Etiket arşivi: Kadıköy

Kadıköy İnönü İlkokulu

Fotoğraf: www.techrota.com

Fotoğraf: www.techrota.com

Geçenlerde okullarda yazılımın artık bir ders olarak okul müfredatına alınacağını okudum.

Tabii ki çok hoşuma gitti.

Ama başka bir habere daha da çok sevindim. O da, Kadıköy İnönü İlkokulu’nda üçüncü sınıf öğrencilerine verilmekte olan görgü kuralları dersi oldu.

Sofra adabı, kişisel temizlik, giyim, telefonda konuşma, davranış dersi alan öğrenciler ve veliler durumdan memnunmuş.

Dersin kitabı yokmuş ve ders, MEB’nın belirlediği serbest etkinlik dersinde haftada bir saat veriliyormuş.

Böylesine önemli bir ders, acaba niye müfredatta yok?

Böyle bir derse İstanbul Kadıköy’de ihtiyaç var da Türkiye’nin diğer yerlerinde görgü kuralları tam olarak zaten biliniyor mu?

Ben kendi adıma Okul Müdiresi Netice Yılmaz’a ve öğretmen İrem Ergün Akış’a teşekkür ediyorum.

Fotoğraf: kadikoyinonu.meb.k12.tr

Fotoğraf: kadikoyinonu.meb.k12.tr

 

Bizans İmparatorluğu 125| Patrikhane 4

Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Katoliklerden farklı olarak, Ortodoks dünyası, çok kutuplu bir yapıya sahip.
  • Ortodoksların tarihsel olarak dört merkezi var: Kudüs, İskenderiye, Antakya ve İstanbul. Bir görüşe göre, bunlardan ilk üçü, doğrudan doğruya İsa’nın havarileri tarafından kuruldukları için, daha kutsal olarak kabul ediliyor. İstanbul Kilisesi’nin önceliği ise Bizans’ın başkenti olmasından kaynaklanıyor, deniyor.
  • Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflaması, Fener Patrikhanesi’nin Ortodoks Kiliseler üstündeki otoritesini de zayıflattı. Osmanlı’dan bağımsızlığını kazanan ülkelerin kiliseleri Patrikhane’nin yetkilerini kabul etmediklerini açıklayarak birer milli kiliseye dönüştü. Balkanlar’da yeni devletlerin kurulması ile birlikte bölgede otosefal kilise yapılanması hakim oldu. Bunlardan biri de Atina’daki Yunan Ortodoks Kilisesi idi. Fener Patrikhanesi’nin yetkilerini kabul edenler Yunanistan’a sonradan bağlanan kuzey kesimdeki kiliseler, Girit ve 12 Ada Metropolitleri ve Yunanistan dışında yaşayan Yunanlıların mensubu oldukları kiliselerdir. Dolayısıyla Yunanistan’ın bir bölümü otosefaldir. 1883’ten beri Yunan Kilisesi bağımsız ise de bazı tasarruflarını patriğin onayına sunuyor.
Ayios Yeoryios Kilisesi’nin içinden. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Ayios Yeoryios Kilisesi’nin içinden.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Otosefal kiliseler, patriklere bağlı olmalarına rağmen kilise işlerini ulusal düzeyde herhangi bir patrikten bağımsız olarak yönlendirebilen, ama Ortodoksluğu bağlayıcı kararlar alamayan kiliselerdir.
  • Dünya üzerindeki Ortodoks Kiliseleri üç gruptan oluşuyor:
    *Patriklik Düzeyindeki Kiliseler: İskenderiye, Antakya (Şam), Kudüs, İstanbul.
    *Ulusal Kiliseler: Moskova, Belgrad, Bükreş, Sofya, Tiflis.
    *Otosefal Kiliseler: Yunanistan, Güney Kıbrıs, Arnavutluk, Polonya, Gürcistan, Kanada, ABD, Afrika Metropolitlikleri.
  • Fener Patrikhanesi’ne bağlı metropolitlikler ve başpiskoposluklar şunlardır: Kadıköy, Gökçeada, Bozcaada, Prens Adaları, Terkos, Girit, 12 Adalar, ABD, Avustralya, Yeni Zelanda, Avrupa.

