Etiket arşivi: İspanya

Çağdaş Sanata Varış 277|Çağdaş Kavramsal Sanat 8

Kimlik 7
Azınlıklar

Fabrizio Corneli, Contemporary İstanbul 2015. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Fabrizio Corneli, Contemporary İstanbul 2015.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Sovyetlerin dağılması ile, SSCB’deki toplumsal kimlik ile bireysel kimlik arasındaki farklar da irdelenmiştir.
  • Yahudi Soykırımı’na göndermede bulunan; ırkı, etnik kimliği, cinsiyeti, cinsel tercihi, her türlü farklılığı yok sayan zihniyetin tehlikesini anlatmayı amaçlayan yapıtlar üretilmiştir. 1990’lı yıllardan günümüze çok geniş bir üretim alanını kapsayan kimlik politikaları sanatı, toplumda yaygınlık kazanmış temsillerin üzerine giderek toplumsal ayrımcılığı gözler önüne sermek ve Yapısöküm’e uğratmayı hedefler.
  • Evanjelik hareket, 1920’lerdeki göç dalgalarını, geleneklerin ve ABD’nin elden gidişi olarak değerlendirir.
  • Olayların gelişimiyle bir göçmen toprağı haline gelen, ama böyle bir misyon için kendini uygun görmeyen Batı Avrupa’da bazı halklar, kimliklerini sadece kendi öz kültürlerine referanstan başka türlü algılamada hala zorlanıyorlar.
50. Venedik Bienali’nde Giardini’de yer alan İspanyol Pavyonu’nda İspanya’nın adı siyah bir malzeme ile örtülmüş, pavyonun ana giriş kapısı tuğla ile örülmüş. Bir işaret izleyiciyi pavyonun arkasına yönlendiriyor. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

50. Venedik Bienali’nde Giardini’de yer alan İspanyol Pavyonu’nda İspanya’nın adı siyah bir malzeme ile örtülmüş, pavyonun ana giriş kapısı tuğla ile örülmüş. Bir işaret izleyiciyi pavyonun arkasına yönlendiriyor.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

İspanyol Pavyonu’nun arka tarafında iki polis bekliyor ve pasaport soruyor. Sadece İspanyolları içeri aldıklarını söylüyorlar.  İspanyol sanatçı Santiago Sierra (1966-), “Bir duvar örerek İspanya’yı yabancılara kapatıyorum; bu da Berlin Duvarı gibi, Batı Şeria Duvarı gibi bir duvardır,” diyerek ülkesinin göçmen sorunu ile ilgili tutumunu protesto ediyor. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

İspanyol Pavyonu’nun arka tarafında iki polis bekliyor ve pasaport soruyor. Sadece İspanyolları içeri aldıklarını söylüyorlar.
İspanyol sanatçı Santiago Sierra (1966-), “Bir duvar örerek İspanya’yı yabancılara kapatıyorum; bu da Berlin Duvarı gibi, Batı Şeria Duvarı gibi bir duvardır,” diyerek ülkesinin göçmen sorunu ile ilgili tutumunu protesto ediyor.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Çağdaş Dönem’in ilk kırılma noktasının 1989, bir diğerinin ise 11 Eylül 2001 olduğu rahatlıkla söylenebilir.
  • 2001, Britanya’da Çokkültürcülük konusunda rüzgarın tersine döndüğü yıl oldu. Çokkültürcülüğün bütünleşme yerine ayrışmayı beslediği; çokkültürcülüğün vaktiyle işe yaradığı fakat artık miadını doldurduğu, zira azınlıkları hakiki Britanyalılar olmaya teşvik etmekten çok farklılığı fetiş haline getirdiği yazılmaya başlandı. İngiltere’de 2005’te gerçekleştirilen bombalı saldırılardan sorumlu olan bireylerin çoğunun Britanya’da doğmuş olmaları, Çokkültürcülüğün bu saldırılardan bizzat sorumlu olduğunun iddia edilmesine yol açtı. Hollanda’da yaşanan olaylardan sonra 2005 yılında Francis Fukuyama, pek çok açıdan Çokkültürcülüğün öncülüğünü yapmış olan Hollanda ve Britanya’yı, köktendinciliğin kılıfı haline gelmiş çokkültürcü siyasetlerden vazgeçmeye ve sert önlemler almaya çağırdı.
  • 2001’den sonra başlayan terörle mücadele süreci için Uzun Savaş adı önerildi.
  • Asimilasyon, yeni gelenlerin yerleşik topluma verecekleri rahatsızlığın en alt seviyede tutulmasını ve diğer yurttaşlara olabildiğince benzemelerini tercih eder. Bütünleşme politikası, çoğunluğu oluşturan topluluk üyelerinin de ellerini taşın altına sokmalarını, toplumsal etkileşim süreçlerinin çift yönlü olmasını önerir. Çokkültürcülük de çift yönlü bir etkileşim öngörürken, bu sürecin farklı gruplar için farklı şekilde işlemesi gerektiğini zira herkese aynı şekilde uygulanabilecek tek bir şablonun olmadığını savunur.
  • Buna karşılık, liberal demokratik bir devletin, kimi yurttaşlarının İrlandalı-Amerikalı, Hintli-Britanyalı gibi tireli kimlik sahibi olabilecekleri düşüncesine açık olması gerektiği vurgulanır. Tireli kimlikler, elbette siyasal niteliktedir. Tireli kimlikler, yeni etnikliklerdir.
  • Çağdaş Dönem’de kimlikler eskiden olduğundan daha akışkandır. 1980’lerin başında kendilerini siyah olarak tanımlamış olanlar on yıl sonra Bangladeşli olabilmekte, bugün ise kendini Britanyalı Müslüman diye tarif edebilmektedir.
  • Karşılaştırmalı mitoloji ve karşılaştırmalı din alanlarında tanınan Joseph Campbell (1904-1987), sevgi ve merhameti kendi grubumuzdakilere saklarken, öfke ve istismarı dışarı, “öteki”lere yönlendirdiğimize dikkat çeker.

