Etiket arşivi: Jack Kerouac

Çağdaş Sanata Varış 93|Neo Dada 4| Merce Cunningham, Funk Art, Beat Akımı

  • Dansçı ve koreograf Merce Cunningham (1919-2009) elli yıllık avangard sanat hayatı boyunca çok çeşitli sanatçılarla, bestecilerle, dansçılarla, müzisyenlerle çalıştı. O da, dansın, tiyatronun, sanatın ve müziğin sınırlarını sorguladı. 1953 yılında kurduğu kendi adını taşıyan dans tiyatrosunun bestecisi, şefi, müzik yönetmeni John Cage idi. Birlikte yaptıkları çalışmalarda izleyici ile performansın sınırlarını zorladılar. Cunningham, seyircinin arasında dans ederek, onları performansın içine dahil etti. Cage gibi Cunningham’ın da eserlerinde şans faktörü önemli rol oynadı. Karışıklığın koreografiyi yaratmasına izin verdi. Rauschenberg kumpanyanın ilk sanat direktörü idi. Daha sonra Johns bu görevi üstlendi. Johns uzun süre devam ettiği bu görevinde Andy Warhol’un, Frank Stella’nın ve Bruce Nauman’ın eserlerini dans tiyatrosunun yapımlarına dahil etti. Cunningham, yaratıcı koreografileri, iş birlikleri, uyguladığı metodları ile modern dansta ve performans sanatlarında devrim yarattı.
  • Cunningham’ın modern dansta yarattığı etki, onunla çalışanların, dansçılarının kendi başarılı performanslarını sergilemeleri ve kendi dans tiyatrolarını kurmaları ile devam etti.
  • Merce Cunningham: “You have to love dancing to stick to it. It gives you nothing back, no manuscripts to store away, no paintings to show on walls and maybe hang in museums, no poems to be printed and sold, nothing but that single fleeting moment when you feel alive.”
Edward Kienholz (1927-1994), The State Hospital, 1964-66. Pek çok buluntu eşya ile yapılmış bu eserde, hastane yatağı, fiberglas, neon  ışıklandırma ile akıl hastanelerinde hastalara uygulanan tedavi usullerinin zalimliği vurgulanıyor. Fotoğraf:www.studyblue.com

Edward Kienholz (1927-1994), The State Hospital, 1964-66.
Pek çok buluntu eşya ile yapılmış bu eserde, hastane yatağı, fiberglas, neon ışıklandırma ile akıl hastanelerinde hastalara uygulanan tedavi usullerinin zalimliği vurgulanıyor.
Fotoğraf:www.studyblue.com

  • ABD’nin Batı yakasında, California Los Angeles’ta  ise Beat/Funk Art vardı. Edward Kienholz, Jay DeFeo, Wally Hendrick ve Bruce Conner, 1960’larda asamblajlar yaparak heykel, resim ve kitle kültürü arasındaki farkları ortadan kaldırmayı amaçladılar. Kendileriyle aynı görüşlere sahip Doğu yakasındaki sanatçılardan farklı olarak onların eserleri politik mesaj da veriyordu. Oysa New Yorklu sanatçılar sanat eserinin anlamını, sanatçının dikte etmesine karşıydılar. Los Angeles’taki belirli galeriler, mesela Kienholz’un kuruculardan biri olduğu Ferus Gallery, New York’taki galerilerin sergilemeyi riskli buldukları eserleri de sergiliyorlardı: Andy Warhol’un 1962 tarihli Campbell’s Soup Cans adlı eseri bunlardan biriydi. California’da yeni yeşermekte olan sanat dünyası, New York’taki çok rekabetçi ve formalizmin tahakkümü altındaki ortamdan farklı olarak, sanatçılara daha büyük özgürlük tanıyordu. Bu özgürlük sosyal, kültürel ve politik mesajların verilebilmesine; alışılmadık malzemelerin kullanılmasına; güzel sanatların yeniden tanımlanmasına olanak tanıyordu.
  • Beat akımı, 1950’lerde ortaya çıkan asi ve bohem bir hareketti. 1950’ler ABD’si sosyal uyumla özdeşleşmişti. 50’lerin ortalarına doğru sanat camiasının üyeleri bu uyuma isyan etmeye başladılar. İki büyük kent merkezinin, San Francisco’nun North Beach ve New York şehrinin Greenwich Village bölgeleri, café ve kitapçılarında doğan sanat akımı Beat hareketi olarak adlandırıldı. Amerikan edebiyatını sarsan kuralsız, serbest akışa dayanan, hızlı bilinç akışı temelli diyaloglar ve yoğun tasvirlerle dünyanın geçiciliğinin betimlendiği; Budizm, içki, kadınlar ve toplumun sınırlarına karşı hissettikleri hoşnutsuzluğa odaklanan eserler verildi. Jack Kerouac’ın (1922-1969) 1957’de basılan Yolda adlı romanı Beat kuşağını tanımlayan eser oldu. Romancı William S. Burroughs (1914-1997), şair Allan Ginsberg (1926-1997) de hareketin merkezinde yer aldı. Kerouac, Yolda’nın ilk taslağını 36 metre uzunluğunda bir sarmal kağıda küçük aralıklarla ve paragraf boşluğu bırakmadan yazmıştı. Kerouac, Beat kelimesini kendi kuşağının sosyal normlar karşısında hissettiği bıkkınlığı belirtmek için kullanmıştır. Terim sonraları, hem müzikal vuruşlarla (beat) hem de grubun ruhani (beatific-kutsayıcı) inançlarıyla ilişkilendirilmiştir.
  • Neo Dadacılık, Fluxus, Pop Art ve Nouveau Réalisme’in (Yeni Gerçekçilik) temelini atmıştır.
  • Neo Dada’nın etkileri 1960’lar boyunca devem etti, hatta bazı uluslararası akımlardaki etkisi daha da uzun sürdü. Arte Povera ve Nouveau Réalisme bunlara örnektir.

 

Edebiyatta Yemek

Emile Zola’nın Tazı Payı adlı romanında, yükselen burjuvanın kaşanesinde, bir ziyafet gecesinde sunulan yemekler sayfalar boyu anlatılır, içilen şarapların sırası, renkleri, damakta bıraktıkları tatlar betimlenir.

Alice Harikalar Diyarında’da bitmek bilmeyen çay partisi, Moby Dick’te tamamen yemeğe ayrılmış bir bölüm, Heidi’de ateşte eritilen peynir, Swann’ların Tarafı’nda geçmişe gitmeyi sağlayan çaya batırılan kurabiye, Yüzüklerin Efendisi’nde hobbitlerin sürekli yemek konuşması, Oliver Twist’te yenen bulamaç, Bülbülü Öldürmek’te zengin sofrası anlatımı, Jack Kerouac’ın Yol’da sürekli elmalı turta ve dondurma yemesi, Ejderha Dövmeli Kız’da içilen kupalarca kahve ve açık sandviçler….Ama ille de Laura Esquivel’in herşeyin mutfağa göbeğinden bağlı olduğu Acı Çikolata’sı.

Bizim tarafa gelince sımatiye denen yemekler hakkında yazılmış şiirlere ve yemek destanlarına rastlıyoruz. Yemek konusu halk şiirimizde de yer alıyor. Yemek destanlarının bazısı Besmele ile başlar, dua ile sona erer. Bunlarda din ve tasavvuf ulularının da zikredildiği olur.

Türk edebiyatının birçok örneğine yılların tasarruf düşüncesi yansır.

Oktay Rifat, Birtakım İnsanlar’da erik pestilini, ekmeğin kıtır yerini çikolata niyetine yiyen, annesini öpünce ağzına çikolata tadı gelen oğlanı yazar. Alafranga çikolata hayatımıza girince yazarlarımıza yeni bir ilgi alanı açmıştır. Peyami Safa’nın, Fatih-Harbiye’sinde, Reşat Nuri Güntekin’in, Çalıkuşu’nda fondanlar gelir gider. Orhan Kemal’in, Çikolata’sında, mahallenin fakir çocukları, zengin kızın yiyip yere attığı çikolata yaldızını gizlice alıp, gözyaşları ile yalarlar. Çikolataya ulaşabilme, sosyal sınıfların tanımlanması için uygun bir metadır.

