Etiket arşivi: İskenderiye

Şiddet 14 | Kutsal Şiddet 1

  • Putperest kadın matematikçi ve felsefeci İskenderiyeli Hypatia 4. yüzyılın sonlarında, o zamanki Hıristiyan inancına göre, bu kadar akıllı, bilgili ve başarılı bir kadın ancak bir büyücü olabileceğinden ve şeytanla işbirliği yaptığından ötürü, istiridye kabuklarıyla canlı canlı derisi yüzülerek öldürülmüş, daha sonra bedeninin parçaları yakılmıştı.
  • Ankara‘nın Altındağ ilçesinin Ulus semti, 28 yüzyıl boyunca çok ve tek tanrılı dinlerin kutsal mekanı olmuştur. Frigler döneminde Ay Tanrısı Men ve Kibele Tapınakları; Roma döneminde Augustus Tapınağı olmuş; Hıristiyanlara kilise olarak hizmet vermiş, 15. yüzyılda da cami olmuştur. Günümüzde Hacı Bayram Veli Camii’dir. Yeni gelen inancın, eski inancın ibadethanesini yok etmesi veya dönüştürmesi sık rastlanan bir durumdur. Bizans İmparatoru I. Theodosius (379-395), putperest inançları yasaklayınca, tapınaklar ve sinagoglar yağmalanıp, yakılıp yıkılmıştı. Yahudilere karşı girişilen ilk katliamlardan biri MS 38 yılında İskenderiye’de yapılmıştı ve devamı da geldi.
  • İsa’nın katili olarak damgalanan Yahudiler, yakalarına sarı bir rozet ve belirgin bir külah ile dolaşmak zorunda bırakıldılar. Avrupa’dan defalarca kovuldular. Oysa Roma İmparatorluğu yönetimi altında yaşayan Yahudiler, özellikle MS 66-132 yılları arasında, isyanlar çıkartmışlar, Romalılar ancak büyük kayıplar vererek bu isyanları bastırabilmişlerdi. Ama yine de Roma devletinde antisemitist yasalar yoktu; oysa Hıristiyanlığın belirgin bir karakteri haline gelmişti.
Katolik kiliseleri azizlerin hunharca öldürülüş sahneleriyle doludur. Hemen tüm ünlü sanatçılar pek çok kez bu konuyu betimleyen eserler vermişlerdir. Yukarıdaki, Vaftizci Yahya’nın başının kesilmesi sahnesi Caravaggio’nun 1608 yılında yaptığı eseridir ve Malta’da St. John’s Co-Cathedral’de yer almaktadır.

Katolik kiliseleri azizlerin hunharca öldürülüş sahneleriyle doludur. Hemen tüm ünlü sanatçılar pek çok kez bu konuyu betimleyen eserler vermişlerdir. Yukarıdaki, Vaftizci Yahya’nın başının kesilmesi sahnesi Caravaggio’nun 1608 yılında yaptığı eseridir ve Malta’da St. John’s Co-Cathedral’de yer almaktadır.

  • Hazreti Muhammed 624-631 yılları arasında İslamiyet’in kabulü için çeşitli savaşlara katılmıştır. Mekkelilerle Bedir, Uhud ve Hendek; Yahudilerle Hayber; Bizanslılarla Mut Savaşları yapılmıştır. 630 yılında Mekke Müslümanlar tarafından fethedildi. 631 yılında Arap kabileleri ile Huneyn Savaşı yapıldı. Peygamber’in vefatından sonra seçilen dört halifeden sadece Hz. Ebubekir eceliyle öldü. Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin şehit edilmesi, İmam Hasan’ın zehirlenmesi, Kerbela’da biri dışında çocuk ve yetişkin erkeklerin tümünün öldürülmesi, ondan sonra gelen imamların çoğunun ve onların çocuklarının da öldürülmesi; iktidarın Emeviler’den Abbasiler’e geçmesi; daha sonraki halifelerin seçimi hep savaşlarla olmuştur.
Hazreti Muhammed’in amcasının oğlu, damadı ve torunlarının babası Hz. Ali, Hazreti Muhammed ile tüm savaşlara katılmış ve kendisine İslam’ın Kılıcı namı yakıştırılmıştır.  Hz. Ali kendisini halife olarak tanımayanlara karşı Cemel’de, Muaviye ile Sıffin’de savaştı. Sıffin Savaşı’nda 65 bin erin öldüğü söylenir. Hz. Ali daha sonra Hariciler ile savaştı ve galip geldi. Bir suikast neticesinde öldü. İran’ın Mahan kentinde, 15. yüzyılda yaşamış Sufi derviş Şah Nimetullah Vali’nin türbesindeki dua odasında Kur’an’dan ayetlerin arasına Hz. Ali’nin kılıcı Zülfikar da nakşedilmiştir. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Hazreti Muhammed’in amcasının oğlu, damadı ve torunlarının babası Hz. Ali, Hazreti Muhammed ile tüm savaşlara katılmış ve kendisine İslam’ın Kılıcı namı yakıştırılmıştır.
Hz. Ali kendisini halife olarak tanımayanlara karşı Cemel’de, Muaviye ile Sıffin’de savaştı. Sıffin Savaşı’nda 65 bin erin öldüğü söylenir. Hz. Ali daha sonra Hariciler ile savaştı ve galip geldi. Bir suikast neticesinde öldü.
İran’ın Mahan kentinde, 15. yüzyılda yaşamış Sufi derviş Şah Nimetullah Vali’nin türbesindeki dua odasında Kur’an’dan ayetlerin arasına Hz. Ali’nin kılıcı Zülfikar da nakşedilmiştir.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

İran, Kaşan’da Şehzade İbrahim’in türbesinde Hz. Hüseyin’in Kerbela’daki ölümü betimlenmiştir. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

İran, Kaşan’da Şehzade İbrahim’in türbesinde Hz. Hüseyin’in Kerbela’daki ölümü betimlenmiştir.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Hazreti Muhammed’in torunu Hz. Hüseyin'in ve beraberindeki 72 kişinin Muaviye’nin oğlu Yezid’in ordularınca Kerbela’da şehit edilmesi olayı her yıl 10 Muharrem’de canlandırılır. Şehitlerin anıldığı, yas tutulan bu olayın adı Ta’ziye’dir. Ta’ziye, İslam’daki tek dram türüdür. Ta’ziye’de kullanılan siyah giysiler yası, beyazlar kefeni, kırmızı şehitlerin kanını, kuma saplanmış kılıç katliamın aracını, arka planda görülen kanatlı, beyaz giysili çocuklar Kerbela’da katledilen masum çocukları simgeler. Şii inancına göre, katliamdan sonra alan çiçek tarlasına dönüşmüştür. Bu sebeple, Ta’ziye’de mutlaka çiçeklere yer verilir. Caferiler geleneksel olarak, Kerbela’nın acısını sırtlarını zincirlerle döverek hissetmek isterler. Fotoğraf: Ercan Arslan

Hazreti Muhammed’in torunu Hz. Hüseyin‘in ve beraberindeki 72 kişinin Muaviye’nin oğlu Yezid’in ordularınca Kerbela’da şehit edilmesi olayı her yıl 10 Muharrem’de canlandırılır. Şehitlerin anıldığı, yas tutulan bu olayın adı Ta’ziye’dir. Ta’ziye, İslam’daki tek dram türüdür. Ta’ziye’de kullanılan siyah giysiler yası, beyazlar kefeni, kırmızı şehitlerin kanını, kuma saplanmış kılıç katliamın aracını, arka planda görülen kanatlı, beyaz giysili çocuklar Kerbela’da katledilen masum çocukları simgeler. Şii inancına göre, katliamdan sonra alan çiçek tarlasına dönüşmüştür. Bu sebeple, Ta’ziye’de mutlaka çiçeklere yer verilir. Caferiler geleneksel olarak, Kerbela’nın acısını sırtlarını zincirlerle döverek hissetmek isterler.
Fotoğraf: Ercan Arslan

 

Bizans İmparatorluğu 126| Patrikhane 5

Patrikhane’nin Ayios Yeoryios Kilisesi’ne bitişik olan idari binaları 1941’deki yangından büyük zarar görmüş, 1989 yılında başlanan restorasyon 1991 yılında tamamlanmıştır. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Patrikhane’nin Ayios Yeoryios Kilisesi’ne bitişik olan idari binaları 1941’deki yangından büyük zarar görmüş, 1989 yılında başlanan restorasyon 1991 yılında tamamlanmıştır.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Patrikhane’nin ökümenik olup olmadığı, buna kimin karar vereceği ve nasıl karar verileceği konuları çok tartışmalıdır. Fener’in ökümenik olma konusuna olumlu yanıt verenler olduğu gibi olumsuz yaklaşanlar da vardır. Patrikhane’nin ökümenik olmasının Türkiye Cumhuriyeti için faydalı mı zararlı mı olduğu konusu da tartışmalıdır. Biz her iki yöndeki görüşlere de yer vermeye çalışacağız.
  • Ökümenik üç anlama gelir: Evrensel; Bütün kiliseleri içine alan; Evrensel yargılama yetkisi olan.
  • Bir kilisenin ökümenik olabilmesi için Apostolik olması, yani havarilerden biri tarafından kurulmuş olması gerekir. Antakya Aziz Petrus, Roma Aziz Petrus ve Pavlus, İskenderiye İncil Yazarı Markos tarafından kurulmuştur. Bunlarda bir tartışma yoktur. Konstantinopolis Kilisesi’nin Aziz Andreas tarafından kurulmasına dair bazı tartışmalar vardır.
  • Patrikhane’nin ve Patrik’in tüm dünya Ortodokslarının lideri, ökümenik, olduğu yönündeki iddia, bazı görüşlere göre, üç onay gerektirmekte:
    *Dünya üzerindeki Ortodoksların icazeti,
    *Yazılı olmayan Hıristiyan hukukunun bu konuya ilişkin usul kurallarına uyulduğu yönündeki kabul,
    *Türkiye’nin onayı.
  • Ökümenik olma konusuna olumsuz yaklaşanlar, 381 yılında yapılan Konstantinopolis Konsili’nde Konstantinopolis Piskoposluğunun (Patriklik), Roma Piskoposluğuna (Papalık) denk sayılması ve bu statünün 451 yılında yapılan Khalkedon Konsili’nde teyit edilme kararının Konsil’e katılan az sayıda din adamına zorla imzalattırıldığını; kararın, başta Roma Kilisesi olmak üzere hiçbir kilise tarafından kabul edilmediğini; kararın hayata geçirilmesi için Antakya ve İskenderiye Apostolik kiliselerinin patrikliklerinin ortadan kaldırıldığını, bu yüzden Hıristiyan hukukunun Fener Rum Patrikhanesi’nin ökümenik olma iddiasını kabul etmediğini öne sürmektedirler.
  • 325 yılında yapılan, Kiliseyi yapılandıran Birinci İznik Konsili’nin üç ökümenik kilise saptadığını, bunların ise Roma, İskenderiye ve Antakya olduğunu; bu üç kilise dışında ökümenik sıfatına sahip kilise olmadığı öne sürülür.
  • 451 yılında toplanan Khalkedon Konsili’nin Konstantinopolis Kilisesi’ne, hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak şekilde, ökümenik olarak belirlediğini savunanlar da vardır.
  • Yine muhaliflerin görüşüne göre, Lozan Antlaşması’nın azınlıklar ile ilgili maddeleri uyarınca, Patrikhane, gayri Müslim azınlıklara ait herhangi bir kilise veya sinagogdan daha fazla yetki veya hakka sahip değildir; Türkiye açısından Patrikhane, Ortodoks azınlığın dini ihtiyaçlarını karşılayan, tamamıyla Türkiye Cumhuriyeti yasalarına tabi, dini bir müessesedir. Lozan’da varılan sözlü anlaşma gereği, Fener Patrikhanesi azınlığın kilisesi olarak tanımlanmış, 1453-1923 yılları arasında sahip olduğu idari, siyasi ve yargısal hak ve imtiyazlarına son verilmiştir. Bu çerçevede, idari açıdan Eyüp Kaymakamlığı’na, Fatih Savcılığı’na ve İstanbul Valiliği’ne muhataptır. Hıristiyan hukukunca tanınsaydı dahi Patrikhane’nin Türkiye’den ökümenik iddiasını tanımasını isteme hakkı yoktur.
  • Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasında Fener’in ön şartı, kurumun tamamen Patrikhane’ye bağlı olması ve burada diğer Ortodoks ülkelerin din adamlarının da yetiştirilmesidir.
  • Lozan Antlaşması’nda Fener Patrikhanesi için ökümenik ibaresi yoktur.
  • Lozan’dan beri TC’ye göre Patrikhane, Türkiye’deki Rum Ortodoksların dini otoritesidir.
  • Herhangi bir dünyevi iktidarın Patrikhane’ye ökümenik sıfatını vermeye yetkisi olmadığı savunulduğu gibi, Türk Dışişlerini yetkili gibi görenler de vardır.
  • Türk Ortodoks Kilisesi, Patrikhane’nin liderliğini kabul etmez.

Bizans İmparatorluğu 125| Patrikhane 4

Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Katoliklerden farklı olarak, Ortodoks dünyası, çok kutuplu bir yapıya sahip.
  • Ortodoksların tarihsel olarak dört merkezi var: Kudüs, İskenderiye, Antakya ve İstanbul. Bir görüşe göre, bunlardan ilk üçü, doğrudan doğruya İsa’nın havarileri tarafından kuruldukları için, daha kutsal olarak kabul ediliyor. İstanbul Kilisesi’nin önceliği ise Bizans’ın başkenti olmasından kaynaklanıyor, deniyor.
  • Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflaması, Fener Patrikhanesi’nin Ortodoks Kiliseler üstündeki otoritesini de zayıflattı. Osmanlı’dan bağımsızlığını kazanan ülkelerin kiliseleri Patrikhane’nin yetkilerini kabul etmediklerini açıklayarak birer milli kiliseye dönüştü. Balkanlar’da yeni devletlerin kurulması ile birlikte bölgede otosefal kilise yapılanması hakim oldu. Bunlardan biri de Atina’daki Yunan Ortodoks Kilisesi idi. Fener Patrikhanesi’nin yetkilerini kabul edenler Yunanistan’a sonradan bağlanan kuzey kesimdeki kiliseler, Girit ve 12 Ada Metropolitleri ve Yunanistan dışında yaşayan Yunanlıların mensubu oldukları kiliselerdir. Dolayısıyla Yunanistan’ın bir bölümü otosefaldir. 1883’ten beri Yunan Kilisesi bağımsız ise de bazı tasarruflarını patriğin onayına sunuyor.
Ayios Yeoryios Kilisesi’nin içinden. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Ayios Yeoryios Kilisesi’nin içinden.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Otosefal kiliseler, patriklere bağlı olmalarına rağmen kilise işlerini ulusal düzeyde herhangi bir patrikten bağımsız olarak yönlendirebilen, ama Ortodoksluğu bağlayıcı kararlar alamayan kiliselerdir.
  • Dünya üzerindeki Ortodoks Kiliseleri üç gruptan oluşuyor:
    *Patriklik Düzeyindeki Kiliseler: İskenderiye, Antakya (Şam), Kudüs, İstanbul.
    *Ulusal Kiliseler: Moskova, Belgrad, Bükreş, Sofya, Tiflis.
    *Otosefal Kiliseler: Yunanistan, Güney Kıbrıs, Arnavutluk, Polonya, Gürcistan, Kanada, ABD, Afrika Metropolitlikleri.
  • Fener Patrikhanesi’ne bağlı metropolitlikler ve başpiskoposluklar şunlardır: Kadıköy, Gökçeada, Bozcaada, Prens Adaları, Terkos, Girit, 12 Adalar, ABD, Avustralya, Yeni Zelanda, Avrupa.

ABD, Avustralya, Yeni Zelanda ve Avrupa’da yaşayan bütün Ortodokslar Fener’e bağlı değildir. Sadece buralarda yaşayan Yunanlıların bağlı oldukları kiliseler Fener’e bağlıdır. ABD’de 14 milyon civarında Ortodoks nüfus vardır ve bunların 2 milyonu Yunan’dır ve Fener’e bağlıdır. Ayrıca, Aynaroz, Patmos, Selanik, Cenevre ve Kore’de de bazı kurumlar Fener’e bağlı olarak çalışmaktadır.

  • Fener Patriği’nin otoritesi altında olmayan otosefal Ortodoks kiliseleri liderlerini kendileri seçer, ama meşruiyet, İstanbul’daki Eşitler Arasında Birinci (Pirumus Inter Pares) olan Patrikhane’den gelir. Bunlar, liderlerini İstanbul’a teklif eder ve son seçimi İstanbul yapar.
  • Fener Rum Patrikhanesi, 9. yüzyıldan bu yana ayinlerde ilk sırada anılmaktadır. Ayinlerde sayılış sırası İskenderiye, Antakya, Kudüs, Rusya, Belgrad, Romanya, Bulgar, Tiflis Patriklikleri, Kıbrıs ve Atina Başpiskoposluğu, Polonya Metropolitliği, Arnavutluk ve Çekoslovakya Başpiskoposluğu şeklindedir.
  • Ancak kesin olan şey, Ortodoks dünyasının onursal merkezi Fener Rum Patrikhanesi’dir.
  • Yunanistan Başpiskoposunun Patrik Bartholomeos ile arası çok bozuk ama, genellikle Yunanlılar, Osmanlı İmparatorluğu devrinde Yunan kültürünü ve milli kimliğini ayakta tuttuğu için Patrikhane’ye karşı şükran duygusu içindeler. İstanbul’a gelen Yunanların çoğu mutlaka Patrikhane’ye giderler. Bir ara Yunanlılar, Patrikhane’yi bir Yunan adasına taşıyıp ona “zulme uğramış sürgünde Patrikhane” adını vermeyi düşünmüşlerdi.

 

Bizans İmparatorluğu 122| Patrikhane 1

  • 381’de Konstantinopolis’te toplanan Konsil’de Konstantinopolis Kilisesi’ne Patriklik statüsü verilmiş ve Konstantinopolis Piskoposluğu (Patriklik), Roma Piskoposluğuna (Papalık) denk sayılmış, iki makamın eşit haklar taşıdığı karara bağlanmıştı.
  • 451 yılında toplanan Khalkedon (Kadıköy) Konsili, Konstantinopolis Patrikliği’nin ökümenik unvanını resmen tanıdı. Bu konsilde, Hıristiyan alemini beş yetki alanına bölen sıralamasında Konstantinopolis, başkent piskoposluğu olarak hepsinin üstüne çıkarılırken; Roma Kilisesi’ne muğlak bir öncelikten de bahis vardı. Bu önceliğin biçimsel mi, yoksa eylemsel mi olduğu tartışma konusu oldu.
  • Konstantinopolis Kilisesi, Roma’nın önceliğini salt tarihçesine dayalı protokolde birincilik olarak algılarken; Roma Kilisesi, tüm Hıristiyan aleminin öncülüğü olarak yorumluyordu.
  • Beş yönder Kilise’ye başpiskopos atama ve azletme yetkisi Konstantinopolis’teki imparatora aitti.
  • Papalık, 8. yüzyılda Büyük Konstantin’in Bağışı diye sunduğu vasiyet ile yetki engelini aştı ve 11. yüzyıla gelindiğinde dört Başpiskoposluğun üstünde bir temyiz makamı olma iddiasını taşıyordu.
  • Roma Kilisesi’nin, İsa’nın on iki havarisinden birincisi Petrus tarafından kurulduğu, Petrus’un Roma’da öldüğü ve gömüldüğü iddiası ile Papalık, Hıristiyanlığın beş Kilisesi’nden ilk sıradaki ve lideri olduğunu iddia ediyordu.
  • Roma Kilisesi, 451 yılındaki Khalkedon Konsili’nde kabul edilen Konstantinopolis Kilisesi’nin Resul Andreas tarafından kurulduğu kararını tanımamıştı. Dini jargonda, bir Havari/Resul tarafından kurulan kilise Apostolik oluyordu. Roma’ya göre, Konstantinopolis Kilisesi bir havari tarafından kurulmadığı için öncül olamazdı. Resul Andreas, Resul Petrus’un kardeşiydi.
Havari Aziz Andreas. Fotoğraf: bnr.bg

Havari Aziz Andreas.
Fotoğraf: bnr.bg

  • Doğu Slavlarının din değiştirmesi, Bizans Hıristiyanlığını, dolayısıyla patriğin nüfuz alanını genişletmişti.
  • Konstantinopolis Patrikliği, Yunanistan’dan Asya’ya uzanan Doğu Roma İmparatorluğu’nun Ortodoks ahalisi başta; Ukrayna, Rusya, Belarus Slavları, Gürcü, Bulgar, Sırp, Makedon, Rumen gibi Ortodoks Kiliseleri, en üst makam olarak Konstantinopolis Patrikliği’nin otoritesine bağlıydılar. Bu cemaatlerin patrikleri ve kilise papazları, Konstantinopolis Patriği tarafından atanır ya da onaylanırdı.
  • 7. yüzyılda Konstantinopolis Patriği’nin görev alanı Antakya, Kudüs ve İskenderiye gibi, Araplar tarafından fethedilen Doğu patrikliklerini kapsamıyordu.
  • Patrikliğin önderliği imparatora ve imparatorluğa bağlıydı. Misyoner gönderilmesi gibi dini inisiyatifler patrik kadar imparatorların da yetki alanı içindeydi.
  •  13. yüzyıldan itibaren imparatorluğun parçalanması sırasında patriğin Büyük Kilisesi, Ortodoks dünyasının birliğini temsil etmeye başladı.
  • Şehrin Latinler tarafından işgal edildiği dönemde Konstantinopolis Patriklik Makamı da İznik’te yapılandı.
  • Son İmparator Konstantin Paleologos’un Konstantinopolis’i Osmanlı’dan korumak için Papa’dan yardım istemesi; Konstantinopolis Patrikliği’nin 1448 yılında Papa’nın Floransa’da Katolik ve Ortodoks birliğini sağlamak amacıyla topladığı din kurultayına katılmasını fırsat bilen, Papa’nın otoritesini asla tanımayan Rusya, kendi patrikliğini otosefal, yani bağımsız ilan etti. Çarlık güçlendikçe, Rusların Ortodoksluğun koruyucusu olduğu tezi de güçlendi. Ortodoksluğun tarihsel merkezlerinden biri olmayan Moskova Patrikhanesi, kendisinin dünyadaki en büyük Ortodoks cemaate sahip olduğunu, Türk topraklarında kalmış bir kilisenin kendisine gerçek anlamda liderlik yapamayacağını öne sürüyordu.
  • Son İmparator Konstantin Paleologos’un yeğeni Prenses Zoe Sofia, 1472 yılında Moskova Büyük Prensi İvan Vasilyeviç ile evlenince Paleologos Hanedanı Rusya’da devam ediyor, Üçüncü Roma Moskova’dır savı oluştu.
  • Bizans döneminde, patriğin ikametgahı Aya Sofya’nın güney cephesine bitişikti. 532 yılındaki Nika Ayaklanmasında Aya Sofya yanınca, Justinyen Aya Sofya’nın yapımı sırasında Patrikhane’yi Aya Sofya’nın batısındaki Theotokos Khalkoprateia Kilisesi’ne taşıtmıştır. Kilise yaklaşık 5 sene boyunca bu işlevi görmüştür. Kiliseden günümüze pek bir şey kalmamıştır.

 

Bizans İmparatorluğu 69 | Bizans’ta Mücevher 2

  • Diokletianus (284-305), gizemli bir hava benimsemesinin kendisini daha önce birçok Roma imparatorunun uğradığına benzer siyasal bir cinayetten koruyacağını umarak İran’dan krallık simgeleri olan taç, asa ve saray törenlerini almıştı.
  • MS 2. yüzyıldan başlayarak Roma mücevher anlayışı Anadolu’ya yayılır.
  • Nişan ve evlilik yüzükleri ilk kez Romalılar tarafından kullanılır.
  • Altın bir statü simgesidir, olabildiğince az kullanılmasına dikkat edilir.
  • MS 4. yüzyıldan itibaren takılarda değerli taşlar özellikle de elmas, yakut, zümrüt, safir, akik ve topaz çok kullanılır. Renkli taklit taşların kullanımına ve mine işine de rastlanır.
  • Taşlar kazınarak mühür yüzükler yapılır, portreler taşların üzerine kazınarak kameo denilen takılar oluşturulur.
  • İskenderiye ve Antakya Roma döneminde mücevher merkezleridir.
  • Kuyumcular loncası Roma İmparatorluğu’nda ilk kurulan loncalardandır ve bu ayrıcalıklı konumunu Bizans’ta da sürdürür. 6. yüzyılda kuyumcular Bizans İmparatoru Justinyen’e suikast düzenleyecek güçtedir.
  • I. Konstantin, İskenderiye ve Antakya’daki kuyum ustalarını Yeni Roma’ya davet etmişti. Böylece zaman içinde Konstantinopolis de önemli bir mücevher merkezi oldu.
  • Kuyumcular ipekçiler gibi değerli esnaf olarak görüldüğünden imparatorun himayesinde, Büyük Saray’ın yakınında toplanmıştır.
  • Yalnızca imparator taçlarıyla törensel mücevherleri üretenler ayrı bir gruptur.
  • Babadan oğula geçerdi kuyumculuk. Vergiden muaftı.
  • Formlar Roma’yı takip ederken, yeni Hristiyan figür ve sembolleri Bizans mücevher modasına hakim oldu.
  • Mücevher Bizans’ta tam bir hükümdarlık göstergesidir. Mücevher taç, altın ve incilerle süslü mor kıyafet imparator ve imparatoriçelerin vazgeçilmezidir. Mozaiklerde görülen taçlardan sarkan incilerin saltanatın uzunluğunu dileyen simgeler olduğu söylenir.
  • Krallara tacını Bizans imparatoru gönderirdi. Macar kralına gönderilen tacın üzerinde “Türklerin Hükümdarına” yazar. Genel olarak Karadeniz’in kuzeyinden gelenlere Türk, doğudan gelenlere Pers derler.
  • Bizans İmparatorluk taçlarından üçü günümüze ulaşmış. İkisi Budapeşte’de, biri ise Vatikan’da!
  • Devletin dinini yüceltmeyi amaçlandığından kutsal kitap, haç, asalar, maketler, Hıristiyan röliklerinin mahfazaları da mücevherlerle bezenirdi. Asa, Tanrı buyruğunu ilettiği kabul edilen kutsal bir simgeydi.
  • İmparatorluk ailelerince altın yaldızlı ve mücevher kakma cildi olan İnciller ve haçlar kullanıldığı bilinmektedir.
Bilezik, 9.-10. yüzyıl, altın ve cam. Bizans Kültürü Müzesi, Selanik, Yunanistan. Fotoğraf: Bizantion’dan İstanbul’a, Sakıp Sabancı Müzesi, 2010.

Bilezik, 9.-10. yüzyıl, altın ve cam. Bizans Kültürü Müzesi, Selanik, Yunanistan.
Fotoğraf: Bizantion’dan İstanbul’a, Sakıp Sabancı Müzesi, 2010.

  • Bizans mücevherinde döküm, dövme, kabartma, kazıma, baskı, granüle, ajur, filigran, mine ve zincir örme gibi çeşitli teknikler kullanılmıştır. Altın takılar 3.-7. yüzyıllarda kafes işi tekniğiyle yapıldı; cam macunları veya değerli taşlar kafes işinin üzerine oturtuluyordu.
  • Orta ve Geç Bizans döneminde kafes işi ortadan kalkmış, yerini boncuklama, telkari, kabartma süsler, mineler almıştır.
  • Konstantinopolis kuyumcuları 9. yüzyıl ortasına doğru Çin’den Batı’ya gitmiş bölmeli mine uygulamaları (cloisonné) tekniğini Batı’dan almışlar, son derece ince işçilikler yapmışlardır.
  • 5. yüzyılda İmparator Leon kuyumcuların dışarıya iş yapmasını ve saray dışında mücevher takıp gezmeyi yasaklamıştı. Ama kendi tacı çok görkemliydi.
  • 6. yüzyıldan itibaren haç motifleri ve dini figürler takı bezemesinin ayrılmaz parçası haline geldi. Bu imgelerin takı sahiplerini süslemenin yanı sıra koruduğu da düşünülürdü.
  • İkona kırıcılıktan sonraki dönemde ortaya çıkan dindarlık eğilimleri kişisel ibadet objelerine bir talep yaratmıştı. Bu objelerin en revaçta olanı, göğse takılan ve birbirine kenetlenen iki parçadan oluşan röliker haçtı. Bu haçın içine, genellikle pelesenk yağı ile kaplı, İsa’nın üzerinde gerildiğine inanılan bir haç parçası, kutsal yerlerden getirilmiş çakıl taşları, toprak ya da aziz kemikleri konurdu. Altın, gümüş ve bakır alaşımından yapılan bu tür haçlar 9. yüzyıldan 12. yüzyıla kadar Bizans İmparatorluğu’nun her yerine yayıldı.
  • İki yarım daireden oluşan altın ve gümüş bilezikler 11. ve 12. yüzyıllarda çok beğeniliyordu.
Bazı mozaiklerde İsa altın iplikle dokunmuş giysiler giyer, altın ve mücevherlerle işlenmiş tahtlarda otururdu. Betimlenen tahtların en görkemlisi, İmparator VI. Leo'nun İsa'dan af dilediğini gösteren İstanbul Ayasofya'daki 9. yüzyıl mozaiğindeki arkalıklı olanıdır. Kenarları oval tahtın arkalığının iki ucunda inci dizili altın toplar vardır. Tahtın tamamı altın kaplamadır ve üzeri inci ve zümrütlerle süslenmiş olarak betimlenmiştir. Fotoğraf:P20, Kış 2001.

Bazı mozaiklerde İsa altın iplikle dokunmuş giysiler giyer, altın ve mücevherlerle işlenmiş tahtlarda otururdu. Betimlenen tahtların en görkemlisi, İmparator VI. Leo’nun İsa’dan af dilediğini gösteren İstanbul Ayasofya’daki 9. yüzyıl mozaiğindeki arkalıklı olanıdır. Kenarları oval tahtın arkalığının iki ucunda inci dizili altın toplar vardır. Tahtın tamamı altın kaplamadır ve üzeri inci ve zümrütlerle süslenmiş olarak betimlenmiştir.
Fotoğraf:P20, Kış 2001.

  • 9. yüzyıldan başlayarak mozaiklerde de altın kullanımı görülür. Altın eritilerek ince plakalar halinde cam tesseralara yerleştirilip üzerlerine tekrar cam kapatılıp fırınlanıyordu.
  • Bronz, bakır, cam sıradan halk için önemliydi. Bizans’ta yakutun kötü ruhlara iyi geldiği düşünülüyordu. Safir çok sevilirdi. Elmas İskenderiye’den gelirdi. Baharat ve taş için Bizans altın paraları İran üzerinden     Hindistan’a giderdi. Çok büyük bir meblağ dışarı gidiyordu. Yarı değerli taşlar Anadolu’da boldu.
  • Hilal biçimli küpeler 14. yüzyıla kadar Bizans’ta çok revaçtaydı.
  • Yüzük kadının evli olduğunu gösterirdi, aynı zamanda mühürdü. İmparatorların mühürleri altın, halkınki kurşundu.
Bronz mühür, Konstantinopolis, 610-625. The Hellenic Ministry of Culture, Byzantine and Christian Museum, Atina. Fotoğraf: Byzantium, Robin Cormack ve Maria Vasilaki, Royal Academy of Arts, 2008.

Bronz mühür, Konstantinopolis, 610-625.
The Hellenic Ministry of Culture, Byzantine and Christian Museum, Atina.
Fotoğraf: Byzantium, Robin Cormack ve Maria Vasilaki, Royal Academy of Arts, 2008.

  • Göğüste taşınan muskalar,  giysi üzerine dikilen metal, taşlı süsler….10. yüzyıldan sonra kemer tokaları, hepsi Bizans’ta çok seviliyordu.
  • Halk ise cam, sırlı pişmiş toprak boncuklar ve kurşun haç takardı.
  • Yakutun aşk illetine; agat ve hematitin kadın hastalıklarına iyi geldiği, agatın kanamayı kestiğine inanılırdı. Şeytanları kovmak için, nazara ve büyüye karşı ise haç gerekirdi. Ciddi hastalık için rölik taşımak iyiydi.
  • Takılarda kullanılan motiflerin uzun ömür simgeleri olarak takanı kem gözden koruduğuna, ona bu yaşam ve öteki yaşamda bereket getirdiğine inanılıyordu.
Kilise de, ekmek kabı, şarap kupası, liturjik kaşıklar (şaraplı ekmek uzatmak için), buhurdanlık, rölikerler, kutsal kitap ciltleri, ikonalar, templonlar, ambonlar, aydınlatma gereçleri ve daha pek çok kuyum işi ile mücevhercilerin en az saray kadar iyi  müşterisiydi. Fotoğraftaki rölik mahfazasında merkezdeki İsa, Meryem Ana, Vaftizci Yahya ve Havarilerle çevrili olarak betimlenmiş. 1204 yılındaki Haçlı işgalinde Konstantinopolis’ten alınan bu ganimet şimdi Almanya’da. Fotoğraf: Byzantium, Time-Life Int.

Kilise de, ekmek kabı, şarap kupası, liturjik kaşıklar (şaraplı ekmek uzatmak için), buhurdanlık, rölikerler, kutsal kitap ciltleri, ikonalar, templonlar, ambonlar, aydınlatma gereçleri ve daha pek çok kuyum işi ile mücevhercilerin en az saray kadar iyi müşterisiydi.
Fotoğraftaki rölik mahfazasında merkezdeki İsa, Meryem Ana, Vaftizci Yahya ve Havarilerle çevrili olarak betimlenmiş. 1204 yılındaki Haçlı işgalinde Konstantinopolis’ten alınan bu ganimet şimdi Almanya’da.
Fotoğraf: Byzantium, Time-Life Int.

  • Bizans tarihi boyunca toprak, konutlar, giysiler de lüksün başka türleri olmuştu.