Etiket arşivi: İstanbul Bienali

Çağdaş Sanata Varış 305|Şehir Planlaması ve Akıllı Şehirler

  • Permakültür kavramı günümüzde gıda üretimi, arazi kullanımı ve topluluk inşa etmede sürdürülebilir ve etik bir tasarım usulü kullanmak olarak tanımlanabilir. Endüstriyel ve tarımsal sistemler tarafından yaratılan toprak, hava ve su kirlenmesine, kaybolan bitki ve hayvan türlerine, doğal olarak yenilenemeyen kaynakları yok edici ekonomik sisteme tepki olarak geliştirilmiştir.
  • 1990’lardan itibaren mimarlık ve şehircilik arasında yeni ilişkiler gelişti. Mekan ve kent, çevre ve katılım, coğrafya ve yer değiştirme gibi sorunlar küresel bir çerçeve içinde yeniden ortaya konmaya başlandı.
  • Doğanın içinde, doğaya zarar vermeden ama yeni teknoloji ve malzemelerin tüm olanaklarından yararlanılan binalar ortaya koymak amaçlanıyor.
  • Tasarımlarda ağırlıklı olarak cam kullanılması, geleceğin binalarının şeffaf olması ve nefes alması gerektiği düşünülerek tercih ediliyor.

Sütunlar, Marwan Rechmaoui, 2015. 1964 doğumlu Lübnanlı sanatçının İstanbul Bienali kapsamında İstanbul Modern’de yer alan bu eserlerinde Beyrut’un coğrafyasından ve tarihinden ilham aldığı biliniyor.  Kentleşme, güncel toplumsal ve davranışsal demografi sanatçının temaları arasında.  2015 Bienali’nin küratörü Christov-Bakargiev, “Her şey politiktir,” diyordu. Sanatçı bir yandan çarpık şehirleşme olgusu üzerine düşünürken, bir yandan bölgenin savaş dolu tarihine gönderme yapıyor. Sanatçı, İstanbul Modern’in kütüphanesindeki rafların önünü pleksiglasla kapatarak bir nevi sansür uyguladı ve iki ay boyunca yalnızca kendisinin seçmiş olduğu 60 kitaba erişim hakkı tanıdı. Sütunlar, bombalandığı halde ayakta kalmayı başarmış ve yeşermiş olanla bir iyimserlik de barındırıyor. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Sütunlar, Marwan Rechmaoui, 2015.
1964 doğumlu Lübnanlı sanatçının İstanbul Bienali kapsamında İstanbul Modern’de yer alan bu eserlerinde Beyrut’un coğrafyasından ve tarihinden ilham aldığı biliniyor.
Kentleşme, güncel toplumsal ve davranışsal demografi sanatçının temaları arasında.
2015 Bienali’nin küratörü Christov-Bakargiev, “Her şey politiktir,” diyordu.
Sanatçı bir yandan çarpık şehirleşme olgusu üzerine düşünürken, bir yandan bölgenin savaş dolu tarihine gönderme yapıyor. Sanatçı, İstanbul Modern’in kütüphanesindeki rafların önünü pleksiglasla kapatarak bir nevi sansür uyguladı ve iki ay boyunca yalnızca kendisinin seçmiş olduğu 60 kitaba erişim hakkı tanıdı.
Sütunlar, bombalandığı halde ayakta kalmayı başarmış ve yeşermiş olanla bir iyimserlik de barındırıyor.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Çok fonksiyonlu, yüksek bir binanın nasıl ekolojik ve sosyal bir çözüm sunabileceğini ortaya koyan, Endonezya’nın başkenti Jakarta’da Hollandalı mimar Winy Maas (1959-) tarafından 2012’de projelendirilen Peruri 88’in çıkış noktası farklı biçime sahip, birçok apartman bloğunu üst üste yığarak yoğunluğu tek yerde toplayıp, sosyal, yeşil bir kent kurmak olmuş. Tasarımları birbirinden farklı, ama birbirinin üzerinde konumlanan yapıda; konut, ofis, otel, alışveriş, düğün, cami, tiyatro bölümleri yer alıyor. Proje, dikey bir kent olarak kurgulanmış. Fotoğraf:archinect.com

Çok fonksiyonlu, yüksek bir binanın nasıl ekolojik ve sosyal bir çözüm sunabileceğini ortaya koyan, Endonezya’nın başkenti Jakarta’da Hollandalı mimar Winy Maas (1959-) tarafından 2012’de projelendirilen Peruri 88’in çıkış noktası farklı biçime sahip, birçok apartman bloğunu üst üste yığarak yoğunluğu tek yerde toplayıp, sosyal, yeşil bir kent kurmak olmuş. Tasarımları birbirinden farklı, ama birbirinin üzerinde konumlanan yapıda; konut, ofis, otel, alışveriş, düğün, cami, tiyatro bölümleri yer alıyor. Proje, dikey bir kent olarak kurgulanmış.
Fotoğraf:archinect.com