Orhan Kemal’in birçok romanında varlıklı yaşamanın, sınıf atlamaya özenmenin, baştan çıkmanın simgesi sofra, yemek ve içkidir. Kötülük, kenar mahalle insanının gözüne zengin görünebilecek bir sofra başında tezgahlanır.

Türk edebiyatında muhallebici saltanatı vardır. Su muhallebisi, keşkül, dondurma büyük aşkların başladığı, çoğu kez de yıkımla sona erdiği anın yiyecekleridir.

Edebiyatımızda alafranga-alaturka sofra karşıtlığı, yemek odası möblesi anlatımları ile Batılılaşmaya katkıda bulunulurken, Batı mutfağı, değişik tatlar için bir arayış fırsatı olduğu gibi politik konulara da gönderme yapma imkanı sağlar.

 

Hoca Ali Rıza, İftar Sofrası

Hoca Ali Rıza, İftar Sofrası

Halk katında alafranga yemek  ve sofra düzeni, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında bir imansızlık, bir işkence sorunudur. Ahmet Mithat Efendi, Osmanlı mutfağının ağır yemeklerini bol bol över. Samipaşazade Sezai’nin Sergüzeşt’inde sofra alafrangadır ama, sofraya oturan hanımlar, Moda’daki köşke gelirken, alafranga giysileri yüzünden vapurda dikkat çekmişler, alaturka hanımların hışmına uğramışlardır.

Türk sofrasının savaşlarla, iktisadi yıkımlarla nasıl aman vermez bir bozguna uğradığının en güçlü tanığı Hüseyin Rahmi’nin roman ve öyküleridir. Şıpsevdi’de, alaturka yemekle alafranga sofra adabı karşı karşıya getirilir, zeytin çekirdeğinin ağızdan nasıl çıkarılıp nereye konulacağına ilişkin uzun bir görgü kuralı dersi verilir.

Halid Ziya, Aşk-ı Memnu’da yalıda benimsenen Avrupai düzeni verirken, bir düğün gecesinde kurulan eski yöntem çilingir sofrasına en alafranga karakteri olan Firdevs Hanım’ı oturtur.

Sermet  Muhtar Alus, Batılılaşma içindeki Osmanlı-Türk sofrasını karmakarışık düzeniyle betimler, yemek yiyişte de bütün yöntemler iç içedir, çatal bıçakla el yarışır.

Refik Halid Karay, Osmanlı mutfağı kadar alafranga yemeklerin de yandaşıdır. Alafranga Beyoğlu lokantası ile Boğaziçi’ndeki Rum meyhanesi eşit derecede gözde mekanlardır. Refik Halid, Hollywood sinemasının gösterişli sofralarını görgüsüz bulur.

Kerime Nadir, Ruh Gurbeti’nde kameriyede içilen çaylara sayfalar ayırır. Muazzez Tahsin’in nişan gecelerinde kurduğu açık büfeler edebiyatımızın ilk açık büfeleridir. Esat Mahmut, Allahaısmarladık’ta mütareke İstanbul’unun işbirlikçi sofralarını anlatır.

 

Zigana, Hamsi Köy, Gümüşhane

Zigana, Hamsi Köy, Gümüşhane.

 

Kemal Tahir’in köylüsü ve Oğuz Atay’ın gecekondulusunun sofrası ise boğaz derdinde yenik düşmüştür.

Ayfer Tunç, Yeşil Gece Perisi’nde yaptığı yemek araştırmasının örneklerini verir.

 

Yararlanılan Kaynaklar

  • Dar Bütçeli Yemek Tarifleri, Selim İleri, Sanat Dünyamız, Yeme-İçme Kültürü, Güz 1995-Kış 1996, YKY.
  • Halk Edebiyatında Yemek Destanları, Dr. Doğan Kaya, dogankaya.com.