Etiket arşivi: Jacques Derrida

Çağdaş Sanata Varış 328|Çağdaş Sinema 5

  • Günümüzün en tartışmalı interaktif belgesel yönetmeni olan Michael Moore, bir gözlemciden çok bir katılımcıdır. Roger and Me (1989) adlı belgeselinde büyük şirketlerin başkanlarının uyguladıkları politikaların yarattığı toplumsal yıkımdan sorumlu olduklarını savunur; zengin ve güçlü insanların işsizliğin yoksullar üzerindeki etkisini nasıl anlamadığını göstermek ister. Bowling for Columbine (2002) adlı filminde ise ABD’nin silah kültürüne düşkünlüğünü tartışır.
  • Yeni nesil yönetmenlerden Güney Koreli alaylı sinemacı Kim Ki Duk (1960-), özel mülkiyeti sorgulayan, herkesin hem suçlu hem suçsuz olduğu, göz dahil her şeyin silah olduğu filmler çekiyor.
  • Hong Kong’lu sinemacı Wong Kar-Wai (1958-), extradiegetic olarak adlandırılan anlatıcılardan. Filmini anlamak için diğer filmlerini de bilmek gerekiyor. O da Matrix serisi gibi seyirciyi pasif olmaktan çıkartmak, seyirciyi tüm öyküyü anlamak için tüm ürünlerini takip etmeye çağırıyor. Bilimkurgusu da alışılmışın dışına çıkıyor.
  • Olivier Assayas’ın2016 yılında çektiği ve Cannes Film Festivali’nde En İyi Yönetmen Ödülünü aldığı Personal Shopper (Hayalet Hikayesi), hayaletle iletişim ileteknolojik aletlerle iletişim arasında paralellik kuruyor. Her ikisinin de sanalla iletişim olduğunu vurguluyor. Film, sinema hayaletler yaratır diyen Jacques Derrida’yı akla getiriyor.
Yönetmenliğini Spike Jonze’un yaptığı, senaryosunu Charlie Kaufman’ın yazdığı 2002 yılı yapımı Adaptation, Tersyüz isimli film, tipik bir üstkurmaca örneğidir. Fotoğraf: Cinematic Intelligence Agency

Yönetmenliğini Spike Jonze’un yaptığı, senaryosunu Charlie Kaufman’ın yazdığı 2002 yılı yapımı Adaptation, Tersyüz isimli film, tipik bir üstkurmaca örneğidir.
Fotoğraf: Cinematic Intelligence Agency

  • Cyberspace estetiği ve internet gibi yeni gösterim imkanları doğmuştur.
  • Bazı sahneler, dijital işlenmiş görüntülerle, arşivden alınmış gerçek resim ve sesler karıştırılarak oluşturulmaya başlamıştır.
  • İletişim alanında, teknolojik gelişmeler sayesinde erişilen hız, film yapımında da önemli bir etken olmuştur.
  • Arthur Danto’ya göre sanat, Francis Fukuyama’ya göre tarih, David Lynch’e göre ise sinema bitmişti. 2015 yapımı Listen to Me Marlon adlı filmde başrolü 2004 yılında vefat eden Marlon Brando oynuyordu. Artık film yapmak için bir başrol oyuncusuna bile ihtiyaç kalmamıştı: Jacques Derrida sinemanın hayaletler yarattığını söylemişti.
  • Televizyonun, kasetlerin, DVD’lerin sinema salonuna rakip olmasının ardından bilgisayarda film indirme, akıllı televizyonlarda arzu edilen filmin arzu edilen zaman ve mekanda izlenebiliyor olması ile süreç devam ediyor.

