Etiket arşivi: Jean Baudrillard

Çağdaş Sanata Varış 253|Çağdaş Sanat 1

  • Los Angeles Çağdaş Sanat Müzesi 1940 sonrasında yapılan eserleri,
    Londra’daki Tate Modern 1965 yılından sonra yapılan eserleri,
    Çağdaş Sanat tarihi uzmanı Kristine Stiles ve sanat tarihçi Peter Selz ise 1945 yılından itibaren üretilen eserleri “Çağdaş” olarak nitelerler.
  • Ancak Çağdaş Sanat çoğu zaman, 1990’ların başlarında ortaya çıkan bir şey olarak tanımlanır ve postkolonyal tartışmanın yükselişi, Modernizm anlatısı üzerindeki Avrupa-Amerika tekelinin kırılması veya Soğuk Savaş’ın son bulmasıyla ilişkilendirilir. Küreselleşme endüstrisinin 1989’dan sonra hız kazandığı da biliniyor.
  • 1989 yılı, Berlin Duvarı’nın yıkıldığı yıl, birçok kaynakta güncel/Çağdaş Sanat’ın başlangıç tarihi olarak gösterilir. 1990’ların Postfeminist veya üçüncü feminizm dalgası; Freud psikanalizinden Lacan psikanalizine, Kristeva’ya kayış;  tekno-bedenler; parçalılık; mekan meselesinin sanallığa, siber uzaya doğru genişlemesi; siborglar Çağdaş Sanat’ın dinamikleri arasında yer alan unsurlardan bazılarıdır.
  • Postmodernite tartışmaları yerini küreselleşme arayışlarına bırakırken toplumsal ve sanatsal açılımlar başta kimlik olmak üzere, aidiyet, farklılık, bellek, beden, kent, (eş)cinsellik gibi kavramları yeniden yorumlayıp üretmeye başladı.
  • Jean Baudrillard, kültürün de artık metalar olarak üretildiğini ve kültürün artık bir sınıfın kodlanmış değerlerinin yansıması olmadığını, aksine, bütün toplumsal kurumların katıldığı, her birisinin pay sahibi olduğu bir alan olduğunu söyler. Dolayısıyla kültür olgusu, toplumun geçirdiği değişimlerden etkilenerek gitgide farklılaşacaktır.
1987 İstanbul doğumlu sanatçı Emir Tomaç’a ait bir fotoğraf. Fotoğraf: Sanat Karavanı

1987 İstanbul doğumlu sanatçı Emir Tomaç’a ait bir fotoğraf.
Fotoğraf: Sanat Karavanı

