Etiket arşivi: hukuk

Şiddet 56| Devlet Şiddeti 2

  • Thomas Hobbes (1588-1679), hukuk düzenini korumakla görevli hükümdarın şiddetine violence değil, common power (ortak irade) adını verir. Meşru olan ortak irade, iktidarı şiddetten ayırır, der.
  • ABD’nin özellikle güney eyaletlerinde geçerli olan kölelik sisteminde Afrika kökenli köleler insan sayılmıyordu, kendi bedenine sahip olma hakkı yoktu. Köleliğin geçerli olduğu bir toplumda insanlar başka insanların mülkü sayılıyordu. Siyahi erkek köleler kısırlaştırılıyor, kadın köleler tecavüze uğruyordu.
  • Yaşadığı dönem açısından bir olumsuzluk toplumunun üyesi olan, konu ile ilgili yazısını Weimar Cumhuriyeti’nin krizli yıllarında yazan Walter Benjamin (1892-1940) için hukuk, iktidardakinin kendi hakkını öncelikle ve zorla alması demektir. Şiddet, yasa koyabilmek için tayin edici önemdedir. Şiddet, hukukun özüdür. Taraflardan biri sözleşmeyi çiğnediği anda şiddete başvurma yolu açılır. Benjamin, her türlü insani hukuk düzenini şiddetle bağından ötürü reddeder ama şiddetten tümüyle kaçınmayı da mümkün görmez. Şiddet sürdükçe suç da var olacaktır. Bu durumda ilahi şiddete sığınır. Benjamin’e göre ilahi şiddet, hukuk çatısı altına sokulmayı reddettiği için saftır, eylemcidir. Tanrısal güç, suçu eylemle ortadan kaldırdığı için günahlardan arındırıcıdır; her türlü idareden, ekonomiden, hesaptan, her türlü teknolojiden uzaktır. Ama herhangi bir iktidar tarafından meşruiyet zemini olarak kullanılabilir.
  • Karl Marx (1818-1883), “Gerçek tarihte, en önemli rolü fethin, boyunduruk altına almanın, soygun için insan öldürmenin, kısacası zorun oynadığı bilinir,” der. Marx, devleti egemen sınıfın denetiminde olan bir şiddet aygıtı olarak görür.
  • Alman filozof Friedrich Engels’e (1820-1895) göre, yönetilenler ve sömürülenler her zaman yönetenler ve sömürenlerden daha kalabalık olmuştur, buna karşın gerçek şiddet yönetenlerde ve sömürenlerdedir. Şiddet, daima araçlara muhtaçtır. Engels şiddeti, iktisadi gelişmenin hızlandırıcısı olarak görürken vurgulanan siyasi, ekonomik sürekliliktir.
  • Alman filolog, filozof ve kültür eleştirmeni Friedrich Nietzsche (1844-1900), delilik sınırında gezinen vahşetin doğadan değil, iktidar isteminden kaynaklandığını söyler.
  • Afrikalılar, Kızılderililer, Aborijinler gibi topluluklardan tutsak edilen insanlar sanki birer hayvanmışçasına Avrupalılar tarafından kafes veya tel örgü ardına konarak seyrediliyordu. En çok ilgiyi Afrikalılar çekiyordu. 1889’da Paris’te yarı çıplak şekilde sergilenen çoğunluğu Afrikalı 400 tutsağı, 18 milyon insan ziyaret etmiş, bu ziyaret için elbette para ödemişti. Paris hayvanat bahçesinde sergilenen kadınlar değişik vücut hatları yüzünden buradaydı. Beyazlar onların kalçalarını görmek için burayı ziyaret ediyorlardı. 1900’lerde Londra’da siyah renkli insanları zincire vurmuş olan bir şov insanların ırkçılık karşıtı protestoları yüzünden kapanmak zorunda kalmıştı. İnsanları hayvanat bahçesi gibi sergileyen son yer 1958 yılında Belçika’da kapatıldı.
1800’lerin sonları ve 1900’ların başlarında Avrupa’da, kısa süre sonra da Kuzey Amerika’da köleleştirilmiş olan yerlilerin insanat bahçesi (human zoo) adı verilen yerlerde sergilenmesi çok popülerdi. Fotoğraf: Milliyet