ABD, Avustralya, Yeni Zelanda ve Avrupa’da yaşayan bütün Ortodokslar Fener’e bağlı değildir. Sadece buralarda yaşayan Yunanlıların bağlı oldukları kiliseler Fener’e bağlıdır. ABD’de 14 milyon civarında Ortodoks nüfus vardır ve bunların 2 milyonu Yunan’dır ve Fener’e bağlıdır. Ayrıca, Aynaroz, Patmos, Selanik, Cenevre ve Kore’de de bazı kurumlar Fener’e bağlı olarak çalışmaktadır.

  • Fener Patriği’nin otoritesi altında olmayan otosefal Ortodoks kiliseleri liderlerini kendileri seçer, ama meşruiyet, İstanbul’daki Eşitler Arasında Birinci (Pirumus Inter Pares) olan Patrikhane’den gelir. Bunlar, liderlerini İstanbul’a teklif eder ve son seçimi İstanbul yapar.
  • Fener Rum Patrikhanesi, 9. yüzyıldan bu yana ayinlerde ilk sırada anılmaktadır. Ayinlerde sayılış sırası İskenderiye, Antakya, Kudüs, Rusya, Belgrad, Romanya, Bulgar, Tiflis Patriklikleri, Kıbrıs ve Atina Başpiskoposluğu, Polonya Metropolitliği, Arnavutluk ve Çekoslovakya Başpiskoposluğu şeklindedir.
  • Ancak kesin olan şey, Ortodoks dünyasının onursal merkezi Fener Rum Patrikhanesi’dir.
  • Yunanistan Başpiskoposunun Patrik Bartholomeos ile arası çok bozuk ama, genellikle Yunanlılar, Osmanlı İmparatorluğu devrinde Yunan kültürünü ve milli kimliğini ayakta tuttuğu için Patrikhane’ye karşı şükran duygusu içindeler. İstanbul’a gelen Yunanların çoğu mutlaka Patrikhane’ye giderler. Bir ara Yunanlılar, Patrikhane’yi bir Yunan adasına taşıyıp ona “zulme uğramış sürgünde Patrikhane” adını vermeyi düşünmüşlerdi.

 

Bizans İmparatorluğu 122| Patrikhane 1

  • 381’de Konstantinopolis’te toplanan Konsil’de Konstantinopolis Kilisesi’ne Patriklik statüsü verilmiş ve Konstantinopolis Piskoposluğu (Patriklik), Roma Piskoposluğuna (Papalık) denk sayılmış, iki makamın eşit haklar taşıdığı karara bağlanmıştı.
  • 451 yılında toplanan Khalkedon (Kadıköy) Konsili, Konstantinopolis Patrikliği’nin ökümenik unvanını resmen tanıdı. Bu konsilde, Hıristiyan alemini beş yetki alanına bölen sıralamasında Konstantinopolis, başkent piskoposluğu olarak hepsinin üstüne çıkarılırken; Roma Kilisesi’ne muğlak bir öncelikten de bahis vardı. Bu önceliğin biçimsel mi, yoksa eylemsel mi olduğu tartışma konusu oldu.
  • Konstantinopolis Kilisesi, Roma’nın önceliğini salt tarihçesine dayalı protokolde birincilik olarak algılarken; Roma Kilisesi, tüm Hıristiyan aleminin öncülüğü olarak yorumluyordu.
  • Beş yönder Kilise’ye başpiskopos atama ve azletme yetkisi Konstantinopolis’teki imparatora aitti.
  • Papalık, 8. yüzyılda Büyük Konstantin’in Bağışı diye sunduğu vasiyet ile yetki engelini aştı ve 11. yüzyıla gelindiğinde dört Başpiskoposluğun üstünde bir temyiz makamı olma iddiasını taşıyordu.
  • Roma Kilisesi’nin, İsa’nın on iki havarisinden birincisi Petrus tarafından kurulduğu, Petrus’un Roma’da öldüğü ve gömüldüğü iddiası ile Papalık, Hıristiyanlığın beş Kilisesi’nden ilk sıradaki ve lideri olduğunu iddia ediyordu.
  • Roma Kilisesi, 451 yılındaki Khalkedon Konsili’nde kabul edilen Konstantinopolis Kilisesi’nin Resul Andreas tarafından kurulduğu kararını tanımamıştı. Dini jargonda, bir Havari/Resul tarafından kurulan kilise Apostolik oluyordu. Roma’ya göre, Konstantinopolis Kilisesi bir havari tarafından kurulmadığı için öncül olamazdı. Resul Andreas, Resul Petrus’un kardeşiydi.
Havari Aziz Andreas. Fotoğraf: bnr.bg

