Etiket arşivi: İspanya

Troçki’nin Sürgün Evleri 5

Troçki’nin vurulduğu ev. Günümüzde müze. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Troçki’nin vurulduğu ev. Günümüzde müze.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Troçki’nin son çalışma odası. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Troçki’nin son çalışma odası.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Bir müddet sonra, 1938 sonbaharında, Rivera ile Troçki’nin şahsi ve siyasi nedenlerden ötürü arası açıldı. Rivera, sık sık Troçki aleyhine açıklamalarda bulunmaya başladı. Troçki ve eşi, Nisan 1939’da Mavi Ev’den ayrıldılar. Dördüncü Enternasyonal Rivera’yı sosyalizmi terk ederek muhafazakar cumhurbaşkanı adayı Juan Andreu Almazan’ı desteklediği için kınadı.
  • Mayıs 1940’da Troçki’nin evine silahlı baskın oldu. Meksikalı Stalinci grupların yaptığı baskını yöneten ve finanse eden İspanyol iç savaşından ülkesi Meksika’ya dönen komünist ressam David Alfaro Siqueiros’dur (1896-1974). Kapıdaki nöbetçiler pusuya düşürülmüş, Troçki’nin yatak odasına kadar girilmiş, etrafı makineli tüfeklerle taramışlardı. Troçki gürültülerle uyanmış, yandaki odanın dolabına gizlenmiş, bu suretle kurtulmuştu. Troçki’nin oturduğu evin bütün pencerelerinde çelik kepenkler, bahçe duvarlarının üzerinde makineli tüfek yuvaları vardı, ev iyi korunuyordu. Mayıs baskınından sonra güvenlik önlemleri daha da artırıldı. Siqueiros, Diego Rivera ve José Clemente Orozco (1883-1949) kadar ünlü Meksikalı duvar ressamıdır. Siqueiros, Troçki olayındaki rolünden ötürü 1941 yılında Şili’ye sürülmüştür.
  • Troçki ile arası bozuk olan Rivera’dan şüphe edildi, Rivera San Francisco’ya kaçtı.
  • Ağustos 1940’da ikinci saldırı meydana geldi. Fail bu defa uzun yıllardan beri Troçki’yi öldürmek için fırsat kollayan, bu amaçla katibesine sevgili olan, sık sık pasaport değiştiren Frank Jacson/Ramon Mercader’dir. Jacson, pardösüsünün içine saklayabilmek için sapını kestiği dağ kazmasını Troçki’nin kafasına indirdi. Troçki adama yapıştı, bağırdı, muhafızlar adamı yakaladı. Troçki, kaldırıldığı hastanede ertesi gün 62 yaşında öldü. Katil ile tanışıklığı olan Kahlo, sorguya çekildi. Jacson 20 yıla mahkum oldu. Katilin hakiki hüviyeti hiçbir zaman tam olarak anlaşılamadı; Stalinist bir İspanyol olduğu düşünülen Jacson, 1960 yılında cezası bitince serbest bırakıldı ve Çekoslovakya’ya giderek kayboldu.
  • Troçki öldürüldüğü zaman Sovyet Güvenlik Sekreteri ve Sovyet Gizli Polisi şefi Lavrenti Beria (1899-1953) idi.
Troçki’nin vurulduğu evin bahçesinden. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Troçki’nin vurulduğu evin bahçesinden.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Troçki’nin Stalin’e muhalefeti sertti:
    “Stalin, partimizin en fazla dikkati çeken en değersiz adamıdır. Siyasi ufku son derece dardır. Teorik seviyesi iptidaidir. Leninizm’in Temelleri adlı kitabı, ancak öğrencilerin yapabileceği hatalarla doludur. Hiçbir yabancı dil bilmez. Diğer memleketlerdeki gelişmeleri başkalarının görüşlerinden takip eder. Lenin vasiyetnamesinde onun iki özelliğini belirtmiştir: Kabalığı ve vefasızlığı! Yalancıdır. Namussuz ve ahlaksızdır.”
  • Troçki sürgün günlerinde bir taraftan Rusya’daki sol muhalefeti kuvvetlendirmeye, diğer yandan da Avrupa ve Amerika’da komünist partilerini kontrolü altına almaya, Rusya dışındaki Troçkist grupları birleştirmeye  çalışır. En büyük arzularından biri de Çin Komünist Partisi’ni Stalin’in kontrolünden kurtarmak idi.
  • Meksiko Kenti’nde öldürüldükten sonra Troçki’nin bütün arşivi, Harvard Üniversitesi’nde Houghton Kütüphanesi’nde toplanmıştır.
  • İspanya’nın yeni siyasi partisi Podemos Ocak 2014’te Troçkist antikapitalist bir sol grup tarafından kuruldu. Kuruluşundan dört ay sonra yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerinde 4. parti oldu; 2015 yerel seçimlerinde stratejik kentlerde belediye başkanlıklarını Podemos’un desteklediği adaylar kazandı; Aralık 2015’teki genel seçimlerde ülke genelinde desteklenen 3. parti, kritik merkezlerde 2. parti, ayrılıkçı bölgeler Katalonya ve Bask ülkesinde ise birinci parti oldu. Podemos, Troçki’nin adını başarıyla yaşatan en güncel örnektir.