 

 

Çağdaş Sanata Varış 260|Fotogerçekçilik

Times Square, Richard Estes, 2004. Richard Estes (1936-), resimlerinin konusunu kent görünümlerinden seçmiştir. New York’lu bir sanatçı olan Estes, tablolarında vitrinlerin parlak yüzeylerini ve bu yüzeylerde yansıyan sayısız nesneyi betimlemeye Çağdaş Dönem’de de devam etmektedir. Fotoğraf:americanart.si.edu

Times Square, Richard Estes, 2004.
Richard Estes (1936-), resimlerinin konusunu kent görünümlerinden seçmiştir. New York’lu bir sanatçı olan Estes, tablolarında vitrinlerin parlak yüzeylerini ve bu yüzeylerde yansıyan sayısız nesneyi betimlemeye Çağdaş Dönem’de de devam etmektedir.
Fotoğraf:americanart.si.edu

1967 Almanya doğumlu, dünyaca tanınan Fotogerçekçi sanatçımız Taner Ceylan, Golden Age (Altın Çağ) serisindeki son çalışması Satyr II adlı eserini İstanbul’da 2015 ArtInternational fuarında sergiledi. Satyr II, Yunan mitolojisindeki yeniden doğuş ve dualite kavramlarını karşı karşıya getiriyor. Bu fuarda en yüksek paha biçilmiş eserlerden biri 135.000 USD ile Satyr II idi. Gazetelerde bu eserin satıldığı ve fuarın satılan en pahalı eseri olduğu yolunda haberler çıktı. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

1967 Almanya doğumlu, dünyaca tanınan Fotogerçekçi sanatçımız Taner Ceylan, Golden Age (Altın Çağ) serisindeki son çalışması Satyr II adlı eserini İstanbul’da 2015 ArtInternational fuarında sergiledi.
Satyr II, Yunan mitolojisindeki yeniden doğuş ve dualite kavramlarını karşı karşıya getiriyor.
Bu fuarda en yüksek paha biçilmiş eserlerden biri 135.000 USD ile Satyr II idi. Gazetelerde bu eserin satıldığı ve fuarın satılan en pahalı eseri olduğu yolunda haberler çıktı.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Çalışmalarında geleneksel ve teknolojik teknikleri bir arada kullanan ve daha önce kullandığı baskı resim teknikleriyle Bulgaristan’da, İspanya’da, Japonya’da ödüller kazanan Serkan Adın (1977-), hazırladığı görselleri önce dijital ortamda renk alanlarına göre ayırıyor, her bir görselin renk kartelasını çıkarıyor.  Kartelada eşleştirilen 6000 ila 9000 renk parçacığı, 150 ila 200 arası değişen renk ve tonları ile temsil ettiği renge göre insülin enjektörü yardımıyla boyanıyor. Sanatçı, izleyicinin de işe müdahalesine açık. Eserlerine interaktif bir boyut da katıyor. Yukarıdaki eseri, alüminyum kompozit panel üzerine akrilik ve rezin kullanılarak yapılmış. Fotoğraf:  www.artfulliving.com.tr

