Etiket arşivi: İstanbul Modern

Çağdaş Sanata Varış 305|Şehir Planlaması ve Akıllı Şehirler

  • Permakültür kavramı günümüzde gıda üretimi, arazi kullanımı ve topluluk inşa etmede sürdürülebilir ve etik bir tasarım usulü kullanmak olarak tanımlanabilir. Endüstriyel ve tarımsal sistemler tarafından yaratılan toprak, hava ve su kirlenmesine, kaybolan bitki ve hayvan türlerine, doğal olarak yenilenemeyen kaynakları yok edici ekonomik sisteme tepki olarak geliştirilmiştir.
  • 1990’lardan itibaren mimarlık ve şehircilik arasında yeni ilişkiler gelişti. Mekan ve kent, çevre ve katılım, coğrafya ve yer değiştirme gibi sorunlar küresel bir çerçeve içinde yeniden ortaya konmaya başlandı.
  • Doğanın içinde, doğaya zarar vermeden ama yeni teknoloji ve malzemelerin tüm olanaklarından yararlanılan binalar ortaya koymak amaçlanıyor.
  • Tasarımlarda ağırlıklı olarak cam kullanılması, geleceğin binalarının şeffaf olması ve nefes alması gerektiği düşünülerek tercih ediliyor.

Sütunlar, Marwan Rechmaoui, 2015. 1964 doğumlu Lübnanlı sanatçının İstanbul Bienali kapsamında İstanbul Modern’de yer alan bu eserlerinde Beyrut’un coğrafyasından ve tarihinden ilham aldığı biliniyor.  Kentleşme, güncel toplumsal ve davranışsal demografi sanatçının temaları arasında.  2015 Bienali’nin küratörü Christov-Bakargiev, “Her şey politiktir,” diyordu. Sanatçı bir yandan çarpık şehirleşme olgusu üzerine düşünürken, bir yandan bölgenin savaş dolu tarihine gönderme yapıyor. Sanatçı, İstanbul Modern’in kütüphanesindeki rafların önünü pleksiglasla kapatarak bir nevi sansür uyguladı ve iki ay boyunca yalnızca kendisinin seçmiş olduğu 60 kitaba erişim hakkı tanıdı. Sütunlar, bombalandığı halde ayakta kalmayı başarmış ve yeşermiş olanla bir iyimserlik de barındırıyor. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Sütunlar, Marwan Rechmaoui, 2015.
1964 doğumlu Lübnanlı sanatçının İstanbul Bienali kapsamında İstanbul Modern’de yer alan bu eserlerinde Beyrut’un coğrafyasından ve tarihinden ilham aldığı biliniyor.
Kentleşme, güncel toplumsal ve davranışsal demografi sanatçının temaları arasında.
2015 Bienali’nin küratörü Christov-Bakargiev, “Her şey politiktir,” diyordu.
Sanatçı bir yandan çarpık şehirleşme olgusu üzerine düşünürken, bir yandan bölgenin savaş dolu tarihine gönderme yapıyor. Sanatçı, İstanbul Modern’in kütüphanesindeki rafların önünü pleksiglasla kapatarak bir nevi sansür uyguladı ve iki ay boyunca yalnızca kendisinin seçmiş olduğu 60 kitaba erişim hakkı tanıdı.
Sütunlar, bombalandığı halde ayakta kalmayı başarmış ve yeşermiş olanla bir iyimserlik de barındırıyor.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Çok fonksiyonlu, yüksek bir binanın nasıl ekolojik ve sosyal bir çözüm sunabileceğini ortaya koyan, Endonezya’nın başkenti Jakarta’da Hollandalı mimar Winy Maas (1959-) tarafından 2012’de projelendirilen Peruri 88’in çıkış noktası farklı biçime sahip, birçok apartman bloğunu üst üste yığarak yoğunluğu tek yerde toplayıp, sosyal, yeşil bir kent kurmak olmuş. Tasarımları birbirinden farklı, ama birbirinin üzerinde konumlanan yapıda; konut, ofis, otel, alışveriş, düğün, cami, tiyatro bölümleri yer alıyor. Proje, dikey bir kent olarak kurgulanmış. Fotoğraf:archinect.com

Çok fonksiyonlu, yüksek bir binanın nasıl ekolojik ve sosyal bir çözüm sunabileceğini ortaya koyan, Endonezya’nın başkenti Jakarta’da Hollandalı mimar Winy Maas (1959-) tarafından 2012’de projelendirilen Peruri 88’in çıkış noktası farklı biçime sahip, birçok apartman bloğunu üst üste yığarak yoğunluğu tek yerde toplayıp, sosyal, yeşil bir kent kurmak olmuş. Tasarımları birbirinden farklı, ama birbirinin üzerinde konumlanan yapıda; konut, ofis, otel, alışveriş, düğün, cami, tiyatro bölümleri yer alıyor. Proje, dikey bir kent olarak kurgulanmış.
Fotoğraf:archinect.com

  • Büyük şehirlerde metro ağları kurulurken internet bağlantısına erişim, duraklara varış süresini gösteren ekranlar gibi ulaşıma teknolojinin dahil edilmesi de artık oldukça yaygın bir uygulama.
  • Son yıllarda birçok başkent son teknoloji ile yeniden düzenlenerek daha işlevsel hale getirildi.
  • Çevre dostu binaları barındıran akıllı şehirler, dış mekan alanları olabildiğince fazla, yeşil alanları geniş, bisiklet yolları olan, düşük karbon salınımlı ve sürdürülebilir yeşil büyüme ilkesini teşvik eden kentler.Enerji tüketimi ve atık yönetimi açısından çevresel standartlara uygun, mekanların ısısının cep telefonlarından ayarlanabildiği, daha az enerji tüketimi için binalarda yalıtım,yüksek teknolojili aydınlatma, ısıtma ve klima sistemleri kullanımı teşvik ediliyor.
  • Şehirler akıllı şehirlere dönüştürülmeye çalışılırken bir de sıfırdan sürdürülebilir nitelikler taşıyan şehirler kuruluyor. Yeni yerleşim birimleri konut-iş yeri -okul-sağlık tesisleri-turizm gibi hayatın pek çok alanını kapsamaya özen gösteriyor.
  • Güney Kore’nin başkenti Seul’un 65 km dışında kurulan Songdo, Abu Dabi’de kurulan Masdar sıfırdan kurulan akıllı şehirlerden.
  • Songdo’da tüm şehir sensörler ile denetlenirken, bu sensörler ile sıcaklık, enerji kullanımı ve trafik akışını denetlemek mümkün olabiliyor. Akıllı çöp öğütme sistemi ile her binanın çöpü binanın altındaki geri dönüşüm merkezine çekiliyor ve enerjiye dönüştürüyor. Binalarda kullanılan su da geri dönüşüm sistemine ulaştırılıyor. 2009 yılında yerleşime açılan, en büyük şehir planlama yatırımı olan, Asya’nın en akıllı şehri Songdo’da doluluk %20. Demek ki daha kat edilecek çok yol var.

 

 

Şiddet 27 | Eski Yunan’da Kadına Şiddet 2

  • Düalist düşüncenin Miletli filozof Anaksimender (MÖ 610-546) ile başladığı düşünülür. Pisagor’un (MÖ 570-495) düalizm düşüncesini açıklayan önermeye göre dünyayı yöneten on ikiz kavram vardı: iyi-kötü, sağ-sol, ışık-karanlık, sınırlı-sınırsız, erkek-dişi, tek-çift, bir-çok, duran-hareket eden, eğri-doğru, kare-dikdörtgen. Antik dönemin anlayışına göre doğayı oluşturan dört element de iki ikiz kavramdan oluşuyordu: ateş-hava ve toprak-su. Ancak İyonyalı filozof Pisagor’un okuluna kadın öğrenci kabul ettiğine dair bazı kanıtlar olduğu söylenir.
  • Düalist dünya görüşünde nefret edilen, kovuşturulan bir Öteki daima vardır. Kadınlar, Öteki’nin dişi olanıdırlar.
Venus of the Rags (Paçavraların Venüs’ü), Michelangelo Pistoletto, 1967. Klasik döneme ait bir heykel gibi görünen ama bahçe süslemesi olarak kullanılan kitsch bir heykel ile paçavralar. Sanki eski ile yeni iletişim halinde. Eski ile yeni arasında çarpıcı farklılıklar da net: sert-yumuşak, değerli- değersiz, estetik değeri olan-olmayan, tek renkli-çok renkli, durağan-hareketli, kültür-günlük hayattaki önemsiz işler gibi. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, 2015 İstanbul Bienali İstanbul Modern.

Venus of the Rags (Paçavraların Venüs’ü), Michelangelo Pistoletto, 1967.
Klasik döneme ait bir heykel gibi görünen ama bahçe süslemesi olarak kullanılan kitsch bir heykel ile paçavralar. Sanki eski ile yeni iletişim halinde. Eski ile yeni arasında çarpıcı farklılıklar da net: sert-yumuşak, değerli- değersiz, estetik değeri olan-olmayan, tek renkli-çok renkli, durağan-hareketli, kültür-günlük hayattaki önemsiz işler gibi.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, 2015 İstanbul Bienali İstanbul Modern.

  • Eserlerini Sokrates (MÖ 471-399) ile öğrencileri arasındaki diyaloglar şeklinde kaleme alan Platon, Sokrates’in barbarları Yunanların doğal düşmanı, kadınları da erkeklerin doğal düşmanı olarak gördüğünü yazar. Irkçılık ve kadın düşmanlığı benzer toplumsal ortamlarda gelişir.
  • Hiç evlenmemiş olan Platon (MÖ 429-347) erkek-kadın eşitliği için, cinsiyet farkının yadsınması ön koşulunu getirmiş; kadınlarla erkeklere eşit eğitim hakkı verilmesini istemiş, ancak kadınları sadece evlilik ve üreme alanları ile ilişkilendirmiş, cinselliği bir elit yaratmanın aracı olarak düşünmüştü. Erkekler arasındaki saf ve duru aşkı (Platonik aşk), kadınla erkek arasındaki aşka üstün tutmuştu. Platon, düalizmin erkekte akılcı hedeflere, kadında ise bedensel arzulara yöneldiğini öne sürmüştü. Düalist bakış açısı ile erkek ile kadın arasındaki karşıtlık, sonsuza kadar yaşayacak ve değişmeyecek, daima bir çatışma kaynağı olarak kalacaktı. Platon, düalist bakış açısına güç katan isim oldu ve onun düşünceleri Hıristiyanlığın yayıldığı her yerde kök saldı. Platon’un görüşleri, Hıristiyanlığın dogmatik ilk günah kavramını destekleyen bir altyapı oluşturmuş; Hıristiyan düşünürlerin kadınların kararsız, değişken ve değersiz oldukları anlayışını pekiştirmiştir.
  • Aristo (MÖ 384-322), kadını fetüsün gelişimi için ihtiyaç duyulan, erkek tohumunun edilgen yuvası olarak görüyordu. Aristo, bütün zamanların kadından en acımasız şekilde nefret eden düşünürü olmuştu. Erkeğin kadına karşı doğadan gelen bir üstünlüğü olduğunu; birinin hükmeden, diğerinin hükmedilen olduğunu savlamıştır. Erkeğin tohumu ruhu ve aklı taşırken, kadında sadece beslenme ile ilgili özler olduğunu; çocuğun yapısal yeteneklerini ancak oğlansa geliştirebildiğini; kadının aslında başarısız, sakat doğmuş bir erkek olduğunu öne sürer. “Kölelerin, durumları ahlaka el vermez, onların iradeleri kendilerinin değildir,” der Aristo.

    Köleler gibi kadınların da doğa tarafından köleliğe mahkum edildiklerini; itaatin, kadının doğal davranış biçimi olduğunu ve sahiplerine karşı aşağılık duygusu geliştirdiklerini savlar.

    Aristo’nun görüşleri, yaklaşık iki bin yıl boyunca Batı’nın dünya görüşüne hakim olmuş, 17. yüzyılda başlayan bilim devrimi ile etkileri son bulmaya başlamıştı.

    Nasıl ki Aristo kadını, başarılı olmayan sakatlanmış erkek olarak düşünmüştü, Freud da 1920’li yıllarda erkeği, ölçü olarak kabul edilen cinsiyet normu olarak alacaktı.

  • Eski Yunan’da karısının düşük yapma kararını yasal olarak evin reisi olan erkek verebiliyordu ve bu, Aristo’ya göre, nüfus planlaması için örnek bir uygulamaydı.
  • MÖ 323-30 yılları arasında Yunan kadınlar, klasik dönemin sıkı bağlarını gevşetmeyi başarmışlar, daha az zorlayıcı bir aile hukukuna ve daha iyi eğitim görme hakkına kavuşmuşlardı.
  • Kadının “Öteki” olduğu görüşüne Yunan dramlarında da çok sık rastlanır.
  • Eski Yunan ve Roma’da kadınların erkeklere göre daha güçlü cinsel güdüleri olduğuna ve onların cinsel aktivitelerinin sınırlandırılması, kontrolden çıkmamaları için en azından denetim altında tutulmaları gerektiğine inanılırdı.

 

Çağdaş Sanata Varış 246|Çağdaş Dönem 21 Politika 4 Ötekileştirme

İsimsiz, Şenay Kazalova, 2007. Baksı Müzesi, 2016. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

İsimsiz, Şenay Kazalova, 2007.
Baksı Müzesi, 2016.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • 18. yüzyıldan itibaren, ötekilik ve farklılık fikri, sömürgeleştirilen ülkelerin ve tebaa konumundaki halklarının ikincil statüsünü tanımlamak için emperyalist bakış tarafından üretilmiştir. Geçmişte sömürgeleştirilen ülkelerin Batı toplumlarıyla eşit statüye kavuşma çabaları olarak karakterize edilen post-kolonyal ya da post-emperyal kavramı küreselleşme ile yakından ilgilidir ve bu süreç devam etmektedir.
Shelter (Ad Example), Manfred Erjautz, 2012. Art International 2015, İstanbul. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Shelter (Ad Example), Manfred Erjautz, 2012.
Art International 2015, İstanbul.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • 1820’li yıllarda Hegel, Afrika’yı doğanın tutsağı, zamanın durmuş olduğu, evrensel tarihe girmemiş bir kıta olarak tanıtır. Bu tanım, Avrupa toplumlarını doğaya boyun eğmekten kurtulmuş, yani tarihi toplumlar olarak niteler.
  • Afrikalı önemli kuramcı Achille Mbembe’ye göre Modern çağda Afrika, Avrupa’nın “Büyük Öteki”si olmuştur. Bu kıta, Batı’nın kendi bilinçaltına ulaşmasını ve kamusal olarak öznelliğinin farkına varmasını sağlayan aracıdır. Avrupalı bireyin özne olma şartı, Afrikalı bireyin, hayvanlıkla insanlık arasında bir yerlerde kısılıp kalmış, özne olmayan bir halde kalmasıdır. Sömürgeleştirme ve özneleştirme birlikte düşünülmesi gereken iki süreçtir.
  • Batılı olmayan sanat, 20. yüzyılın başlarında Batılı Avangard sanat üzerinde önemli bir etki yaratmıştı. Sömürgeciliğin bir sonucu olarak, sömürgelerden Batı’ya akan objeler, sanatçıların stüdyolarında, etnografik ve antropolojik koleksiyonlarda yer buldu. Bu objeler, orijinal bağlamları ve amaçlarından kopuk, primitif olarak değerlendirildiler. Primitif kavramı, negatif anlamda kullanıldı. O dönemde Batılı olmayan kültürler öteki olarak görülmüş, Avrupalı değerlerin ve anlayışın dışında kabul edilmiştir.
  • Global değişim ve kültürel farkındalık hakkında daha geniş değerleri ve fikirleri kucaklamak Postmodernizm ile başladı. Sanat ve kültür tarihlerinin değerlendirilmeleri, Avrupa merkezli bakış açılarını sorgulama ve daha önce ötekileştirilen sömürgecilik öncesi ve sonrası kültürleri, egemen Batılı fikirler ve değerler üzerinden değil, kendi başlarına değerlendirilmesi gerektiği kabul gördü. Sanat eserini, kendi kültüründeki köklerini göz önünde bulundurarak değerlendirmenin uygun olduğu düşünülür oldu.
  • Gördüğümüz şeye tepki verirken kültürel farklılıklara saygı göstermek ve dikkat etmek, imajlar üretmenin ve sunmanın gerisindeki farklı gelenekleri ve motivasyonları bulmak önemsenmeye başlandı..
Baraltja, Djambawa Marawili, 1998. Ağaç kabuğu üzerine, doğal toprak boyası yapılmış bu eser, Avustralyalı bir sanatçıya ait. Eser,  İstanbul Bienali 2015 kapsamında İstanbul Modern’de sergilendi. Batılı sanat geleneğine ait olmayan; imgelemi ve üretim araçları geleneklerden beslenen; anlatısından ziyade, çalışmanın kendisinin süreçleri ve dokularına odaklanılan; ülkesinin sömürgecilik öncesi tarihinde sanat yapmaya atfedilen değerler ve anlamlara dikkat çeken, doğal nesneleri temsil eden bir eser. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Baraltja, Djambawa Marawili, 1998.
Ağaç kabuğu üzerine, doğal toprak boyası yapılmış bu eser, Avustralyalı bir sanatçıya ait. Eser, İstanbul Bienali 2015 kapsamında İstanbul Modern’de sergilendi.
Batılı sanat geleneğine ait olmayan; imgelemi ve üretim araçları geleneklerden beslenen; anlatısından ziyade, çalışmanın kendisinin süreçleri ve dokularına odaklanılan; ülkesinin sömürgecilik öncesi tarihinde sanat yapmaya atfedilen değerler ve anlamlara dikkat çeken, doğal nesneleri temsil eden bir eser.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Yine Avustralya’dan bir ağaç kabuğu resmi. Yapıt, 1998 yılına, Gawirrin Gumana’ya ait. Her iki ağaç kabuğu resminde de bir resimsel derinlik ve formların üç boyutluluğunu oluşturma çabası söz konusu değildir. Birçok sanat objesi aslında son derece gelişkin ve süreklilik arz eden görsel geleneklere aittir.  Ait oldukları yere ve kültüre bağlı olarak, bu tür objeler, dekoratif, işlevsel, dini ve törensel anlamlar da barındırabilir. Bu iki esere aynı zamanda ekolojik sanat örnekleri olarak da bakabiliriz. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Yine Avustralya’dan bir ağaç kabuğu resmi. Yapıt, 1998 yılına, Gawirrin Gumana’ya ait.
Her iki ağaç kabuğu resminde de bir resimsel derinlik ve formların üç boyutluluğunu oluşturma çabası söz konusu değildir.
Birçok sanat objesi aslında son derece gelişkin ve süreklilik arz eden görsel geleneklere aittir. Ait oldukları yere ve kültüre bağlı olarak, bu tür objeler, dekoratif, işlevsel, dini ve törensel anlamlar da barındırabilir.
Bu iki esere aynı zamanda ekolojik sanat örnekleri olarak da bakabiliriz.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • 1989 yılında Paris’te Centre Georges Pompidou’da gerçekleştirilen Yeryüzünün Sihirbazları adlı sergi, sanat dünyasında çokkültürlülükle ilgili tartışmaları alevlendirmişti. Batılı ve Batılı olmayan kültürlerin ürünlerini bir araya getiren sergi, öteki kültürleri yine egzotik birer örnek gibi sunduğu için eleştirilerin hedefi olmuştu.

 

Çağdaş Sanata Varış 224| Çağdaş Dönem 1

Ülkemizde Çağdaş Sanat’a büyük bir ilgi olduğunu düşünüyorum. Bu işte de başı İstanbul çekiyor. Bu düşüncem biraz da rakamlardan kaynaklanıyor. Şöyle ki:

  • 5 Eylül – 1 Kasım 2015 tarihleri arasında düzenlenen 14. İstanbul Bienali 545 bin izleyiciye ulaştı.
  • Aralık 2015’te ABD’nin önemli sanat platformlarından New York merkezli, sanat, teori, eleştiri ve haber sitesi Artsy’de yayımlanan “15 Sanat Şehri” listesinde İstanbul, güncel sanat alanında dünyanın en etkin ve ilham verici 15 kenti arasında 12. sırada yerini aldı.
  • Yine Artsy, 2016 yılı başında Avrupa’nın en etkili 20 genç küratörünü belirledi. İlgili listede Türkiye’den Övül Durmuşoğlu, Fatoş Üstek ve Defne Ayas yer aldı.
  • 36 mekana yayılan 14. İstanbul Bienali’nin İstanbul Modern’de yer alan Kanal başlıklı sergisi, ABD menşeli Blouin Artinfo dergisi tarafından 2015’in en iyi müze sergileri arasında gösterildi.
  • 12-15 Kasım 2015’de gerçekleştirilen, 10. yılını kutlayan Contemporary Istanbul fuarını 84 bin kişi ziyaret etti. Eserlerin %64’ü satıldı.
  • Çağdaş Sanat Piyasası 2014-2015 Raporu’na göre, çağdaş sanat müzayedelerinin cirosu 1.76 milyar dolar oldu. Türkiye, Çağdaş Sanat müzayedelerinde en fazla gelirin elde edildiği 15 ülke arasında. İlk üçte ABD (650 milyon dolar), Çin (542,8 milyon dolar) ve İngiltere (410 milyon dolar) var. Türkiye 6,5 milyon dolarla kişi başı milli geliri çok daha yüksek ülkelerin önünde yer alıyor.
  • Yine aynı raporda eserleri en pahalı 500 sanatçı listesinde Türkiye’den üç sanatçının adı geçiyor: Kemal Önsoy, Selma Gürbüz ve Cana Tolon.
  • 4-6 Eylül 2015 tarihlerinde üçüncüsü düzenlenenuluslararası Çağdaş Sanat fuarı ArtInternational’ı üç günde 2000′i koleksiyoner olmak üzere 32 bin 383 kişi gezdi. 27 ülkeden 87 galeri ve 400′den fazla sanatçıyı İstanbul’da buluşturan fuarın bu yılki toplam satış rakamı ise 30.2 milyon dolar olarak açıklandı.
Minik Kuşlar ve Bir İblis, Grace Schwindt, 2015. 14. İstanbul Bienali’nde İstanbul Modern’de yer alan Alman sanatçının enstalasyonunda iri taneli deniz tuzu, antik ahşap masa ve sandalyeler, bakır kazan ve kaseler, gümüş kaşıklar, hoparlörler kullanılmış. Malların tüm dünyada dolaşımının kapitalist özgürlük, bir tıklama ile erişim kolaylığı yanında, işçinin kırılganlığı, düzensizlik, tahrip edici ekonomik ve toplumsal etkiler sorgulanıyor. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Minik Kuşlar ve Bir İblis, Grace Schwindt, 2015.
14. İstanbul Bienali’nde İstanbul Modern’de yer alan Alman sanatçının enstalasyonunda iri taneli deniz tuzu, antik ahşap masa ve sandalyeler, bakır kazan ve kaseler, gümüş kaşıklar, hoparlörler kullanılmış.
Malların tüm dünyada dolaşımının kapitalist özgürlük, bir tıklama ile erişim kolaylığı yanında, işçinin kırılganlığı, düzensizlik, tahrip edici ekonomik ve toplumsal etkiler sorgulanıyor.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Çağdaş Sanat eserlerinin hangi yollardan geçerek oluştuğunu; eserlerin arkasındaki felsefenin ne olduğunu; günümüz sanatçılarının nelerden etkilendiğini, bunların hangi aşamalardan geçtiğini ve nelerden etkilendiğini anlayabilmek için sadece günümüze değil, 1800’lü yıllara gitmek gerekiyor.

Zamanın ruhu, sözcüklerin de ruhuna yansır. Freud’un “die Besetzung” terimi, İngilizce psikanaliz literatüründe ve daha sonra Anglosakson düşünce dünyasında “cathexis” terimine dönüşmüştür. Cathexis, psikanalizde, bir etkinliğe, nesneye veya görüşe bağlanan duygusal önem, ya da ruhsal enerji yüküdür. Elektrik enerjisine benzer bir şekilde ve bağlı olduğu durumların dışında, bir nesneden diğerine, bir bölgeden bir başkasına akabilir, yer değiştirebilir. Zaman içinde cathexis de yerini “investment”a bırakmıştır. Investment, bir yatırım eylemini ifade eder. Freud’un kavramının eylem hali olan bezetsen, to occupy’a (işgal etmek) dönüşmüştür. Psikiyatr Dr. Cemal Dindar, zamanın ruhunun, küresel ölçekte bir kurama nasıl sızdığını bu örnekle anlatmış. Neoliberal ideolojinin paranın diline tahvil ettiği besetzen, to occupy, ideolojik olana karşı küresel bir direnç geliştirdiğinde yeni bir siyasal söylemin ortaya çıktığını belirtmiş: “Occupy Wall Street.” Sigmund Freud (1856-1939) ile başlayan terimin 2011 yılında bizi siyasi bir söyleme taşıması zamanın ruhu ile oldu diyebiliriz.

Katılım rakamlarıyla ilgili olduğumuzu; yapılan alım-satımlarla bu işe yatırım yaptığımızı; İstanbul’un bir sanat şehrine dönüştüğünü; küratörlerin seçiminin doğru yapıldığını; bu konuya emek vererek sanatçılarımızı dünyaya tanıtmaya başladığımızı düşünüyorum.

İlgili olduğumuz konunun ana hatlarıyla olsun bilinebilmesini sağlamak için bu dosyayı hazırlamaya 2013 yılında başlamıştım. Artık günümüze geldik.

 

Orhan Pamuk’un Defterleri

2015 İstanbul Bienali’nde Orhan Pamuk farklı eserleriyle yer almıştı: Defterleri, Bienal kataloğundaki Deniz adlı yazısı ve Masumiyet Müzesi.

İstanbul Modern’de sergilenen Defterleri kendisini yalnızca kitaplarından tanıyanlar için güzel bir fırsattı. Bienal sayesinde onun ilk göz ağrısı olan resimleri hakkında az da olsa bir fikir edindik. Sergilenen sekiz defterde Orhan Pamuk’un 2008-2013 yılları arasında kağıt üzerine suluboya, kurşun kalem, keçeli kalem, dolma kalem, akrilik, tükenmez kalem ve pastel ile yaptığı çizimleri vardı.

Defterlerin sayfaları her gün çevrilerek daha çok eserini sergilemek amaçlanmış.

Yakın zamanda çıkan okuduğum ve çok zevk aldığım Kırmızı Saçlı Kadın adlı son romanından sonra Man Booker International ödülünün uzun listesinde Kafamda Bir Tuhaflık adlı eseriyle yer alması bende çektiğim bu fotoğrafları paylaşma isteği uyandırdı.