  • Çağdaş sanatçıların hepsi  yapıtlarını üretirken en yeni teknolojiyi kullanmıyorsa da çoğu, teknolojinin yönetsel bir araç olduğunu kabul ediyor.
  • Çağdaş Sanat’ta tekrar gündeme gelen fikirler ve araçlar da söz konusudur. Özellikle din ve siyaset alanındaki tabulaşmış konular sanat alanındaki bazı çalışmaların ana temalarıdır. Sanatçıların aktivist bir gruba üye olmaları sıkça rastlanan bir durumdur.
  • Çağdaş Sanat yapıtının başarılı veya başarısız bulunma kriteri, diğer çağlarda uygulanan kriterlerle aynıdır: Yapıt akla ilginç sorular getiriyor mu? Malzemesi, biçimsel ve kavramsal ögeleri birbiriyle etkin bir ilişki içinde mi? Yapıt, başarması hedeflenen şeyi başarıyor mu? gibi.
  • Estetik yabancılaşmadan uzaklaşırken kültüre daha fazla entegre olan güncel sanatı “Çağdaş” diye tanımlamak genelde kabul görür. Devrimci tasarıların yerini alan deneycilik ile özdeşleştirilir.
  • Çağdaş Sanat, sanat fikrini sorgular. Kavramları araç olarak kullanır. Kavramların fiziki bir obje ile tanımlanması gerekmediğinden, geleneksel araçlar ve obje kullanımı da gereksizdir. Fikirler ve bilgi, yazılı teklifler, raporlar, fotoğraflar, grafikler, dokümanlar, haritalar, film, video ve hepsinin üzerinde dilin kendisi ile ifade edilebilir.
  • Çağdaş Dönem, kültür sektörünün Yapıbozum, postkolonyal eleştiri, post Marksizm, toplumsal aktivizm, Psikanalitik teori gibi trendlerin temellendiği kamusal alan işlevi görür. Çağdaş Sanat ortamları, sol düşüncenin kamusal söylem olarak hala dolaşımda olduğu birkaç alandan biridir, denebilir.
  • Çağdaş Sanat dönemi ile sanatlar arasında yeni bir kesişme ve deney alanı açıldı: Artık müzik yerine ses sanatı, şiir yerine dil sanatı, inşa yerine an-arkitektür, tiyatro yerine Performans Sanatı vardı.
  • Melezleşme sürecinin en önemli aşamalarından birisi Vücut Sanatı’dır. Gövdeyi iktidarın “kullanabileceği” ve bu yetkinin sadece devletin elinde bulunduğu; kurulu sistemin eğitim, sağlık, hapishane, cinsellik, askerlik aşamalarındaki gövdeye dönük her türden yaklaşım siyasaldır. Bu, öznenin nesneye dönüştürülmesi ve özneyi sahiplenenin özneye yabancılaştırılmasını öngören bir anlayıştır. Çağdaş Dönem’de gövdeye dönük her yaklaşım, sistemi eleştirmeyi içerir. Gövdeye dönük bir yorum, bellek, kimlik, aidiyet, mekan gibi alanlara bir gönderme ve bu olguların sorgulanması; ırkçılık, yoksulluk, ayrımcılık gibi siyasallaşma düzlemleri de Vücut Sanatı’nda içerilir.
  • Kamusal alan-özel alan ayrışması da aynı başlık altında değerlendirilir. Kamusal alan iktidarın denetimindedir. Gövde, kamusal ile özel alanın kesiştiği noktada yer alır. Gövdenin iktidarı kendi dışında tutmak istemesi, hegemonyanın egemenlik alanını daraltmak anlamına gelir.

 

 

 

