Etiket arşivi: Jean Renoir

Fransız Sinemasında Şiirsel Gerçekçilik

Réalisme Poétique
1930’lar-1945

  • Birinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’nın sanat merkezi Paris.
  • Bu dönemde Fransa’da ulusal bir sinema oluşmaya başlıyor.
  • Yine bu dönemde ilk kez gazetelerde film eleştirileri yayımlanıyor.
  • 1920-1937 yılları arasında yeni, farklı bir öykü anlatma stili yaratma gayretleri görülüyor.
  • 1925 yılına kadar Sürrealizm etkili oluyor, Birinci Avangard veya Tarihsel Avangard denen döneme giriliyor. Man Ray ve Bunuel İkinci Avangard veya Neo Avangard denen döneme aitler. Bu dönem, ilkinden daha soyut, daha yenilikçidir. Stüdyo-yapımcı mantığının dışına çıkan filmlerin yapıldığı bir dönemdir.
  • 1930’ların önemli bir gelişmesi ise ABD ve Alman sineması öncülüğünde sesli film yapımının başlamasıdır.
  • 1930’larda soyutluk kırılır, daha sosyal filmler yapılır, Rus sinemasının etkisi artar, Fransa’ya yabancı film akını başlar.
  • Optimist Şiirsel Gerçekçilik- 1930 yılına kadar- Birinci Avangard. Abelgaus, Jean Epstein, De Luc bu akımın yönetmenleri. Savaşta patlayan bomba efekti için futbol topuna kamerayı bağlayıp çekim yaptılar.
  • Pesimist Şiirsel Gerçekçilik- 1937 yılından sonraki yıllarda İkinci Dünya Savaşını hazırlayan koşulların etkisiyle karamsar bir ortam oluşur.
  • Jean Vigo, 1934 yılında Fransa’da L’Atalante adlı sesli filmi çeker, gelenekten kopuşu simgeler. Vigo, kameranın karakterlerin gözünden bakmadığı, dolayısıyla seyircinin hiçbir karakterle özdeşleşemediği bir film çekerek fark yaratır.
  • Akımın ana hatları;

    Sosyalizme inanan,
    Sıradan insanların hayatlarını anlatan,
    Herkesin hayalleri olabileceğine vurgu yapan,
    Gündelik hayatın içindeki şiirselliği merkeze alan,
    Görüntülerde lirizmin hakim olduğu,
    Loş ışıklandırma, kapalı gökyüzü, yağmur ve sis ile sağlanan şiirsellik,
    Natüralizm’den çok etkilenen,
    Senaryo ve diyaloglara çok önem veren,
    Baudelaire (1821-1867) ile de ilişkilendirilen,
    Bir çirkinlik varsa, onu kapamaya çalışmayan yapımlar olarak sayılabilir. Çirkinliği kapatmaya çalışmamak esası İtalyan Yeni Gerçekçi sinemasında sürdürülmüştür.
    Karakterler tipik olarak, umutsuz, çaresiz, fakir, melankolik, hüzünlü, intihara meyilli, fırsatları değerlendiremeyen, marjinal kişilerdi.
    Çekim yapılan mekanlar sefil mekanlardı.
    Filmler, tüm bu şartlardan da anlaşılacağı üzere, mutsuz sonla bitiyordu.

  • Şiirsel Gerçekçilik, İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesi ile yerini İtalyan Yeni Gerçekçi sinemasına bıraktı. Şiirsel Gerçekçilik, kendisinden sonra gelen Yeni Gerçekçiliği etkilediği gibi, bir sonraki akım olan Fransız Yeni Dalga akımını da etkilemiştir.
Jean Renoir’ın sosyal çağrışımları olan, şiirsel yanlar taşıyan filmi Mr. Lang’ın Suçu’ndan bir sahne, 1938. Fotoğraf:lowbrowsing.com

Jean Renoir’ın sosyal çağrışımları olan, şiirsel yanlar taşıyan filmi Mr. Lang’ın Suçu’ndan bir sahne, 1938.
Fotoğraf:lowbrowsing.com

Jean Renoir (1894-1979)