 

 

Somut Şiir

SOMUT ŞİİR
CONCRETE POETRY

Düşüyorum Usta, Yusuf Bal, Edebiyat Ortamı Dergisi Sayı 30, Ocak-Şubat 2013. Fotoğraf:yusufbal.blogspot.com

Düşüyorum Usta, Yusuf Bal, Edebiyat Ortamı Dergisi Sayı 30, Ocak-Şubat 2013.
Fotoğraf:yusufbal.blogspot.com

  • Yazınsal anlamda şiir olan ağaçla, nesne olan ağaç arasında her zaman ve sonuna kadar var olacak bir farklılık vardır. Jacques Derrida bunu fark (différance) kavramı ile tanımlar.
  • Somut şiirde ise ikonik özellikler öne çıkartılır. Gösterilen şey sadece sunulmaz, aynı zamanda var olur. İkon göstergeyi sunar. Bu yüzden somut şiir resme yakındır.
  • Somut şiir, resimsel algılama ile şiirsel algılama arasında bağ kurar.
  • Somut şiir, şiirin yazımsal  (typographic) boyutunu değiştirir; okur şiire dilediği yerden başlayabilir; somut şiir, açık yapıttır.
  • Somut şiir, telaffuz edilemeyen, sessel bir anlamsallığa kavuşturulmayan şiirdir; şiiri görüntü bütünler.
  • Somut şiirin formülü: Biçim=içerik/içerik/Biçim’dir.
  • İçinde bir tek sözcüğün bulunmadığı, tümüyle görsel malzemenin kullanılmasıyla oluşturulmuş somut şiirler de vardır. Kimi kuramcılar bu tür somut şiire, şiir olmayan (nonpoetry) derler. Çünkü bu noktada somut şiir yalnızca sözcüğün sessel boyutunu ortadan kaldırmakla kalmamış, aynı zamanda sözcüğü de ortadan kaldırmış, böylece, şiirin tüm ögelerini yok etmiştir.
  • Somut şiirin Stéphane Mallarmé (1842-1898) ile başladığı düşünülür. Mallarmé, sayfaya dağıtılmış sözcükleri dizmek yoluyla oluşturulan görüntülerin, farklı kurguların da şiire yeni katkılar sağlamasını istemiştir.
  • Somut şiir ile Kübizm arasında bir koşutluk olduğu düşünülür.
Guillaume Apollinaire’den (1880-1918) bir deneme. Fotoğraf:www.siirakademisi.com

Guillaume Apollinaire’den (1880-1918) bir deneme.
Fotoğraf:www.siirakademisi.com

  • Somut şiirde de, aynı Kübizm’de olduğu gibi, sözcüklerin verili anlamlarının yan yana gelmesiyle oluşturdukları anlamdan çok, belki de anlamsız kabul edilebilecek bir bütün vardır. Şiir artık, kendisinden başka bir gerçekliğe dayanmamaktadır.
  • Somut şiir, yazınbilimin ve resimsel anlatım sorularının kesiştiği noktada yer alan, kapsamlı ve çok boyutlu bir gerçekliktir.
Kuş, Baksı Müzesi koleksiyonu, kağıt üzerine boya. İslam sanatında hat geleneğinin gelişerek resimsel bir boyut kazanması, yazı ile resim yapma yolunu açmıştır. Yazı resimlerde (calligraphic pictures/lettering) daha çok dini konular işlenmiştir. Yazı-resim kardeşliği olarak izah edilen bu yolla somut şiir arasında sizce bir bağ kurulabilir mi? Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Kuş, Baksı Müzesi koleksiyonu, kağıt üzerine boya.
İslam sanatında hat geleneğinin gelişerek resimsel bir boyut kazanması, yazı ile resim yapma yolunu açmıştır. Yazı resimlerde (calligraphic pictures/lettering) daha çok dini konular işlenmiştir. Yazı-resim kardeşliği olarak izah edilen bu yolla somut şiir arasında sizce bir bağ kurulabilir mi?
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

 

Yararlanılan Kaynak

  • Sanatsal Gerçeklikler, Olgular ve Öteleri; Hasan Bülent Kahraman, Kapı Yayınları, 2016.