Çağdaş Sanata Varış 150| Postmodern Politika 4 Jean Baudrillard

  • Jean Baudrillard 1986 yılında yayımlanan Amerika adlı kitabında ABD’yi ve oradaki hayatı değerlendiriyor. Las Vegas için büyük orospu, Los Angeles için estetiğin sonu diyor.
  • “İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen yirmi yıllık sürede ABD daha güçlü idi.  Kendisine karşı olan düşünceler ve tutkular da daha güçlü idiler. Amerikan sistemi şiddetle eleştirilebilir, hatta 60’lı, 70’li yıllarda bu eleştiri içeriden gelebilirdi. Bugün Amerika’nın artık aynı hegemonyası yok ve aynı tekeli de uygulayamıyorlar, ama Amerika benimsenmiştir ve kendisine karşı çıkılamaz. Amerikan sistemi Çin’e kadar bütün dünyaya yayılan iş, pazar, hür teşebbüs ve performansta bir model oldu. Ulular arası stil, Amerikan stili oldu. Artık hiçbir şey Amerika’ya karşı çıkmıyor; Çin, Küba, Vietnam gibi saldırgan dış çevreler sindirildiler, büyük antikapitalist ideolojinin içi boşaldı.”
  • Baudrillard, üstünde düşünülecek geçmişi olmayan, dolayısıyla temelden ilkel olan ABD, yeri, teknik üstünlüğü, o hoyratça vicdan rahatlığı ile ve simülasyona açtığı alanlarda şimdiki en ilkel toplumdur, diyor. Amerikalılarda simülasyon kavramı olmadığını, simülasyonun en güzel örneğinin kendileri olduğunu yazıyor.
  • “Başka hiçbir yerde böyle köklü bir kültürsüzlüğün ve böyle bir doğal güzelliğin, doğal mucizenin ve salt taklidin şaşırtıcı bir biçimde birleştiği görülmez.”
  • “Amerikalılar başka ülke halkları gibi yöneticilerinin değerliliğine, hatta iktidarın gerçekliğine inanıp inanmadıklarını kendilerine sormaya meraklı değiller, buna inanıyormuş gibi yapmayı yeğliyorlar. Onlar için siyasi zayıflıkların ya da budalalığın önemi yoktur. Yalnızca imaja bakıp karar veriyorlar. Bu, simülasyon üzerinde bir uzlaşmadır.”
  • Dünyanın merkezi olan New York’un başka kentlerin yüzyıllar boyunca kazandıkları güzelliği elli yılda kazandığını; firavunlara özgü kentin tümünün dikilitaşlardan oyulmuş gibi durduğunu; bu barok dikeyliğin tuhaflığın son sınırı olduğunu; Amerika’nın kendisine bir anlam ya da kimlik vermeye çalışmayan; ırk sorunlarını ortak bir etnik düzey durumuna dönüştürmüş bir toplum olduğunu söylüyor.
  • Baudrillard, Beyaz Saray’ı dünya gücünün müzesi olarak tanımlıyor.
  • Baudrillard’a göre, demokrasi ile eşitlik arasında fark vardır: Demokrasi vatandaşların hepsinin yarışa eşit başlamalarını ister. Eşitlikçilik (Egalitarianism)ise hepsinin yarışı eşit bitirmesine denir.
  • Baudrillard, ABD’nin dünyaya sunulmuş ideal dünya imgesi olduğunu söylüyor.
  • “Avrupa belli bir feodalite, aristokrasi, burjuvazi, ideoloji ve devrim tipi icat etti: Bütün bunların bizim için bir anlamı oldu, ama aslında bunlar başka bir yerde anlam taşımadılar. Amerika ise bütün bunlardan koptu ve kendisini köklü bir modernlik içinde buldu: Demek ki modernlik Amerika’da olduğu kadar başka hiçbir yerde özgün değil; Modernliğin bütün mitleri Amerikalıdır. Amerika, modernliğin özgün versiyonudur; bizler dublajı yapılmış, altyazılı versiyonuyuz. Amerika köken sorununa boş veriyor; kökenle ya da otantik olmayla uğraşmıyor; ne geçmişi, ne de bir gerçekliği var. Zamanla ilgili bir ilk birikimi olmadığı için sürekli bir güncellik içinde yaşıyor. Amerika’nın kimlik sorunu yok. Avrupa’nınki gerçekleştirilmesi olanaksız tarihsel idealler bunalımıdır. Onlarınki ise gerçekleşmiş ütopya bunalımıdır. Avrupa’da kültürsüzlüğün gücü yoktur. Amerika’nınki, acı çektirdiği kimseleri bile dünya çapında büyüleyen bir kültürdür.”
  • “Amerika’da kültür mekan demektir, hız demektir, sinema ve teknoloji demektir.”
  • “California, taklidin ve otantik olmayanın evrensel yeridir. Burada otantik olan Disneyland’dır.”
Fotoğraf: www.aksam.com.tr

Fotoğraf: www.aksam.com.tr

  • Baudrillard, devletlerin politikası artık pek o kadar sosyalleştirmeyi, bütünleştirmeyi, yeni haklar yaratmayı amaçlamıyor, diyor.
  • Televizyonda görüntüleri yayınlanan ilk savaş olan Vietnam Savaşı’nda Amerikalıların kullandığı iki silah, düşmanın fiziksel bombardımanı ile dünyanın geri kalan bölümünün elektronik bombardımanı oldu, diyor.
  • Baudrillard, Ortaçağ’ın işkence aletlerinden, vücut geliştirme tekniklerine kadar giden doğru bir çizgi olduğunu; jogging’in de yeni bir gönüllü kölelik ve yeni bir zina şekli olduğunu söylüyor.
Baudrillard, ABD’de insanlar arasında hiçbir bağ olmadığını; kimsenin kimseye bakmadığını; gülümsemelerinin yalnızca gülümsemek zorunluluğunu anlattığını; yalnız yemek yemenin çok yaygın olduğunu, bunun ölüm anlamına geldiğini yazmış. Fotoğraf:yemek.com