 

Yararlanılan Kaynaklar

  • Troçki İstanbul’da, Ömer Sami Coşar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2010.
  • %100 İstanbul, Erk Acarer, İnkilap Kitabevi, 2009.
  • Frida Kahlo, Rauda Jamis, Afa Yayınları, 1991.
  • 14. İstanbul Bienali, Tuzlu Su, Katalog, 2015.
  • Kahlo, Taschen, 1993.
  • Diego Rivera, Founders Society Detroit Institute of Arts, 1986.
  • Podemos’tan ‘Taht Oyunları’ dersleri, Nilgün Cerrahoğlu, Cumhuriyet Gazetesi, 26.12.2015.

 

Çağdaş Sanata Varış 210| Müzecilik 1

  • Müzeler ve galeriler 18. yüzyıla kadar kurulmamıştır. O zamana kadar sanat eserleri kiliselerde, saraylarda, malikanelerde ve üniversitelerde bulunurdu.
  • 18. yüzyılda bir sanat müzesi, ziyaretçilerin “tanrı benzeri” sanatçılara saygılarını sunacağı  bir mabet gibi algılanırdı. Mimarisi de bu görüşe uygundu: Klasik dünyanın tapınaklarını akla getirirdi.
  • 19. yüzyılın pozitivist yaklaşımı insanların “aydınlanmış” varlıklar olmasını hedefliyordu. Müzeler, en geniş anlamda sanatı öğretme işini üstleniyordu. Müzenin içerdiği yapıt “doğru sanat” anlayışını yansıtıyordu. Yapıtın sergilenmesi, gösterilmesi ideolojik bir seçime dayanırdı. Müzeler, eğitim etkinliğinin yanı sıra ideolojik kurumlardı.
Glyptothek Münih, Bavyera Kralı I. Ludwig'in, sahip olduğu Yunan ve Roma Heykelleri için yaptırmış olduğu müze, 1834 yılında açılmıştır ve ilk kamusal heykel galerisidir. Leo von Klenze tarafından Neoklasik tarzda tasarlanmış olan binanın ön yüzü, bir Antik Yunan tapınağının 19. yüzyıl versiyonudur. Fotoğraf:www.britannica.com

Glyptothek Münih, Bavyera Kralı I. Ludwig’in, sahip olduğu Yunan ve Roma Heykelleri için yaptırmış olduğu müze, 1834 yılında açılmıştır ve ilk kamusal heykel galerisidir. Leo von Klenze tarafından Neoklasik tarzda tasarlanmış olan binanın ön yüzü, bir Antik Yunan tapınağının 19. yüzyıl versiyonudur.
Fotoğraf:www.britannica.com

  • New York’taki Museum of Modern Art (MOMA), bütünüyle 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl sanatına ayrılmış ilk müzedir. 1939 yılında inşa edildiğinde, Klasik mimariye hiçbir gönderme yapmayan Modern bir bina idi ama yine de bir tapınağa benziyordu.
  • New York’taki Solomon R. Guggenheim Müzesi, Frank Lloyd Wright tasarımıdır.
  • Londra’daki Tate Modern, tuğladan yapılma bir elektrik santralından; Paris’teki Musée d’Orsay, 1900’deki Paris Sergisi için inşa edilen tren istasyonundan müzeye dönüştürülmüş, ilk yılında dört milyon kişi tarafından gezilmiştir.
  • Tate, kendi adına ödüller verir: Turner Ödülleri.
Domus, Museum of Mankind, La Coruna, Galiçya, İspanya. Mimarlar César Portela ve Arata Isozaki, 1991-1995. Minimalist Japon mimar Isozaki, Modernist ustaların yaptığının tam tam tersini yapmakta; biçimleri metafora uğratarak, onları bir araya getiren temel tasarım kurallarını bozmaktadır. Isozaki, kendisini şizo-eklektik olarak tanımlıyor. Isozaki günümüz Japon mimarlığının süper starı olarak kabul ediliyor. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Domus, Museum of Mankind, La Coruna, Galiçya, İspanya.
Mimarlar César Portela ve Arata Isozaki, 1991-1995. Minimalist Japon mimar Isozaki, Modernist ustaların yaptığının tam tam tersini yapmakta; biçimleri metafora uğratarak, onları bir araya getiren temel tasarım kurallarını bozmaktadır. Isozaki, kendisini şizo-eklektik olarak tanımlıyor. Isozaki günümüz Japon mimarlığının süper starı olarak kabul ediliyor.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Müzeler koleksiyonlarını sergilerken farklı yollar izler: St. Petersburg’daki Hermitage koleksiyonlarını ulusal okullara göre sergiler: Fransız resmi, İtalyan resmi gibi. MOMA ve Londra’daki National Gallery gibi müzeler ise kronolojik düzenlemeleri kullanırken, Tate Modern koleksiyonunu tematik düzenler.
  • İkinci Dünya Savaşı sonrası/sömürgecilik sonrası dönemde, kimlik eksenli, egemen ideolojiyi aşan alternatif müze anlayışı ortaya çıktı. Devletin oluşturduğu sanat anlayışının dışına çıkan, alternatif sanatı sunan müzeler ile siyasal-ideolojik bir tavır ortaya çıktı.
  • Postmodern dönemde müzeler popüler kültürün bir parçası oldu. Müzeler neredeyse “kutsal mekanlar” olmaktan çıkıp demokratik, plastik mekanlara dönüştüler.
  • Sanatın her şeyi eleştirip yeniden kurgulamasına paralel olarak müzeler de dönüştü.
  • Müzeler kentlerin kimliğini, marka değerini oluşturan kurumlar olarak kabul edilmeye, turizmin de ilgi odaklarından biri olmaya başladı.
  • 1980’ler büyük sergiler dönemi oldu. Bunlar entelektüel düzeyi yüksek ve önemli düşünürlerin düzenlediği gösterilerdi.
  • Philadelphia Resim Müzesi’nde 1985 yılında açılan Marc Chagall sergisi şehir ekonomisine 7,5 milyon dolarlık gelir getirdi. Boston Güzel Sanatlar Müzesi’nde açılan Renoir sergisi üç ay içinde, yöredeki otel, restoran, dükkan ve ulaşım gelirlerine 30 milyon dolarlık katkıda bulundu.
Bilbao Guggenheim Müzesi. İspanya'nın Bask Ülkesi bölgesinde bulunan modern sanat müzesi, Guggenheim Vakfı'nın beş müzesinden biridir. Pritzker Mimarlık Ödülü sahibi bir mimar olan Frank Gehry tarafından tasarlanan ve 1997 yılında tamamlanan bu bina Yapısökümcü mimarinin ünlü bir örneğidir. Fotoğraf: www.insightguides.com/Corrie Wingate.