  • Büyük şehirlerde metro ağları kurulurken internet bağlantısına erişim, duraklara varış süresini gösteren ekranlar gibi ulaşıma teknolojinin dahil edilmesi de artık oldukça yaygın bir uygulama.
  • Son yıllarda birçok başkent son teknoloji ile yeniden düzenlenerek daha işlevsel hale getirildi.
  • Çevre dostu binaları barındıran akıllı şehirler, dış mekan alanları olabildiğince fazla, yeşil alanları geniş, bisiklet yolları olan, düşük karbon salınımlı ve sürdürülebilir yeşil büyüme ilkesini teşvik eden kentler.Enerji tüketimi ve atık yönetimi açısından çevresel standartlara uygun, mekanların ısısının cep telefonlarından ayarlanabildiği, daha az enerji tüketimi için binalarda yalıtım,yüksek teknolojili aydınlatma, ısıtma ve klima sistemleri kullanımı teşvik ediliyor.
  • Şehirler akıllı şehirlere dönüştürülmeye çalışılırken bir de sıfırdan sürdürülebilir nitelikler taşıyan şehirler kuruluyor. Yeni yerleşim birimleri konut-iş yeri -okul-sağlık tesisleri-turizm gibi hayatın pek çok alanını kapsamaya özen gösteriyor.
  • Güney Kore’nin başkenti Seul’un 65 km dışında kurulan Songdo, Abu Dabi’de kurulan Masdar sıfırdan kurulan akıllı şehirlerden.
  • Songdo’da tüm şehir sensörler ile denetlenirken, bu sensörler ile sıcaklık, enerji kullanımı ve trafik akışını denetlemek mümkün olabiliyor. Akıllı çöp öğütme sistemi ile her binanın çöpü binanın altındaki geri dönüşüm merkezine çekiliyor ve enerjiye dönüştürüyor. Binalarda kullanılan su da geri dönüşüm sistemine ulaştırılıyor. 2009 yılında yerleşime açılan, en büyük şehir planlama yatırımı olan, Asya’nın en akıllı şehri Songdo’da doluluk %20. Demek ki daha kat edilecek çok yol var.

 

 

Şiddet 27 | Eski Yunan’da Kadına Şiddet 2

  • Düalist düşüncenin Miletli filozof Anaksimender (MÖ 610-546) ile başladığı düşünülür. Pisagor’un (MÖ 570-495) düalizm düşüncesini açıklayan önermeye göre dünyayı yöneten on ikiz kavram vardı: iyi-kötü, sağ-sol, ışık-karanlık, sınırlı-sınırsız, erkek-dişi, tek-çift, bir-çok, duran-hareket eden, eğri-doğru, kare-dikdörtgen. Antik dönemin anlayışına göre doğayı oluşturan dört element de iki ikiz kavramdan oluşuyordu: ateş-hava ve toprak-su. Ancak İyonyalı filozof Pisagor’un okuluna kadın öğrenci kabul ettiğine dair bazı kanıtlar olduğu söylenir.
  • Düalist dünya görüşünde nefret edilen, kovuşturulan bir Öteki daima vardır. Kadınlar, Öteki’nin dişi olanıdırlar.
Venus of the Rags (Paçavraların Venüs’ü), Michelangelo Pistoletto, 1967. Klasik döneme ait bir heykel gibi görünen ama bahçe süslemesi olarak kullanılan kitsch bir heykel ile paçavralar. Sanki eski ile yeni iletişim halinde. Eski ile yeni arasında çarpıcı farklılıklar da net: sert-yumuşak, değerli- değersiz, estetik değeri olan-olmayan, tek renkli-çok renkli, durağan-hareketli, kültür-günlük hayattaki önemsiz işler gibi. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, 2015 İstanbul Bienali İstanbul Modern.

Venus of the Rags (Paçavraların Venüs’ü), Michelangelo Pistoletto, 1967.
Klasik döneme ait bir heykel gibi görünen ama bahçe süslemesi olarak kullanılan kitsch bir heykel ile paçavralar. Sanki eski ile yeni iletişim halinde. Eski ile yeni arasında çarpıcı farklılıklar da net: sert-yumuşak, değerli- değersiz, estetik değeri olan-olmayan, tek renkli-çok renkli, durağan-hareketli, kültür-günlük hayattaki önemsiz işler gibi.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, 2015 İstanbul Bienali İstanbul Modern.