Havari Aziz Andreas.
Fotoğraf: bnr.bg

  • Doğu Slavlarının din değiştirmesi, Bizans Hıristiyanlığını, dolayısıyla patriğin nüfuz alanını genişletmişti.
  • Konstantinopolis Patrikliği, Yunanistan’dan Asya’ya uzanan Doğu Roma İmparatorluğu’nun Ortodoks ahalisi başta; Ukrayna, Rusya, Belarus Slavları, Gürcü, Bulgar, Sırp, Makedon, Rumen gibi Ortodoks Kiliseleri, en üst makam olarak Konstantinopolis Patrikliği’nin otoritesine bağlıydılar. Bu cemaatlerin patrikleri ve kilise papazları, Konstantinopolis Patriği tarafından atanır ya da onaylanırdı.
  • 7. yüzyılda Konstantinopolis Patriği’nin görev alanı Antakya, Kudüs ve İskenderiye gibi, Araplar tarafından fethedilen Doğu patrikliklerini kapsamıyordu.
  • Patrikliğin önderliği imparatora ve imparatorluğa bağlıydı. Misyoner gönderilmesi gibi dini inisiyatifler patrik kadar imparatorların da yetki alanı içindeydi.
  •  13. yüzyıldan itibaren imparatorluğun parçalanması sırasında patriğin Büyük Kilisesi, Ortodoks dünyasının birliğini temsil etmeye başladı.
  • Şehrin Latinler tarafından işgal edildiği dönemde Konstantinopolis Patriklik Makamı da İznik’te yapılandı.
  • Son İmparator Konstantin Paleologos’un Konstantinopolis’i Osmanlı’dan korumak için Papa’dan yardım istemesi; Konstantinopolis Patrikliği’nin 1448 yılında Papa’nın Floransa’da Katolik ve Ortodoks birliğini sağlamak amacıyla topladığı din kurultayına katılmasını fırsat bilen, Papa’nın otoritesini asla tanımayan Rusya, kendi patrikliğini otosefal, yani bağımsız ilan etti. Çarlık güçlendikçe, Rusların Ortodoksluğun koruyucusu olduğu tezi de güçlendi. Ortodoksluğun tarihsel merkezlerinden biri olmayan Moskova Patrikhanesi, kendisinin dünyadaki en büyük Ortodoks cemaate sahip olduğunu, Türk topraklarında kalmış bir kilisenin kendisine gerçek anlamda liderlik yapamayacağını öne sürüyordu.
  • Son İmparator Konstantin Paleologos’un yeğeni Prenses Zoe Sofia, 1472 yılında Moskova Büyük Prensi İvan Vasilyeviç ile evlenince Paleologos Hanedanı Rusya’da devam ediyor, Üçüncü Roma Moskova’dır savı oluştu.
  • Bizans döneminde, patriğin ikametgahı Aya Sofya’nın güney cephesine bitişikti. 532 yılındaki Nika Ayaklanmasında Aya Sofya yanınca, Justinyen Aya Sofya’nın yapımı sırasında Patrikhane’yi Aya Sofya’nın batısındaki Theotokos Khalkoprateia Kilisesi’ne taşıtmıştır. Kilise yaklaşık 5 sene boyunca bu işlevi görmüştür. Kiliseden günümüze pek bir şey kalmamıştır.

 

Süryaniler 1

Mor Gabriel Manastırı duvarında Süryanice bir yazıt.

Mor Gabriel Manastırı duvarında Süryanice bir yazıt.

