Etiket arşivi: İdealizm

Çağdaş Sanata Varış 219| Postmodern Sinema 5

Blade Runner bazıları tarafından Neo Noir olarak nitelendiriliyor. Fotoğraf:deadshirt.net

Blade Runner bazıları tarafından Neo Noir olarak nitelendiriliyor.
Fotoğraf:deadshirt.net

  • 1982 yılında Ridley Scott tarafından yönetilen Blade Runner (Bıçak Sırtı), kente bakışı Postmodernizm’in simgelerinden biri haline getirmiştir. Film, Postmodernizm’deki kimlik, özdeşleşme ve tarih sorularını merkezine alır. İnsanların hep bir köle istediğini anlatır. Filmde, Los Angeles’ı anımsatan distopyacı bir megapol yaratılır. Filmi görsel Siberpunk türüne de örnek gösterirler.
  • Bıçak Sırtı’ndaki şehir tasarımı ile, iki katlı dünya fikri çok kullanılan bir tema haline gelmiştir. Bıçak Sırtı’na sınıflı toplum eleştirisi olarak da bakılabilir.  Filmdeki dört yıl yaşayan, sonra kendi hislerini geliştirmeye başlayan, “insanın ötekisi” olan, her “öteki” gibi tehlikeli olabilen replikaların yer aldığı; seyirciye replika ile empati kurdurma açısından bir ilk olan; aynı zamanda ölüm anında ruhun beyaz bir güvercin olarak uçtuğunu göstererek dini göndermeler de yapan; farklı tarihsel dönemleri, farklı coğrafyaları üst üste koyarak pastiş oluşturan; ülkeleri devletlerin değil, şirketlerin yönetmesi gibi bir çok Postmodern  özellik taşıyan, Postmodern sinema denince verilen ilk örneklerden olan bir filmdir Blade Runner..
  • Ridley Scott, artık klasiklerden sayılan Blade Runner’dan önce 1979 yılında Alien (Yaratık) adlı filmi çekmiştir. Yaratık, çok açık biçimde bilimkurgu sinemasıyla korku-dehşet sinemasını aynı kalıp içinde eritir ve ortaya, bilimkurgusal korku diye adlandırılan bir tür çıkar. Yaratık’ın iki devam filminin ardından John Carpenter, Brian de Palma gibi yönetmenler de kimi fantastik filmlerinde bu karışımı yinelemiştir.
  • Ridley Scott Yaratık’ta tamamen yeni bir gelecek anlayışı yaratmıştır. Ortam, ferah ve tertemiz kentlerde yaşayan insanların Helenik dönemin moda elbiseleri içinde dolaştığı sayısız bilimkurgu filmlerinden keskin bir çizgiyle ayrılır,  yüksek teknoloji ve sefil yaşam bileşimine dönüşür. Revizyonist bir bilimkurgu filmi olarak Yaratık, kentlerdeki çürüme ve hüsranın uzay boşluğuna kadar yayıldığı bir karşı ütopya (distopya) yaratır. Bu film, Watergate sonrası 1974’te çekilen Alan Pakula’nın The Parallax View ( Katil Kim) ve Sydney Pollack’ın 1975’te çektiği Three Days of Condor (Akbabanın Üç Günü) adlı filmlerine benzer paranoid filmler yaratan idealizmi aşar. Filmleri Joseph Conrad’a göndermelerle dolu olan (Düellocular, Nostromo, Karanlığın Yüreği) Scott ayrıca Joseph Conrad’dan bilmediğimiz şeyin bildiğimiz şeylerden daha korkunç olabileceği fikrini almıştır. Yaratık’taki gemi rahme benzer ve mürettebatın uyanması da sembolik bir doğumdur. Ayrıca, geminin iç hatları insan vücudunun iç hatlarına çok benzemektedir. Geminin ambarında bulunan yumurta şeklindeki nesnelerle de tekrar anneyi düşündürür. Geminin bilgisayarının adı da Anne’dir.
  • Yaratık, filmin izleyici üzerindeki etkisini artıracak yeni teknolojik oyunları tam olarak kullanan filmlerin ilkidir. 70 milimetrelik projeksiyon aygıtı ve altı kanallı Dolby ses sistemi Yaratık’ı büyüleyici bir deneyim haline getirmiştir. Freud’un 1920’de belirtmiş olduğu gibi, hakimiyet kurmaya çalıştığımız sırada pasif olarak yaşadığımız travmatik olayları tekrarlama zorunluluğu vardır. Güçlü bilinçaltı endişeleriyle karşılaşmak için insanlar, Yaratık gibi filmleri izlemek için kuyruğa girerler. Filmin teknik başarıları, evrensel ilkel korkunun deneyimlerinin etkili bir şekilde sunulmasını sağlamıştır. Ancak Yaratık, daha önce çekilen 2001 ve Yıldızlar Savaşı’na çok şey borçludur. Bu üç film de son derece yüksek bir teknoloji ve yarattığı yeni kahramanlarla insanları büyülemiştir. 2001 gibi Yaratık da bilgisayara dayalı güç odaklarından bahseder.
  • Ridley Scott, daha sonra Hollywood sinemasında yaygınlaşıp sıradanlaşan bir tarzda kadınları erkeksileştirmiştir. Erkeklerden daha cesur, daha sert, daha akıllı ve daha becerikli olduğu gibi geleneksel olarak kadınlara atfedilen erdemler açısından da üstün olan, Yaratık’ın ana karakteri kırılgan görünümlü, Canavar’a kafa tutan Güzel rolündeki Ripley’dir.  Yaratık’ın devam filmleri de fallik kadın konusunu ele almıştır. Scott, Thelma ve Louise adlı feminist filminde de bunun bir rastlantı olmadığını vurgulayarak kadınları erkeğe özgü işleri yaparken gösterir.
  • Yaratık (1979), Yaratık 2 (1986), Yaratık 3 (1992), Yaratık: Diriliş (1997) gibi devam filmleri de çekilmiştir. Ayrıca Alien Predator’e Karşı (2004) ve Aliens vs. Predator: Requiem (2007) filmleri de serinin parçası sayılır.
  • 1988 yapımı Baron Munchausen’in Serüvenleri, gerçek ile kurmacanın çok net ayrılamayacağını gösteren “bir Terry Gilliam filmidir”. Britanyalı yönetmen, masalları, mitleri yetişkinlerin dünyasına sokmak ister. Film, “Geç 18. yüzyıl, Akıl Çağı, Çarşamba” ibaresi ile, savaşla yıkılmış bir şehirde başlar. Akıl Çağı savaşı gösteriyor, bu ne kadar akla yakın, sorusunu gündeme getirir. Baron beyaz atı ile şehri kurtarır. Apocalypse Now’da olduğu gibi, kahramanlar yeniden doğuş yaşarlar. Filmin erkek egemen dünyayı kırma yöntemleri de vardır: asıl kahraman küçük kızdır. Batı düşüncesinde beden ve zihin hep ayrı düşünülür. Akıl Çağı her şeyi zihne yükler, bedenin kontrol edilebileceğini düşünür. Gilliam, Ay’ın deli olan (lunatic) kral ve kraliçesinin kafaları ile bedenlerini ayrılabilir olduğunu göstererek zihni  ve bedeni birbirinden ayırarak asıl deliliğin bu olduğunu söyler. Tiyatro sahnesi ve arkası, görünen ile gerçeği anlatmak için ideal bir kurgudur. Filmin sonunda tüm senaryonun Baron’un anlattıkları üzerine kurulu olduğunu, olayların seyirciye gerçekmiş gibi yansıtıldığı anlaşılır.
  • Blade Runner gibi, The Terminator (1984) ve Çağdaş Dönemde The Matrix (1999) adlı filmler de Postmodern sorunları gündeme taşır.