  • Eserlerini Sokrates (MÖ 471-399) ile öğrencileri arasındaki diyaloglar şeklinde kaleme alan Platon, Sokrates’in barbarları Yunanların doğal düşmanı, kadınları da erkeklerin doğal düşmanı olarak gördüğünü yazar. Irkçılık ve kadın düşmanlığı benzer toplumsal ortamlarda gelişir.
  • Hiç evlenmemiş olan Platon (MÖ 429-347) erkek-kadın eşitliği için, cinsiyet farkının yadsınması ön koşulunu getirmiş; kadınlarla erkeklere eşit eğitim hakkı verilmesini istemiş, ancak kadınları sadece evlilik ve üreme alanları ile ilişkilendirmiş, cinselliği bir elit yaratmanın aracı olarak düşünmüştü. Erkekler arasındaki saf ve duru aşkı (Platonik aşk), kadınla erkek arasındaki aşka üstün tutmuştu. Platon, düalizmin erkekte akılcı hedeflere, kadında ise bedensel arzulara yöneldiğini öne sürmüştü. Düalist bakış açısı ile erkek ile kadın arasındaki karşıtlık, sonsuza kadar yaşayacak ve değişmeyecek, daima bir çatışma kaynağı olarak kalacaktı. Platon, düalist bakış açısına güç katan isim oldu ve onun düşünceleri Hıristiyanlığın yayıldığı her yerde kök saldı. Platon’un görüşleri, Hıristiyanlığın dogmatik ilk günah kavramını destekleyen bir altyapı oluşturmuş; Hıristiyan düşünürlerin kadınların kararsız, değişken ve değersiz oldukları anlayışını pekiştirmiştir.
  • Aristo (MÖ 384-322), kadını fetüsün gelişimi için ihtiyaç duyulan, erkek tohumunun edilgen yuvası olarak görüyordu. Aristo, bütün zamanların kadından en acımasız şekilde nefret eden düşünürü olmuştu. Erkeğin kadına karşı doğadan gelen bir üstünlüğü olduğunu; birinin hükmeden, diğerinin hükmedilen olduğunu savlamıştır. Erkeğin tohumu ruhu ve aklı taşırken, kadında sadece beslenme ile ilgili özler olduğunu; çocuğun yapısal yeteneklerini ancak oğlansa geliştirebildiğini; kadının aslında başarısız, sakat doğmuş bir erkek olduğunu öne sürer. “Kölelerin, durumları ahlaka el vermez, onların iradeleri kendilerinin değildir,” der Aristo.

    Köleler gibi kadınların da doğa tarafından köleliğe mahkum edildiklerini; itaatin, kadının doğal davranış biçimi olduğunu ve sahiplerine karşı aşağılık duygusu geliştirdiklerini savlar.

    Aristo’nun görüşleri, yaklaşık iki bin yıl boyunca Batı’nın dünya görüşüne hakim olmuş, 17. yüzyılda başlayan bilim devrimi ile etkileri son bulmaya başlamıştı.

    Nasıl ki Aristo kadını, başarılı olmayan sakatlanmış erkek olarak düşünmüştü, Freud da 1920’li yıllarda erkeği, ölçü olarak kabul edilen cinsiyet normu olarak alacaktı.

  • Eski Yunan’da karısının düşük yapma kararını yasal olarak evin reisi olan erkek verebiliyordu ve bu, Aristo’ya göre, nüfus planlaması için örnek bir uygulamaydı.
  • MÖ 323-30 yılları arasında Yunan kadınlar, klasik dönemin sıkı bağlarını gevşetmeyi başarmışlar, daha az zorlayıcı bir aile hukukuna ve daha iyi eğitim görme hakkına kavuşmuşlardı.
  • Kadının “Öteki” olduğu görüşüne Yunan dramlarında da çok sık rastlanır.
  • Eski Yunan ve Roma’da kadınların erkeklere göre daha güçlü cinsel güdüleri olduğuna ve onların cinsel aktivitelerinin sınırlandırılması, kontrolden çıkmamaları için en azından denetim altında tutulmaları gerektiğine inanılırdı.