  • Süryaniler Sami ırkındandır.
  • Süryanilerin, Aramilerin mirasçısı oldukları düşünülmektedir.
  • En eski Semitik yazı Akadcadır, MÖ 2000’lerden eskidir.
  • Aramiler, İbranilerin yakınında yaşamış, uzun ömürlü olmayan küçük krallıklar kurmuşlar, Asur, Babil, Pers saldırılarına karşı duramamışlardır.
  • Ama Aramice yaygın olarak kullanılan bir dil olmuştur. Aramice yazısı pratik olduğu için, dilleri farklı olan halklar tarafından da kullanılmıştı: Örneğin İbranice, Pehlevice, Sogdca, Uygurca, Moğolca…
  • Aramicenin pek çok diyalekti vardır. Hz. İsa ve Havariler Aramicenin Celilece diyalektini konuşuyordu.
  • Süryanice Sami dillerinin Kuzeybatı öbeğine bağlıdır.
  • Süryanice, Doğu Aramca lehçesidir.
  • Aramicenin Süryanice formunun çıkış yeri Edessa’dır (Şanlıurfa).
  • 3.-7. yüzyıllarda Hıristiyan yazınının başlıca dillerinden biri;  Hıristiyan dünyasında  önemli bir edebiyat ve ayin dili olmuştur.
  • Süryani, Suriyeli anlamına gelir.
  • Kalde dilinde Süryani, dağlılar anlamına gelir.
  • Süryani kelimesi özellikle Hıristiyanlıktan sonra yaygınlık kazandı.
  • MS 38 yılında Hıristiyanlığı kabul etmişlerdir. İlk Hıristiyan olan topluluklardandır.
  • 7. yüzyıldaki Arap fetihlerinden önce Suriye, Ortadoğu’nun ilk ve en önemli Hıristiyan ülkelerinden biriydi.
Mort Şimuni Kilisesi’nde izlediğimiz ayinden bir görüntü. Kadınların başları örtülü ve yan sahındalar. Mort (Azize) Şimuni Kilisesi, Midyat’ın metropolitlik kilisesidir. Midyat’ın merkezindeki en eski kilisedir ve 9. yüzyılda inşa edilmiştir.

Mort Şimuni Kilisesi’nde izlediğimiz ayinden bir görüntü. Kadınların başları örtülü ve yan sahındalar.
Mort (Azize) Şimuni Kilisesi, Midyat’ın metropolitlik kilisesidir. Midyat’ın merkezindeki en eski kilisedir ve 9. yüzyılda inşa edilmiştir.

  • 451 yılında yapılan Khalkedon (Kadıköy) Konsili’nde:
    *Hz. İsa’nın Tanrısal ve İnsani olmak üzere iki doğası olduğunu kabul eden Diofizitler ile,
    *Tek doğası olduğunu kabul eden Monofizitler ayrıştılar.
  • Hz. İsa’nın iki doğası olduğunu kabul eden Rumilere göre (Melkailer- İmparatorun Adamları, Bizanslılar, yani bugünkü Rum Ortodoksları), Hz. İsa’nın bu iki doğası birbiriyle karışmaz, değişmez ve ayrılamazdı. Hz. İsa tam bir insan ve tam bir Tanrı’dır, Meryem Ana ise Tanrı’nın annesidir (Teotokhos).
  • Konsil kararına karşı çıkarak Hz. İsa’nın tek doğası olduğuna inanan, yani Monofizit öğretiyi benimseyenler ilk üç Ekümenik Konsil’in (İznik 325, Birinci İstanbul 381 ve Birinci Efes 431) kararlarını tanımışlar, diğer Konsillerde alınan kararları tanımamışlardır. Monofizit Süryaniler Doğu Kilisesinden, Rumilerden, yani Bizans’tan ayrıldılar. Bizans İmparatorluğu Khalkedon Konsili kararlarını desteklediği için, Monofizit Süryaniler zor dönemler yaşadılar. Monofizit öğretiyi benimseyen diğer kiliseler Kıpti-Kopt, Ermeni Apostolik (Gregoryen), Habeş ve Evanjelist Şam kiliseleridir. Bu kiliselerin kendi patriği vardır. Meryem Ana insan anasıdır.
Dereiçi (Killit) Köyü, Mor Yuhanon Kilisesi’nden.

Dereiçi (Killit) Köyü, Mor Yuhanon Kilisesi’nden.