Baudrillard, ABD’de insanlar arasında hiçbir bağ olmadığını; kimsenin kimseye bakmadığını; gülümsemelerinin yalnızca gülümsemek zorunluluğunu anlattığını; yalnız yemek yemenin çok yaygın olduğunu, bunun ölüm anlamına geldiğini yazmış.
Fotoğraf:yemek.com

  • Obezlerin her şeyim eksik, öyleyse ne bulursam yerim, diye düşündüğünü; Amerikan toplumunun takıntılı, fobili (save time, save energy, save money, save our souls…); iştahsız bir toplum (low tar, low energy, low calories, low speed, low sex…) olduğunu söylüyor.
  • Amerikan televizyonlarında gülmelerin Yunan tragedyasındaki koronun yerini aldığını; başka ülkelerde gülüp gülmemenin seyirciye bırakıldığını, burada izleyicinin gülmesinin gösterinin içine sokularak ekrana getirildiğine dikkatimizi çekiyor.
  • Baudrillard, 1991 yılında Körfez Savaşı’nın bir simülasyon olduğunu iddia ettiğinde, birçok kişi ona olan ilgisini kaybetmiştir. Eleştirmenler Baudrillard’ın yaklaşımının etkileri abarttığını; teknolojiden sanki insani dürtülere sahipmiş gibi söz ettiğini; Baudrillard’ın medyasının, sanki kişisel, tarihsel, politik ve ekonomik etkilerden bağımsızmış gibi kendi teknolojik gelişmelerinin seyrini izlediğini ileri sürerler.

 

Çağdaş Sanata Varış 143| Postmodern Düşünürler 5 Jean Baudrillard

JEAN BAUDRILLARD
(1929-2007)

İngiliz siyasi teorisyen ve aktivist Andrew Robinson Ceasefire Magazine’de Baudrillard’a ayırdığı Anlamın Yeni Sistemi adlı yazısında yukarıdaki görseli kullanmış. Fotoğraf:ceasefiremagazine.co.uk.

İngiliz siyasi teorisyen ve aktivist Andrew Robinson Ceasefire Magazine’de Baudrillard’a ayırdığı Anlamın Yeni Sistemi adlı yazısında yukarıdaki görseli kullanmış.
Fotoğraf:ceasefiremagazine.co.uk.

  • Jean Baudrillard, hakim kültür aracılığıyla kökleşen önyargı ve beklentilerin gördüklerimizi şekillendirdiğini öne sürmüş, bu durumda gerçekliğin bağımsız bir biçimde nasıl algılanabileceğini sorgulamıştır.
  • Baudrillard’a göre, Postmodern bir toplumda hiçbir şeyin orijinali, aslı yoktur, yalnızca kopyalar, simulacrum’lar vardır.
  • Baudrillard,günümüz  iletişim araçlarının etkisini içpatlama/hipergerçeklik/siber-baskın/kod gibi terimlerle tarif etmiştir. Bu terimler Baudrillard’ın simülasyon adını verdiği şeyle yakından bağlantılıdır. Günümüz iletişim araçları gerçek olmayan bir gerçek, bir hipergerçek yaratarak, insanların doğal ve sosyal çevrelerinden kopmalarına, yabancılaşmalarına neden olmaktadır. Film, TV, reklamlar ve bilgisayar oyunlarının yarattığı sanal gerçeklik benzeştirme yoluyla yaratılan, orijinali olmayan bir gerçektir. Sanal gerçeklik, bireyi bir yandan aktif/etkileyen, öbür yandan pasif/etkileyemeyen durumuna sokar. Bu, hipergerçekliğin önemli bir özelliğidir. Gerçeklik artık sabit değildir. Hipergerçeklik orijinal olmama halidir.
  • Baudrillard’ın önermesine göre simülasyonlar hayatlarımızda sağlam biçimde yer edinmiştir, gerçek etkilere sahiptirler: duygusal bir film izleyip ağlayabiliriz, bira reklamı bizi susatabilir. Baudrillard’a göre, simülasyon ve gerçeklik arasındaki ayrım çökmüştür. İmajlar, gerçekle kesişir, gerçeği önceler, gerçeği özümser ve üretir. Manzaralar fotoğraf, kadınlar cinsel senaryo, düşünceler yazı, terörizm moda ve medya olarak yeniden ortaya çıkar. Baudrillard’ın simülasyon analizi kısmen, gördüğümüz dünyanın ötesinde ideal formların yattığını söyleyen Platon’dan ilham alır.
  • Baudrillard’ın simülasyon kavramı, orijinalleri olmayan kopyalar anlamını taşır.
  • “Bütün sosyal hayatı düzenleyen şey gerçeklik değil, simülasyon prensibidir.” Televizyon oyuncularının canlandırdıkları karakter olduğuna inanılması ve onlara mektup yazılması, hatta iyi karakterleri canlandıran aktörlerin Hindistan’da seçimleri kazanması gibi. Baudrillard için, hiçbir şey işaretler, kodlar ve simülasyonların akışı dışında değildir. Baudrillard’a göre bu, panik üretir ve simülasyonun dışına çıkmaya çalışır, sözde sahiciliği fetiş haline getiririz: aerobik, body-piercing, macera tatilleri, skandal haberleri, otobiyografilerde paylaşılan özel hayat, interaktif televizyon, izleyicilerin telefonla katılabildiği programlar, “reality şov”lar, bizi olaylara yakınlaştıran büyük ve yüksek çözünürlüklü ekranlar, Blue-Ray, çevresel ses düzeni, reklamlar ve kendi kendine yardım kitapları Baudrillard’ın hipergerçek, gerçekten daha gerçek olarak nitelendirdiği şeye örnekler olabilir. Gerçeklik hissini artırmaya yönelik bu çabalar simülasyondur. Simülasyon gerçekliği belirler veya üretir.
  • Hipergerçeklik terimini ilk kullanan Umberto Eco’dur. Eco bu terimi, 1975 yılında, replikalar, holograflar ve diyoramaları sergileyen tema parklarını tanımlamak için kullanmıştır. Holograf, tamamıyla yazarın el yazısı ile yazılmış olan eserdir; biri doğrudan doğruya lazer cihazından, öteki de fotoğrafı çekilecek cisimden yansıyarak gelen iki lazer demetinin üst üste binmesiyle meydana gelen girişimden yararlanan kabartmalı fotoğraf tekniğidir. Diyorama ise 8/12/2014 tarihinde bloğumuzda anlatılmıştı.
  • Disneyland ve Las Vegas hipergerçekliğin en açık ve en uç örnekleridir.
  • Artık gerçekliğin kendini temsiller aracılığı ile ifade ettiği değil, temsillerin gerçekliği ifade etmesi geçerlidir. Gerçek, temsile itaat eder.
  • Baudrillard’a göre imajlar ve bilgi artık somut eşyalardan daha önemlidir.
  • Nereye baksak resimlerle karşılaşırız: Tişörtler, reklam panoları, posterler, kendi fotoğraf makinalarımız/kameralarımız, kapalı devre gözetim kameraları, fetüsün ekrandan önizlemesi vs. Baudrillard’a göre görüntülere duyulan bu açık saplantı, dünyayı temelden değiştirmiştir.
  • Baudrillard medyayı kötü bir güç olarak resmeder; medyanın, gerçek iletişimi veya anlamı engellediğini, sığ ve pasif bir deneyim sunduğunu savunur. Baudrillard, teknolojiden tarihsel, politik ve ekonomik etkilerden bağımsızmış, sanki insani dürtülere sahipmiş gibi söz ettiği için eleştirilmiştir.
  • Medyanın sadece eylemleri haber vermekle kalmadığı, aynı zamanda bu eylemleri mümkün kılan koşulların da bir parçası olduğu düşünülebilir.
  • Baudrillard kitlelere tutsak TV ve medya tüketicileri der.
  • Jean Baudrillard yeni teknolojilerin insan olmanın ne anlama geldiği hakkında yeni endişeler ürettiğini söyler.
  • Baudrillard’a göre, temsil artık otomatiğe bağlıdır, özgürce ve kendi yörüngesinde işler; olguların, gerçekliğin veya tarihin zeminine bağlı değildir.
  • Baudrillard’a göre, Modernizm bitmiştir. Beraberinde tarih denen şey de yok olmuştur. Çünkü Postmodernizm zaman fikrini yok etmiştir.
  • Sanatı, dünyayı anlamak için bakışımızı yenilemeye yönelik naif bir çaba olarak tarif eden Baudrillard, sanatla gerçeklik arasındaki sınırın bütünüyle ortadan kalktığını, çünkü ikisinin de taklit/simülasyon/evrensel benzeti/simulacrum içine düştüğünü söyler. Sanatın mantığı sanatçının gördüğü, hissettiği ve yorumladığı haliyle  dünyanın bir simülasyonunu oluşturuyordu. Sanat, birbirini izleyen simülasyon aşamalarına girer.
  • Baudrillard’a göre, Postmodern metinlerarasılık, bilgi pornografisidir. Bu süreçte her şey eşit hale gelir ve kendi anlam ve gerçekliğini yitirir.
  • Baudrillard, Karl Marx, Walter Benjamin, Henri Lefebre, Guy Debord, Marshall McLuhan gibi birçok düşünürün fikirlerinden beslenmiş ve onları geliştirmiştir.
  • Bu yüzden en azından entelektüeller, görünümlerin arkasında sabit bir gerçek olduğu anlayışını terk etmelidirler. Belki o zaman kitleler medyaya sırt çevirirler ve kamuoyunu yönlendirme çabaları boşa çıkar. Çünkü, iletişim araçlarını kontrol edenlerin politik gücü de artar.
  • Budrillard’ın politik görüşleri Postmodern Politika bölümünde yer alacaktır.