 

Çağdaş Sanata Varış 269|Hiperrealizm

  Untitled (Big Man), Ron Mueck, 2000. Fiberglas üzerine renklendirilmiş polyester reçine. Fotoğraf:leblogdehicky.blogspot.com


Untitled (Big Man), Ron Mueck, 2000. Fiberglas üzerine renklendirilmiş polyester reçine.
Fotoğraf:leblogdehicky.blogspot.com

  • Alman bir ailenin 1958’de Avustralya’da doğmuş, Londra’da yaşamayı seçmiş üyesi Ron Mueck (1958-), Hiperrealist nesne-heykelleriyle tanınıyor. Mueck, ya olağandan büyük, ya küçük birebirler yapıyor. Tekniğinin sağlam ve yetkin olduğu düşünülüyor. İnsan tiplemeleri, patetik eda taşıdığında hayli çarpıcı. Eserleri bir duygu birlikteliği oluşturuyorlar, bu da etkilerini artırıyor.
ABD’li sanatçı Hannah Greely’in  (1979-) 2003 Venedik Bienali’nde sergilenen Silencer adlı 2002 tarihli yapıtı. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

ABD’li sanatçı Hannah Greely’in (1979-) 2003 Venedik Bienali’nde sergilenen Silencer adlı 2002 tarihli yapıtı.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Belçikalı heykeltıraş Berlinde de Bruyckere (1964-) beş ölü attan oluşan serisine 2000 yılında başlamış. Bu çalışmayı Birinci Dünya Savaşı’na bir yorum getirmek amacıyla yapmış. Bu heykellerinde at derisi, at kılı, reçine, demir, ahşap, poliüretan gibi malzemeler kullanmış. 2003 Venedik Bienali’nde İtalyan Pavyonu’nda sergilenen eserleri ile uluslar arası ün kazanmış. Fotoğrafta, Bruyckere’nin Bienal’de sergilenen eserlerinden ikisini görüyoruz. Ikisi de 2003 tarihli yapıtlar. K36 Siyah At ve duvardaki setin üstünde Hanne. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Belçikalı heykeltıraş Berlinde de Bruyckere (1964-) beş ölü attan oluşan serisine 2000 yılında başlamış. Bu çalışmayı Birinci Dünya Savaşı’na bir yorum getirmek amacıyla yapmış. Bu heykellerinde at derisi, at kılı, reçine, demir, ahşap, poliüretan gibi malzemeler kullanmış. 2003 Venedik Bienali’nde İtalyan Pavyonu’nda sergilenen eserleri ile uluslar arası ün kazanmış.
Fotoğrafta, Bruyckere’nin Bienal’de sergilenen eserlerinden ikisini görüyoruz. Ikisi de 2003 tarihli yapıtlar. K36 Siyah At ve duvardaki setin üstünde Hanne.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Patricia Piccinini, We are Family sergisinden. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Patricia Piccinini, We are Family sergisinden.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Günümüzde dünyanın nasıl değiştiğini anlattığını, eserlerini bilimkurgu gibi düşünmediğini belirten 1965 Sierra Leone doğumlu Avustralyalı sanatçı Patricia Piccinini, yeni bir dünya yarattığımızı; kansere çare bulmak, herkesi doyurmak gibi nedenlerle doğayı değiştirdiğimizi, ona müdahale ettiğimizi söylüyor. Kendisinin bu yarattıklarımıza olan sorumluluklarımızla ilgilendiğini söylüyor. Doğayı değiştirme fikrini kabullendiğimizi  düşünüyor.  Çocuklar önyargılı olmadığı için,  yetişkinler gibi yeni hayatlarla buluşmaktan korkmadıkları için eserlerinde çocukları kullanmayı tercih ettiğini belirtiyor.
  • Bu eserde bir kız çocuğunun tanımlanması güç hayvanlarla oynadığını görüyoruz. Sergideki yaratıkların çoğu alışılmışın dışında fizyonomiye sahip. Objeler yaşam ve ölümü, koruma ve macerayı, dünyamızı bir çok farklı görümü olan yaratıkların doldurabileceğini ima ederken, tuhaf ve çirkin olanın da ilgi ve sevgiyi hakkettiğini vurgulamak istiyor.
  • Sanatçının vermek istediği en önemli mesaj, izleyiciyi birinci dereceden ilişkiler dışında diğer türlerle temasa geçirmek ve onlarla empati yapılmasını sağlamak.
  • Sanatçının 2003 Venedik Bienali’ndeki We are Family adlı sergisinde normal nedir, yaşamı kim kontrol ediyor, hayvanlarla ilişkimizin doğası nasıldır, bazılarının hayatı diğerlerininkinden daha mı kıymetlidir, bir aileyi oluşturan nedir gibi etik soruların cevaplarını izleyiciye düşündürmek istemişti.
  • Piccinini eserlerini 2011 yılında İstanbul’da Arter’de, 2015 yılında İstanbul Bienali’nde sergilemişti.
2013 yılında Venedik Bienali’ne, 2015 yılında hem Venedik hem de İstanbul Bienali’ne katılan ABD’li sanatçılardan Carole Feuerman’ın (1945-) Swimmers temalı Hiperrealist eserlerinden birini, bir diğerinin ise detayını paylaşıyoruz. Sanatçı, “Kendi kendiyle mutlu, huzurlu kişileri konu alan heykeller yapıyor, sağlıklı olma fikrini teşvik ediyorum,” diyor. Feuerman’ın en çok etkilendiği su olmuş ve su hep ilham kaynağı olmuş. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

