolojik ilerleme, ulus devlet örgütlenmesi, modern toplumun temel nitelikleri olmuştur.

(Metalaşma, Marksist terminolojide önceden ticari olmayan ilişkilerin, ticari hale gelmesidir.)

  • Modernite terimi, Aydınlanma dönemiyle birlikte siyasal ve ekonomik hayatta kullanılmaya başlandı. (Aydınlanma, bloğumuzda daha önce yayımlanmış konulardan biridir.).
  • Bu anlamda Modernlik, kapitalist sistemin gelişimi ile geleneksel düzenin zıddı; bilimsel ve teknolojik alanlarda ilerleme; ekonomik, idari ve sosyal dünyada akılcı yöntemler; duygusal insani özün dışlandığı, akıl ekseninde şekillenen toplumsal bir sistem; ulus devlet şeklinde örgütlenme ve bu örgütsel yapı ile dünya kapitalist sisteminde yer alma; endüstrileşme, şehirleşme ve metalaşmanın hızla yayıldığı bir sistemin ifadesidir.
  • Modernist devlet, yaygın yönetici ve denetleyicileriyle merkezi bir yapılanmadır. Merkezi idarenin üstünlüğüne dayalı, merkezi yönetimin devretmeyi uygun gördüğü yetkilerin kullanılabildiği, tevhid/birlik ilkesi üzerine kurulu,  dünya devletlerinin büyük çoğunluğunu oluşturan üniter devlet bölünmez bir bütündür. İdari birimlerin tümü aynı egemenliğe tabidir. Toprak bütünlüğü tartışılamaz. Birinci Dünya Savaşı sonrası açıklanan,  ABD’nin kurulmasını istediği dünya düzenine ilişkin görüşlerin açıklandığı 14 maddeli Wilson Prensipleri, ulusların kendi kaderini tayin hakkı olması gerektiğini belirtmesi ile ulus devletin doruk noktası olmuş, iki savaş arası dönemde Avrupa’nın sömürgeci devletlerini güç durumda bırakmıştır. Küresizleşme dönemi adı verilen, 1914-1945 yılları arasında, sanayileşmenin birinci aşamasını yaşayan Üçüncü Dünya devletleri kurulmuştur.
  • Ulus devletler düzen, hiyerarşi, merkeziyetçilik ve kontrol nosyonlarına dayanan örgütsel yapılarıyla Modernizm’in siyasal alanının temel aktörleridir.
  • Devlet, egemene egemenliği sağlamak için ortamı hazırlayan yapıdır. Kapitalizmde egemen, sermaye sahibi olandır.
  • Düzenleyicilik, müdahalecilik, uzlaştırıcılık ve merkeziyetçilik Modern devletin belirgin nitelikleridir.
  • Ulus devlet piyasa rekabet şartlarının belirlenmesinde düzenleyici; emek ve sermaye arasındaki ilişkileri şekillendiricidir. Ulus devlet, gelişmiş ülkelerdekaynaklardan yüksek verimlilikle yararlanılmasını ve egemenliğin güçlendirilmesini hedefler.
  • Modernizm, geleneksel toplumdan farklı olarak özgür bireysel irade, akıl ve çıkar eksenli, standart ulus bütünlüğü olan bir sosyal yapı oluşturmuştur.

  • Uluslar, ulus devletlerin eğitim sistemlerinin de katkılarıyla, kültürel bütünlüğe sahip toplumlardır.

  • Michael Billig’e göre Modern ulus devletler kültürde geleneksel ve bölgesel, dilsel ve etnik farklılıkları göz ardı eden, merkezi siyasi yapılardır; ulus ve onunla bağıntılı her şey temel karakteristiği itibariyle Modern’dir. Ulus devlette bölgesel ve etnik farklılıklar ikinci planda kalır.
  • Fransız tarihçi Tocqueville (1805-1859), Modern yönetimi yumuşak despotluk olarak tanımlamıştır.

  • İngiliz toplumbilimci Anthony Giddens (1938), ulus devletlerde oluşan yönetimsel güç yoğunlaşmasının yeni bir kültür örgütlenmesi yarattığını, bireyin özgürlüğünü gözden çıkardığını; Modernizm’in Batı’ya özgü olduğunu savunmuştur.

  • Karl Marx (1818-1883), Modernlik ile kapitalizmin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini savunmuştu.