 

ABD – Avrupa Karşıtlığı

  •  Amerika bir neo-Avrupa ülkesidir.
  • Amerika’nın masumiyeti – Avrupa’nın sofistike alışkanlıkları,
  • Amerikan pragmatizmi – Avrupa’nın meseleleri entelektüelize etme eğilimi,
  • Amerikan enerjisi – Avrupa’nın dünyayla uğraşmaktan bıkkınlığı,
  • Amerikan naifliği – Avrupa sinisizmi,
  • Amerikan iyi kalpliliği – Avrupa’nın habisliği,
  • Amerikan ahlakçılığı – Avrupa’nın uzlaşma sanatındaki ustalığı,
  • Amerika gözünü ticaret bürümüş bir barbar – Avrupa yüksek kültürle özdeş,
  • Amerika idealizmden, açıklıktan, demokrasiden yana – Avrupa gücü kuvveti tükenmiş, züppece bir zarafetin büyüsüne kapılmış bir kıtadır.
Lucio Fontana, Sabancı Müzesi, Zero Sergisi, 2015. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Lucio Fontana, Sabancı Müzesi, Zero Sergisi, 2015.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Bütün modern savaşlar, her bir tarafın kendine üstün bir konum atfedip, diğerini barbar diye nitelediği bir medeniyetler çatışması, kültür savaşlarıdır. Düşman değişmez biçimde “bizim hayat tarzımız”a bir tehdittir. Avrupa ile Amerika arasındaki uzlaşmazlığın altında aynı aşağılama mantığının daha ılımlı bir versiyonu yatar.
  • ABD, “eski”den çok “yeni”ye kıymet biçen bir muhafazakar düşünce biçimi geliştirmiştir.
  • ABD ile çoğu Avrupa ülkesi arasındaki herhalde en büyük farklılık, ABD’de dinin toplumda ve gündelik hayatta hala merkezi bir rol oynamasında yatar. Ancak bu, Amerikan tarzı bir dindir; dinin kendisinden ziyade bir din fikrinden söz etmek daha doğru olur. ABD bir din toplumudur, ama herhangi bir dine mensup olduğunuz sürece bunun hangi din olduğuna da önem verilmeyen türde bir din toplumudur. Dinlerin hepsi de benzer şeyler vazetmektedirler. Bunların hepsi de tüketim kapitalizminin devamlılığını sağlayan erdemlerdir. Dindar olmak fiili bir durum olarak saygınlık getirmektedir.

 

Yukarıda özetleyerek  yer verdiğimiz bu tez ve antitezler Susan Sontag tarafından Edebiyat Özgürlüğün Ta Kendisidir adlı makale/konuşma metni için derlenmiştir.

Kaynak: Başkalarının Acısına Bakmak, Susan Sontag, Agora Kitaplığı, 2004.

 

 

Çağdaş Sanata Varış 15 | 19. Yüzyıl Felsefesi 2

Bu bölümde 19. yüzyılın ortalarında başlayıp günümüze dek süren Natüralist Akım’dan söz edeceğiz. Natüralizm, doğadan ve duyularla algılanan dünyadan başka bir gerçeklik tanımayan bir anlayıştır. Natüralist, insanı doğanın bir parçası olarak görür, araştırmalarını aklıyla yarattığı kurgulara ya da vahiylere değil, yalnızca doğadan aldığı verilere dayandırır.

19. yüzyıldan bu yana üzerinde en çok düşünülen kavramlar doğa, çevre, tarih, evrim, büyüme olmuştur.

Marx, insanlığın ideolojisinin toplumun maddi altyapısının bir ürünü olduğunu;

Darwin, insanlığın uzun bir biyolojik evrimin sonucu ortaya çıktığını;

Freud, bilinçaltını inceleyerek insan hareketlerinin dürtüler ve sezgilerden kaynaklandığını savundular.

quotemarx.tumblr.com

quotemarx.tumblr.com

  • Hem Kierkegaard hem de Marx’ın felsefesinin çıkış noktasında Hegel vardır. Her ikisi de Hegelci düşünce yöntemini benimsemekle beraber, Hegel’in İdealizm’ine katılmazlar.
  • Hegel’den sonra büyük felsefe sistemlerinin sona erdiği, Hegel’den sonra felsefenin yepyeni bir yola girdiği, büyük kurgusal sistemlerin yerini Varoluşçu ya da Eylemci felsefelerin aldığı söylenir.
  • Marx (1818-1883), amacın dünyayı anlamak değil, değiştirmek olduğunu söylemiştir.
  • Marx, uygulamalı politika alanındaki en etkili filozoftur.
  • Antik Çağ atomcuları Felsefi Materyalist, 17. ve 18. yüzyıldakiler Mekanik Materyalist, Marx ise Tarihsel Materyalist idi.
  • Hegel tarihi ilerleten şeyin dünya tini ya da aklı olduğunu öne sürüyordu. Marx ise, insanların düşünce biçimini ve tarihin gidişini belirleyenin maddi ilişkiler, toplumda değişim yaratıp tarihi ilerleten şeyin ekonomik güçler olduğunu iddia ediyordu. Antik Çağ’da üretim köle işçiliğine dayandığı için zengin vatandaşların buluşlar yapıp üretimi iyileştirme gibi bir çabaları yoktu. Bu, maddi ilişkilerin düşünceyi nasıl etkilediğine bir örnektir.
  • Marx, maddi, ekonomik ve sosyal ilişkileri altyapı diye adlandırıyordu. Toplumun politik kurumları, yasaları, din, ahlak, sanat, felsefe ve bilimine ise üstyapı diyordu. Ahlaksal doğrular ve üstyapı altyapının yansımasıydı. Altyapı ile üstyapı arasında karşılıklı bir ilişki olduğunu düşündüğü için Marx Diyalektik Materyalisttir.
  • Toplumun temelinde de üç aşama görür. En temel olanı iklim, hammeddeler gibi doğal kaynakları üretim koşulları; araç, gereç, makinaları üretim güçleri ve toplumdaki iş bölümü ve sahiplik ilişkilerini ise üretim ilişkisi olarak tanımlar.
  • Neyin doğru neyin yanlış olduğunu yönetici sınıfların belirlediğini söyler. Marx’a göre tüm tarih, sınıf mücadelelerinin tarihidir. Tarih herşeyden önce üretim araçlarına kimin sahip olacağı meselesidir. Kölenin özgür yurttaşla, feodal beylerin serflerle, aristokrasinin vatandaşlarla, kapitalistle işçinin arasındaki karşıtlık tarihin her döneminde olagelmiştir.
  • Üst sınıflar güçlerinden hiçbir zaman kendiliğinden vazgeçmeyeceği için değişim ancak bir devrimle gerçekleşebilir. 1848 yılında yayımlanan Komünist Manifesto, amaca ulaşmanın tek yolunun toplum düzenini güç yoluyla alaşağı etmek olduğunu iddia etmişti.
  • Marx çalışma biçimimizin düşüncelerimizi, düşüncelerimizin de çalışma biçimimizi etkileyeceğini düşünmüş, insanın eliyle aklı arasında bir etkileşim olduğu neticesine varmıştır. Bilgi ile emek de yakından ilgilidir.
  • Hegel de Marx da işi olumlu bir şey olarak görmüş, çalışmanın insan olmayla ilgili olduğunu belirtmişlerdi.
  • Marx’a göre kapitalizm akılcı bir yönetim barındırmadığı için zamanla kendi kendini yok etmeye mahkumdur ve kapitalizm komünizme giden yolda bir aşamadır.
  • Proleterya diktatörlüğü sürecinden sonra sınıfsız topluma, komünizme geçileceğini, üretim araçlarına halkın sahip olacağını ileri sürer.
  • Freud hayatının son yıllarını, Marx ise hayatının son 34 yılını Londra’da geçirmişti. Natüralistler için Londra önemli bir durak olmuştur.
  • Marx, Kapital’in İngilizce basımını Darwin’e adamak istemiş, ancak Darwin bunu reddetmiştir.
www.norvic-philatelics.co.uk

www.norvic-philatelics.co.uk

  • Biyolog ve doğa bilimci Darwin (1809-1882), Kilise’nin görüşlerini en fazla tehdit eden bilim adamı olmuştur.
  • Darwin 1831’de aldığı davet üzerine keşif gezisine Beagle adlı gemi ile çıkmış, Güney Amerika-Yeni Zelanda-Avustralya-Güney Afrika-Güney Amerika yolunu yaptıktan sonra İngiltere’ye dönmüştür.
  • Bu keşif gezisinden, başta Galapagos Adaları olmak üzere, elinde büyük bir fosil koleksiyonu oluşmuştu. İngiltere’ye döndüğünde 27 yaşındaydı ve çoktan tanınmış bir doğabilimci olmuştu.
  • Pek çok önemli eser yazdı. 1859 yılında yayınlanan Hayatta Kalma Mücadelesinde Doğal Seçi ve Seçilmiş Irkların Korunması Yoluyla Türlerin Kökeni Üzerine adlı eseri pek çok tartışmaya yol açtı. İki tez öne sürüyordu: Mevcut bitki ve hayvanların daha önce varolmuş daha ilkel biçimlerden biyolojik bir evrim sonucu türediği ve evrimin nedeninin doğal seçi olduğu.
  • İngiliz jeolog Charles Lyell’in yeryüzünün şu anki haline yavaş yavaş ve uzun bir gelişme sonucu geldiği, küçük değişimlerin zamanla büyük coğrafi değişimlere yol açabileceği saptaması, Darwin’i küçük ve yavaş yavaş oluşan değişimlerin belli bir süre sonra dramatik değişimlere yol açacağı noktasına taşıdı.
  • 1800 yıllarında Fransız zoolog Lamarck ve Darwin’in büyükbabası biyolojik bir evrimin varolduğu düşüncesini savunmuşlar, ama açıklayamamışlardı.
  • O dönemde Kilise ve bilimsel çevreler, çeşitli bitki ve hayvan türlerinin değişmez olduğunu düşünüyordu. Platon ve Aristo da böyle düşünmüştü.
  • Darwin, yeryüzündeki tüm türlerin birbiriyle akraba olduğunu, memeli hayvanlarla insanların embriyonunun başlangıçta farklı olmadığını, embriyonun gelişmesi ile farkın ileri aşamalarda ortaya çıktığını, dolayısıyla hepimizin akraba olduğunu öne sürdü.
  • Benjamin Franklin doğada farklı pek çok tür olduğunu ve bu türlerin birbirini denetlediğini söylemişti. Thomas Malthus da bu düşünceyi yeryüzündeki nüfus durumuna uyarlamıştı. Darwin bu fikirlerden hareketle, gelişmenin nedeninin hayatta kalma mücadelesindeki doğal seçi olduğunu, koşullara en iyi uyabilenin hayatta kalıp türünü sürdürebildiğini saptadı.
  • 1871 yılında yayınlanan İnsanın Çıkışı adlı kitabında ise insanlarla maymunların ortak bir kökeni olduğunu öne sürdü. Türlerin Kökeni Üzerine adlı eserinde de insanların hayvandan geldiği üstü kapalı olarak anlatılıyordu.
  • 20. yüzyılda Yeni Darwinizm değişimlerin oluşma nedeninin mutasyon (kromozom yapısının/sayısının değişimi, genlerdeki değişimler) olduğu görüşüne vardı.
Londra’daki Freud Müzesi’nde nörologun hastalarının uzandığı meşhur divan, 1890’da Madame Benvenisti adında Viyanalı zengin bir hastası tarafından hediye edilmişti. gundem.milliyet.com.tr

Londra’daki Freud Müzesi’nde nörologun hastalarının uzandığı meşhur divan, 1890’da Madame Benvenisti adında Viyanalı zengin bir hastası tarafından hediye edilmişti.
gundem.milliyet.com.tr