  • 5. yüzyılda Süryanice konuşan Hıristiyanlar, ilahiyat konusundaki anlaşmazlık yüzünden, ikiye bölündü: Nasturiler ve Yakubiler. Bu iki grup, kendi lehçelerini geliştirdiler.
  • Nasturiler, Doğu Süryanileridir. Diofizittirler. Asuriler olarak da bilinirler.
  • Konstantinopolis patriği Nestorios’un öğretilerinin yandaşlarının toplandığı Edessa (Şanlıurfa) ilahiyat okulu, imparatorluk buyruğuyla 489’da kapatıldı ve Nasturiler İran’a göç ettiler.
  • Tarihi merkezleri Irak’ın Musul ve İran’ın  Urmiye kentleridir. Daha ziyade İran’ın etki alanındaydılar. İngilizcede Nestorians olarak anılırlar.
  • Çin’de 7.-10.yüzyıllar arasında bir Nasturi cemaati gelişti. Orta Asya’da bazı Tatar kabileleri neredeyse bütünüyle Nasturi oldular.
  • 14. yüzyılda Nasturi Kilisesi Timur’un saldırıları altında ezilince Nasturiler, Dicle Irmağı-Van ve Urmiye Gölleri arasındaki bölgeye göç ettiler.
  • Nasturilerden 1445’te ayrılarak Katolikliği seçenler, Kıbrıslılar,
  • Nasturilerden 1551’de ayrılarak Katolikliği seçenler, Keldaniler (Chaldeans) olarak anıldılar ve Doğu Süryani ayin usulünü korudular.
  • 1898’de Urmiye’deki Nasturi grubu Rus Ortodoks Kilisesi’ne kabul edildi.
  • 1915-1924 yıllarına dek Nusaybin, Siirt ve Hakkari’de önemli bir Nasturi topluluğu vardı.
  • Günümüzde en  büyük Nasturi cemaati Hindistan’ın Kerala Eyaleti’ndedir.
  • Yakubiler, Batı Süryanileridir. Monofizittirler. Edessa psikoposu Yakub’un adından dolayı Yakubiler olarak da anıldılar. İngilizcede kendilerine Syriac değil, Syrians denmesini tercih ederler. Onlara göre Syrian, Hıristiyan ile eş anlamlıdır.
  • 1626’da Halep’te Cizvit ve Kapuçin tarikatları kuruldu. Bu gelişme, Yakubiler arasında Katolikliğin yayılmasına yol açtı.
  • 1656’da Yakubilerin bir bölümü Katolikliği benimsedi ve Süryani Katolik Kilisesi kuruldu. Süryani Katolik Kilisesi, Antakya ayin usulüne bağlı bir Doğu Katolik Kilisesi’dir.
  • 1782 yılından sonra Süryani Katolik patrikleri görevlerini aralıksız sürdürebildiler.
  • Süryani Katolik patrikleri sırasıyla Deyrü’z-Zafaran, Şarfe, Halep, Mardin ve Beyrut’ta görev yaptı.
  • Süryani Katoliklerin bazı metinleri Arapçadır ama Aziz Yakub ayini Süryanice yapılır.
  • Monofizitliğe bağlı kalanlara Süryani Kadim adı verildi.
  • 1845’te Osmanlı İmparatorluğu tarafından resmen tanınan Süryani Kadim Kilisesi patrikliğinin makamı Antakya idi.
  • Birinci Dünya Savaşı yıllarında bu kiliseye bağlı topluluğun büyük bölümü Anadolu’dan ayrıldı.
  • Antakya Kilisesi Patriği  536’de Antakya’dan ayrılmak zorunda bırakılmış, pek çok yer değiştirmek zorunda kalmış, 969’da Malatya’da, 1058’de Diyarbakır’da, 1293-1932 arasında Deyrü’z-Zafaran’da, 1932’de Humus’ta idi ve 1959 yılında Şam’a taşındı ve halen de oradadır.
  • Suriye’nin 7. yüzyılda Araplarca fethedilmesinden sonra İslam topraklarında yaşayan Süryaniler de kendi din adamlarının yönetiminde millet statüsü aldılar.
  • Süryani Kadim Kilisesi’nin ayin dili, Hz. İsa ve Havariler’inin konuştukları Aramcaya çok benzeyen ve bugün konuşulan, ayrıca yazı dili olarak da kullanılan Edessa Süryanicesidir.
  • Süryaniler Rumi takvimi kullanırlar.
Mor Gabriel Manastırı’nda, Mor Gabriel’in mezarı.