Bilbao Guggenheim Müzesi.
İspanya’nın Bask Ülkesi bölgesinde bulunan modern sanat müzesi, Guggenheim Vakfı’nın beş müzesinden biridir. Pritzker Mimarlık Ödülü sahibi bir mimar olan Frank Gehry tarafından tasarlanan ve 1997 yılında tamamlanan bu bina Yapısökümcü mimarinin ünlü bir örneğidir.
Fotoğraf: www.insightguides.com/Corrie Wingate.

 

Çağdaş Sanata Varış 207| Postmodern Müzik 2

  • Yenilikçi kuşaklar, genellikle Avusturyalı besteci Anton Von Webern (1883-1945) yolunda yürüyen bir dizisellik yöntemi ile özdeşleşir. Webern, ölümünden 10 yıl sonra bir öncü olarak yeniden seçkinleşir.
  • İlk kez 1955 yılında Werner Meyer-Eppler tarafından yapılan, şansa bağlı/rastlantısal müziği (aleatory), doğaçlama veya John Cage’in belirsizlik prensibine dayanan müziği ile karıştırmamak gerekir. Bu yöntemde parçanın geneli belirlenmiş, detaylar şansa bırakılmış; besteci, parçanın bir bölümünü yorumcunun değerlendirmesine bırakmıştır. Bir bakıma, yönlendirilmiş bir doğaçlamadır. Notaların üzerine rastgele mürekkep döküp ne okunabilirse onu çalmak; nota sayfalarını kura çeker gibi çekip ve çıkan sırayı uygulamak; yorumcunun birkaç sayfa yere düşürüp doğaçtan çalmayı sürdürmesi gibi deneyler yapılmıştır. Teybe kaydettiği sesleri laboratuvarda elektronikleştirip yeni deneyler yapan Pierre Boulez (1925-2016), Karlheinz Stockhausen, John Cage, Christian Wolf gibi birçok besteci bu yöntemi kullanmıştır.
  • 1974 yılında Paris’te müzik araştırma merkezi IRCAM kurulmuş, bu ortamda dizisel teknik geliştirilmiş ve elektronik aygıtlarla deney yapma olanağı sağlanmıştır.
  • Japonya, Bali, Endonezya, Hindistan ve Afrika müziklerine büyük ilgi duyulmuştur. Bu toplumların özgün müziği, çalgıları, ritimleri Batı müziğine yeni sesler getirir. Asya müziğindeki tekdüze yineleme, Uzakdoğu’nun gizemli ezgileri, ve Afrika’nın ritimsel çeşitliliği Batı müziğine dahil edilir.
  • 1960’ların Fluxus akımı, önceleri müzik ve tiyatronun birleşmesinden kaynaklanmış, her türlü sesi müzik sayan bir akımdı. Fluxus, müzik sanatında sonraki kuşağın minimal müziğine bir hazırlık aşaması olmuştur. Steve Reich (1936-), Philip Glass (1937-) ve John Adams (1947-), minimal müziğin yineleme özelliğini deneysel bir basamak olarak kullanmışlar; Glass’ın Einstein Kumsalda (1976), Satyargraha (1980), Fotoğrafçı (1982) ve Akhnaten (1984) operaları;  Reich’ın Çöl Müziği (1983) ve Adams’ın Nixon Çin’de adlı operaları geniş izleyici kitlesinin ilgisini çekmiştir.
Bir Karlheinz Stockhausen partisyonunun fotoğrafı. Fotoğraf:www.hauss.gr