2013 yılında Venedik Bienali’ne, 2015 yılında hem Venedik hem de İstanbul Bienali’ne katılan ABD’li sanatçılardan Carole Feuerman’ın (1945-) Swimmers temalı Hiperrealist eserlerinden birini, bir diğerinin ise detayını paylaşıyoruz. Sanatçı, “Kendi kendiyle mutlu, huzurlu kişileri konu alan heykeller yapıyor, sağlıklı olma fikrini teşvik ediyorum,” diyor. Feuerman’ın en çok etkilendiği su olmuş ve su hep ilham kaynağı olmuş.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Fotoğraflar: Füsun Kavrakoğlu

Fotoğraflar: Füsun Kavrakoğlu

 

 

Çağdaş Sanata Varış 211| Müzecilik 2

  • Kentler dış görünüşü ile de ilgi çekecek yapılar tasarlatarak ziyaretçi sayısını artırmayı hedefledi. Yapısökümcü mimari çok görsel, oyuncaksı görünümüyle amaca uygun. Yapısökümcü mimarlık, klasik mimarinin bütün-parça ilişkisini kırıyor; parçaların bütünü hem yırttığı hem de yeniden birleştirdiği bir dil. Bunlar stabilite hesaplarını çok zorlayan, çok pahalıya çıkan yapılar.
  • Müzelerde açılan kafeler, lokantalar şehrin en şık yerlerinden oluyor. Yemek de entelektüel bir faaliyete dönüşüyor. 1980’li yıllarda Londra’daki Victoria and Albert Museum (V&A) kendisini ”içinde güzel bir müze bulunan birinci sınıf bir kafe” olarak lanse etmiş, kendi reklamını yapma ihtiyacı duymuştur.
  • ABD’de partiler için galeri ve müze kiralama imkanı da vardır. Washington D.C.’deki Kennedy Merkezi park yeri kiralamakta; Los Angeles’taki California Bilim ve Endüstri Müzesi kardan pay karşılığı McDonald’s restoranlarına yer kiralamaktadır.
  • Müze dükkanlarında satılan tasarım nesneleri çok özel ve pahalı oluyor. Bu dükkanlar, ürün satışlarıyla müzenin doğrudan reklamını yapıyor. Genellikle, dükkan alanları  sergi alanlarından net bir şekilde ayrılmamıştır. Müzeyi gezen kişi kendini dükkanda bulabilir.
  • Müzelerin bazıları genel kataloglar, hediye katalogları, çocuklar için hazırlanmış kataloglar da basmaktadır.
  • 1965’ten 1984 yılına kadar müze gezen ABD’li sayısı, yılda 200 milyondan 391 milyona yükseldi.
  • 1960-1989 arasında Japonya’da 200 yeni müze kuruldu. Batı Almanya, aynı dönemin son on yılında 300 müze yaptırdı. Büyük Britanya’da, aynı süre içinde her 18 günde bir yeni müze kuruldu.
  • Müze pazarlamasının önemli bir özelliği de sponsorluktur.
  • Sanat müzeleri, farklı ölçülerde, kültürden uzaklaşıp daha çok bilgilendirici eğlence merkezlerine dönüşebiliyor.
  • Sotheby’s ve Christie’s müzayede evlerinin gerçekleştirdiği satış, 1987 yılında bir milyar doları aştı. 1988-1989 sezonunda, ikisinin toplam satışları dört milyar doların üzerindeydi. Bu rakam, o dönemde, Jamaika’nın gayrisafi ulusal gelirinden yüksekti. Tablolara bir finansal araç olarak yatırım yapanların sayısı günden güne arttı.
  • Günün hayırseverleri, müzelerin ek bölümlerine adlarını yazdırmaya ya da kendi müzelerini yaptırmaya başladılar.
  • Bu dönemde sanatsal etkinliklerin Los Angeles şehrine ekonomik katkısı beş milyar dolar oldu. Britanya’da sanat etkinlikleri 17 milyar dolarlık bir endüstri yarattı. Bu, Britanya’nın otomobil endüstrisinin katkısına hemen hemen eşdeğer bir katkıdır ve turizmden elde edilen tüm kazançların %27’si sanatsal etkinlikten gelmektedir. Dünyanın en çok ziyaret edilen kurumu yılda 8 milyon ziyaretçi ile Centre Georges Pompidou olmuştur.
  • Bu dönemde sanat, turizm endüstrisine bir aktif oluşturmaya, iş ve endüstri çevrelerine çekici gelmeye ve gayrimenkul değerini artırmaya yarayan kültürel ve ekonomik bir kaynak olmuştur.
  • Kültürel program içerikli video kasetleri önceleri yalnızca müze çarşılarına dağıtılırken, ticari video kaset pazarına da girdiler.
  • ABD hükümeti 1988’de kişi başına, savunma için 1143 dolar, eğitim için 74 dolar, sanat için 70 sent harcadı. Şirketler ise o yıl sanata bir milyar dolar katkıda bulundu.
  • Bu gelişmeler, endüstri toplumundan bilgi toplumuna geçişin ayak sesleri idi. Çağdaş Dönemde sesler iyice yükseldi: 2015 yılında Venedik Bienali’ni 80 bin kişi, İstanbul Bienali’ni 84 bin kişi gezdi.
  • Sanatın şirketlere imajlarını biçimlendirmede ve sofistike müşterilere ulaşabilmelerinde büyük yararı dokunabileceğinin günden güne daha da iyi anlaşılması üzerine 1980’lerin sonunda, şirketlerin müze gösterilerine yaptığı katkıda çarpıcı bir artış görüldü. Bu eğilim Çağdaş Dönemde de sürüyor.
Yahudi Müzesi, Berlin, Almanya. Yahudilerin Almanya’daki 2000 yıllık yaşamını betimlemeyi hedefleyen bir müze. Mimarı, 165 yarışmacı içinden seçilen, Polonya Yahudisi ABD’li Daniel Libeskind (1946-). Yapısökümcü bu proje, önceden Batı Berlin Şehir Müzesi olan 18. yüzyıl yapımı Barok bir binanın yanında gerçekleştirildi. Libeskind’in binasının dışı çinko kaplı. Bina, içine girilebilen bir heykel gibi. Taban kesiti şimşek şeklinde. 5 katlı, on bin metrekarelik alanı kaplayan binayı, Davut yıldızının bozulmuş şekli olarak okuyorlar. Binanın içi labirent gibi. İçinde Soykırım Kulesi var. 20 metre yüksekliğindeki kuleye ağır, demir bir kapıdan giriliyor. Burası karanlık ve soğuk bir yer. 49 beton yükseltinin üzerine ağaç dikilmiş. Burası E. T. A Hoffman Bahçesi. Yahudilerin sürgünlerini sembolize ediyor. Soykırıma uğrayan Yahudilerin isimleri bir duvarda yazılı. Müzeyi 2004 yılına kadar iki milyon kişi gezmişti. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, 2004.