1800’lerin sonları ve 1900’ların başlarında Avrupa’da, kısa süre sonra da Kuzey Amerika’da köleleştirilmiş olan yerlilerin insanat bahçesi (human zoo) adı verilen yerlerde sergilenmesi çok popülerdi.
Fotoğraf: Milliyet

 

 

 

Çağdaş Sanata Varış 148| Postmodern Politika 2 Michel Foucault

Fotoğraf: www.nkfu.com

Fotoğraf: www.nkfu.com

  • Kültür teorisyeni Michel Foucault (1926-1984) bilgiyle, politik güç arasındaki doğrudan ilişkiyi göstermeye çalışır, iktidar ve meşrulaştırma sorunlarıyla ilgilenir. Usun ürünü olan söylemlerin ve düşünce biçimlerinin ezilenlerin ve dışlananların yanında olmadığını, onların politik gücü bürokrasiler yoluyla  politikayı elinde tutanlara verdiğini öne sürer. Her söylem ve epistemoloji belli bir politikanın ürünüdür ve düzenini, değerlerini sürdürmeyi amaçlar.
  • Foucault, iktidar sorununu, kontrol aracı haline gelen bilgi açısından ele aldı. Bilginin güç ve iktidar sağladığını söyledi. (Aristo’nun öğrencisi, İskenderiye Kütüphanesi’ni düzenleyen Demetrios da MÖ 3. yüzyılda aynı görüşteydi.) Bilgi ile iktidarın temelde nasıl birbirine bağlı olduğunu, birinin genişlemesinin nasıl aynı anda diğerinin de genişlemesine yol açtığını gösterdi. Bilginin tarafsız olmadığını, iktidar ve denetimin bir aygıtı olduğunu savundu.
  • Epistemelerin kriterleri, neyi ve kimi dışarıda bıraktıkları ile tanımlanabilir: Modernite, akıl karşıtı olarak tanımladığı deli, suçlu ve sapkın kategorilerini gereksiniyor, hatta bunları kendisi yaratıyordu. Dolayısıyla bu akıl pratikte cinsiyetçi, ırkçı ve emperyalistti. Öjenik denen, ırkın iyileştirilmesini hedefleyen, uygun olanla olmayanı ayıran bu sahte bilim, fiziksel antropolojinin uygulamalı bir dalı olan antropometri vasıtasıyla sağlıklı/üstün insan tipleri ile dejenere alt tipleri sınıflandırmak için sayısız kafa vs. ölçtü. Avrupalı olmayan ırkların, delilerin, suçluların ve fahişelerin oluşturduğu alt tipler asimetrik özellikleriyle sınıflandırılabilirdi.
  • Foucault, gerçeği kimin tanımladığının ve hangi amaçla kullandığının önem taşıdığını söyler ve Tarih yoktur; dışlanmışa karşı meşru tarihlerin bir dizisi vardır”, der. Foucault tarihteki ayrımcılığın maskesini indirmiştir.
  • Foucault, toplumun çeşitli iktidar kurumları (hukuk, tıp, politika, akademi, sanat…) tarafından kontrol edildiğini savunmuştur. Bu kurumlar tarafından kullanılan dil, kendi otoritesini pekiştirir, kurum dışındakileri güçsüzleştirir ya da dışlar. Sanat hakkında sanatçılar tarafından kullanılan dil de eğitimsiz kişileri marjinalleştirir.
  • Belli bir role uygun hareket etmenin kimliğimizi, kendimize ilişkin algımızı ve başkaları tarafından algılanma biçimimizi şekillendirdiğini söyler. Kendimizi nasıl gördüğümüz ve başkalarının bizi nasıl gördüğü kısmen işimize, çocuklarımıza nasıl baktığımıza, hangi eğitimi aldığımıza, ne yaptığımıza, hangi ülkeden geldiğimize, nasıl göründüğümüze göre şekillenir. Bu faktörler bizi belli bir yere oturtur ve kimliğimizi, toplumdaki konumumuzu belirler.
  • Foucault için benliğin tanımı sosyal ilişkiler çerçevesinde yapılabilir. Benlik, politiktir ve benliğin bilgisi, iktidarla bağlantılıdır. Söylemler, hayatın bütün yönlerine aracılık eder. Söylem, bilimsel bilgiyi de kullanır. Toplumu bölücü pratikler kültürden kültüre değişir ve değişime tabidir.
  • Michel Foucault, her toplumda söylemlerin denetlendiğini ve sınırlandığını söyler. Bu denetleme ve sınırlama mekanizmalarının dışsal olduğu gibi, içsel de olabileceğini; dışsal denetim mekanizmalarında, toplumun sesi bir çeşit arka plan, fon oluşturuyor, yazarın konuşması bu düzlemin içinde yer alıyor. Toplum kendi sesini doğru sayıyor. Doğrunun sesi olarak seçilen/ görülen/ dayatılan bu ses, öteki sesleri dışlıyor. Toplum, kendi ekonomik uygulamalarının gereksinimlerini ahlak kurallarına, davranış reçetelerine dönüştürerek dayatıyor. Toplum her şeyin söylenmesine izin vermiyor, deliliğin, cinselliğin ve bazı politikaların sesleri doğru olmayan seslerden sayılıyor. İçsel denetim mekanizmalarında ise kendi kendini denetleme geçerli. İlkeler bir kere içselleşince, kişinin söylemini içten denetlemeye başlıyor. Foucault, yazara ve okura fazla bir özgünlük payı tanımıyor, denetim mekanizmalarının oldukça katı bir şekilde işlediklerini savunuyor.
  • Foucault’ya göre, nerede bir söylem varsa, onu kontrol edenler, sınır getirenler ile onun aracılığıyla kendini temsil etme hakkı verilmeyenler arasında bir çatışma vardır. Baskının olduğu yerde yıkım da vardır. Bir rejim ne kadar sıkı olursa olsun insanlar her zaman direniş fırsatı bulur.
  • Modern hayatın talep, yasa ve sansürlerinin cinsel özgürlüğü kısıtladığına inanmaz; Modern Batı toplumunun cinselliği bastırmak bir yana, bizzat ürettiğini; Victoria Çağı’ndan itibaren, bastırılmak bir yana, cinsellik söylemlerinin sürekli çoğaldığını öne sürer. Cinsellik söyleminin, doğal seks diye bir şeyin olduğu izlenimini yaratmaya hizmet eden, modern bir fenomen olduğunu ileri sürer. Foucault’ya göre bu, ekonomik olarak faydalı ve politik olarak muhafazakar bir cinselliği teşvik etmeye yönelik sosyal kontrolün bir başka yoludur. Cinsellik söylemlerinin artan bir kışkırtma mekanizmasına konu olarak cinsel çeşitliliği bizzat yarattığını savunur.
  • Foucault 1969 yılında bir kitabın başka kitaplara, metinlere, cümlelere yapılan göndermelerden oluşan bir sistem olduğunu; kitabın birliğinin değişken ve göreli olduğunu belirtmiş, bu tanımlamaya adını Roland Barthes, metinlerarasılık olarak koymuştur.
  • Foucault ölümünden kısa bir süre önce Aydınlanma’nın yeniden düşünülmesi gerektiğini söylemiştir.
  • Michel Foucault’dan etkilenen bir tarihçi beden, soy kütüğü ve kopuşla ilgili düşüncelerle meşgul olur.