Bir Karlheinz Stockhausen partisyonunun fotoğrafı.
Fotoğraf:www.hauss.gr

  • 1960’lı yılların sonunda ve 1970’li yıllarda Alman klasik müzik ve opera bestecisi Karlheinz Stockhausen (1928-2007), klasik müzik için birçok yenilikler getirmiş, elektronik müzik bestelemenin birçok değişik şekillerini denemiştir. Haftanın her günü için hazırladığı 7 değişik operadan oluşan bir opera serisi ve günün 24 saatine ithaf ettiği müzikler yapmıştır. Bali, İspanya, Vietnam, Japonya, Macaristan başta olmak üzere her çeşit esinlenmeyi elektronik gereçler kullanarak birleştirir. Teybe kaydettiği sesleri laboratuvarda elektronikleştirip yeni deneyler yapar. Webern’in kromatik skalanın notalarını dizeler içinde kullanma kuramını  ses gürlüğü, süre ve tını gibi başka ögelere uyarlar. Webern’in grup kompozisyonu kavramını da geliştirerek, değişik karakterdeki malzemeleri birleştirip, sunma sırasını yorumcuya bırakan çalışmalar da yapmıştır. Elektronik ve akustik malzeme ile rastlantısallığı kaynaştırması, yaratıcı buluşlara yol açmıştır.
  • Oğlu, Çağdaş Dönemin en eklektik müzisyenlerinden, trompetçi, doğaçlama sanatçısı ve besteci Markus Stockhausen (1957-), çağdaş ve klasik müzikteki ustalığını caz müzikte de gösterebilen ender sanatçılardandır.
Stockhausen, Mantra adlı bestesi için grafik hazırlarken. Fotoğraf: Zaman İçinde Müzik, Evin İlyasoğlu, YKY.

Stockhausen, Mantra adlı bestesi için grafik hazırlarken.
Fotoğraf: Zaman İçinde Müzik, Evin İlyasoğlu, YKY.

  • 1970’lerin sonunda ve 1980’li yıllarda Batı müzik tarihini etkileyen en önemli ögelerden biri hala, Modern dönemde olduğu gibi, Uzakdoğu’nun gizemidir.
  • 1960’lı yılların ortasından sonuna kadar gözde olan Minimalist müziğin öncülerinden biri olan, günümüzde ABD’nin yaşayan en büyük bestecisi olarak kabul edilen Steve (Stephen Michael) Reich (1936-), müziğin geleceğinin Batılı olmayan; Endonezya, Afrika ve Hint yapısındaki müziğe bağlı olduğunu söyler. Reich’ın döngüsel, yavaş ritimli müziği Çağdaş Dönem müzisyenlerini etkilemiş; müziği 1980’li yıllarda karanlık bir karakter kazanmış, tarihi temaları, özellikle Yahudi mirasını esas almış; Different Trains adlı yapıtıyla Grammy Ödülü’ne layık görülmüştür.
  • Israrlı ritim yinelemeleri ve metal vurma çalgıların tınıları ve Zen Budizm’in felsefesi 1992 yılındaki ölümüne kadar John Cage’in ritmik kalıplarını ve deneysel müziğini yönlendiren etkenler olmuştur.
  • Schoenberg ve Stravinsky başta olmak üzere 1930’lu yıllarda Avrupa’nın büyük bestecileri ABD’ye yerleşmeye başlar. Çağdaş Amerikan müziği bu öncülerden etkilendiği gibi Avrupalı besteciler de geniş bir ses paleti ve büyük formlar kullanmaya ve deneysel sesleri birleştirmeye başlarlar. Postmodern kültürel üretimin gerçek öncüsü Schoenberg değil, Stravinsky’dir, denir. Onun müziği, atonal özelliği, ritmik yapısı, melodi ve armonisinin enerjisi ile “yüksek klasik sanat”ta Postmodernizm’in başlangıcına işaret sayılır. Müzik eleştirmeni Philip Glass, besteci-eleştirmen Igor Stravinsky’nin (1882-1971) özgün olarak dört el için bestelenip sonradan orkestra uyarlaması yapılan Bahar Ayini adlı eserindeki olağandışı, sınırları zorlayan ilkel ritme dikkat çeker. Stravinsky’nin yeni malzemeler kullanması, ilkel boyların ritim düzeni, birden çok ritme bağlı yapısı, canlı ve güçlü ritim dokusu, vurma çalgıların yeni bir anlayışla, şiddetli ritim teknikleri ile kullanılması, ısrarlı ritmin tekdüzeliği, coşkusu, çoğunlukla tonal olmayan armonisi Postmodernizm’in habercisi olarak görülürler.
  • Stravinsky caz müziğinden de yararlanmıştır. Daha ABD’ye gitmeden 1918 yılında bestelediği Ragtime adlı eseri, caz müziğini sanat müziği ile birleştiren erken örneklerden biridir.
  • 1980’li yıllar, caz müziği diline de çok kaynaklı bir zenginlik getirir. Afrika’daki Afro-Pop akımı, Latin Amerika müziği, özellikle Brezilya, caz müziğine ayrı bir renk katar. Giderek iyi eğitim görmeye başlayan caz müzisyenleri, kompozisyon ve yorumculuk konusunda teknik aşamalar kaydederler. Caz müziğinde artık yalnız Amerika’nın değil, 1980’li yıllardan başlayarak, büyük plak şirketlerinin de özgün yapıtlara desteği ile, Avrupa kıtasının katılımı da söz konusu olur.
  • Alman besteci Carl Orff (1893-1982), Stravinsky gibi ilkel boyların törelerinden, Gregorius Ezgileri’nden, Golliardlar’ın din dışı ezgilerinden yararlanmıştır. Özellikle Carmina Burana’da parlak orkestra renkleri, yalın çizgiler, ritmik çeşitlemeler, ksilofon ve piyano gibi vurma çalgılardan elde edilen zengin tını, insan coşkusunu dile getiren geniş koro görülür.
  • İtalyan besteci, kuramcı, öğretmen Luciano Berio (1925-2003), 1955 yılında Milano Elektronik Müzik Stüdyoları’nı kurmuş; eserlerinde insan sesi ile elektroniği birleştirmiş; şarkıcıları notaya bağlı kalmak ya da serbest söylemekte özgür bırakmış; çeşitli bestecilerin ezgileri ile kendi önceki müziklerinden alıntılarla kolaj tekniğini geliştirmiştir.
Rastlantısal müzikte grafik notalama yöntemi gündeme gelir. Besteci yorumcuya böyle bir taslak çizer. Taslakta, ses yükseklikleri, gürlükler, süreler, devinim, yoğunluk ve anlatım açısından yönlendirmeler resimsel çağrışımlarla sese dönüştürülür. Fotoğraf:michaelkrzyzaniak.com