  • Natüralist Akım’ın sembolü Freud (1856-1939), sinirsel ve ruhsal hastalıkların tedavisinde kullanılan bir yöntem olan, ruh çözümlemesi ya da psikanaliz diye bilinen yöntemi geliştirdi.
  • İnsanın kendi istek ve ihtiyaçlarıyla, çevresinin istek ve ihtiyaçları arasında sürekli bir çelişki ve dolayısıyla sürekli bir gerilim vardır.
  • Davranışlarımızı belirleyen yalnızca aklımız değildir. Düşüncelerimizi, rüyalarımızı ve davranışlarımızı bir takım dürtüler belirler. Bu dürtüler istek ya da gereksinimlerin işaretçisi olabilirler.
  • Temel ihtiyaçların biçim değiştirerek davranışlarımızı bizim kontrolümüz dışında belirlediğini söyler.
  • Cinselliğin tabu olduğu bir dönemde küçük çocukların da cinsel ihtiyaçları olduğunu öne sürer.
  • Nevroz ya da diğer bazı sinirsel hastalıkların nedeninin çocuklukta yaşanmış bir takım çatışmalar olduğunu gözlemler.
  • Freud’a göre her türlü anımız bilinçaltımızda yatmaktadır.
  • Psikanalist, hastanın yıllarca unutmaya çalıştığı, kendisini hep engellemiş olan deneyimi, hastasının da yardımıyla, bulup çıkarmayı amaçlar. Böyle bir dramatik olayı bilinç düzeyine çıkarıp hastayı bununla yüzleştirdiğinde hasta bu meseleyi halletmiş olur ve iyileşir.
  • Dünyaya geldiğimizde içimizde taşıdığımız arzu ilkesine Freud “O” adını veriyordu. Arzu ilkesini tüm hayatımız boyunca içimizde taşıdığımızı, zamanla isteklerimizi çevremize uyarlamayı öğrendiğimizi, böylece arzu ilkesinin yerini gerçeklik ilkesine bırakmaya başladığını, böylelikle düzenleyici işlevi olan bir ben yarattığımızı öne sürer.
  • Toplumca kabul edilmeyen isteklerimizi bastırmak, unutmaya çalışmak zorunda kalabiliriz.
  • Çevrenin ahlaksal beklentileri ve yargıları benliğimizin bir parçasıdır ve Freud bunu üstben diye adlandırır. Vicdan, üstbenin parçasıdır. Olamayacak, ayıp sayılan şeyler istediğimizde üstben harekete geçer.
  • İnsanın doğal ve önemli bir yanını oluşturan cinsellik üstben’e yerleştiği için, Freud’a göre pek çok insan hayatı boyunca bu konuda bir suçluluk duygusu taşır.
  • İsteklerle suçluluk duygusu arasındaki çelişki çok şiddetli yaşandığında Freud’un nevroz dediği ruh haline giriliyordu.
  • Freud’a göre bilinç, insan ruhunun çok küçük bir bölümünü oluşturur. Buzdağının suyun üstündeki bölümüdür. Suyun altında, bilincin denetiminde bastırdığımız, unutmaya çalışılan duygular, bilinçaltı vardı. Bu tüm sağlıklı insanlarda varolan bir işleyişti. Ancak bazı kişiler bu tip duyguları bastırabilmek için çok fazla enerji kullanmak zorunda kalır. Nevroz, bu durumda oluşan bir hastalıktır. Oysa bilinçle bilinçaltı arasında hep açık bir kapı bırakılmalıdır. Bu kapının kapanması ruhsal hastalıklara yol açar. Freud bu bastırılmak istenen duyguları travma (Yunanca yara demektir) diye adlandırır. Hasta, neyi bastırdığının farkında değildir.
  • Bastırmaya çalıştığımız şeyler yüzünden istemeden bir şeyler söylediğimiz ya da yaptığımız olur. Freud bunlara yanlış tepkiler adını verir.
  • Bazen kendimizi ve/veya başkalarını yaptığımız şeyin gerçek nedeninden başka bir nedeni olduğuna inandırmak isteriz. Freud buna rasyonalize etmek adını verir.
  • Kendimizde beğenmeyip bastırmaya çalıştığımız özellikleri başkasına mal etmeye ise yansıtma der.
  • Freud’un bastırılmış duyguları bilinç düzeyine çıkartmak için geliştirdiği yöntemlerden biri serbest çağrışımdır. Travmanın üstünü örtmüş olan kontrolü kaldırmak amacıyla hastanın aklına gelen herşeyi anlatması istenir. İnsan birşeyi ne kadar unutmaya çalışırsa bilinçaltında onunla o kadar çok uğraşır diye düşünülür.
  • Freud’a göre bilinçaltının altın anahtarı rüyalardır. 1900 yılında yayınlanan Rüya Yorumu adlı kitabında rüyaların isteklerin gerçekleştiği yer olduğunu, yetişkinlerin uykuda bile kendilerine sansür uyguladığını, bu yüzden isteklerin kılık değiştirmiş olarak rüyalarda yer aldığını, dolayısıyla rüyaların görünmeyen bir içeriği olduğu yazdı. Bu görüşten hareketle rüyanın gerçek anlamının yorumlanması gerekir.
  • Freud’un 1890’larda ortaya çıkan psikanalitik yöntemi, 1920’li yıllarda özellikle psikiyatrik hastaların tedavisinde büyük önem kazandı. Freud’un bilinçaltına dair düşünceleri sanat ve edebiyatta da çok etkili oldu. Bu noktaya sanat dosyamızın özellikle Sürrealizm bölümünde geri döneceğiz ve artık 20. yüzyıla gelmiş olacağız.