 

 

Çağdaş Sanata Varış 223| Postmodernizm’e Eleştiriler 2

Fotoğraf: www.okumakayricaliktir.net

Fotoğraf: www.okumakayricaliktir.net

  • Postmodernizm’in bir akım veya hareket olmadığı, çünkü bir isyan jargonu taşımadığı söylenir.
  • Bir başka eleştiri ise, Postmodernizm’in ne geçmişe ne de bugüne bağlı olduğu yönündedir..
  • ABD’li sanat eleştirmeni ve felsefeci Arthur Danto (1924-2013), ilkini 1984 yılında yayımladığı Sanatın Sonu ve Sanatın Sonunun Ardından adlı eserleriyle, sanatın sonunu ilan etmiştir. Bu ifade ile, Modern sanatın temelindeki geleneksel kültürel fikirlerin toplumsal ilerleme inancı, belirli ideallere bağlılık, sanatın izleyicisini aydınlatma ve geliştirme kapasitesine sahip olduğu inancının yerini kültürel göreceliğe, pazarlamanın pragmatik taleplerine, sponsorların ve kurumların ihtiyaçlarına bıraktığını anlatmak istemiştir.
  • Madem ki Çoğulculuk, yani “farklılığı çoğaltmak” Postmodern’in umududur, Postmodern mimari NY’dan Delhi’ye her yerde olduğuna göre, Postmodernizm’in çoğulcu ve yerel olma iddiası ne oldu, diye sorulur.
  • Postmodernizm’de orijinalite yokluğu çekiliyor; yeni gibi gözüken her şey geçmişin orijinalitesinden besleniyor, denir.
  • Postmodernist kuram yoktur, sınıflama, tanımlama yoktur, sanat sayılan- sayılmayan yapıt ayrımı yoktur. Dolayısıyla öyle bir estetikten söz edilemez.
  • Postmodern düşünürlerin çoğu insanları, tedirgin ve mutsuz eden, onları sürekli her şeyi sorgulamaya iten bir yaşamla karşı karşıya bırakır.
  • Tutarsızlık ve amaç yoksunluğu Postmodernizm’in tek tutarlı özelliğidir.
  •  ‘Las Vegas’tan Öğrenmek’ demek, kitsch’i temize çıkarmak çabasıdır.
  • Bilim ve sanatta mükemmellik yerine gelişme içinde olduğunu varsaymak tüm yapıtlara bir bitmemişlik duygusunu da beraberinde getirmiştir.
  • Bilgi TV oyununa malzeme olmuş, Tokyo’da Fransız Parfümü sürülüp Hong Kong’da Retro giyiliyor. İktidarın adı sermaye. Eklektik yapıtlar için alıcı- izleyici bulmak kolay. Sanat kendisini kitsch kılarak amatörün beğenisini pohpohluyor. Galeri sahibi, sanatçı, eleştirmen ‘ne olursa olsunculuk’ta anlaşıyorlar. Zaman gevşeme ve rahatlama zamanı. Bu ‘ne olursa olsun’ realizmi aslında paranın realizmi. Yapıtların değerini karlılıkla ölçmek yararlı bulunuyor.
  • Postmodernist’ler, Kitsch’i, TV dizilerini, Readers Digest kültürünü, reklamcılığı, motelleri, B tipi Hollywood filmlerini, sözde edebiyatı (ucuz baskı korku, aşk, popüler biyografi, cinayet, bilim kurgu, fantezi romanı), hepsini büyüleyici bulurlar.
  • Postmodern çağın hisleri, tuhaf bir aşırı coşkunun egemenliği altındadır.
  • Öznenin kaybolması, kişisel üslubun giderek daha zor bulunur olması.
  • Postmodern mimarlar geçmişin tüm mimari üsluplarını akıllarına estiği gibi, ilkesizce yağlamayıp, aşırı- uyarıcı kümelenmeler halinde bir araya getirmektedirler. Tasasız bir eklektisizm hakimdir.
  • Postmodernizm, soylu amaçları gözden düşürmüştür.
  • Bu dönemde, ideallerin yerini iyi bir meslek ya da beceri edinme almıştır.
  • Cahillikten suçluluk duymak kalmamıştır; bir daha geri gelmemek üzere aydının iktidarının sonu gelmiş, aydın ölmüştür.
  • Bu dönemde, siyaset alanında da akıldışı akımlar güçlenmiştir.
  • Arılık arayışı, sıradan bayağı ve gündelik olandan uzak durma çabası terkedilmiştir.
  • Postmodernizm , ciddiyeti aşağılıyor.