Yahudi Müzesi, Berlin, Almanya.
Yahudilerin Almanya’daki 2000 yıllık yaşamını betimlemeyi hedefleyen bir müze. Mimarı, 165 yarışmacı içinden seçilen, Polonya Yahudisi ABD’li Daniel Libeskind (1946-).
Yapısökümcü bu proje, önceden Batı Berlin Şehir Müzesi olan 18. yüzyıl yapımı Barok bir binanın yanında gerçekleştirildi.
Libeskind’in binasının dışı çinko kaplı. Bina, içine girilebilen bir heykel gibi. Taban kesiti şimşek şeklinde. 5 katlı, on bin metrekarelik alanı kaplayan binayı, Davut yıldızının bozulmuş şekli olarak okuyorlar. Binanın içi labirent gibi. İçinde Soykırım Kulesi var. 20 metre yüksekliğindeki kuleye ağır, demir bir kapıdan giriliyor. Burası karanlık ve soğuk bir yer. 49 beton yükseltinin üzerine ağaç dikilmiş. Burası E. T. A Hoffman Bahçesi. Yahudilerin sürgünlerini sembolize ediyor. Soykırıma uğrayan Yahudilerin isimleri bir duvarda yazılı.
Müzeyi 2004 yılına kadar iki milyon kişi gezmişti.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, 2004.