 

Çağdaş Sanata Varış 136| Postmodernizm 8 Kimlik Sorunu 2

  • Postmodernizm, kimliğin dışarıda üretilen bir şey olduğunu, bir maske olduğunu, dünyaya gösterilen çeşitli ve bazen de çelişkili bütün yüzlerin sosyal güçler tarafından tanımlandığını savunur.
  • Benlik söz konusu olduğunda, genel/özel, iç/dış, gerçek/yapay arasında hiçbir net ayrımın yapılamayacağını öne sürer. Oysa Modernizm, bireyleri bağımsız ve bireysel ifade kaynakları olarak görmekteydi.
Postmodernist kimlik performansının örneklerinden biri de ABD’li sanat fotoğrafçısı ve film yönetmeni Cindy Sherman’dır (1954-). Kendisinin canlandırdığı yüzlerce kadın, hatta bazen de erkek canlandırması vardır, bunların hiçbirisi Cindy Sherman’ın gerçek anlamda bir otoportresi değildir. Kendi deyişine göre Sherman fotoğrafları kadın stereotipleri ile ilgilenir, ancak bu stereotipler onun kadınları nasıl gördüğünü değil, erkeklerin kadınları nasıl gördüğünü yansıtır. Sherman için 70'lerin ve 80'lerin kültürel ortamıyla biçimlenen bir uygulayıcı denir. Solda İsimsiz Film No. 11, 1978; sağda İsimsiz No. 224, 1990. Fotoğraf:www.oliviapalermo.com

Postmodernist kimlik performansının örneklerinden biri de ABD’li sanat fotoğrafçısı ve film yönetmeni Cindy Sherman’dır (1954-). Kendisinin canlandırdığı yüzlerce kadın, hatta bazen de erkek canlandırması vardır, bunların hiçbirisi Cindy Sherman’ın gerçek anlamda bir otoportresi değildir. Kendi deyişine göre Sherman fotoğrafları kadın stereotipleri ile ilgilenir, ancak bu stereotipler onun kadınları nasıl gördüğünü değil, erkeklerin kadınları nasıl gördüğünü yansıtır. Sherman için 70′lerin ve 80′lerin kültürel ortamıyla biçimlenen bir uygulayıcı denir.
Solda İsimsiz Film No. 11, 1978; sağda İsimsiz No. 224, 1990.
Fotoğraf:www.oliviapalermo.com

  • Postmodern teorinin büyük bir kısmında kişi yerini süje kavramına bırakır. Süje bilinçli bir kişi değil, sosyal bir olgudur. Sosyal olarak üretilen kısıtlamalar ve ayrımlara en azından kısmen tabi olan bir varlıktır.
  • Süje gibi söylem de kimin kullandığına bağlı olarak birçok farklı anlama sahip olabilir. Söylemler, ifadelerin meşru olup olmadığını belirler. Söylemler, toplumun temel aldığı dışlama ve sınıflandırma sistemleridir. Söylem, cinselliği bir problem haline getirir.
  • Kişinin sosyal alanı yaptığı işi, tanıdığı kişileri, olmak istediği ve olmak istemediği kişi türünü, okuduğu dergileri ve kitapları, alış veriş yaptığı mağazaları….kapsar.
  • Postmodern kişilik ve kimlik teorileri, benliğin temel olarak sosyal olduğu görüşünden yola çıkar.
  • Postmodernizm kimlik oluşumunda parçalanma, çatışma ve süreci kutsar. Postmodern teori, benliği sosyal olarak tanımlanmış ve çoğul olarak resmeder.
  • Postmodern dönemde cinsiyet, etnik kimlik, yaş, cinsel yönelim gibi faktörler ekonomik temelli sınıf sistemini parçalar. Sınıf mücadelesi, kimlik politikasının önemini gittikçe yitiren bir türü haline gelir. Kültürel politika ve kimlik politikası, sınıf savaşını politik aktivizmin merkezinden uzaklaştırmıştır. İnsanlar artık bireysel sorunlar için mücadele etmeye daha çok ilgi göstermektedir.
  • Ayrıca, bireysel ve ulusal kimlikler küresel imaj pazarı tarafından da paramparça edilir. Kimliğin kendisi, yerel ve küresel uzam arasındaki gerginlikler tarafından da parçalanır.
  • Kitle tüketimi, bilgisayarlar ve çok uluslu iletişimle dolu geç kapitalist dünyada sosyal değişiklikler kimlikleri ve kültürü değiştirir.
  • Kimlik politikası, sınıf çatışmasının ve ekonomik eşitsizliğin yerini almıştır.
  • Küresel uydu ve kablo yayını sistemlerinin, ulusal, etnik ve kültürel kimliklerin şeklini değiştiren Postmodern bir ortam yarattığı düşünülür.
  • Gerçeklik duygusunun yıprandığı bir seyir dünyasında yaşanır. Her durumun gerçek ve/veya ilginç olması için seyirlik bir şekle dönüşmesi gerekir. İnsanlar kendileri de seyirlik bir hale gelmenin özlemini taşır. Gerçeklik yerine temsiller, yani medya vardır. Jean Baudrillard artık sadece görüntülerin, simülasyona uğramış gerçekliklerin var olduğunu iddia eder.

 

Çağdaş Sanata Varış 135| Postmodernizm 7 Kimlik Sorunu

  • Postmodernizm, anlam ve değerlerin temellerini sorgular.
  • Postmodernizm, sosyal benlik kavramını değişime uğratmıştır.
  • Modern öncesi toplumlarda, kimlik sosyaldir, ama durağandır. Bu dönemde kimlik, tanımlanmış rol sistemleri tarafından belirlenir ve sürdürülür. Dünyadaki yerimizi sorgulamaya gerek yoktur, kimlik bir sorun değildir, klandaki pozisyon tam olarak bellidir.
  • Aydınlanma ile başlayan Modern dönemde, daha geniş sosyal roller oluşmuştur. Artık kimliği seçme durumu söz konusudur. Birey, kim olduğu ve neler yapması gerektiği konusunda endişe duymaya başlar. Bireyin kim olduğu, olabileceği veya olması gerektiği konusunda kimlik krizi doğar. Kabul gören ve istikrarlı bir kimlik sahibi olabilmek için çaba ve kimliğin geçici, kırılgan veya yanlış olabileceğinden endişe başlar.
  • Kollektif dayanışmanın yerini yalnızlık hissi alır.
  • Devlet, insan ilişkilerine çok fazla müdahil olmaya başlar.
  • İnsanlar aidiyet hissini yitirdikçe, yabancılaşma hissi artar.
  • Modern kent, yalıtılmışlık hissi yaratsa da, geleneklerin kısıtlamalarından bireyi özgürleştirir.
Fotoğraf:www.sosyalpedia.com

Fotoğraf:www.sosyalpedia.com

  • Postmodern dönemde, gittikçe daha çok olası kimlik sunulur ve hızla çoğalan rollere uyum sağlamak gerekir.
  • Postmodern kuramcılar, hiçbir önemli, gerekli veya ebedi benlik kavramına inanmaz. Lacan ve Foucault, istikrarlı, birleşik benliğin her zaman bir yanılgı olduğunu söyler.
  • Artık önemli olan tek şey imajdır. Kişisel imaj, kurumsal imaj, imaj yönetimi önemlidir. Saç kesimi, kıyafet, gidilen yerler, ofisin bulunduğu semt, kullanılan otomobil, cep telefonu markası ve daha pek çokları imajı oluşturur.
  • İmaj, bir iletişim aracıdır.
  • Kişinin kendisini nasıl gördüğü (öz imaj), başkalarının kişiyi nasıl gördüğü (algılanan imaj), kişinin kendisini nasıl görmek ve görünmek istediği (arzulanan imaj) söz konusu olduğunda, öz imaj ile algılanan imaj arasındaki fark, imaj problemini doğurur.
  • Postmodernizm’de benlik özden yoksundur; moda, alışveriş ve yaşam tarzı tercihleri, sahiciliği ortadan kaldırmıştır. Kimliğin oluşumunun, gittikçe daha çok, neleri satın aldığımızla veya satın almak istediğimizle ilişkili olduğu öne sürülür.
  • İnsanların, eskisine göre çok daha az bağlılık hissederek, kimliklerini daha sık değiştirebildiği düşünülür.
  • İşaretlerin ve imajların gittikçe daha çok yayılması ile birçok reklam, ürüne bir yaşam tarzı ve deneyim hissi kazandırmaya çalışır. Eşyaların ve hizmetlerin pratik faydasından çok, onlara iliştirilen imajları tüketmekten doyum elde edilir.
  • Zaman içinde kentlerde yaşayan bireyler, hayatları hakkında daha bilinçli, sosyal rolleri ile daha ilgili ve dünyadaki yerleri hakkında daha endişeli hale gelmiştir.
  • Modernistler kendilerini kentle ilişkileri üzerinden; Postmodernistler ise kendilerini, bilgi teknolojisinin merkezsiz ağları aracılığıyla tanımlar.
  • İnternetin sanal gerçekliği ulusal kimliği zayıflatır, genel ve özel benlik arasındaki eski ayrımları aşındırır. Bizi, insani özellikler hakkındaki varsayımlarımızı dayandırdığımız zeminleri sorgulamaya iter.
  • Kimlikler akışkan hale gelir. 1990’lara doğru, insanlar bir sinyale dönüşür.
  • Jean Baudrillard yeni teknolojilerin insan olmanın ne anlama geldiği hakkında yeni endişeler ürettiğini söyler.
  • Makine ve insan bedeninin karışımı olan siberg, hibrid doğası nedeniyle Postmodern kimliğin bir modeli olarak görülür. Siberg, Postmodernistler için cazip bir figürdür, çünkü insan/insan dışı, doğal/doğal dışı, organik/teknolojik, benlik/öteki gibi karşıtlıkları sorgular.