  • Mısır asıllı ABD’li edebiyat teorisyeni, eleştirmeni ve yazar İhab Hassan (1925-2015): “Postmodernizm, biçimsel kaygının öne çıktığı, canlılığını yitirmiş bir Modernizm’dir.”
  • Özgürlüğün/üslubun yerini gibilik vasfı almış; gibilik vasfı, sahicilik vasfı gibi sunulmaya başlamıştır.
  • Bu dönemde, sanatsal aktivite özerkliğini yitirmiş, büyük oranda sisteme entegre olmuştur.
  • Bu dönemde bir nesnenin sanat yapıtı olması için öyle sunulmasının yeterli olacağı sanılıyor.
  • Sanatın gerekliliğine duyulan inanç zayıfladıkça, sistemin sanatı ve sanatçıyı payelendirmesi daha abartılı hale gelmiştir.
  • Postmodern’i yaşatan ve destekleyen Sağcı politikalardır.
  • Postmodern sanatta metalar fetişleştirilmiştir. Dolayısıyla bu tavırla sisteme karşıtlık olası değildir. Postmodernizm, statüko ile uzlaşır. Postmodernizm, politik olarak iktidarsızdır.
  • Reklamın hedefi artık yeni bir metalaşmış gerçeklik yaratmaktır.
  • Bireysel ilgilerin çeşitliliğine yanıt vereceği sanılan seçim olanağı bolluğu, bireylerin hiçbir şey seyretmemeyi seçmesine yol açmıştır. Zapping ile kendi Postmodern gösterinizi kendiniz yaratıyorsunuz. Zapping yüzeysel bir sabırsızlığın Postmodern belirtisidir. Zapping, sıfır bilinçtir.
  • Postmodernizm kutuplaşma yaratmıştır. Değişik toplumlar, değişik değer yargıları kabul görünce, birey yok olmuştur.
  • “Sahtelerin gerçeği” yaratılır. Güneydoğu Asya’da “hakiki taklit”, bölge ekonomisinin %20′sini oluşturmaya başlamıştır.
  • Eleştirel Postmodernizm, kitle iletişimi imajlarına ve sunum tarzlarına müdahale eder. Kitle iletişimi, baskıcı kalıplar ve kapitalist ideolojiyle dolu bir imaj bankası olarak görülür.
  • Güçlü Postmodernizm, medya ve tüketici toplumunun dillerini bozar ve aynı zamanda burjuva dünyasının kayıtsızlığını eleştirir.
  • Postmodernizm avangardın yalnızca bir simülasyonunu sunar.
  • Postmodern’ler ezoterizme (edinebilmek için inisiye olmayı gerektiren, sadece üyelere açık gizli bilgi) kayıyorlar, mantığın ve sözün hiyerarşik üstünlüğünü yıkıp retoriği ve yazıyı öne çıkarıyorlar.
  • Postmodernizm’in Hıristiyanlığa sert bir darbe olduğunu söylerler. Yapısöküm, bazı eleştirmenler tarafından teoloji karşıtı olmakla suçlanır. Postmodernliğin özündeki materyalizmin bir ateizmi ya da inançsızlığı işaret ettiğini öne sürerler.
  • Modernizm, sanatı kitleden kopardığı, onu bir bilgi nesnesi haline getirdiği için eleştirilmişti. Postmodern Sanat bunu kırmayı, seçkinci tavrı dışlamayı öngörüyordu. Sonunda ortaya çıkan felsefe-düşünce-sanat ilişkisi ile büsbütün seçkinci, mutlakiyetçi bir bilgi anlayışını öne çıkardı. Sanat yapıtı değil, sanat bilgisi ağırlık kazandı.
  • Postmodern dönem, etik değerlerin ve sorumlulukların yok sayıldığı, hiç değilse ikinci plana itildiği bir dönem oldu.
  • Cinsellik bir tüketim nesnesine dönüştü. Bu, sanatın sorumluluğunu unutmasıdır.
  • Ernest Gellner’e (1925-1995) göre Postmodernizm, sömürgeciliğin bedelini ödemek için öznelciliğin batağına saplanmıştır. Sömürgecilik döneminde benimsenen nesnellik, gerçekte bir egemenlik kurma aracıydı. Öznelci görecelik ise, bu araçtan kurtulmanın bir yolu gibi görülmüştür. Postmodernizm, bir öznellik histerisidir.
  • Mario Vargas Llosa’nın (1936-) Hınzır Kız adlı eserinde yer verdiği Postmodernizm eleştirisi şöyledir:

Paris’te Mayıs 1968 Devrimi sonrasında alışkanlıklar daha özgürleşti ama kültürel bakış açısıyla, ünlü bir kuşağın (Mauriac, Camus, Sartre, Aron, Merleau Ponty, Malraux) tamamen ortadan kayboluşuyla birlikte sessiz bir kültürel geri çekilmenin yaşandığı o yıllarda, düşünce üstatları şahsiyetler artık yaratıcıların arasından değil eleştirmenlerin arasından çıkmaya başladı: Kibirli ve ezoterik belagatleriyle kendi tilmiz grupları içinde yalıtık ve kültürel hayatları bu evrimin sonucunda daha da banalleşen halk yığınlarından giderek uzaklaşan, önce Michel Foucault ve Roland Barthes gibi Yapısalcılar, sonra da Gilles Deleuze ve Jacques Derrida gibi Yapısökümcüler.”

 

 

Çağdaş Sanata Varış 215| Postmodern Sinema 1

  • Freud’un 19. yüzyılın sonunda yarattığı, insan ruhunun çok katmanlı yapısını inceleyerek onun meselelerine dair çözümler üretmeye çalışan ve klinik bir tedavi tekniği olarak da tanımlanabilecek psikanaliz, 20. yüzyılda klinik çerçevenin dışında da kendisine yer bulmuştur. Psikanalizin yeni açılımlar getirdiği alanlar arasında sanat eserleri önemli bir yer tutar. Psikoanalitik yaklaşımın yer aldığı alanlardan biri de sinemadır. Psikanalizin ortaya attığı bazı kavramlar, sinemasal okumanın araçları haline dönüşmüştür.
  • 1970’li yıllarda modern dilbilimin kurucusu Ferdinand de Saussure, yapısal antropolog Claude Lévi-Strauss, Louis Althusser, Roland Barthes, Julia Kristeva, Jacques Derrida gibi daha politik düşünürlerin fikirleri benimsendi. Fransız film kuramcısı Christian Metz’in düşüncelerini büyük ölçüde etkileyen Post Freudçu Jacques Lacan (1901-1981) film kuramında anahtar kişi oldu. Film alanında kullanılan esas terimler Lacancı psikanaliz tarafından dillendirilmiş; yenilikler de Lacancı psikanalizin karşı-sürümü şeklinde görülmüştür.
  • Christian Metz (1931-1993), Lacancı psikanalizdeönemli bir yer tutan imgesel evreye yani çocuğun ayna karşısındaki konumuna atıf yaparak, sinemanın bireyin algı-temsil mekanizmasıyla oynayarak bir kontrol ve bütünlük duygusu yarattığını, izleyicisine tatmin olma hissi verdiğini söyler. İzleyici, bir anlamda röntgencidir ve bundan haz duyar.
  • Foucault ve Baudrillard da bakmak-görmek; kişinin baktığı üzerinde iktidar kurması sorunsalı ile ilgilenmiştir.
  • Postmodernizm’in metinlerarasılık prensibi, edebiyatta diğer bir kitaptan esinlenme şeklinde işlediği gibi sinemada da diğer bir filmden esinlenerek yeni bir film yapmakşeklinde işler. Bu filmlere, yeniden yapım, revizyonist filmler denir.
Fotoğraf: www.tekstilbank.com.tr