Endüstri Çağı da denilen 19. yüzyıl ve sonrası, ulus devlet kültürünün yaygınlaşmış ve kurumsallaşmış olduğu dönemdir. Ulus devlet içinde bir ırk, din, mezhep ya da kültürel küme hakim kılındı. Egemen kılınan kültürel kümeye resmiyet ve meşruluk kazandırılırken, diğer kültürel kümeler ya yasaklandı ya da baskı altına alındı. Fotoğraf:www.yeniozgurpolitika.eu

Endüstri Çağı da denilen 19. yüzyıl ve sonrası, ulus devlet kültürünün yaygınlaşmış ve kurumsallaşmış olduğu dönemdir. Ulus devlet içinde bir ırk, din, mezhep ya da kültürel küme hakim kılındı. Egemen kılınan kültürel kümeye resmiyet ve meşruluk kazandırılırken, diğer kültürel kümeler ya yasaklandı ya da baskı altına alındı.
Fotoğraf:www.yeniozgurpolitika.eu

  • 1983 yılında yayımlanan Uluslar ve Ulusçuluk adlı eseri ile konu üzerine yazılan eserlerde en çok atıfta bulunulan felsefe profesörü Ernest Gellner’e (1925-1995) göre modernleşme ve sanayileşme süreçleri ulusçuluğu meydana getiren iki temel etkendir. Gellner’e göre uluslar ve ulusçuluk Moderndir, tarihin belirli bir dönemine aittir ve sanayileşmenin ürünüdürler.
  • Tarım toplumunda siyasal sınırlarla kültürel sınırların örtüşmesi gibi bir durum söz konusu değildir; siyasal merkez değişkendir ve toplum yaşamına müdahalesi çok azdır. Tarım toplumları hanedanlar, asiller ve din adamları gibi ayrıcalıklı zümrelerden ve hareketsiz köylülerden oluşurdu. Köylü, toplumun ne üst sınıflarıyla ne de iletişim yoksunluğu nedeniyle diğer köylü toplumlarla özdeşleşme imkanı bulamazdı. Tarım toplumu ulus ve ulusçuluğun gelişimini gerektirmemişti.
  • Ulus ve ulusçuluğu doğuran sanayi toplumunun gereklilikleridir. Sanayi toplumu hareketli insana gereksinim duyuyordu. Bu kişilerin becerilerle donatılması, birbirlerini anlayabilecekleri standart bir dil ve bu dilde okuryazarlık gerekiyor, bunlar da kitlesel eğitimi zorunlu kılıyordu. Bu tür bir eğitimi vermek için devlet gücü gerekiyordu. Böylece standart bir kültür oluşturuldu. Gellner, bu standartlaştırılmış kültürü yüksek kültür olarak adlandırır. Bu yazılı, genel eğitim sistemiyle insanlara belletilen bir kültürdür. Sanayileşmenin gerektirdiği dilde, kültürde, eğitimde standartlaşmayı devlet gerçekleştirir. Gellner, ulus devlet ile ulusu birbirinden ayırmaz.
  • Kültür ve siyasal yönetimin birleşmesi ulusçuluğun özüdür.
  • Gellner’e göre etnik geçmişle ulus arasındaki bağlantı önemli değildir, çünkü etnik geçmişle modern ulus arasında bir bağlantının olması şart değildir.
Münster Antlaşması 'nın imzalanması, Gerard ter Borch’un (1617-1681) eseri. 1648 yılında imzalanan Westphalia Barışı birkaç antlaşmayı kapsar, Münster bunlardan biridir. Bu barış, tarihçiler tarafından modern çağın başlangıcı ve egemen ulus devlet sistemine geçiş olarak gösterilmektedir. Barış bugün bile önemini yitirmemiştir, bazı akademisyenler bugün var olan uluslararası sistemin Westphalia ile başladığını belirtmektedirler. Fotoğraf:www.geheugenvannederland.nl

Münster Antlaşması ‘nın imzalanması, Gerard ter Borch’un (1617-1681) eseri.
1648 yılında imzalanan Westphalia Barışı birkaç antlaşmayı kapsar, Münster bunlardan biridir. Bu barış, tarihçiler tarafından modern çağın başlangıcı ve egemen ulus devlet sistemine geçiş olarak gösterilmektedir.
Barış bugün bile önemini yitirmemiştir, bazı akademisyenler bugün var olan uluslararası sistemin Westphalia ile başladığını belirtmektedirler.
Fotoğraf:www.geheugenvannederland.nl