  • Müzeler kentlerin unutulmuş, terk edilmiş bölgelerine inşa edildiklerinde semtin mutenalaştırılmasına da (gentrification) katkıda bulunuyor. Birçok sanat müzesi, İspanya’da Bilbao Guggenheim Müzesi gibi, genellikle geri kalmış, gelişmemiş bölgelerin ekonomik canlılığı için birer katalizör olarak açılıyor.
  • Yeni müze binalarında en çok güncel sanat sergileniyor. Güncel sanatı güncel mekanda sergileme arzu edilen bir yöntem.
  • Ancak bu şartları yerine getiren dünya müzeleri yüksek fiyatla hizmet satmaya başlıyor; seçkin zevklere ve mutlu azınlığa hitap eder hale geliyor; kitlelerden, öğrencilerden kopuyor. Bizim ülkemizde çok şükür ki giriş ücretleri açısından durum bu değil.
  • Sergiler, belirli bir “okuma” şeklini destekleyecek biçimde organize edilir. Büyük sergiler medya çalışmaları ile desteklenir. Bazı sergilerin ziyaret edilmesi bir statü simgesine dönüşür.
  • Bienaller, adından da anlaşıldığı gibi, iki yılda bir düzenlenen etkinliklerdir. Bienal, çoğunlukla kültürel veya sanatsal faaliyetler için kullanılan bir terimdir. En eski bienal 1895′ten beri düzenlenen Venedik Bienali‘dir. Venedik Bienali gibi büyük ulular arası sanat etkinlikleri, sanatı ulusal bölmelerde sunar; dolayısıyla sergiyi sanatçıların ulusal kimliklerinden ayrıştırmak güçleşir.
Venedik Bienali’ndeki Finlandiya Pavyonu Alvar Aalto’nun (1898-1976) tasarımı. Bina, Uluslararası Modernizm tarzında prefabrik bir yapı. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Venedik Bienali’ndeki Finlandiya Pavyonu Alvar Aalto’nun (1898-1976) tasarımı. Bina, Uluslararası Modernizm tarzında prefabrik bir yapı.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

 

Troçki’nin Sürgün Evleri 3

  • 1931 yılında köşkte su ısıtıcısının verdiği bir kaçak nedeniyle yangın çıkar.  Aile, üç hafta Savoy Otel’de konakladıktan sonra Şifa Sokak’ta, Dr. Mahmut Ata’nın evinin karşı köşesinde Avukat Hasan Fehmi Bey’in evine  Moda’ya taşınır. Evin önü denizdi, sağında rahibelerin yaşadığı binalar vardı.
  • Troçki, Moda’ya yerleştikten sonra kara avcılığına merak sarmıştı, Samandıra köyü civarına, Ömerli’ye, Şile’ye ava gidiyordu. Askere alınan balıkçı Haralambos yerine Büyükadalı Yani ile balığa çıkıyordu. İstanbul’da kaldığı süre içinde bir kez sinemaya gitti: Taksim’e Artistik Sineması’na Charlie Chaplin’in Şehir Işıkları adlı filmine.
Yanaros Köşkü, bahçesi ve iskelesi, 1850’lerde Büyükada’nın Batı tarafında Nikola Demades tarafından yaptırılmıştır. Lev Troçki, adadaki dört yıllık sürgününün sonlarına doğru, 1932-1933 yılları arasında bu evde yaşamıştır. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Yanaros Köşkü, bahçesi ve iskelesi, 1850’lerde Büyükada’nın Batı tarafında Nikola Demades tarafından yaptırılmıştır. Lev Troçki, adadaki dört yıllık sürgününün sonlarına doğru, 1932-1933 yılları arasında bu evde yaşamıştır.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Büyükada emniyet bakımından daha avantajlı bulunduğundan tekrar adaya döndüler. Bu defa yine Nizam’da, deniz kenarında, Hamlacı Sokak 4 numaradaki  Yunan tebaalı Yanaros’un köşkü kiralandı. Burası da Rusya’dan ve birçok memleketten talimat almaya gelmiş kişilerle dolup taştı. Silahlı muhafızları, gizli konferanslarını yaptığı odanın kapısında nöbet tutuyorlardı.
  • 600 liraya kendine bir tekne satın almıştı. Hemen her sabah güneş doğmadan balığa çıkıyordu.
  • 1932 yılında Troçki, eşi ve oğlu Lev Sedov Sovyet hükümetinin aldığı bir kararla vatandaşlıktan çıkartıldılar.
Yanaros Köşkü, günümüzde özel mülktür, ne yazık ki, bugün bir izbeyi andırmaktadır. Çatısı ve bazı duvarları yoktur; burada bir zamanlar Troçki’nin yaşadığına dair hiçbir bilgi, plaket konulmamıştır. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Yanaros Köşkü, günümüzde özel mülktür, ne yazık ki, bugün bir izbeyi andırmaktadır. Çatısı ve bazı duvarları yoktur; burada bir zamanlar Troçki’nin yaşadığına dair hiçbir bilgi, plaket konulmamıştır.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Yanaros Köşkü’nün eğimli, denizle kavuşan bahçesi de bakımsız; yabani bitkilerle, şimdiki görevlinin yetiştirdiği bitkilerle kaplı. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Yanaros Köşkü’nün eğimli, denizle kavuşan bahçesi de bakımsız; yabani bitkilerle, şimdiki görevlinin yetiştirdiği bitkilerle kaplı.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Troçki, siyasi mültecilere mahsus bir Türk pasaportu ile Türkiye’den, Kopenhag’da bir konferans vermek için, eşi ve üç katibi ile 14 Kasım 1932’de ayrılır. Döndüğünde “Türkiye’ye döndüğü için çok mesut olduğunu” yazar. Kopenhag’a giderken yolda karşılaştığı zorluklar olmuştur.
  • 1933 yılının başında Berlin’e tedaviye göndermiş olduğu kızı Zina’nın intihar haberi gelir.
  • Kendi özgür iradesi ile gelmediği Büyükada’da çalışmanın çok tatlı bir şey olduğunu yazar. Stalin muhaliflere baskıyı artırırken, Troçki kendisi için de çemberin daraldığını düşünüp Büyükada’dan, bu defa istemeden, ayrılmak zorunda kalır. İçişleri ve dışişleri bakanlarına birer teşekkür mektubu bırakarak Temmuz 1933’te İstanbul’dan ayrılır.
  • Türkiye’de iken yazdığı kitaplar, makaleler, mektuplar hariç, 5000 matbaa sayfası olarak hesaplanmıştır. İstanbul’dan yollanan makalelerin önemli bir kısmı 3 cilt halinde 1955-1959 yılları arasında Paris’te yayımlanmıştır.
  • İlkin şartlı yerleşme izni veren Fransa’ya gider, iki yıl dolmadan ayrılmak zorunda kalır. 1935’te Norveç vizesi alır, Sovyet baskısı yüksektir, ona vize vermeyi kabul eden Meksika’ya Ocak 1937’de varır. Burası son durağı olacaktır.
The Most Beautiful of All Mothers (Tüm Annelerin En Güzeli), Adrian Villar Rojas, Troçki Evi, İstanbul Bienali, 2015. Tarih yapmış bir kişinin yakınlarıyla yaşadığı yıkık evi görüp, bakımsız bahçeden geçip kıyıya indiğimizde deniz kokusuyla birlikte Bienalin bize yaşattığı en unutulmaz anlardan birini yaşıyoruz. Adrian Villar Rojas’ın (1980-), Troçki’nin evinin kıyısına, çakıl plajın biraz açığında yarattığı heybetli heykel enstalasyonunda Troçki’ye doğrudan hiçbir gönderme yokmuş. Eser 20 kadar beton kaide üzerinde tek tek veya grup halinde duran 29 hayvan heykelinden oluşuyor. Hayvanların yüzü eve dönük. Beyaz fiberglastan yapılmış hayvanlar toprak renginde birer hayvanı sırtlarında taşıyor. Bu halleriyle hayali birer canavar oluşturuyorlar. Üstteki hayvanlar organik ve atık malzemelerle (deniz kabukları, balık ağları, kemikler, cam kırıkları, sebzeler, et) toprak, kum, tuz, asfalt, çimento, doğal pigmentler, kompost ve reçine karışımından yapılmış. Tuzlu suya dirençli olan alttaki hayvan ile onun sırtında duran ve deniz suyuyla aşınıp bozulmaya elverişli hayvan arasında bir tezat ve ittifak var. Bu hayvanlar belki de Troçki’nin korkularını, kabuslarını yansıtıyorlar? Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