Fotoğraf: www.tekstilbank.com.tr

  • Sanat yapıtı estetik bir bütün olarak değil, çok daha büyük bir kültürel yapının parçası olarak görülmeye başlandı: psikanaliz, dilbilim, feminizm, Marksizm, göstergebilim film eleştirisinde önemli disiplinler oldu.
  • Metz ve takipçileri, Freud’un düşüncelerini göstergebilim temelli film kuramlarının önemli unsuru yaptılar. Freud ve Post Freudçu film kuramlarının bazıları hala pek çok üniversitenin sinema araştırma programlarının değişmez parçasıdır. Lacancı kuramlar hakkında kesin ifadelerde bulunmak zordur; Lacan’dan Postmodern Düşünürler bölümünde bahsetmiştik.
  • Bebek aynadaki yansımasını gördüğünde bunun kendisi olduğunu anlamaz; bunun ayrı bir ideal-ego olduğunu düşünür. Daha sonra bu ideal-ego içselleştirildiğinde bebek diğerleriyle özdeşleşme arzusu hisseder. Bu nokta önemlidir çünkü ileride sinemadaki karakterlerle özdeşleşmekten haz alma olarak ortaya çıkar. İmgesel/Hayali denen bu evre, ben’i öteki ile karıştırmaya başladığımız ayna aşaması ile filmlerin cazibesi arasında çok yakın bir ilişki yatar. Lacan’ın özdeşim süreci, sereden kişinin filmin anlatısına dahil olmasında filmin neden bu kadar etkili olduğunun anlaşılmasına imkan vermiştir.
  • Bir çok Lacancı kuramcı, Oidipus hikayesinin Hollywood anlatımlarının tümünde ana olay örgüsü olduğunu savunur.
  • Film tarihinin başında, klasik-dramatik tiyatro ve modern gerçekçi-pozitivist roman edebiyatından aktarılan klasik-gerçekçi, öykülemeci anlatım biçimlerinin, temsil estetiği denilen yöntem, uzun süre filmlerin anlatım tekniği olmaya devam etmiştir.
  • Gilles Deleuze (1925-1995), sinemayı İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrası diye ikiye ayırır. Yönetmenlerin, mekan ve film kişilerinin seçiminin, kameranın hareketinin, izleyicinin genel hikayeye ve kahramanlara hakim olduğu bakışın İkinci Dünya Savaşı sonrasında değiştiğini belirtir. Klasik sinemanın kapsamı, olayları ve karakterleri bir arada tutan yapısı da Savaş sonrasında dağılır. Deleuze, bu durumun ilk belirtilerini, iki dönemi birbirine bağladığını düşündüğü Hitchcock filmlerinde bulur. Savaş sonrasında yerle bir olan sadece uzamlar değildir, film kişileri de bu dağılmadan pay alırlar. Savaş sonrası değişen kültürel ve politik dünya görüşlerine karşı kuşkular gelişmiş, Dünya’yı yeni şekillerde tarif etmenin yolları çizilirken İtalyan Yeni Gerçekçiliği (1948), Fransız Yeni Dalgası (1958), Yeni Alman Sineması (1968) ve Amerikan Bağımsız Sineması (1970) doğmuş, bunlar, birinci bölümü sona erdiren sinema akımları olmuştur. İkinci bölümde, neyin hayal ürünü neyin gerçek olduğunu ya da neyin fiziksel neyin zihinsel olduğunu bilemeyiz; artık imajların birbirine nasıl bağlandığını sormayız, önemli olan imajların ne gösterdiğidir. Nesnenin kendisi yerine, nesneye yönelen bakış açılarıyla nesneyi algılarız. İkinci bölüm artık görmenin sinemasıdır; bu sinema, mevcut algı kalıplarını ve duyum şemalarını bozmuş; yönetmen kadar seyircinin de katılımıyla yeni bir gerçeklik doğmuştur; artık ekranda yeni ruhsallığın sonuçları görülür. Deleuze’e göre, Alain Resnais ve Stanley Kubrick gibi yönetmenlerin temsil ettiği beyin sineması, dünya üzerine yapay beyinler yerleştirerek, yeni yaratıcılık olasılıkları, yeni hareket biçimleri yaratılır; insan bedeni dışında işleyen bir beynin yarattığı yeni bir düzen ortaya çıkar.

 

 

Çağdaş Sanata Varış 161| Postmodern Mimari 4

Berlin,  Tiergarten’daki Sosyal Bilimler Merkezi (WZB). James Stirling ve Michael Wilford,1894 yılı yapımı Reichsversicherungsamt binasını, 1984-1988 yılları arasında, şehrin en ünlü Postmodern binalarından birine dönüştürmüştür. Fotoğraf:en.wikipedia.org

Berlin, Tiergarten’daki Sosyal Bilimler Merkezi (WZB). James Stirling ve Michael Wilford,1894 yılı yapımı Reichsversicherungsamt binasını, 1984-1988 yılları arasında, şehrin en ünlü Postmodern binalarından birine dönüştürmüştür.
Fotoğraf:en.wikipedia.org

  • Jacques Derrida’nın fikirlerinden etkilenerek stilistik aşırılığı seçip, ileri teknoloji malzemelerini ve yöntemlerini Postmodernist çoğulculukla ve kolaj benzeri bir tasarım anlayışıyla birleştirmeye Yapısökümcü/Dekonstrüktivist mimari adı verilir.
  • Dekonstrüktif tavır, bir şey söylerken kırıp dökerek söyler. Venedik Bienali’nde Germania pavyonunun yer döşemesini mitralyöz sesi eşliğinde kırdılar. Bu iş, sanatçısı Halke’ye ödül getirmiş. Burada tavır negatiftir. Başka bir işte, asfaltı kırmışlar ama aralardan otlar çıkmış. Bu iş de dekonstrüktif ama tavrı pozitif.
Viyana’da St. Stephen’s Dome’un arkasındaki dekonstrüktivist Haas Evi (1985-1990), bir Hans Hollein (1934-2014) tasarımı. Fotoğraf:photo.iennelopez.net

Viyana’da St. Stephen’s Dome’un arkasındaki dekonstrüktivist Haas Evi (1985-1990), bir Hans Hollein (1934-2014) tasarımı.
Fotoğraf:photo.iennelopez.net

Haas Evi’nin cephesine yansıyan katedral. Fotoğraf:www.wien-vienna.at

Haas Evi’nin cephesine yansıyan katedral.
Fotoğraf:www.wien-vienna.at

  • Berlin Yahudi Müzesi, Çağdaş Döneme ait dekonstrüktivist bir yapıdır. Yapının kendisini anıta dönüştürme örneğidir. Arsa üzerinde yaptığı zikzak, Süleyman Mührü ’nün açılmış biçimidir. Yüzeyi titanyum alaşımıdır. Yırtık biçimindeki pencereler acıyı simgeler. Bahçe, 49 kez yaşanmış sürgünü yansıtır. Binanın iki aksı var: sürgün ve toplama kampı aksları. Müze yerleştirme tekniklerini soykırıma uygulamak da Postmodern bir davranıştır.
  • Pek çok Dekonstrüktivist çalışma eğridir.
  • Dekonstüktif tartışma, iyi ve kötünün kültüre göreli ve bu nedenle de anlamsız olduğunu savunur. Bu konum, ayrımcılığı olanaksız kılar.
  • Postmodern mimariye getirilen eleştirileri şöyle sıralayabiliriz:
    Postmodern mimari piyasalar için inşa eder; mimarların ticaretle evlenmesidir.
    Cam binaya bakınca bina değil, etrafındaki her şeyin çarpık görüntüleri görülür.
    Postmodern hiper mekan, insanla bina arasında korkutucu bir kopukluk yaratıyor: Teknolojik yabancılaşma.
    Postmodernizm, insanların alışveriş merkezlerinde daha uzun zaman geçirmesini sağlamaya çalışmanın bir yoludur.
    Postmodern mimari ilerici değil gericidir; radikal değil tutucudur.
  • Fredric Jameson (1934-), Postmodernizm’i bir pastiş sanatı olarak görür. Pastiş, nostaljik olarak geçmiş tarzlara gönderme yapar, ama herhangi bir tarih anlayışı ve ileriye bakma arzusu göstermez. Halihazırda mevcut olanla yetinir ama başka bir seçenek önermez. Geç kapitalist toplumun bir göstergesidir. Jameson’un görüşüne göre, pastiş Postmodernizm’in hakim özelliği olarak benimsenir. Jameson, eski tarzların taklitçiliği Modernizm ’de pastişin aksine, gelenekle alay eder. Parodileştirme, o konuda sorular sormak isteğini ima eder. Pastiş, sadece etki yaratmak için referansları göstermek anlamına gelir.