Mor Gabriel Manastırı’nda, Mor Gabriel’in mezarı.

 

 

 

Avrupa’da Damak Zevkinin Tarihçesi

Kadıköy’e her gidişimde yemek yediğim Çiya’nın üç ayda bir yayımladığı Yemek ve Kültür adlı, yemekleri kadar özgün bir  yayını var.

Bugün sizinle bu derginin 11. sayısında yayımlanan bir makalenin özetini paylaşacağım.

Makalenin yazarı Fransız tarihçi, Profesör Jean-Louis Flandrin.

Organlar doğanın ritmiyle, algılar kültürlerin ritmiyle evrim geçirir. Duyumlar bazı şeyleri kültüre borçludur. Algılar duyumların yorumlanışı olduğuna göre kültürle daha da çok ilgilidirler. Örneğin bir İrlandalı ile bir Fransızın renk yelpazesini farklı biçimde algıladığı kanıtlanmıştır, çünkü renkleri ifade etmek için, bir dilden diğerine tercüme edilemeyecek, birbirinden farklı kelimeler kullanılmaktadır. Tad duyusunun da yemek yiyenin kültürüne bağlı olduğu açıktır. Tad duyusunun birinci işlevi yenebilir olanla atılacak olanları ayırt etmemize yardımcı olmaktır. Vahşi hayvanlarda doğal olan bu iyi ve kötüyü ayırt etme duyusu insanda kültüre bağlıdır.

Bir toplumdan diğerine farklılık gösteren tat duyusu aynı toplumda zaman içinde de değişir.

Kuğu, domuzbalığı, balıkçıl, tavuskuşu, leylek ve karabatak Orta Çağ’da prenslerin sofrasında servis ediliyordu. Dana rosto eskiden, ancak işçi sınıfından adamların midesine yaraşır ağır bir et olarak bilinirdi. Zengin sofralara layık görülen tek parçası diliydi. XIII. Louis, bütün hayatı boyunca dananın başka hiçbir parçasını yememiştir. 20. yüzyıl Fransa’sı ise dananın bu parçasını hor görmüştür.

Yemek kitapları Batı Avrupa ülkelerinin çoğunda 14. yüzyıl başlarından bugüne devamlılık gösterir. Bu kitaplarda, farklı ülkelerde aynı yemeklerin, aynı ya da çok benzer yöntemlerle hazırlandığını görürüz.  Bu kitapların çoğu, elit tabakanın damak zevkiyle ilgiliydi ama, sıradan yemeklerin tariflerini veren kitaplar da vardı. Yine de fakirlerin yedikleri şeyleri ihtiyaçtan mı  yoksa damak zevkinden mi yedikleri bilinmiyor.

Fransızlar ilerleyen yıllarda baharatlara 14. ve 15. yüzyılda olduğu kadar düşkün olmamışlar. Baharat, gastronomik statü kazandıran şeydi. Oysa bugün, çoğu Avrupa’da bulunamaz, çünkü talep yoktur.

Baharat için duyulan damak zevki Fransa’da ve diğer Batı Avrupa ülkelerinde 17. yüzyıla kadar kendini gösterir. Ancak 17. yüzyıldan itibaren Fransızlar bu gruptan ayrılır. Fransızlar özellikle safrandan hoşlanmaz, yalnızca karabiber, karanfil ve muskatı sürekli kullanılmışlardır. Aynı yüzyılda Almanların patelerinin içi baharat ve safran doludur, İspanyol yemekleri ise çok sarmısaklı, safranlı ve baharatlıdır.

aimistanbul

aimistanbul

14. yüzyıl Fransız mutfağı ekşi tatların baskın olduğu, şarap, sirke, koruksuyu, Frenk üzümü gibi malzemelerin çok kullanıldığı bir mutfaktır. İngiliz ve İtalyan mutfağı ekşiye Fransızlar kadar düşkün değildir.

14. yüzyılda şeker ya da bal kullanımına baktığımızda ise en çok  İngiliz yemek tariflerinde yer aldığını görürüz. 16. yüzyıl Fransızları bal, kuru incir, kuru üzüm ve pekmezi çok az kullanır, hurmayı hiç kullanmazken, İngilizler ve İtalyanlar bunları çok sık kullanır. Uzak Doğu mallarının tedarikiyle ilgili bir sorun yoktur, daha ziyade, İtalyanların, özellikle Katalanların ve İngilizlerin, Araplar kadar bayıldığı şekerli tatlar Fransızların damak zevkine hitap etmemektedir. 15. ve 16. yüzyıllarda şeker kamışı, 16. yüzyılda sakaroz kullanımı önce üst sınıflarda, ardından daha geniş kesimde başlamıştır.

Tatlı ve tuzlunun birbirinden ayrılması 16.yüzyıldan itibaren, tatlıya dair kitapların yemek kitaplarından ayrı olarak ortaya çıkmasıyla kendini göstermeye başladı.

14. yüzyılda tereyağı Fransa’da, İngiltere’de, İtalya ve İspanya’da yemek tariflerinde yoktu. Perhiz yapılmayan günlerde domuz yağı, perhiz günlerinde ise sıvıyağı tercih ediyorlardı. Bazı metinlerde tereyağı köylü yağı olarak geçmekte. 15. yüzyılda tereyağı İgiltere’ye henüz girmemişti. Tereyağının Fransız ve İngiliz mutfağında ağırlık kazanması 16.-17. yüzyıllarda olmuştur. 17.yüzyılda krema hala köylü statüsünü korurken, tereyağı elit kesim tarafından benimsenmiş ve mutfakların temel ögesi haline gelmiştir. Yağ yerine yağa yakın olan ilik de kullanılmıştır.

Orta Çağ aşçıları günümüz aşçıları gibi yemeklerini yağsız yapmaya çalışıyordu. Orta Çağ soslarının birçoğunda hiç yağ yoktur. Orta Çağ’daki ekşi ve baharatlı sosların yerini 17.yüzyıldan itibaren yağlı soslar aldı. Çeşnilendirme biçimlerindeki dönüşüm damak zevkinin göstergesidir. Tahıl bazlı yemek tarifleri kitaplardan çıkarken, sebze ve mantar moda olmuş, daha önce “kaba” yiyecek türleri olarak kabul edilen etler aristokrat kesimin aşçılarını daha çok çekmiştir. 1651 yılında etlerin kötü özelliklerini ortadan kaldıran çeşnilendirme biçimleri yazılmaya başladı!!!

Mutfaktayeniürünler.blogspot.com

Mutfaktayeniürünler.blogspot.com

17. yüzyılda Fransa’da damak zevki ve beslenme alışkanlıkları sosyal açıdan farklılaşmada daha önceki dönemlere kıyasla daha önemli bir rol oynamaktaydı. Artık ev sahibinin sadece ihtişamı değil, zevki ve modayı takip edip etmediği de önemseniyordu.

Zaman içinde ideal kadın güzelliği anlayışı da değişti. 14. yüzyıl ressamları ve şairleri düşük kalçalı, küçük göğüslü narin genç kızlar hayal ederken, 16.-19. yüzyıllarda daha çok, geniş kalçalı, iri göğüslü, etine dolgun kadınlar hayalleri süslemiştir. Bunun, elit kesimlerde ekşi ve baharatlı çeşnilerin yerini 16.yüzyıldan itibaren, tereyağı ve şeker kullanımının artması ile bağlantılı olduğu düşünülebilir. Şekerli yiyeceklerin kadınlara göre olduğu fikrinin yerleşmesi de bununla ilgilidir.

Yemek zevkiyle cinsel zevk arasında doğrudan bir ilişki olduğu düşünülüyor. Şairlerin sevgililerini betimlerken kullandıkları metaforların çokluğu dikkat çekicidir. 16. yüzyıldan itibaren yemekler için kullanılan kavramlar kadınlar için de kullanılıyordu.

Kültür tarafından şekillenen damak zevki bize duyum ve algıyla ilgili bilgiler vermektedir.