Rastlantısal müzikte grafik notalama yöntemi gündeme gelir. Besteci yorumcuya böyle bir taslak çizer. Taslakta, ses yükseklikleri, gürlükler, süreler, devinim, yoğunluk ve anlatım açısından yönlendirmeler resimsel çağrışımlarla sese dönüştürülür.
Fotoğraf:michaelkrzyzaniak.com

  • Akustik çalgılarla teyp müziğini birleştiren besteciler olduğu gibi bilgisayar dönemiyle, bestelerini bilgisayar yardımıyla yapan besteciler de ortaya çıktı. Charles Dodge (1942-), 1975 yılında Celebration (Kutlama) adlı yapıtında müzik ile dijital olarak kaydedilmiş konuşma sesini  birleştirmiştir. Bilgisayar kullanan ilk besteciler arasında Pierre Boulez (1925-2016), Emmanuel Ghent (1925-2003), Milton Babbitt (1916-2011), Yannis Xenakis’i (1922-2001) sayabiliriz.
  • ABD’de, oda müziği derneklerinin üye sayısı, 1979’da 20 iken, 1989 yılında 578’e ulaştı.
  • 1970- 1989 arasında ABD’de operaya gidenlerin sayısı üç kat arttı. ABD’deki 113 profesyonel opera topluluğunun dörtte üçe yakın bölümü 1965’ten sonra, bunların çoğu da 1980’li yıllarda kurulmuştur. Opera, eski moda görünümünü geride bırakarak, geniş bir izleyici kitlesine seslenmeye başlamıştır. Yüzyıllar öncesine ait bir biçim, çağdaş izleyici için yeniden canlandırılmıştır. Bu gelişmeye, sahnenin üstüne yerleştirilen ve yabancı dildeki operaların çevirisini sunan üst yazıların payı büyüktür. 1974-1975 sezonundaki 16 galaya karşılık 1987-1988 sezonunda 141 gala düzenlenmiştir.
  • Moonstruck (Ay Çarpması, 1987) ve Fatal Attraction (Öldüren Cazibe, 1987) gibi başarılı filmlerde operadan bolca yararlanıldı.
  • Reklamlarda, ürünlere bir kalite imajı kazandırmak için opera müziğinden yararlanılmaya başlandı.
  • Boston Senfoni Orkestrası, popüler müzik programlarıyla genç dinleyicilere seslenmeye başlamış; St. Louis ve Phoenix Senfoni Orkestraları Jean Gecesi düzenlemiş ve girişte kravat takmama koşulu koymuştu. Amaç, yeni dinleyiciler ve yeni gelir kaynakları yaratmaktı.

 

Özbekistan Gezisi 47 Özbek Yemekleri

  • Pamuk yağı yemek pişirmekte kullanılıyor. Dolayısıyla yemekler biraz ağır oluyor.
  • Özbek pilavı en ünlü yemekleri. Gerçekten çok lezzetli. Pirincin az bulunduğu zamanlarda bayram yemeğine dönüşüyor.
  • Eski Yunanlar pirinci Büyük İskender’in Hindistan’a düzenlediği seferden sonra tanıdılar.
  • Romalılar pirinç ile yapılan yemeklere düşkün değillerdi.
  • Bizans ve Girit metinlerinde pirincin ilk kez tatlı yapımında kullanıldığı yazılı.
  • Pirinç, Ortadoğu’ya Moğol istilasıyla geldi. 13.-15. yüzyıl arasında bölgeyi istila eden Moğollar pirinci Çin’den getirdiler. Böylece pirinç Safevi Sarayı’nda ve aristokrasisinde moda oldu. 16. yüzyıl başında Safevi mutfağında çok çeşitli pirinç pişirme teknikleri geliştirildi ve bugün anlaşıldığı biçimiyle pilav Safevi Sarayında yaratıldı. Osmanlıların pirinç-pilav kültürü ayrı bir gelişim çizgisi izledi. Bu farklılıklar bugün de devam ediyor. İranlıların yöntemine süzme denir. Pirinci haşlayıp süzerler, yağ ilave ederler. Osmanlılar’da en sık kullanılan yöntem, pirincin suyunu çekinceye kadar tuzlu suda pişirip  yağ dökülmesi idi.
  • Pilavın asıl yurdu Çin’dir. Pilav bugünkü Türkmenistan’da mükemmelleştirilmiştir. İranlılar 4. yüzyıldan beri pirinci tanıyor olmalarına karşın ancak 17. yüzyılda bizde olduğu gibi törensel biçimde sunmaya başlamışlardır. Evliya Çelebi Bitlis’te konuk edildiği paşanın evinde 14 çeşit pilav sunulduğundan söz eder. Pilav, Osmanlı yemek kültüründe özel itibarı olan bir yiyecek olduğundan pilav yemek ve yedirmek, ayrı bir anlam taşırdı. Saray mutfağında üç ayda bir ulufelerini almaya gelen beş bine yakın yeniçeriye çorba, pilav ve zerde pişirilir, mutfağın önündeki avluda sunulurdu. Bu yemek listesi hiç değişmemiştir.
  • Sicilya, İspanya ve Fransa’ya pirinç tarihte ilk kez Araplar tarafından ulaştırılmıştır. Batılıların 15. yüzyılda ilaç niyetine kullandıkları, Osmanlı ordusunun temel besin maddesi olan Asyalı pirinç, en geç 14. yüzyıl itibariyle Türkler tarafından Anadolu’ya tanıştırılmıştı. Avrupalılar, pirinç pilavına Türk pirinci diyorlardı.
Özbekistan gezimizde pek çok kez evlerde ağırlandık. Hepsinde çok sıcak karşılandık. Tüm ikramlar çok lezzetliydi. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Özbekistan gezimizde pek çok kez evlerde ağırlandık. Hepsinde çok sıcak karşılandık. Tüm ikramlar çok lezzetliydi.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Ünlü Özbek pilavından başka norin denen, at etli erişte ve şaşlık da gözde Özbek ana yemeklerinden.
  • Sürekli yinelenen ve her seferinde saatlerce süren çay ikramı bir Özbek adetidir. Eski zamanlarda içilen çayın tuzlu ve yağlı olduğunu okudum. Bu çaya Özbekler Kalmuk çayı derlermiş. Bu çaydan Tibet’te içmiştim, Tibet’te en makbul çay günümüzde de yak yağlı ve tuzludur. Zaten Kalmuklar da Budizm’in Lama koluna bağlı Türklerdir. Ama Özbekistan’da ben bu çaya rastlamadım. Bugün tuzlu çay içme adetine Kırgızlar ve Kazaklarda da rastlanmaktadır.
  • Domuz, tavşan, hindi ve güvercin eti yenmiyor. Koyun ve deve eti tüketiliyor. Çarşıda eskiden kervanlar için büyük miktarda kurutulmuş et satılırmış. Balık tutuluyor, av hayvanları üst sınıflara ayrılıyordu.
  • Boza (buza), bilinen en eski Türk içeceklerinden biridir. Darı irmiği, su ve şekerden üretilir. Günümüzde de eski Osmanlı coğrafyası ile Orta Asya coğrafyasının bazı kısımlarında yapılıp tüketilir. Balkan coğrafyasında da tüketilen bir içecektir.
  • Timur’un yaptığı bir şölende ateşte çevrilmiş veya sosla pişirilmiş at ve koyun eti parçalarının büyük deri tepsilerde sunulduğunu biliyoruz. Beyazlar giymiş, deri manşetler takmış görevlilerin etleri altın, gümüş, porselen veya pişmiş topraktan kaplarla servis ettiğini; aşçıların bunların üzerine tuzlanmış et suyu döküp, dörde katlanmış yufkalarla kapladığını elçilerin hatıratından öğreniyoruz. Etin ardından koyun etinden yapılmış köfteler ve yanında pilav sunulduğunu; sakilerin altın veya gümüş ibriklerle şeker katılmış kısrak sütü, kımız, dağıttığını; en son kavun, şeftali ve üzüm ikram edildiğini aynı kaynaktan öğreniyoruz. Ayrıca aynı şölende Timur’un Kastilyalı elçileri Çin elçilerinden daha yüksek bir yere oturtarak Çin hükümdarına hakaret ettiğini; hazırlanan yemek kaplarının önce Timur’un önüne getirildiğini; Timur’un onurlandırmak istediği kişilere en iyi parçaları yolladığını da öğreniyoruz.
  • Tarikatlar köylerde müritlerle dini ayin yapmak ve/veya topluca yemek yemek üzere buluştuğu mekanlara sahip.
Fotoğraf: www.jaleninmutfagi.com