Çalışmalarında geleneksel ve teknolojik teknikleri bir arada kullanan ve daha önce kullandığı baskı resim teknikleriyle Bulgaristan’da, İspanya’da, Japonya’da ödüller kazanan Serkan Adın (1977-), hazırladığı görselleri önce dijital ortamda renk alanlarına göre ayırıyor, her bir görselin renk kartelasını çıkarıyor. Kartelada eşleştirilen 6000 ila 9000 renk parçacığı, 150 ila 200 arası değişen renk ve tonları ile temsil ettiği renge göre insülin enjektörü yardımıyla boyanıyor. Sanatçı, izleyicinin de işe müdahalesine açık. Eserlerine interaktif bir boyut da katıyor. Yukarıdaki eseri, alüminyum kompozit panel üzerine akrilik ve rezin kullanılarak yapılmış.
Fotoğraf: www.artfulliving.com.tr

 

Troçki’nin Sürgün Evleri 5

Troçki’nin vurulduğu ev. Günümüzde müze. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Troçki’nin vurulduğu ev. Günümüzde müze.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Troçki’nin son çalışma odası. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Troçki’nin son çalışma odası.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Bir müddet sonra, 1938 sonbaharında, Rivera ile Troçki’nin şahsi ve siyasi nedenlerden ötürü arası açıldı. Rivera, sık sık Troçki aleyhine açıklamalarda bulunmaya başladı. Troçki ve eşi, Nisan 1939’da Mavi Ev’den ayrıldılar. Dördüncü Enternasyonal Rivera’yı sosyalizmi terk ederek muhafazakar cumhurbaşkanı adayı Juan Andreu Almazan’ı desteklediği için kınadı.
  • Mayıs 1940’da Troçki’nin evine silahlı baskın oldu. Meksikalı Stalinci grupların yaptığı baskını yöneten ve finanse eden İspanyol iç savaşından ülkesi Meksika’ya dönen komünist ressam David Alfaro Siqueiros’dur (1896-1974). Kapıdaki nöbetçiler pusuya düşürülmüş, Troçki’nin yatak odasına kadar girilmiş, etrafı makineli tüfeklerle taramışlardı. Troçki gürültülerle uyanmış, yandaki odanın dolabına gizlenmiş, bu suretle kurtulmuştu. Troçki’nin oturduğu evin bütün pencerelerinde çelik kepenkler, bahçe duvarlarının üzerinde makineli tüfek yuvaları vardı, ev iyi korunuyordu. Mayıs baskınından sonra güvenlik önlemleri daha da artırıldı. Siqueiros, Diego Rivera ve José Clemente Orozco (1883-1949) kadar ünlü Meksikalı duvar ressamıdır. Siqueiros, Troçki olayındaki rolünden ötürü 1941 yılında Şili’ye sürülmüştür.
  • Troçki ile arası bozuk olan Rivera’dan şüphe edildi, Rivera San Francisco’ya kaçtı.
  • Ağustos 1940’da ikinci saldırı meydana geldi. Fail bu defa uzun yıllardan beri Troçki’yi öldürmek için fırsat kollayan, bu amaçla katibesine sevgili olan, sık sık pasaport değiştiren Frank Jacson/Ramon Mercader’dir. Jacson, pardösüsünün içine saklayabilmek için sapını kestiği dağ kazmasını Troçki’nin kafasına indirdi. Troçki adama yapıştı, bağırdı, muhafızlar adamı yakaladı. Troçki, kaldırıldığı hastanede ertesi gün 62 yaşında öldü. Katil ile tanışıklığı olan Kahlo, sorguya çekildi. Jacson 20 yıla mahkum oldu. Katilin hakiki hüviyeti hiçbir zaman tam olarak anlaşılamadı; Stalinist bir İspanyol olduğu düşünülen Jacson, 1960 yılında cezası bitince serbest bırakıldı ve Çekoslovakya’ya giderek kayboldu.
  • Troçki öldürüldüğü zaman Sovyet Güvenlik Sekreteri ve Sovyet Gizli Polisi şefi Lavrenti Beria (1899-1953) idi.
Troçki’nin vurulduğu evin bahçesinden. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Troçki’nin vurulduğu evin bahçesinden.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Troçki’nin Stalin’e muhalefeti sertti:
    “Stalin, partimizin en fazla dikkati çeken en değersiz adamıdır. Siyasi ufku son derece dardır. Teorik seviyesi iptidaidir. Leninizm’in Temelleri adlı kitabı, ancak öğrencilerin yapabileceği hatalarla doludur. Hiçbir yabancı dil bilmez. Diğer memleketlerdeki gelişmeleri başkalarının görüşlerinden takip eder. Lenin vasiyetnamesinde onun iki özelliğini belirtmiştir: Kabalığı ve vefasızlığı! Yalancıdır. Namussuz ve ahlaksızdır.”
  • Troçki sürgün günlerinde bir taraftan Rusya’daki sol muhalefeti kuvvetlendirmeye, diğer yandan da Avrupa ve Amerika’da komünist partilerini kontrolü altına almaya, Rusya dışındaki Troçkist grupları birleştirmeye  çalışır. En büyük arzularından biri de Çin Komünist Partisi’ni Stalin’in kontrolünden kurtarmak idi.
  • Meksiko Kenti’nde öldürüldükten sonra Troçki’nin bütün arşivi, Harvard Üniversitesi’nde Houghton Kütüphanesi’nde toplanmıştır.
  • İspanya’nın yeni siyasi partisi Podemos Ocak 2014’te Troçkist antikapitalist bir sol grup tarafından kuruldu. Kuruluşundan dört ay sonra yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerinde 4. parti oldu; 2015 yerel seçimlerinde stratejik kentlerde belediye başkanlıklarını Podemos’un desteklediği adaylar kazandı; Aralık 2015’teki genel seçimlerde ülke genelinde desteklenen 3. parti, kritik merkezlerde 2. parti, ayrılıkçı bölgeler Katalonya ve Bask ülkesinde ise birinci parti oldu. Podemos, Troçki’nin adını başarıyla yaşatan en güncel örnektir.

 

Yararlanılan Kaynaklar

  • Troçki İstanbul’da, Ömer Sami Coşar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2010.
  • %100 İstanbul, Erk Acarer, İnkilap Kitabevi, 2009.
  • Frida Kahlo, Rauda Jamis, Afa Yayınları, 1991.
  • 14. İstanbul Bienali, Tuzlu Su, Katalog, 2015.
  • Kahlo, Taschen, 1993.
  • Diego Rivera, Founders Society Detroit Institute of Arts, 1986.
  • Podemos’tan ‘Taht Oyunları’ dersleri, Nilgün Cerrahoğlu, Cumhuriyet Gazetesi, 26.12.2015.

 

Çağdaş Sanata Varış 210| Müzecilik 1

  • Müzeler ve galeriler 18. yüzyıla kadar kurulmamıştır. O zamana kadar sanat eserleri kiliselerde, saraylarda, malikanelerde ve üniversitelerde bulunurdu.
  • 18. yüzyılda bir sanat müzesi, ziyaretçilerin “tanrı benzeri” sanatçılara saygılarını sunacağı  bir mabet gibi algılanırdı. Mimarisi de bu görüşe uygundu: Klasik dünyanın tapınaklarını akla getirirdi.
  • 19. yüzyılın pozitivist yaklaşımı insanların “aydınlanmış” varlıklar olmasını hedefliyordu. Müzeler, en geniş anlamda sanatı öğretme işini üstleniyordu. Müzenin içerdiği yapıt “doğru sanat” anlayışını yansıtıyordu. Yapıtın sergilenmesi, gösterilmesi ideolojik bir seçime dayanırdı. Müzeler, eğitim etkinliğinin yanı sıra ideolojik kurumlardı.
Glyptothek Münih, Bavyera Kralı I. Ludwig'in, sahip olduğu Yunan ve Roma Heykelleri için yaptırmış olduğu müze, 1834 yılında açılmıştır ve ilk kamusal heykel galerisidir. Leo von Klenze tarafından Neoklasik tarzda tasarlanmış olan binanın ön yüzü, bir Antik Yunan tapınağının 19. yüzyıl versiyonudur. Fotoğraf:www.britannica.com

Glyptothek Münih, Bavyera Kralı I. Ludwig’in, sahip olduğu Yunan ve Roma Heykelleri için yaptırmış olduğu müze, 1834 yılında açılmıştır ve ilk kamusal heykel galerisidir. Leo von Klenze tarafından Neoklasik tarzda tasarlanmış olan binanın ön yüzü, bir Antik Yunan tapınağının 19. yüzyıl versiyonudur.
Fotoğraf:www.britannica.com

  • New York’taki Museum of Modern Art (MOMA), bütünüyle 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl sanatına ayrılmış ilk müzedir. 1939 yılında inşa edildiğinde, Klasik mimariye hiçbir gönderme yapmayan Modern bir bina idi ama yine de bir tapınağa benziyordu.
  • New York’taki Solomon R. Guggenheim Müzesi, Frank Lloyd Wright tasarımıdır.
  • Londra’daki Tate Modern, tuğladan yapılma bir elektrik santralından; Paris’teki Musée d’Orsay, 1900’deki Paris Sergisi için inşa edilen tren istasyonundan müzeye dönüştürülmüş, ilk yılında dört milyon kişi tarafından gezilmiştir.
  • Tate, kendi adına ödüller verir: Turner Ödülleri.
Domus, Museum of Mankind, La Coruna, Galiçya, İspanya. Mimarlar César Portela ve Arata Isozaki, 1991-1995. Minimalist Japon mimar Isozaki, Modernist ustaların yaptığının tam tam tersini yapmakta; biçimleri metafora uğratarak, onları bir araya getiren temel tasarım kurallarını bozmaktadır. Isozaki, kendisini şizo-eklektik olarak tanımlıyor. Isozaki günümüz Japon mimarlığının süper starı olarak kabul ediliyor. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Domus, Museum of Mankind, La Coruna, Galiçya, İspanya.
Mimarlar César Portela ve Arata Isozaki, 1991-1995. Minimalist Japon mimar Isozaki, Modernist ustaların yaptığının tam tam tersini yapmakta; biçimleri metafora uğratarak, onları bir araya getiren temel tasarım kurallarını bozmaktadır. Isozaki, kendisini şizo-eklektik olarak tanımlıyor. Isozaki günümüz Japon mimarlığının süper starı olarak kabul ediliyor.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Müzeler koleksiyonlarını sergilerken farklı yollar izler: St. Petersburg’daki Hermitage koleksiyonlarını ulusal okullara göre sergiler: Fransız resmi, İtalyan resmi gibi. MOMA ve Londra’daki National Gallery gibi müzeler ise kronolojik düzenlemeleri kullanırken, Tate Modern koleksiyonunu tematik düzenler.
  • İkinci Dünya Savaşı sonrası/sömürgecilik sonrası dönemde, kimlik eksenli, egemen ideolojiyi aşan alternatif müze anlayışı ortaya çıktı. Devletin oluşturduğu sanat anlayışının dışına çıkan, alternatif sanatı sunan müzeler ile siyasal-ideolojik bir tavır ortaya çıktı.
  • Postmodern dönemde müzeler popüler kültürün bir parçası oldu. Müzeler neredeyse “kutsal mekanlar” olmaktan çıkıp demokratik, plastik mekanlara dönüştüler.
  • Sanatın her şeyi eleştirip yeniden kurgulamasına paralel olarak müzeler de dönüştü.
  • Müzeler kentlerin kimliğini, marka değerini oluşturan kurumlar olarak kabul edilmeye, turizmin de ilgi odaklarından biri olmaya başladı.
  • 1980’ler büyük sergiler dönemi oldu. Bunlar entelektüel düzeyi yüksek ve önemli düşünürlerin düzenlediği gösterilerdi.
  • Philadelphia Resim Müzesi’nde 1985 yılında açılan Marc Chagall sergisi şehir ekonomisine 7,5 milyon dolarlık gelir getirdi. Boston Güzel Sanatlar Müzesi’nde açılan Renoir sergisi üç ay içinde, yöredeki otel, restoran, dükkan ve ulaşım gelirlerine 30 milyon dolarlık katkıda bulundu.
Bilbao Guggenheim Müzesi. İspanya'nın Bask Ülkesi bölgesinde bulunan modern sanat müzesi, Guggenheim Vakfı'nın beş müzesinden biridir. Pritzker Mimarlık Ödülü sahibi bir mimar olan Frank Gehry tarafından tasarlanan ve 1997 yılında tamamlanan bu bina Yapısökümcü mimarinin ünlü bir örneğidir. Fotoğraf: www.insightguides.com/Corrie Wingate.