The Most Beautiful of All Mothers (Tüm Annelerin En Güzeli), Adrian Villar Rojas, Troçki Evi, İstanbul Bienali, 2015.
Tarih yapmış bir kişinin yakınlarıyla yaşadığı yıkık evi görüp, bakımsız bahçeden geçip kıyıya indiğimizde deniz kokusuyla birlikte Bienalin bize yaşattığı en unutulmaz anlardan birini yaşıyoruz.
Adrian Villar Rojas’ın (1980-), Troçki’nin evinin kıyısına, çakıl plajın biraz açığında yarattığı heybetli heykel enstalasyonunda Troçki’ye doğrudan hiçbir gönderme yokmuş. Eser 20 kadar beton kaide üzerinde tek tek veya grup halinde duran 29 hayvan heykelinden oluşuyor. Hayvanların yüzü eve dönük. Beyaz fiberglastan yapılmış hayvanlar toprak renginde birer hayvanı sırtlarında taşıyor. Bu halleriyle hayali birer canavar oluşturuyorlar. Üstteki hayvanlar organik ve atık malzemelerle (deniz kabukları, balık ağları, kemikler, cam kırıkları, sebzeler, et) toprak, kum, tuz, asfalt, çimento, doğal pigmentler, kompost ve reçine karışımından yapılmış. Tuzlu suya dirençli olan alttaki hayvan ile onun sırtında duran ve deniz suyuyla aşınıp bozulmaya elverişli hayvan arasında bir tezat ve ittifak var.
Bu hayvanlar belki de Troçki’nin korkularını, kabuslarını yansıtıyorlar?
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu