Etiket arşivi: İmparator Justinyen

Şiddet 11 | Ritüellerdeki Şiddet 3 |Kurban Olarak İnsan 2

  • Savaş tanrısı adına yapılan savaşlarda şiddet, toplum üzerinde yüceltici ve yükseltici bir rol oynardı.
  • 14. ve 16. yüzyıllar arasında yaşamış bir Orta Amerika halkı olan Aztekler, güneşin gökteki seyrine devam edebilmesi için kurban kanıyla beslenmesi gerektiğine inanırlardı. Kendini kurban etme, kendi bedenini keserek veya delerek kanatmak, Aztekler arasında yaygındı. Bu, tanrılara kan sunmanın bir yoluydu.
  • Aztekler, başında bir rahibin bulunduğu ritüel savaşlar yaparlardı. Bu savaşlardaki kitlesel öldürme eylemleri dinsel edimlerdi. Amacı, şiddetin kontrolden çıkmasını sağlamaktı, aracı ise şiddetti.
  • Meksika’da, mısırın tüm bir yaşam sürecinden geçtiği düşünülerek, mısır dikildiğinde yeni doğmuş bebekleri, filiz verdiğinde biraz daha büyük çocukları, mısırın yetişme zamanında yaşlı erkekleri kurban ederlerdi.
  • Meksika’da tanrı kılığına sokulan kişiye bir yıl özen gösterilir, sonra tapınakta şölenle rahip tarafından, taş bir bıçakla göğsü kesilerek kalbi güneşe sunulur; başı daha önceki kurbanların kafatasları arasına konur, kol ve bacak etleri soyluların masasına sunulurdu. Yerine hemen bir başka delikanlı seçilirdi. Öldürülen tanrının hemen yaşama geri döndüğüne inanılırdı.
Eski Chichen Itza, Kafatası Tapınağı, Meksika. Bir Maya (550-900) yerleşimi olan Eski Chichen Itza’da bir insan kurban etme kuyusu da görmüştük. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Eski Chichen Itza, Kafatası Tapınağı, Meksika.
Bir Maya (550-900) yerleşimi olan Eski Chichen Itza’da bir insan kurban etme kuyusu da görmüştük.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Mayalar kendi kanlarını döktüklerinde tanrılarla temasa geçtiklerine ve yiğitliklerini gösterdiklerine inanırlardı.
  • Kutsal olduğu düşünülen kişilerin öldürülme töresi dünyanın birçok yerinde geçerliydi.
  • Sakız ve Bozcaada’daki Dionysos törenlerinde insan kurban edilirdi.
  • Ekvador Kızılderilileri tarlalarını ektiklerinde insan kanı döker, erkeklerin kalplerini kurban olarak sunarlardı. Bu kurban verilmezse ürünlerinin tamamen yok olacağını düşünürlerdi. Kurban töreni bitince halk tarlasını ekmeye başlardı.
  • Batı Afrika’da, Gine’de, Hindistan’da bir Dravidyen halk olan Gond’larda ve Khond’larda, Bengal’de toprağa insan kurbanlar sunulur, kurbanların parçaları farklı tarlalara gömülürdü.
  • Başkasının ruhunu kendisininkiyle birleştirmek için o kişinin kalbi, gözü veya bazı yerlerde de safrası yenirdi.
  • Avustralya yerlileri cesaret kazanmak için cesur insanların kalbini ve ciğerini yerlerdi.
  • Antik Yunanlar, insan kurbanetmezlerdi. Troya Savaşı öyküsünde, Yunan komutan Agamemnon, kızı İfigenia’yı Tanrıça Artemis’e kurban etmek zorunda kalmıştı, ama, efsanenin bazı versiyonlarında İfigenia son dakikada kurtuluyordu.
  • Daha sonra, gerçekten öldürme töresi yerine yalandan öldürme uygulaması konmuştur. Yalandan öldürme, bir tasvir üzerinde gerçekleştirilirdi.
  • Greklerde tanrılara kurban verme 6. yüzyılda İmparator Justinyen tarafından yasaklanana kadar devam etmiştir.

 

Bizans İmparatorluğu 135|Bizans’ta Felsefe 1 Platon, Aristo, Yeni Platonculuk

  • Geç Antik çağ felsefesi, Platon’un düşüncelerinin hakimiyeti altındadır.
  • 4.-6. yüzyıllar arası, Geç Antik ve Erken Bizans döneminde, iki büyük felsefe okulu olan Atina’daki Yeni Platoncu Okul ile İskenderiye’deki Aristocu Okul arasındaki çatışmalar bilimsel olmaktan çok siyasi ve dini sorunsallardan kaynaklanıyordu.
  • Hıristiyan Felsefesinin 400’lü yıllara kadar süren ilk dönemi Patristik Felsefe, bu tarihten sonra Ortaçağ’ın sonuna kadar süren ikinci dönemi Skolastik Felsefe deyimleriyle nitelenir. İlk döneme Platon’un, ikincisine Aristo’nun görüşleri hakimdir. Bununla beraber  Platon etkisi 1200’lü yıllara kadar devam etmiş ve ancak 13. yüzyılda Aquino’lu Thomas’la yerini Aristo’nun egemenliğine bırakmıştır.
Platon'un Mağara Alegorisi üzerine bir 16.yüzyıl gravürü, University of London, Warburg Institution. Fotoğraf: www.ideayayinevi.com

Platon’un Mağara Alegorisi üzerine bir 16.yüzyıl gravürü, University of London, Warburg Institution.
Fotoğraf: www.ideayayinevi.com

Bu aşamada Platon, Aristo ve Yeni Platoncuların teoloji ile ilişkilendirilebilecek kuramlarına kısaca bakarsak:

 

PLATON’a (MÖ 427 – MÖ 347) göre:

**Algılar dünyasının ötesinde değişmeyen bir gerçeklik var.
**Ruh bir tanrısallık ama bedene hapsolmuş. Zihnin muhakeme gücü arındırılırsa tanrısal konumunu yeniden kazanabilir. Tanrı ile Ruh akrabadır.
**Mağara Alegorisi’ne göre, insan yalnızca ezeli gerçeklerin mağaranın duvarındaki titrek ışıldamalarını algılar. Ancak zihnini tanrısal ışığa alıştırırsa aydınlanma ve özgürlüğe kavuşabilir.
**İdealar Öğretisi’ne göre, idealar tam, sürekli ve etkili gerçeklerdir. Her bir genel kavrama karşılık gelen bir idea vardır. İyi ideası hepsinin üstündedir. Bu dünyanın şeyleri idealardan pay alır, onları taklit eder. İdealar üstün formlardır.
**Tanrısal dünya durağan ve değişmezdir. Yunanlar, devinim ve değişmeyi daha aşağı bir gerçeğin işaretleri sayarlar. Değişmezlik, süreklilik, hep aynı kalmak daha üstündür. Dolayısıyla en mükemmel hareket döngü hareketidir.
**Tanrısal formlar “orada, uzakta” değil, özün kendi içindedir.
**Platon’un güzellik ideasının Teistler’in tanrısı ile çok ortak yönü vardır. Teizm ya da Tanrıcılık, en geniş tanımıyla en az bir Tanrı’nın var olduğu inancıdır. Kişisel, mevcut ve aktif olarak evrenin kuruluş ve yönetiminden sorumlu bir Tanrı betimler. Tanrı dünya ve insanlar ile sürekli ilişki içerisindedir. Bu görüşleri benimseyenlere Teist denir.
**İnsanoğlu, bozulmuş tanrısallıktır.
**Evren, esas olarak rasyoneldir.
**Erdemli insanın tanrısallaşması olanaklıdır. Stoacılar da aynı görüştedir.
**Demiurgos, evrenin mimarı, insanlar için imal eden, yaratılmış olana biçim verendir.
**İyi toplumun, filozofun sıradan insanlara kabul ettireceği, akılcı ilkelerle yönetilmesi gerekir.

ARİSTO’ya (MÖ 384-MÖ 322) göre:

**Hiç kimse gerçeği tam olarak kavrayamaz.
**Formlar önsel, bağımsız bir varlığa sahip değildir.
**İlk hareket ettirici ezeli, hareketsiz, tinsel, saf bir varlıktır. Maddesel bir yanı yoktur, çünkü madde eksik ve ölümlüdür. İlk Hareket Ettirici, evrendeki bütün devinimin kaynağıdır. Dünyayı o yaratmamıştır. Bu, ona hiç yakışmayan değişmeyi, dünyevi bir eylemi içermektedir. O, evrenin varlığına kayıtsızdır: Kendinden aşağı hiçbir şeyi düşünemez. Dünyayı yönetmez, yol göstermez, yaşamımıza müdahale etmez. İnsani öz taşımaz. Zaman dışıdır. Yüce Varlık kendisini tarihte ortaya koymamıştır, zamanın sonunda yargılamada bulunmayacaktır.
**Akıl insanı tanrı ile akraba kılar. İnsanın aklı tanrısal özelliklidir. İnsanın görevi, aklını arındırarak kendisini ölümsüz ve tanrısal kılmaktır.
**Bilgelik (Sophia), insani erdemlerin en yükseğidir. Bilgeliğe tefekkür (theoria) ile ulaşılır. Tefekkür, disiplinli bir sezgidir, ona yalnızca mantıkla ulaşılamaz ve çok az insan bunu başarabilir.

PLATON-ARİSTO ORTAK NOKTALARI

Her iki filozof da tanrının tamamen duygudan uzak, acı çekmeyen, değişmeyen, ulaşılamaz, sükûnet içinde, zarar verilemez olduğunu öne sürüyor. Bu özellikler Yunan ve Hıristiyan tanrı inancında vardır. Yunan düşüncesinde tanrı ile insan aynı soydandır. Tanrı, uzak ve aşkındır. Tefekkür konusunda da ortaklaşırlar.

Raphael’in 1509 tarihli Atina Okulu adlı tablosunda Plotinus (detay). Fotoğraf: gbwwblog.wordpress.com

Raphael’in 1509 tarihli Atina Okulu adlı tablosunda Plotinus (detay).
Fotoğraf: gbwwblog.wordpress.com

YENİ PLATONCULUK VE PLOTİNUS (M.S. 205–270)

Yeni Platonculuk, Plotinus’un çalışmalarıyla başlar.
İmparator Justinyen’in Platon’un akademisini  529′da kapatmasıyla Platonik felsefe sürecinin bittiği kabul edilir.
Platon ve Aristo’nun öğretilerini uzlaştırarak oluşturulmuş felsefi bir akımdır. Yeni Platonculuk mistik veya dini unsurlarla tanımlanır.
Platon’a bir mistik olarak ilgi duyarlar. Platon’un öğretileri ruhu vücut cenderesinden kurtarıp, ruhun tanrısal aleme yükselmesine olanak tanıyordu. Bir filozof tanrıya benzediği için kendi çabasıyla tanrısal aleme yükselebilirdi. Tanrı, durağan ve uzaktır.

** Platon’un önerdiği gibi ruh bir arınma süreci yaşamalı ve tefekküre başlamalıdır.
**İçgüdüsel bilgi önemlidir.
**Tanrı Herşey ve Hiçbir şeydir. Tanrı var olanların hepsidir.
**Üçlemesi: Bir, Zihin ve Ruh.
**Bir’in cinsiyeti yoktur, fiziksel varlığa sahip değildir, bize karşı ilgisizdir. Kendisini bize göstermediği gibi, yol da göstermez.
Üç semavi dini, T. S. Eliot ve Bergson’u da çok etkilemiştir.

PLOTİNUS-ARİSTO ORTAK NOKTALARI

Yüce Varlık zaman dışıdır. Aldırışsızdır, dünya işlerine karışmaz. Kendisini tarihte ortaya koymamış, dünyayı yaratmamış, zamanın sonunda yargılamada bulunmayacak.
Tanrı, bütün varlıkların İlki’dir.

 

 

Bizans İmparatorluğu 121| Bizans Sarayları 4 Lausos ve Boukoleon Sarayı

Antoine Helbert tarafından yapılmış Lausos Sarayı canlandırması. Azize Euphemia Kilisesi’nin kuzeyinde bir sarayın kalıntıları bulunmuş, burası yakın zamana kadar Lausos Sarayı olarak teşhis edilmişti, ama artık bu teşhis kesin değil. Lausos, II. Theodosius’un başmabeyincisi imiş. Bahçesinde, Antikçağ’ın önemli heykeltıraşlarının özel parçalarının koleksiyonu olduğu biliniyor. Binbirdirek Sarnıcı’nın Konsül Philoksenos’un Sarayı, Antiokhos Sarayı veya Lausos Sarayı için yapılmış olacağı düşünülüyor. Fotoğraf:www.antoine-helbert.com/.../byzance-scenes.

Antoine Helbert tarafından yapılmış Lausos Sarayı canlandırması.
Azize Euphemia Kilisesi’nin kuzeyinde bir sarayın kalıntıları bulunmuş, burası yakın zamana kadar Lausos Sarayı olarak teşhis edilmişti, ama artık bu teşhis kesin değil.
Lausos, II. Theodosius’un başmabeyincisi imiş. Bahçesinde, Antikçağ’ın önemli heykeltıraşlarının özel parçalarının koleksiyonu olduğu biliniyor. Binbirdirek Sarnıcı’nın Konsül Philoksenos’un Sarayı, Antiokhos Sarayı veya Lausos Sarayı için yapılmış olacağı düşünülüyor.
Fotoğraf:www.antoine-helbert.com/…/byzance-scenes.

Lausos Sarayı heykellerinden Triton heykelciği. Fotoğraf: İstanbul’un 100 Roma, Bizans Eseri, Kültür A.Ş. Yayınları

Lausos Sarayı heykellerinden Triton heykelciği.
Fotoğraf: İstanbul’un 100 Roma, Bizans Eseri, Kültür A.Ş. Yayınları

Antoine Helbert canlandırmasına göre Boukoleon Sahil Sarayı. Fotoğraf:www.antoine-helbert.com/.../byzance-scenes.

Antoine Helbert canlandırmasına göre Boukoleon Sahil Sarayı.
Fotoğraf:www.antoine-helbert.com/…/byzance-scenes.

  • İmparatorluk limanı civarındaki alt teraslardan biri üzerinde Boukoleon Sarayı yer alıyordu.
  • Boukoleon Sarayı’nın ilk binasının MS 4. yüzyılın ilk yarısında İran’dan gelen Hormisdas tarafından yaptırıldığı sanılmaktadır.
  • Boukoleon Limanı’na İmparator Markianos (450-457) bir iskele yaptırdı. Bu iskeleyi imparator ve ailesi kullanıyordu. Limanın önünde dalgakıranı vardı. Rıhtım mermer kaplıydı ve heykellerle süslüydü. Bugün limana ait bir iz yoktur.
  • Diğer bir fikre göre ise, 408 – 450 arasında yaptırılan saray, 474 yılında yanmış ama imparator olmadan önce sarayı ikametgah olarak kullanan Justinyen, imparator olduğunda onartarak genişletmiş, sarayı, Büyük Saray’ın sınırları içine aldırmıştır.
  • İmparator Justinyen Dönemi’ne (527-565) kadar Hormisdas Sarayı adı ile bilinen yapı, deniz tarafına konan aslan (leo) ve boğa (bous) heykellerinin isimlerinin birleştirilmesi ile Boukoleon ismini almıştır.
  • İmparator Theophilos (829-842), bugün girişi görülebilen balkonu deniz tarafına ekletmiştir. 10. yüzyılda sur içine alınan saray, hanedanın 11. yüzyıl sonunda Blakhernai Sarayı’na taşınması ile kısmen terk edilmiştir.
  • İmparator Nikephoros Phokas, 969 yılında saraya erzak deposu ve fırını olan bir sığınma odası, bahçesine ise havuz ve fener kulesi yaptırmıştır. Phokas, karısı ile aşk yaşayan yeğeni tarafından burada öldürülmüş, yeğeni kendisini imparator ilan etmişti.
  • Sarayda yerler büyük olasılıkla opus sectile, yani mermer plakların geometrik şekilde döşenmesi, ile kaplıydı. Duvarlar ise çini ile süslenmişti.
  • Saraya ait  akantus yaprakları ile süslü mermer kapıda İmparator Justinyen’e ait monogram bulunuyordu. Tahrip edildiği için artık görmek mümkün değil.
  • Latin işgali (1204-1261) sırasında Latinler kendilerine saray olarak burayı seçmişler; burası da diğer saraylar gibi Haçlı soylularının ve komutanlarının kullanımı sırasında yağmalanmıştır. Konstantinopolis’in VIII. Mihail Paleologos tarafından geri alınmasıyla Latinler’in son kralı II. Baudouin (1237-1261), Boukoleon Limanı’ndan kaçmıştır.
  • 14. yüzyılda tamamen terk edilen saraydan, ilk kez İmparator VII. Konstantin Porfirogenetos’un 10. yüzyılda yazdığı saray törenlerinin anlatıldığı Törenler Kitabı’nda bahsedilmektedir.
  • Boukoleon Sarayı, Bizans’ın son dönemine kadar varlığını korur. Fetih sırasında saray harabe halindedir.
  • Saray 1532 yılındaki depremde tahrip olduktan sonra geriye kalan yapıların bazıları 1741, 1758, 1808 ve 1912 yangınlarıyla ortadan kalkmıştır.
  • 1869’da Yedikule’de yapımına başlanan Rumeli demiryolu hattının inşası nedeniyle Yedikule-Sirkeci hattının yapımı büyük hafriyat gerektirmiş, Yedikule surlarından başlayarak Sirkeci’ye kadar çok sayıda tarihi eser, saray, kalıntı yıkılmıştır.
  • Sirkeci Garı da o dönemde yapılmıştır. 1870-1873 yılları arasında, demiryolunun ve Sirkeci Garı’nın yapımı esnasında Topkapı Sarayı önündeki surların bir bölümü yıkılmıştır.
  • Demiryolu için Küçük Ayasofya’nın doğusunda deniz kıyısındaki Boukoleon Sarayı’nın batı kanadı da Sultan Abdülaziz’in izniyle 1873’te yıktırılmıştır.
  • 1950’lerde ise Bukaleon Sarayı’nın önünden sahil yolu geçti, parklar yapıldı, dolayısıyla sahil sarayı denizden uzaklaştı.
  • Four Seasons Oteli’nin bitişiğinde mozaik taban, keşiş mezarları ve freskli duvarlar bulundu. 1996 yılında bulunan 300 metrekare mozaiğin 100 metrekaresi Arkeoloji Müzesi’ne alınmış, 200 metrekaresinin üzerine bina yapılmış, deniyor.
Sahil sarayı konumundaki Bukaleon Sarayı’nın korunan cephesi, Ahırkapı ile Kumkapı arasındaki Çatladıkapı Mahallesi’ndeki Bizans surlarının üzerinde görülebilmektedir. Günümüze, İmparator İskelesi’nin kemeri; 6. yüzyıldan kalma konsollu bir cephe (cumba, Bizans etkisi ile oluşmuş bir mimari ögedir); mozaikli, duvarları mermer bir salon kalmıştır. Sarayın döşeme mozaiği, bugünkü  şehir kotunun 4.5-5 m altında bulundu. Mozaikler 6.-7. yüzyıllara tarihleniyor. Sultanahmet’te, Mozaik Müzesi’nde görmek mümkün. Fotoğraf:tr.wikipedia.org

Sahil sarayı konumundaki Bukaleon Sarayı’nın korunan cephesi, Ahırkapı ile Kumkapı arasındaki Çatladıkapı Mahallesi’ndeki Bizans surlarının üzerinde görülebilmektedir.
Günümüze, İmparator İskelesi’nin kemeri; 6. yüzyıldan kalma konsollu bir cephe (cumba, Bizans etkisi ile oluşmuş bir mimari ögedir); mozaikli, duvarları mermer bir salon kalmıştır. Sarayın döşeme mozaiği, bugünkü şehir kotunun 4.5-5 m altında bulundu. Mozaikler 6.-7. yüzyıllara tarihleniyor. Sultanahmet’te, Mozaik Müzesi’nde görmek mümkün.
Fotoğraf:tr.wikipedia.org

Boukoleon Saray kompleksinden melek figürlü mermer parça. İstanbul Arkeoloji Müzeleri. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Boukoleon Saray kompleksinden melek figürlü mermer parça. İstanbul Arkeoloji Müzeleri.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

 

Bizans İmparatorluğu 57 | Bizans’ta Mimari 7 Post Bizans, Neo Bizans, Bizans Bahçesi

Günümüz Fatih semtindeki Ayios Potiras Kilisesi hakkında yapılmış ilk kayıt 1583 tarihlidir. Dolayısıyla buranın bir Post Bizans yapısı olduğunu düşünebiliriz. Üç nefli bir bazilika olan yapının üzeri kırma çatı ile örtülüdür. Binanın kuzeyinde paraklesion’u vardır. Kaba taş ve tuğla karışımı ile inşa edilmiş olup sadece köşelerde düzgün kesme taş kullanılmıştır. Nefleri ayıran sütunlar diğer çağdaşı kiliselerdeki gibi mermer taklididir. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Günümüz Fatih semtindeki Ayios Potiras Kilisesi hakkında yapılmış ilk kayıt 1583 tarihlidir. Dolayısıyla buranın bir Post Bizans yapısı olduğunu düşünebiliriz.
Üç nefli bir bazilika olan yapının üzeri kırma çatı ile örtülüdür. Binanın kuzeyinde paraklesion’u vardır. Kaba taş ve tuğla karışımı ile inşa edilmiş olup sadece köşelerde düzgün kesme taş kullanılmıştır. Nefleri ayıran sütunlar diğer çağdaşı kiliselerdeki gibi mermer taklididir.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Osmanlı döneminde Rumlar, 1839 yılına kadar yeni bina inşa ettiklerinde kubbe yapamadılar, mermer sütun kullanamadılar, görkemli bina inşa edemediler. Dolayısıyla bazilikal plana geri döndüler, ahşap çatı ve sütunlar kullandılar, ahşap sütunların üzerini alçı ile sıvayarak, mermer gibi boyadılar. Bu döneme Post Bizans dönemi adı verildi. 1839’da haklar eşitlenince kubbeli, mermer sütunlu, ama üslupsuz binalar yaptılar. Bu yapılar Bizans, Osmanlı, Gotik, Barok etkili oldu. Bu yoruma Neo Bizans dendi. Taksim’deki Aya Triada Ortodoks Rum Kilisesi bu dönemin eseridir.
1881 yılında Bizantino-Morik denen stilde yapılmış olan Fener Rum Lisesi’nin tasarımı Mimar Dimadis’e aittir. Bina, İstanbul Rumları’nın ve Aynaroz rahiplerinin bağışlarıyla yapılmıştır.

1881 yılında Bizantino-Morik denen stilde yapılmış olan Fener Rum Lisesi’nin tasarımı Mimar Dimadis’e aittir.
Bina, İstanbul Rumları’nın ve Aynaroz rahiplerinin bağışlarıyla yapılmıştır.

Bizans bahçesini tahayyül ediyoruz. Giysiler gibi, bahçeyi de fresklerden, mozaiklerden biliyoruz. Khora’daki Meryem’in annesi Anna’ya Müjde sahnesinde Bizans bahçesini görüyoruz.

Bizans bahçesini tahayyül ediyoruz. Giysiler gibi, bahçeyi de fresklerden, mozaiklerden biliyoruz. Khora’daki Meryem’in annesi Anna’ya Müjde sahnesinde Bizans bahçesini görüyoruz.

  • Bizans’ta bahçe sanatının İlkçağ Yunan ve Roma sanatı kadar, Asya kültürlerinden ve daha çok Timur dönemi Türkistan ve İran bahçelerinden de etkilenmiş olduğu öne sürülürken, Bizans kır saraylarının geniş av parkları içinde kurulması buna kanıt olarak gösteriliyor.
  • Bizans bahçe sanatının da sanatın diğer dışavurum biçimleriyle aynı politik sonuçlardan etkilendiği düşünülüyor.
  • 3.-6. yüzyıla uzanan dönemde Bizans’ın önce Roma’dan çok etkilendiği, daha sonra ise bir Doğu Hıristiyan sanatının doğduğu öne sürülüyor. Bizans sanatı, 2. ve 3. yüzyıl Roma sanatının tekdüzeliği ile taban tabana zıt bir zenginlik, bir değişkenlik, bir karmaşıklık getirir. 10.-12. yüzyıllar arası Bizans sanatının ikinci altın çağı olarak nitelendirilir. Bu dönem, imparatorluğun Akdeniz’deki ticaret egemenliğinin sanat uğraşlarına yeni bir atılım sağladığı dönemdir.
  • Bu politik çalkantıların doğurduğu etkilenmeler sonucunda Roma İmparatorluğu’na karşı Doğu ağır basacak, bu da özellikle mozaik sanatında kendini hemen hissettirecektir.
  • Bizans bahçelerine gelince, elimizde bilgi kaynağı olarak yalnızca yazınsal betimlemeler var. Kaynaklara göre bu bahçelerde çevresi heykellerle çevrili havuzlar, tepelerine renkli renkli taştan ve mermerden sütunlar dikili kuyular, su gücünün kullanıldığı düzenlemelerle hareketlendirilen dekoratif yontular vardır.
  • Bir imparatorluk sanatı olarak bahçe, hükümdarın gücünü vurgulamalı, sahibi hükümdarın gücüne tanıklık etmeliydi. Burada, yapay olan, her zaman doğalın önüne geçiyordu.
  • Bizans döneminde bahçeler genellikle saraya yakın yerlerde, yani Suriçi’nde bulunuyordu. Güvenlik ve ulaşım zorluğu sebebiyle Boğaz sırtları birkaç manastır bahçesi dışında boştu.
  • Suriçi’nden sonra Konstantinopolis’teki en önemli Bizans saray bahçesinin, Osmanlı döneminde de önemli bahçelerden biri olmayı sürdüren Fener Bahçesi olduğu söyleniyor. Bizans Hanedanı yaz aylarını genellikle bu bahçede geçirirdi. İmparator Justinyen’in karısı Theodora için bir saray, üç hamam ve bir kilise yaptırdığı bu bahçe ile saray arasındaki ulaşımın süslü kayıklarla sağlandığı öne sürülüyor.
  • Roma bahçesi, doğaya müdahale eden, çok kontrollü, geometrik bir bahçe idi. Bizans bahçesinin de bu geleneği sürdürdüğü düşünülüyor. Los Angeles’taki Paul Getty Müzesi’nde bir canlandırması yapılmıştır.
  • Manastır bahçeleri ise şarap yapımı için ekilmiş bağları ve şifa veren bitkileriyle bilinirdi.
  • Genellikle haç şeklinde düzenlenmiş manastır bahçeleri, Bizans ahalisi tarafından okuma, dinlenme, düşünme ve dinsel arınma amaçlı kullanılıyordu. Günümüzde Aya Yorgi Manastırı bahçesini görmek mümkündür.
  • Surların kenarında yer alan, Bizans döneminden beri ekildiği söylenen Yedikule bahçeleri, yakın dönemde kentsel dönüşüm nedeniyle kaldırılınca yapılan tartışmalar basında yer almıştı.
  • Bizans bahçesinde asma, incir, zeytin gibi iklimle uyumlu bitkilerin dikili olduğu da kabul gören bir görüş.

 

Bizans İmparatorluğu 40 | El Yazmaları ve Eğitim 3

  • Bizans’ın üst sınıfları sadece güç ve prestij sahibi değildi, aynı zamanda oldukça kültürlü bir sınıftı. Öğrenmeye çok düşküdüler ve güzel şeylerden anlarlardı. İyi bir eğitim Bizans’da en önemli, en değerli erdemlerden sayılırdı. Eğitimsiz olmak bir utanç nedeniydi. Bizanslı kendisini tahsilli, bütün barbar dediklerini ise cahil bilirdi. Gramer ve klasik Yunanca’nın doğru kullanımı önemliydi. İncil’den sonra Homeros’un İlyada ve Odysseia’sı en yaygın bilinen eserlerdi. Epik şiir, tarih, dini şarkılar, müzik, mimari önemsenen konulardı.
  • 354 yılında Konstantinopolis’te kurulan, 475-6 yılında 120.000 civarında cilde sahip olan İmparatorluk Kütüphanesi bir yangınla yok oldu.
  • İmparator Julianus 360’da tekrar paganlığa döndü ve Helios’a taptı. Julianus Apostata, dönek, olarak anıldı. Felsefeciydi. El yazması mektupları İstanbul’da, Patrikhane’dedir. 363 yılındaki İran Seferi’nde, muhtemelen kendi ordusundaki bir Hıristiyan’ın attığı mızrakla öldü. (Gore Vidal Julianus Apostata adlı bir roman yazmıştı.) Enis Batur, bu imparator için, Anadolu Yarımadası’nın kadim kitap beyidir, diyor.
  • Abbasi Halifesi Memun (813-833), Bizans İmparatoru Theophilos’a bir mektup gönderip, felsefe bilgisi ile ünlü matematikçi Leon’u kendisine göndermesi halinde imparatora altınla ödeme yapmayı ve barış antlaşması imzalamayı teklif etmiş ama imparatoru ikna edememiştir.
13. yüzyıla tarihlenen Skylitzes El Yazması’nda masa başında oturan öğrenciler, önlerinde kitapları ders görmekte. Ellerinde kitaplarıyla ayakta duran öğrenciler ise kürsüde oturan hoca ile müzakere etmekte. İstanbul Arkeoloji Müzeleri.

13. yüzyıla tarihlenen Skylitzes El Yazması’nda masa başında oturan öğrenciler, önlerinde kitapları ders görmekte. Ellerinde kitaplarıyla ayakta duran öğrenciler ise kürsüde oturan hoca ile müzakere etmekte.
İstanbul Arkeoloji Müzeleri.

  • 4. yüzyılda Augusteion’un batı yönünde bir kitaplık, iç avluya sahip bir bazilika ve sekizgen (oktagonal) bir yapı inşa edilir. Bu yapı topluluğu, Konstantinopolis’teki yüksek okula aittir. Şehir başkent olunca çok sayıda bilim adamı buraya gelir veya getirtilir ve şehir, imparatorluğun bilim merkezi olur.
  • Laik ve dini öğretim ayrı okullarda yapılır. Laik olanlar devlet, dini olanlar Patriklik makamı tarafından yönetilir.
  • Yüksek okul, II. Theodosius (408-450) zamanında, 425 yılında günümüz Beyazıt Meydanı yakınındaki Kapitol’e taşınır. Bu dönemde üniversitede hukuk, felsefe, belagat (güzel, düzgün ve yerinde söz söyleme sanatı), Yunanca ve Latince okutulur. Bizans’ta memur olabilmek için hukuk eğitimi almış olmak gerektiğinden hukuk eğitimine ağırlık verilirdi.
  • Roma Hukuku ile olan yakın ilişkisinden ötürü Latince, Orta Bizans Dönemi’ne kadar çok önemsenmiştir.
  • 532’deki Nika İsyanı’nda yapıların çoğu yanar. İmparator Justinyen (527-565), Sultanahmet’teki yapı topluluğunu yeniden inşa ettirir. Bazilikanın altına da Yerebatan Sarnıcı’nı yaptırır. Justinyen zamanında öğrenim beş yıla çıkar.
Atina Okulu, Raphael, 1509-12. Roma, Vatikan, Stanza della Segnatura. Fotoğraf:tr.vikipedia.org

Atina Okulu, Raphael, 1509-12.
Roma, Vatikan, Stanza della Segnatura.
Fotoğraf:tr.vikipedia.org

  • Retorik ve felsefe eğitimi kaçınılmaz olarak paganlığa yakın olduğundan Bizans İmparatoru Justinyen 529 yılında Platon’un Atina’daki Akademia’sının kapanması emrini vermişti.
  • Konstantinopolis’teki üniversite, Phokas zamanında (602-610) kapatılır.
  • Heraklius (610-641) tarafından Sultanahmet’teki eski yerinde tekrar açılır.
  • Orta ve Geç Bizans dönemlerinde yüksek eğitim veren okullar, şehrin çeşitli bölgelerine dağılır.
  • Orta Bizans Dönemi’nde Basileos Stoa’da felsefe dersleri de verilir.
  • 7.-9. yüzyıllar arasında Konstantinopolis’te eğitim darbe yer.  İskenderiye, Antakya ve Beyrut’taki okullar Müslümanların eline geçer. Konstantinopolis’teki üniversite de bu dönemde zayıflar.
  • Üniversite hocalarının özel ders verme hakları yoktur, tüm gün okulda çalışırlar.
  • VII. Konstantin zamanında (913-959), çağın bütün bilim dalları okutulur; kamu görevlileri üniversiteyi bitirenlerden seçilir,  eğitim tekrar yaygın hale gelir.
  • 14. ve 15. yüzyılda öğrenim son canlanışını yaşarı ama artık İmparatorluk yavaş fakat kesin bir şekilde çökmeye başlamıştır. İşte bu dönemde Bizanslılar kendilerine eskiden olduğu gibi Helen demeye başlarlar.