Fotoğraf: www.jaleninmutfagi.com

Bazılarına göre Özbek Pilavı, bazılarına göre Türkistan Pilavı tarifini paylaşmak istiyoruz. Tarif, Sahrap Soysal’a aittir.

300 gr küçük doğranmış kuşbaşı kuzu eti
3 yemek kaşığı zeytinyağı
2 su bardağı (300 gr) pirinç
1 adet büyük kuru soğan
2 adet orta boy havuç
30-40 gr tereyağı
3 su bardağı sıcak et suyu
1 çay kaşığı tuz, karabiber

 

Pirinci derin bir kapta 5 su bardağı kaynar suyla 30 dakika ıslatın.

Zeytinyağını kızdırın, ince doğranmış soğanı 1-2 dakika kavurun. Eti ilave edin, 5 dakika soğanlarla beraber kavurun.

Etlerin üzerini iki parmak aşacak şekilde sıcak su ekleyin ve kaynatın. Ardından kısık ateşte, etler pişinceye kadar, yaklaşık 20-25 dakika pişirin.

Ayrı bir kapta tereyağını eritin. Pirinci yıkayıp süzün. Havucu rendeleyin. Havucu ve pirinci kızgın yağda 2-3 dakika kavurun. Tuz ve karabiberi ilave edin. 4-5 dakika daha kavurun.

Pişen etleri ve suyundan 3 bardak kadarını pilav tenceresine aktarıp karıştırın, kapağı kapatın. Pilavı orta ateşte pişmeye bırakın.

Pilav suyunu çekince ocağın altını kapatıp 30 dakika dinlendirin.

Özbek pilavının tavuklusu da yapılabiliyor.

Afiyet Olsun.

 

Çağdaş Sanata Varış 151| Postmodern Politika 5 Susan Sontag, Slavoj Zizek

1960’lı yıllar aile düzenine, devlet düzenine, siyasal düzene, eğitim sistemlerine, tüketim ekonomisine başkaldırı yıllarıydı. 1960’lı yıllarda kat edilen yol, kendini bulmak için değilse de kendini aramak içindi. Katmandu bir ütopya idi.

Susan Sontag. Fotoğraf: articles.latimes.com

Susan Sontag.
Fotoğraf: articles.latimes.com

  • 1960-1970’li yılların ne kadar sanatçısı varsa hepsiyle haşır neşir olan, tarzını koruyarak her alanda eser üretenve her daim yenilikçi olan  Susan Sontag (1933-2004), “popüler” ve “yüksek kültürün”her ikisine de duyduğu sadakatten ödün vermedi. Şöyle demiş: “The Doors ile Dostoyevski arasında seçim yapmam gerekseydi, o zaman elbette Dostoyevski’yi seçerdim. Ama seçmek zorunda mıyım?.
  • Sontag, klişelere uyum sağlamaya itilmenin baskıcı bir tutum olduğunun altını çizmiş.
  • Kadınların özgürleşmesinin sadece eşit haklar elde etmeleriyle olamayacağını, eşit güç de elde etmeleri, bunun için de halihazırda var olan yapılara dahil olmaları gerektiğini belirtmiş.
  • Susan Sontag, zamanı on yıllık bölümlere ayırma alışkanlığını her açıdan yanlış bulduğunu, bunun mitlerden biri olduğunu; on yıllarla konuşma olayını çok ideolojik bulduğunu belirtmiş. Bu yöntemin, altmışlarda umulan ve denen hiçbir şeyin başarılı olmadığı ve olamayacağı fikrini dayattığına inanmış. 1970’lerin sonunda, altmışların ruhunun canlı tutulduğu Banff (Kanada), Goa (Hindistan, 1961 yılına kadar Portekiz sömürgesi) ve İbiza (İspanya) gibi birkaç yer kaldığını belirtmiş.
  • Sontag Neo Nazi fenomenini, Nazi sembollerinin moda olması; faşizmin yeniden doğuşundan ziyade nihilizm ile, güçlü hissiyata duyulan arzunun bir dışavurumu olarak değerlendirmiş. Toplumun temelinde nihilizm olduğunu, televizyonun nihilizm olduğunu; nihilizmin bazı avangard sanatçıların modernist buluşu olmadığını, nihilizmin kültürün tam kalbinde yattığını belirtmiş.
Slavoj Žižek. Fotoğraf: www.prospectmagazine.co.uk