Bilbao Guggenheim Müzesi.
İspanya’nın Bask Ülkesi bölgesinde bulunan modern sanat müzesi, Guggenheim Vakfı’nın beş müzesinden biridir. Pritzker Mimarlık Ödülü sahibi bir mimar olan Frank Gehry tarafından tasarlanan ve 1997 yılında tamamlanan bu bina Yapısökümcü mimarinin ünlü bir örneğidir.
Fotoğraf: www.insightguides.com/Corrie Wingate.

 

Çağdaş Sanata Varış 207| Postmodern Müzik 2

  • Yenilikçi kuşaklar, genellikle Avusturyalı besteci Anton Von Webern (1883-1945) yolunda yürüyen bir dizisellik yöntemi ile özdeşleşir. Webern, ölümünden 10 yıl sonra bir öncü olarak yeniden seçkinleşir.
  • İlk kez 1955 yılında Werner Meyer-Eppler tarafından yapılan, şansa bağlı/rastlantısal müziği (aleatory), doğaçlama veya John Cage’in belirsizlik prensibine dayanan müziği ile karıştırmamak gerekir. Bu yöntemde parçanın geneli belirlenmiş, detaylar şansa bırakılmış; besteci, parçanın bir bölümünü yorumcunun değerlendirmesine bırakmıştır. Bir bakıma, yönlendirilmiş bir doğaçlamadır. Notaların üzerine rastgele mürekkep döküp ne okunabilirse onu çalmak; nota sayfalarını kura çeker gibi çekip ve çıkan sırayı uygulamak; yorumcunun birkaç sayfa yere düşürüp doğaçtan çalmayı sürdürmesi gibi deneyler yapılmıştır. Teybe kaydettiği sesleri laboratuvarda elektronikleştirip yeni deneyler yapan Pierre Boulez (1925-2016), Karlheinz Stockhausen, John Cage, Christian Wolf gibi birçok besteci bu yöntemi kullanmıştır.
  • 1974 yılında Paris’te müzik araştırma merkezi IRCAM kurulmuş, bu ortamda dizisel teknik geliştirilmiş ve elektronik aygıtlarla deney yapma olanağı sağlanmıştır.
  • Japonya, Bali, Endonezya, Hindistan ve Afrika müziklerine büyük ilgi duyulmuştur. Bu toplumların özgün müziği, çalgıları, ritimleri Batı müziğine yeni sesler getirir. Asya müziğindeki tekdüze yineleme, Uzakdoğu’nun gizemli ezgileri, ve Afrika’nın ritimsel çeşitliliği Batı müziğine dahil edilir.
  • 1960’ların Fluxus akımı, önceleri müzik ve tiyatronun birleşmesinden kaynaklanmış, her türlü sesi müzik sayan bir akımdı. Fluxus, müzik sanatında sonraki kuşağın minimal müziğine bir hazırlık aşaması olmuştur. Steve Reich (1936-), Philip Glass (1937-) ve John Adams (1947-), minimal müziğin yineleme özelliğini deneysel bir basamak olarak kullanmışlar; Glass’ın Einstein Kumsalda (1976), Satyargraha (1980), Fotoğrafçı (1982) ve Akhnaten (1984) operaları;  Reich’ın Çöl Müziği (1983) ve Adams’ın Nixon Çin’de adlı operaları geniş izleyici kitlesinin ilgisini çekmiştir.
Bir Karlheinz Stockhausen partisyonunun fotoğrafı. Fotoğraf:www.hauss.gr

Bir Karlheinz Stockhausen partisyonunun fotoğrafı.
Fotoğraf:www.hauss.gr

  • 1960’lı yılların sonunda ve 1970’li yıllarda Alman klasik müzik ve opera bestecisi Karlheinz Stockhausen (1928-2007), klasik müzik için birçok yenilikler getirmiş, elektronik müzik bestelemenin birçok değişik şekillerini denemiştir. Haftanın her günü için hazırladığı 7 değişik operadan oluşan bir opera serisi ve günün 24 saatine ithaf ettiği müzikler yapmıştır. Bali, İspanya, Vietnam, Japonya, Macaristan başta olmak üzere her çeşit esinlenmeyi elektronik gereçler kullanarak birleştirir. Teybe kaydettiği sesleri laboratuvarda elektronikleştirip yeni deneyler yapar. Webern’in kromatik skalanın notalarını dizeler içinde kullanma kuramını  ses gürlüğü, süre ve tını gibi başka ögelere uyarlar. Webern’in grup kompozisyonu kavramını da geliştirerek, değişik karakterdeki malzemeleri birleştirip, sunma sırasını yorumcuya bırakan çalışmalar da yapmıştır. Elektronik ve akustik malzeme ile rastlantısallığı kaynaştırması, yaratıcı buluşlara yol açmıştır.
  • Oğlu, Çağdaş Dönemin en eklektik müzisyenlerinden, trompetçi, doğaçlama sanatçısı ve besteci Markus Stockhausen (1957-), çağdaş ve klasik müzikteki ustalığını caz müzikte de gösterebilen ender sanatçılardandır.
Stockhausen, Mantra adlı bestesi için grafik hazırlarken. Fotoğraf: Zaman İçinde Müzik, Evin İlyasoğlu, YKY.

Stockhausen, Mantra adlı bestesi için grafik hazırlarken.
Fotoğraf: Zaman İçinde Müzik, Evin İlyasoğlu, YKY.

  • 1970’lerin sonunda ve 1980’li yıllarda Batı müzik tarihini etkileyen en önemli ögelerden biri hala, Modern dönemde olduğu gibi, Uzakdoğu’nun gizemidir.
  • 1960’lı yılların ortasından sonuna kadar gözde olan Minimalist müziğin öncülerinden biri olan, günümüzde ABD’nin yaşayan en büyük bestecisi olarak kabul edilen Steve (Stephen Michael) Reich (1936-), müziğin geleceğinin Batılı olmayan; Endonezya, Afrika ve Hint yapısındaki müziğe bağlı olduğunu söyler. Reich’ın döngüsel, yavaş ritimli müziği Çağdaş Dönem müzisyenlerini etkilemiş; müziği 1980’li yıllarda karanlık bir karakter kazanmış, tarihi temaları, özellikle Yahudi mirasını esas almış; Different Trains adlı yapıtıyla Grammy Ödülü’ne layık görülmüştür.
  • Israrlı ritim yinelemeleri ve metal vurma çalgıların tınıları ve Zen Budizm’in felsefesi 1992 yılındaki ölümüne kadar John Cage’in ritmik kalıplarını ve deneysel müziğini yönlendiren etkenler olmuştur.
  • Schoenberg ve Stravinsky başta olmak üzere 1930’lu yıllarda Avrupa’nın büyük bestecileri ABD’ye yerleşmeye başlar. Çağdaş Amerikan müziği bu öncülerden etkilendiği gibi Avrupalı besteciler de geniş bir ses paleti ve büyük formlar kullanmaya ve deneysel sesleri birleştirmeye başlarlar. Postmodern kültürel üretimin gerçek öncüsü Schoenberg değil, Stravinsky’dir, denir. Onun müziği, atonal özelliği, ritmik yapısı, melodi ve armonisinin enerjisi ile “yüksek klasik sanat”ta Postmodernizm’in başlangıcına işaret sayılır. Müzik eleştirmeni Philip Glass, besteci-eleştirmen Igor Stravinsky’nin (1882-1971) özgün olarak dört el için bestelenip sonradan orkestra uyarlaması yapılan Bahar Ayini adlı eserindeki olağandışı, sınırları zorlayan ilkel ritme dikkat çeker. Stravinsky’nin yeni malzemeler kullanması, ilkel boyların ritim düzeni, birden çok ritme bağlı yapısı, canlı ve güçlü ritim dokusu, vurma çalgıların yeni bir anlayışla, şiddetli ritim teknikleri ile kullanılması, ısrarlı ritmin tekdüzeliği, coşkusu, çoğunlukla tonal olmayan armonisi Postmodernizm’in habercisi olarak görülürler.
  • Stravinsky caz müziğinden de yararlanmıştır. Daha ABD’ye gitmeden 1918 yılında bestelediği Ragtime adlı eseri, caz müziğini sanat müziği ile birleştiren erken örneklerden biridir.
  • 1980’li yıllar, caz müziği diline de çok kaynaklı bir zenginlik getirir. Afrika’daki Afro-Pop akımı, Latin Amerika müziği, özellikle Brezilya, caz müziğine ayrı bir renk katar. Giderek iyi eğitim görmeye başlayan caz müzisyenleri, kompozisyon ve yorumculuk konusunda teknik aşamalar kaydederler. Caz müziğinde artık yalnız Amerika’nın değil, 1980’li yıllardan başlayarak, büyük plak şirketlerinin de özgün yapıtlara desteği ile, Avrupa kıtasının katılımı da söz konusu olur.
  • Alman besteci Carl Orff (1893-1982), Stravinsky gibi ilkel boyların törelerinden, Gregorius Ezgileri’nden, Golliardlar’ın din dışı ezgilerinden yararlanmıştır. Özellikle Carmina Burana’da parlak orkestra renkleri, yalın çizgiler, ritmik çeşitlemeler, ksilofon ve piyano gibi vurma çalgılardan elde edilen zengin tını, insan coşkusunu dile getiren geniş koro görülür.
  • İtalyan besteci, kuramcı, öğretmen Luciano Berio (1925-2003), 1955 yılında Milano Elektronik Müzik Stüdyoları’nı kurmuş; eserlerinde insan sesi ile elektroniği birleştirmiş; şarkıcıları notaya bağlı kalmak ya da serbest söylemekte özgür bırakmış; çeşitli bestecilerin ezgileri ile kendi önceki müziklerinden alıntılarla kolaj tekniğini geliştirmiştir.
Rastlantısal müzikte grafik notalama yöntemi gündeme gelir. Besteci yorumcuya böyle bir taslak çizer. Taslakta, ses yükseklikleri, gürlükler, süreler, devinim, yoğunluk ve anlatım açısından yönlendirmeler resimsel çağrışımlarla sese dönüştürülür. Fotoğraf:michaelkrzyzaniak.com

Rastlantısal müzikte grafik notalama yöntemi gündeme gelir. Besteci yorumcuya böyle bir taslak çizer. Taslakta, ses yükseklikleri, gürlükler, süreler, devinim, yoğunluk ve anlatım açısından yönlendirmeler resimsel çağrışımlarla sese dönüştürülür.
Fotoğraf:michaelkrzyzaniak.com

  • Akustik çalgılarla teyp müziğini birleştiren besteciler olduğu gibi bilgisayar dönemiyle, bestelerini bilgisayar yardımıyla yapan besteciler de ortaya çıktı. Charles Dodge (1942-), 1975 yılında Celebration (Kutlama) adlı yapıtında müzik ile dijital olarak kaydedilmiş konuşma sesini  birleştirmiştir. Bilgisayar kullanan ilk besteciler arasında Pierre Boulez (1925-2016), Emmanuel Ghent (1925-2003), Milton Babbitt (1916-2011), Yannis Xenakis’i (1922-2001) sayabiliriz.
  • ABD’de, oda müziği derneklerinin üye sayısı, 1979’da 20 iken, 1989 yılında 578’e ulaştı.
  • 1970- 1989 arasında ABD’de operaya gidenlerin sayısı üç kat arttı. ABD’deki 113 profesyonel opera topluluğunun dörtte üçe yakın bölümü 1965’ten sonra, bunların çoğu da 1980’li yıllarda kurulmuştur. Opera, eski moda görünümünü geride bırakarak, geniş bir izleyici kitlesine seslenmeye başlamıştır. Yüzyıllar öncesine ait bir biçim, çağdaş izleyici için yeniden canlandırılmıştır. Bu gelişmeye, sahnenin üstüne yerleştirilen ve yabancı dildeki operaların çevirisini sunan üst yazıların payı büyüktür. 1974-1975 sezonundaki 16 galaya karşılık 1987-1988 sezonunda 141 gala düzenlenmiştir.
  • Moonstruck (Ay Çarpması, 1987) ve Fatal Attraction (Öldüren Cazibe, 1987) gibi başarılı filmlerde operadan bolca yararlanıldı.
  • Reklamlarda, ürünlere bir kalite imajı kazandırmak için opera müziğinden yararlanılmaya başlandı.
  • Boston Senfoni Orkestrası, popüler müzik programlarıyla genç dinleyicilere seslenmeye başlamış; St. Louis ve Phoenix Senfoni Orkestraları Jean Gecesi düzenlemiş ve girişte kravat takmama koşulu koymuştu. Amaç, yeni dinleyiciler ve yeni gelir kaynakları yaratmaktı.