  • Şiirsel Gerçekçiliğin babası sayılır.
  • Ressam Auguste Renoir’ın oğludur.
  • Empresyonistlerin etkisi filmlerinde barizdir.
  • Önemli filmleri 1931’den sonradır.
  • Zola’dan, Flaubert’den, Maupassant’dan, Musset’den uyarlamalar çekmiş, özgün senaryolar da yazmış, ama filmlerinin hemen tümünün senaryo çalışmasına katılmıştı..
  • Daha sonra Orson Welles ve William Wyler’ın da kullanacağı alan derinliğini ilk kez uygulayan yönetmendir.
  • 1934 yılında çektiği Toni, gerçek dekorlar içinde, tanınmamış oyuncularla kotarılmış bir sosyal dramdı ve yıllar sonrasının İtalyan Yeni Gerçekçiliğine giden yolu açmıştı.
  • 1936 yılı yapımı Bir Kır Eğlencesi, 1880’li yıllarda geçer ve o dönemin resimlerine, Renoir, Manet, Monet ve Degas’dan etkiler taşır. Bu film tamamlanmamış olmasına rağmen Empresyonist sinemanın en önemli yapıtı sayılır.
  • En parlak dönemi yalnızca başyapıtlar ürettiği 1937-39 yıllarıdır.
  • Fransa tarihine devrimci açıdan yaklaşan, akıcı bir olaylar zinciri ile seyirciyi etkileyen, akılcı, savaş aleyhtarı  Büyük Aldanış (1937), tüm anketlerde dünyanın en iyi on filmi arasında gösterilir.
  • En önemli filmi sayılan, dünya sinemasının başyapıtlarından Oyunun Kuralı (1939), insan doğasına derin ve sağlam bir gözlem getiriyor, hayatı bir oyun olarak tanımlıyordu. Şimdiye dek yapılmış tüm filmler içinde birincilik için Yurttaş Kane ile yarışan Oyunun Kuralı yönetmenlerin, Kane ise halkın birincisi olmaktadır. 1941 yapımı Yurttaş Kane ile başladığı düşünülen alan derinliği aslında ilk kez bu filmde Renoir tarafından uygulanmıştır.
  • Film,  Almanya’nın kuklası Vichy Fransası’nda (Temmuz 1940-Eylül 1944), Petain hükümetince yasaklanmış, Venedik Film Festivali’nde de başarılı olamamıştı.
  • Oyunun Kuralı’nın başına gelenlerden sonra Renoir ABD’ye gidiyor, başarısız bir dönem geçiriyor. Sonra Hindistan’da panteist bir bakışla insanla doğanın ve insanla toplumun uyumu konusundaki ünlü Nehir adlı filmini çekiyor.
  • En gerçekçi filminde bile simgeler bulabildiğimiz, izleyiciye, komedi ile trajedi, gerçek ile yanılsama, sahne ile yaşam arasındaki ikilemi vermiş olan yönetmen, son yıllarını Los Angeles’te geçirmiştir.
  • Ünlü İtalyan yönetmenler Visconti ve Antonioni Renoir’ın yanında yetişmişlerdir.
Marcel Carné’nin 1938 ürünü Sisler Rıhtımı filminin afişi. Fotoğraf:tr.wikipedia.org

Marcel Carné’nin 1938 ürünü Sisler Rıhtımı filminin afişi.
Fotoğraf:tr.wikipedia.org

Marcel Carné (1909-1996)

  • Şiirsel Gerçekçilik’in prensipleri aslında Fransız sinemasının yapısında hep varolagelmiştir. Ama, Carné bu akımın en can alıcı yapıtlarını vererek Şiirsel Gerçekçilik akımının başlıca simgesi ve en önemli yaratıcısı sayılmıştır.
  • Dönemin önemli Fransız sinemacıları Jacques Feyder ve René Clair’e asistanlık, sinema gazeteciliği ve eleştirmenlik yapmıştır.
  • Senaryoları için ozan Jacques Prévert ile on yıl sürecek ve birçok başyapıt ortaya koyacak verimli bir işbirliği yaptı. Prévert şiir yüklü, karamsarlıkla umudun sürekli yer değiştirdiği senaryolar üretti.
  • Carné, stüdyolardaki dekorların ve çeşitli araçların yapaylığından uzak, anın gerçeğinin peşinde koşan bir sinema istediğini belirtmiştir.
  • Mizansende belli bir Dışavurumculuk, trajik ve mutsuz olanı hedefleyen senaryo ve diyaloglarda şiirsellik, Carné’nin gerçekçiliğidir.
  • Kendi sinemasını toplumsal fantastik olarak adlandırır.
  • Filmlerinde üçlü birliğe, zaman-mekan-eylem birliğine, uyma çabaları görülür.
  • Vichy hükümeti yapıtların karamsar dünya görüşünün halkın moralini bozduğu gerekçesiyle rahatsızdır. Hatta savaşı kaybetmelerini Sisler Rıhtımı’na (1938) bağlar.
  • Savaşın hemen ertesinde başyapıtı kabul edilen, gösterildiği anda bir klasik olan Les Enfants du Paradis-Cennetin Çocukları adlı iki bölümlük, üç saatlik filmini yönetir (1944). Film, Fransız seyircisi arasında sinemanın 100. yılı dolayısıyla yapılan bir araştırmada, sinema tarihinin en güzel filmi seçilmiştir. Filmin başarısı tüm dünyada da bir ölçüde devam etmektedir.
  • Filmlerinde, iki savaş arasındaki ruh halini yansıtan, gelecekle ilgili hep bir belirsizlik, hep sis vardır. Görüntü derinliği (deep focus) yoktur. İleriyi göremedikleri bir dönemde arka taraf odak dışında kalmıştır.
  • Yves Montand’ı sinemaya kazandıran da Carné’dir.
  • Carné’yi İkinci Dünya Savaşı sırasında, Nazi döneminde de film çekmeye devam ettiği için suçlayanlar oldu. Carné bu eleştirilere, Fransızlara istihdam olanağı sağladığı, Savaş sonrası Fransız sinemasının bu sayede devam edebildiği savıyla cevap vermişti.
  • Pierre Chenal, Julien Duvivier, Marcel L’Herbier, Rene Clair, Jacques Feyder, Jean Grémillon, Marc Allégret Şiirsel Gerçekçi filmler çeken diğer Fransız yönetmenlerdir.
  • Akımın başlıca oyuncuları Jean Gabin, Simone Signoret, Michèle Morgan’dır.

Sanat ve Edebiyatta Labirent

Giovanni Battista Piranesi’nin 1749-50 yıllarında yaptığı Carceri d´invenzione gravürlerinden birinde bir labirent mekan. İtalyan bir kontun, bu çizimlerden esinlenerek kendisine fantastik bir şato yaptırdığı, çıkmazlar, geçilmesi zor yerler, dönüp dolaşıp aynı yere çıkan koridorlarla evini bir labirente dönüştürdüğü, uşaklar kendisine çok güç ulaştığı için odasında ölüsünün günler sonra bulunduğu söylenir. Fotoğraf: sala17.wordpress.com

Giovanni Battista Piranesi’nin 1749-50 yıllarında yaptığı Carceri d´invenzione gravürlerinden birinde bir labirent mekan.
İtalyan bir kontun, bu çizimlerden esinlenerek kendisine fantastik bir şato yaptırdığı, çıkmazlar, geçilmesi zor yerler, dönüp dolaşıp aynı yere çıkan koridorlarla evini bir labirente dönüştürdüğü, uşaklar kendisine çok güç ulaştığı için odasında ölüsünün günler sonra bulunduğu söylenir.
Fotoğraf: sala17.wordpress.com

  •   Labirent, düşsel ve büyülü bir mekan olduğu için sanatçıları her devirde kendisine çekmiştir.
  • Yalınlık yanlısı Le Corbusier, Hausmann ve Mies van der Rohe labirentten nefret ederken, Gaudi, Dekonstruktivistler ile Post Modernistler labirente yakınlık duyar.
  • Ahmet Hamdi Tanpınar, Acıbadem’deki Köşk adlı öyküsünde anlattığı evin merdivenleri bir labirenttir.
  • Marcel Proust’un, James Joyce’un, eserlerinde labirent kurgulardan bahsedebiliriz.
  • Labirent, Jorge Louis Borges’in kullanmayı çok sevdiği temalardan biridir.
  • Umberto Eco, Gülün Adı’ndaki manastır kütüphanesini bir labirent olarak tasarlamıştır. Eco, kitapların labirentini tasarlarken Santarcangelli’nin labirentler hakkında bilgi veren araştırmasından yararlandığını, buna rağmen labirentin tasarımının iki-üç ay sürdüğünü açıklamıştır.
  • Lawrence Durrell, Labirent adlı romanında bizi Girit’teki labirente hapseder.
  • Jacques Attali, Bilgeliğin Yolları-Labirent Kitabı adlı eserinde, insanın her labirentin çıkışında, hep başka bir labirent bulduğunu öne sürer. Ayrıca, insanların genellikle sağa dönmeye daha yatkın oldukları, bu nedenle de çıkmazların daha çok o yöne konulması gibi labirent çizmenin püf noktalarıyla ilgili bilgiler verir. Attali ayrıca, bir kitabı açmanın bir labirente girmeye, o kitabı okumanın ise bir labirenti geçmeye benzediğini söyler.
  • El laberinto de la Soledad, Yalnızlık Dolambacı adlı eserinde, kendi kültürünün bilinçaltı katmanlarını ve insan yalnızlığının evrensel gizini araştıran, kendisi de İspanyol ve yerli kanı taşıyan bir mestizo olduğu için bu labirentin çıkmazlarını iyi bilen Octavio Paz, 1990 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü almadan önce, Batı dünyasının yazın ve düşün çevreleri tarafından, bu ilk büyük eseri ile, çağdaş Latin düşüncesinin en güçlü belgeselini yazmış sayılmıştır. Dilimize önce Cem, sonra Can Yayınları tarafından kazandırılmış bu eser için 1978 yılında Bozkurt Güvenç, “bize, bizi anlatan bir kitap” değerlendirmesini yapmıştı.
  • Aslı Erdoğan, Kırmızı Pelerinli Kent adlı eserinde Rio’yu, ikiden fazla boyutta, hem zamanda, hem uzamda iç içe geçmiş bir labirentler dizisi olarak tanımlar.
  • Franz Kafka, Yuva adlı uzun öyküsünde, tuhaf bir hayvanın kendisine yeraltında bir labirent-yuva yapışını anlatır.
  • Michel Foucault’ya göre labirent, içinde kaybolunan değil, içinden her zaman kaybolunmuş olarak çıkılan yerdir.
  • Minimalist sanatçı Robert Morris tarafından yapılan cam labirent Kansas’ta, Nelson-Atkins Müzesi’nde sergilenmektedir.
  • Lara Croft gibi bilgisayar oyunlarında da labirent bir tema olarak kullanılmaya devam etmektedir.
  •  Fransız Şiirsel Gerçekçi sinemasının babası sayılan Jean Renoir, 1939 yılında çektiği Oyunun Kuralı adlı filminde küçük aşklar, kıskançlıklar, kaçamaklardan bir labirent oluşturarak insan doğasına sağlam bir gözlem getirmiştir.
  • Yönetmen Wes Ball’un, The Maze Runner, Labirent: Ölümcül Kaçış adıyla Eylül 2014’de vizyona giren ve labirente hapsedilen gençlerin otoriteyle mücadelesini anlatan post apokaliptik macera filmi belki de en güncel labirent örneği. 

    Yararlanılan Kaynaklar

    • Labirent, Prof. Dr. Gürhan Tümer, Arredamento Mimarlık-Düşünce, 11/1999.
    • Kapadokya, Faruk Pekin, Maestro.
    • First Labyrinths, Jeff Saward.
    • Yalnızlık Dolambacı, Octavio Paz, Cem Yayınevi, 1993.
    • www.crystalink.com
    • www.labyrinthos.net
    • Şehirler ve Kentler, Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Kitabevi, 2000.
    • Mitoloji Sözlüğü, Azra Erhat, Remzi Kitabevi, 1993.

Maksim Gorki ve Moskova’daki Evi

Maksim Gorki’nin Çocukluğum adlı eserinin Can Yayınları’ndan çıkması ile 2000 yılında Moskova’da gezdiğim Gorki müze-evini hatırladım. Toplumcu gerçekçi bir yazara hiç uymadığını düşündüğüm, ama çok güzel bir Art Nouveau örneği olan malikaneyi çok beğenmiştim.

Bina, Modern mimari akımın Rusya’daki en önemli öncülerinden olan Feodor Şektel tarafından 1900 yılında tasarlanmış. Ekim Devrimi’nden sonra ailesiyle birlikte Rusya’yı terk eden sanat hamisi ve banker Stepan Riyabuşinski’ye ait olan malikane, bir süre devlet yayınevi olarak, daha sonra yabancı ülkelerle kültürel temaslar için kullanılmış, 1931 yılında Stalin tarafından Maksim Gorki’ye hediye edilmiştir. Riyabuşinski ise birkaç yıl sonra Fransa’da ölmüştür. Gorki bu evde 1936 yılında ölünceye dek 5 yıl, bir nevi hapis hayatı yaşamış.

Acı anlamına gelen Gorki müstear adını kullanan, küçük yaşta yetim kalan, tahsilini tamamlayamayan, uzun süre başıboş, yoksul bir hayat süren, küçük yaşlarda başladığı emekçiliğin zorlukları içinden gelen, Marksizm’i benimseyerek Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’ni destekleyen, Bolşeviklerin safına geçmekle birlikte partiye hiçbir zaman resmen üye olmayan, sağlık sorunları nedeniyle bir süre İtalya’da yaşadıktan sonra Sovyetler Birliği’ne dönerek Stalin’in yanında yer alan, Sovyet Yazarlar Birliği’nin ilk başkanı, Sovyetler Birliği’nin resmi devlet edebiyatı toplumcu gerçekçiliğin ortaya çıkışına katkıda bulunan, Stalin’in baskısının artması ve uygulamaları ile hayal kırıklığı yaşayan, yazma esinini kaybeden veya yazmaktan kaçınan, 1936’da tedavisi sırasında gizemli bir şekilde ölen, büyük ihtimalle Stalin tarafından zehirlenen, ama tabutu Josef Stalin tarafından taşınan Maksim Gorki, Rus edebiyatının en etkileyici yazarlarından biri olmuştur. Rejim karşısında tehlikeli konumda olan yazarları, örneğin Babel’i, koruması altına almaya çalışmış, ölümünden sonra Babel ancak birkaç yıl daha kendini kurtarabilmiş, sonra nasıl olduğu bilinmeyen bir şekilde öldürülmüştü.

Malikane, mozaik frizleri, sırlı tuğla örgüsü ve vitray kullanımıyla oldukça süslü ve gelenek dışıdır. Evin iç mekanı, zarif bir sıva işçiliğiyle işlenmiş tavanları, vitrayları ve oyma kapı çatkılarıyla benzersiz bir göz alıcılığına sahiptir.

Malikane, mozaik frizleri, sırlı tuğla örgüsü ve vitray kullanımıyla oldukça süslü ve gelenek dışıdır. Evin iç mekanı, zarif bir sıva işçiliğiyle işlenmiş tavanları, vitrayları ve oyma kapı çatkılarıyla benzersiz bir göz alıcılığına sahiptir.

Sağlam bir olay örgüsü kuramaması, yaşamın anlamı üzerine uzun tartışmalara yer vermesi bazı eleştirmenler tarafından bir ölçüde başarısız olduğunun göstergesi sayılmıştır. Çehov ile mektuplaşmaları (Yazışmalar, Yankı Yayınları, 1966), Tolstoy’un Gorki’ye olan ilgisine ve ondan etkilenmesine, Çehov’un Gorki’nin yazınınına yönelttiği eleştiriler ve tavsiyelere yer vermektedir. Çehov açıkça Gorki’nin tabiat, aşk ve kadın tasvirlerindeki aşırılığı,  sık sık kullandığı bazı kelimelerin kulağa çirkin geldiğini, sürekli olarak tabiata insankişiliği vermesinin tasviri monoton, tatsız, hatta bazen anlaşılmaz hale getirdiğini uzun uzun yazıyor. Çehov, Gorki’ye taşradan ayrılmasını, edebiyat çevresine yakın olmak için Moskova’ya veya Petersburg’a yerleşmesini öneriyor. Gorki, “Siz istediğiniz kadar büyük şehri methedin, benim için iyi hiçbir tarafı yok. Gökyüzünün gözü yaşlı, halk kendini beğenmiş, edebiyatçılar hem gözü yaşlı, hem kendini beğenmiş….. Bütün kadınlar da ya doktordur, ya öğrenci. Yani ne olursa olsun aydındır. Bir sivrisinek Petersburg’lu bir kadını soksa, zavallı hayvan can sıkıntısından ölüverir. İşte bütün bunlar beni korkutuyor” diye yazar. Böyle yazmasına rağmen Moskova’da uzun süre yaşar.

Yazdığı gerçekçi hikayelerde Devrim öncesi yıllarda Rus toplumunun içinde bulunduğu yoksulluk ve acımasızlık ortamı büyük bir güçle yansıtılmıştır. Hikayelerde efsane, masal ve folklor ögeleri edebiyat düzeyine yükseltilmiş, bireysel başkaldırı, halkın yaşam ve özgürlük tutkusunun simgesi olmuştur.

Binadaki en dikkate değer parça, bir denizanası figürü oluşturacak şekilde biçimlendirilmiş bronz bir lamba ile son bulan perdahlı Estonya kireçtaşından merdivendir. Merdiven başında da Gorki’nin büstü yer almaktadır.

İçinden geldiği için çok iyi tanıdığı kesimin, evsiz barksız yoksulların yaşamından bir kesit sunduğu Ayaktakımı Arasında adlı oyunu ilk kez 1902’de Moskova Sanat Tiyatrosu’nda oynanmış, oyunu Stanislavski yönetmiş ve başrolü üstlenmişti. 1936’da senaryosunu Zamyatin’in yazdığı, Jean Gabin’in başrolü üstlendiği filmi Jean Renoir çekmişti. 1946’da Hintli yönetmen Çetan Anand’ın uyarlaması ilk Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye almış; 1957’de Kurosava oyunu Edo dönemi Japonya’sına uyarlayarak beyazperdeye aktarmıştır.

Çar yönetimiyle uyuşmazlığa düştüğü için hapsedildi; hapisten çıkınca Rus devrimci hareketine adadığı tek uzun yapıtı, 1905 Devrimi’nin kanlı bir biçimde bastırılmasının ardından 1906’da yayımlanan Ana adlı romanı, 1926’da Pudovkin tarafından sessiz film yapılmış, Brecht sahneye uyarlamıştır.

1925’te yayımladığı Artamonovlar’da köleliğin kaldırılmasından sonra giderek hızlanmaya başlayan kapitalist gelişmeyi ve bu gelişmenin insanlar üzerinde yaptığı etkileri anlatır. Burjuvalaşan insanların yanısıra emekçi sınıfın gelişmesi ve devrimci düşüncenin oluşması hikaye edilirken, Devrim öncesi Rusya’nın çelişkileri ortaya konmaktadır. Kapitalizmin o günlerdeki yükselişinin ailelere, kuşaklar boyu yansımaları Avrupalı yazarların gözde konusu olmuştur.

Gorki kendi hayatını anlatan kitaplar da yazdı: Çocukluğum (1913-14), Ekmeğimi Kazanırken (1915-16), Benim Üniversitelerim (1923). 1936 yılında dünyaca ünlü bir yazar olarak Moskova’da ölen Maksim Gorki’nin adı, doğduğu kente verildi.

 

Yazarın şapkası, palto ve bastonuyla birlikte çarpıcı Doğu oymaları koleksiyonu, büstü, mektupları ve bazı kitaplarının ilk baskıları da bu evde bulunmaktadır.

Yazarın şapkası, palto ve bastonuyla birlikte çarpıcı Doğu oymaları koleksiyonu, büstü, mektupları ve bazı kitaplarının ilk baskıları da bu evde bulunmaktadır.

Gorki’nin yatağının başucunda babasından bir yıl önce ölen oğlunun fotoğrafı duruyordu. Oğlunun da zehirlenerek öldürüldüğüne dair söylentiler olmuş.

Gorki’nin yatağının başucunda babasından bir yıl önce ölen oğlunun fotoğrafı duruyordu. Oğlunun da zehirlenerek öldürüldüğüne dair söylentiler olmuş.

 

Yararlanılan Kaynaklar

  • Hayat Üniversitesinin Yazarı, Celal Üster, Cumhuriyet Kitap, Sayı 1235, 17 Ekim 2013.
  • Moskova Life 2013
  • Maksim Gorki ve Yaşanmış Hikayeler, Ataol Behramoğlu, Can Yayınları, 1981.
  • Kitap İçin 3, Selçuk Altun, Sel Yayıncılık, 2013.
  • Artamonovlar, Maksim Gorki, Oda Yayınları, 1988.
  • Yazar Dostlukları, Fethi Naci, Cumhuriyet Kitap, Sayı 591.
  • Ecinniler, Elif Batuman, Doğan Kitap, 2011.

 

 

İtalyan Yeni Gerçekçi Sineması

İtalyan Yeni Gerçekçi Sineması (1944-1955)

Faşist diktatör Benito Mussolini sinemanın önemini anlamış, 1937 yılında Roma’daki Cinecittà film stüdyosu devlet tekeli olarak  kurulmuş, Beyaz Telefon Filmleri olarak adlandırılan, halkın dikkatini baskı rejiminden uzaklaştırmak ve halkı eğlendirmek amacı taşıyan pek çok film bu stüdyolarda çekilmişti. Stüdyonun o dönemki sloganı “Sinema, en güçlü silahtır” idi. 1943 yılında Naziler, İtalya’yı işgal ettiklerinde stüdyoyu yağmaladılar. Prodüksiyon tesisleri geçici olarak Venedik’e taşındı ama Cinecittà savaş sonuna dek müttefik kuvvetlerin bombalarına hedef oldu.

Savaş sonrası devlet tekeli kalkınca küçük film yapımcıları varlık gösterebildi. Artık senaryoyu onaylaması gereken bir merci kalmamıştı.

Michelangelo Antonioni, Luchino Visconti, Gianni Puccini, Cesare Zavattini, Giuseppe De Santis, Pietro Ingrao ve Vittorio De Sica Yeni Gerçekçi akımın önemli adları. Politik olarak aktif, estetik olarak devrimci filmler yaptılar.

İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin konuları, dönemin İtalyan orta sınıfının, işçi sınıfının günlük yaşamını, faşist bir güce karşı dayanışmasını yansıtmak, Savaş sonrası İtalya’daki  ekonomik kargaşa ve belirsizlik ortamında ortaya çıkmış olan yoksulluk, işsizlik, umutsuzluk ve ahlaki çöküşü ve yıkılmışlık hissini işlemek, salon filmlerinin aksine hayal kırıklığına uğramış çalışan insanların gündelik sorunlarına eğilmekti. Gerçekten yaşanan olayları ve dramları perdeye getirmek istiyorlar, hümanist bir bakış açısıyla duygulara vurgu yapıyorlardı.

Akım, Beyaz Telefon Filmleri’ne bir tepki idi. Akımın teorisyeni yazar ve eleştirmen Zavattini, filmlerde insan doğasını yansıtmanın ana amaç olduğunu, profesyonel oyuncunun bu doğayı yansıtamayacağını öne sürüyordu. Çekimlerin çoğunu hiçbir oyunculuk deneyimi olmayan, amatör oyuncularla ve stüdyo yerine sokaklarda  yaptılar. Akımın filmlerinde çocuk karakterler önemli yer tutmuştu. Bu durum da profesyonel oyuncu ile çalışmama ilkesine; çok düşük bütçelerle çekilen bu filmlerde sokakta yapılan çekim, hem teoriye hem bütçeye uygundu. Çekimler sessiz olarak yapılıyor, sesler filme sonradan ekleniyordu. Kamera hareketleri azdı, mümkün olduğunca basit, doğal bir kurgu tercih ediliyordu. Filme psikolojik öge katmaya da karşıydılar.

Yeni Gerçekçiler, Fransız Şiirsel Gerçekçiliği’nden etkilenmişlerdi. Şiirsel Gerçekçilik, 1930’larda Büyük Buhran ile eşzamanlı ortaya çıkmış, II. Dünya Savaşı sona erene kadar etkisini sürdürmüştür. Mutsuz, umutsuz insanların durumunu anlatan filmlerin en önemli yönetmenleri Jean Renoir ve Marcel Carné idi. Antonioni ve Visconti Jean Renoir’ın asistanı olarak çalışmışlardı. Şiirsel Gerçekçilik Savaş sonrası yerini İtalyan Yeni Gerçekçik Akımı’na bıraktı. İtalyan Yeni Gerçekçiliği de, yine toplumsal meselelere eğilen, Fransız Yeni Dalga (1950’li, 60’lı yıllar) akımını etkiledi.

Roberto Rossellini’nin, Yeni Gerçekçiliğin başlangıç filmi olarak kabul edilen “Roma, Açık Şehir”’i (Roma, Città Aperta, 1945), Nazilerin teslim olan Roma’yı işgal ettikleri 1944 yılını konu alıyordu. Faşist bir güce karşı İtalyan orta sınıfının dayanışmasını konu alan film, savaşın hemen akabinde o günleri unutmak isteyen İtalyanlar tarafından başta çok ilgi görmese de, yıllar içinde hem ulusal hem de uluslararası camiada ün kazandı ve Yeni Gerçekçiliğin simge filmlerinden biri haline geldi. Anna Magnani ve Aldo Fabrizi gibi birkaç profesyonel oyuncunun dışında, tümüyle amatörler oynamıştı.1946 yılında Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülünü kazandı.

Roberto Rossellini’nin, Yeni Gerçekçiliğin başlangıç filmi olarak kabul edilen “Roma, Açık Şehir”’i (Roma, Città Aperta, 1945), Nazilerin teslim olan Roma’yı işgal ettikleri 1944 yılını konu alıyordu. Faşist bir güce karşı İtalyan orta sınıfının dayanışmasını konu alan film, savaşın hemen akabinde o günleri unutmak isteyen İtalyanlar tarafından başta çok ilgi görmese de, yıllar içinde hem ulusal hem de uluslararası camiada ün kazandı ve Yeni Gerçekçiliğin simge filmlerinden biri haline geldi. Anna Magnani ve Aldo Fabrizi gibi birkaç profesyonel oyuncunun dışında, tümüyle amatörler oynamıştı.1946 yılında Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülünü kazandı.

Yeni Gerçekçiliğin en çok bilinen, en çok atıfta bulunulan, kült filmi "Ladri di Biciclette" (Bisiklet Hırsızları, 1948). Vittorio de Sica'nın başyapıtı, savaşın ardından Roma'nın içinde bulunduğu yıkılmışlığı ve çaresizliği, bir ailenin gözünden anlatıyordu. Ricci ailesinin babasının çalışmak için sahip olması gereken ve eşyalarını rehin vererek aldığı bisikletinin çalınmasını ve baba-oğulun çalıntı bisikleti arayışlarını anlatan film, amatör oyuncularla çekilmişti. Solcuların filme tepkisi, “komünist rejim olsaydı, bisiklet bulunurdu” şeklinde olmuş.

Yeni Gerçekçiliğin en çok bilinen, en çok atıfta bulunulan, kült filmi “Ladri di Biciclette” (Bisiklet Hırsızları, 1948). Vittorio de Sica’nın başyapıtı, savaşın ardından Roma’nın içinde bulunduğu yıkılmışlığı ve çaresizliği, bir ailenin gözünden anlatıyordu. Ricci ailesinin babasının çalışmak için sahip olması gereken ve eşyalarını rehin vererek aldığı bisikletinin çalınmasını ve baba-oğulun çalıntı bisikleti arayışlarını anlatan film, amatör oyuncularla çekilmişti. Solcuların filme tepkisi, “komünist rejim olsaydı, bisiklet bulunurdu” şeklinde olmuş.

Genel kabule göre akımın son filmi Vittorio De Sica'nın 1952 tarihli Umberto D.'sidir. Kimileri, Federico Fellini'nin 1954 tarihli filmi Sonsuz Sokaklar’ı (La Strada) da bu akıma dahil eder.

Genel kabule göre akımın son filmi Vittorio De Sica’nın 1952 tarihli Umberto D.’sidir. Kimileri, Federico Fellini’nin 1954 tarihli filmi Sonsuz Sokaklar’ı (La Strada) da bu akıma dahil eder.

Kaldırım Çocukları, Bisiklet Hırsızları ve Umberto D.’nin senaryolarını Cesare Zavattini yazdı. Visconti, Tutku, Yer Sarsılıyor ve Rocco ve Kardeşleri’ni; Rossellini, Roma Açık Şehir, Hemşeri, Almanya Sıfır Yılı ve Stromboli’yi; Vittorio De Sica, Bisiklet Hırsızları, Milano’da Mucize, Kaldırım Çocukları ve Umberto D.’yi; Giuseppe De Santis, Acı Pirinç’i; Fellini Sonsuz Sokaklar’ı çekti.

Zavattini, Rossellini, Visconti ve De Sica sonraki 50 yıl için geçerli olacak temel ilkeleri tanımladılar. Yeni Gerçekçilik bir akım olarak birkaç yıl içinde sona ermiş olsa bile, bu akımın estetiğinin etkileri hala hissediliyor.

 

Yararlanılan Kaynaklar

  • Bir Film Nasıl Okunur?, James Monaco, Oğlak Bilimsel Kitaplar, 2001.
  • 100 Yılın 100 Yönetmeni, Atilla Dorsay, Remzi Kitabevi, 2000.
  • Mutlu Sanat Odası, Nadir Öperli  ders notları.
  • İtalyan Yeni Gerçekçi Sineması, Milliyet Sanat Dergisi.