Slavoj Žižek.
Fotoğraf: www.prospectmagazine.co.uk

  • Slavoj Žižek (1949-), psikoanalitik teori (Lacan), politik teori (Marks) ve felsefe (Hegel) arasında bağlantılar yapmakla tanınır.
  • Žižek için Gerçek, travma ve yoklukla ilişkilidir ve Freud’un bilinçdışı kavramıyla bağlantılı psişik boşluktur.
  • Demokrasi, kimlik ve ulus gibi konular, dilin ve temsilin gerçekliği, bu boşluğu örtmeye çalışır.
  • Ancak, Žižek Hıristiyanlık ve komünizm gibi büyük anlatıları da destekler.
  • Žižek, her siyaset, gerçekliğin teolojik bakışı üzerinde temellenir ve her teoloji doğası gereği siyasidir, diyerek Spinoza’nın izinden gider. Žižek’e göre, ne modern ateist Tanrı’ya inanmayı bırakabilmiş, ne de dindar yazarlar Tanrı’sız bir evren fikrine alışabilmiştir. Bilinçdışı yasakların alanı haline gelen bir özne vardır. Žižek’e göre, bastırılan yasak arzular veya hazlar değil, yasakların ta kendisidir.
  • Etik olan, teolojik-siyasi olarak askıya alınır.
  • Žižek, felsefe, politika, film ve diğer popüler sanat üzerine ayrıntılı Lacancı analizler yapmıştır.
  • 1960’larda, Fransa’da Mayıs 1968, Alman öğrenci hareketleri, ABD’de hippilerin ayaklanmaları yaşandı. 1968’in retoriği cinsel özgürlük ve hiyerarşi karşıtlığı idi.
  • Žižek, radikal bir ideoloji eleştirisi içeren Mayıs 1968’in, küresel kapitalist uygarlığı radikal bir şekilde sorgulamaya yönelik son girişim olduğunu söyler. 68’in gözlüğü ile bakınca bugünkü dönemin post-ideolojik olduğuna hükmeder.
  • 68’in özü liberal kapitalist sistemin reddedilmesiydi.
  • Paris duvarlarına yazılmış ünlü duvar yazısı ile (“yapılar sokağa çıkamaz”), kimsenin 68’in büyük öğrenci ve işçi gösterilerini Yapısalcılık terimleriyle açıklayamayacağı ifade ediliyordu. Žižek, bu yüzden bazı tarihçiler 1968’i Yapısalcılığı Postyapısalcılıktan ayıran tarih olarak belirtirler, diyor.
  • Žižek’e göre, 68’in olayları paradigma değişikliği yaratmış, 68’in öğretisi Elveda Bay Sosyalizm iken, gerçek devrim Postmodern dijital kapitalizm devrimi olmuştur.
  • Kapitalizmin birinci, girişimci ruhu 1930’ların Büyük Depresyon’una dek sürdü; ikinci ruhu girişimciyi değil, büyük şirketlerin maaşlı müdürünü ideal olarak kabul etti. 1970’lerden günümüze ise, yeni kapitalizm ruhu 1968’in eşitlikçi ve anti-hiyerarşik retoriğini benimsedi. Kapitalizmin yeni ruhu işyerinde çalışanların inisiyatif ve otonomisine dayanan bir örgüt biçimi geliştirdi. İşi ekipler ya da projeler biçiminde örgütleyen, müşteri tatminini hedefleyen.. Bu şekilde, kapitalizm dönüşmüş ve eşitlikçi bir proje olarak yasallaştırılmıştır. Hatta solun öz-yönetim söylemini de kapitalist bir slogan haline getirdi. İşte bu yeni ruh, diyor Žižek, kültür kapitalizmidir; günümüzün kapitalizmi merkezsizdir. Hardt ve Negri’nin iddiası bu yeni ruhun komünist olduğudur.
  • Mayıs 1968 ayaklanması politik açıdan kaybetti; kapitalizm muzaffer oldu. Ama toplumsal açıdan kazandı; toplumsal ahlak kurallarını yeniledi, cinsel özgürleşme, yeni bireysel özgürlükler, kadınlar için daha güçlü toplumsal konumlar kazandırdı. Ama, yeni post-ataerkil otorite ve baskı biçimleri de getirdi.
  • Postmodern kapitalizmin ideologlarına göre, hiyerarşik devlet denetimi mantığında kalan ve bu yüzden yeni bilgi devriminin toplumsal etkileriyle başa çıkamayan şey, Marksist kuram ve uygulamasının kendisidir.
  • Postmodern direniş politikası estetik fenomenlerle doludur: vücut delme (piercing), karşı cinsin kılığına girme gibi.
  • Žižek 1968 olaylarını anti kapitalist bir parlamenter demokrasi eleştirisi, 1989 ayaklanmasını ise parlamenter demokrasi talep eden, politik açıdan birbirine karşı iki hareket olarak tanımlar.
  • 1968 ayaklanmasının yönetici ideoloji tarafından hızla sahiplenildiğini, söyler.
  • 1990’lardan itibaren, en ünlü Lacancı kuramcı olmuştur. Lacan’ın kuramlarını örneklemek için sık sık sinemayı kullanmıştır.