Etiket arşivi: Hamlet

Şiddet 82| Sanat ve Şiddet 1

Sanatı ve sanatçıyı aşağılama, kadına yönelik şiddetin sanata yansıması, devletin şiddeti, sansür uygulamaları, şiddetin sanatçılar üzerindeki etkisi, Doğu sanatına yapılan “Öteki” muamelesi;
edebiyatta, sinemada, sahne sanatlarında kendine sık sık yer bulan sadizm, mazoşizm, işkence, intihar ve öteki şiddet türleri konumuza dahildir.

Medea, çocuklarını öldürmeden önce, Pompei’de Castor’un Evi’ndeki fresk, MS 62-79. Günümüzde Napoli Ulusal Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmektedir. Medea Yunan mitolojisinde bir karakterdir. Euripides’in eserinde kocası tarafından aldatılan Medea, kocasından intikam almak için çocuklarını öldürür. Fotoğraf: Mythology

Medea, çocuklarını öldürmeden önce, Pompei’de Castor’un Evi’ndeki fresk, MS 62-79. Günümüzde Napoli Ulusal Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmektedir.
Medea Yunan mitolojisinde bir karakterdir. Euripides’in eserinde kocası tarafından aldatılan Medea, kocasından intikam almak için çocuklarını öldürür.
Fotoğraf: Mythology

  • Antik trajedi, seyircileri, duyguları ve düşünceleriyle Kötü’nün karmaşasına çekerek, içlerindeki gerilimi boşaltmayı hedefledi: Böylece Katharsis’e, Aristo’nun MÖ 4. yüzyılda Poetica’da tarif ettiği duyusal arınmaya erişilecekti. Başkasına ciddi bir acı vermeden veya kendisi acı çekmeden Kötü’yü görüp geçebilmek hedeflenmişti.
  • Antik Yunan trajedilerinde erkek otoritesini sorgulayacak kadın karakterler de vardır.
  • Antik trajedi sahnede yeterince soylunun kanını dökerek halkın içindeki şiddet duygusu tatmin etmeye çalışmıştır. Aiskhylos’un MÖ 458 yılında yazdığı Oresteia Üçlemesi, izleyiciye şiddeti yaşatır. Euripides’in (MÖ 480-406) Medea ve Troialı Kadınlar adlı eserlerindeki şiddetin de dozu oldukça yüksektir.
  • Trubadurların saray aşkını konu alan şiirleri ile Batı kültüründe ilk kez kadın erkeğin kurtarıcısı ve tapılacak bir nesne oldu; kadınla erkek arasındaki aşk kavramı değişime uğradı; Hıristiyan ahlak kurallarına isyan edildi.
  • Dante Alighieri (1265-1321), Beatrice ile kadını bir insan varlığı, iyiliklerin ve güzelliklerin simgesi olarak ele aldı ve cinsellik içermeyen saf aşkı anlattı.
  • Aristophanes’in komedilerinden 1700 yıl sonra ilk kez bir kadın, Geoffrey Chaucer’ın (1342-1400) Canterbury Hikayeleri’nde Bathlı Kadın Alison adıyla güçlü ve zayıf yanlarıyla, Kilise’nin kadınları aşağılamasına karşı çıkan bir karakter olarak edebiyatta yer aldı.
  • William Shakespeare’in (1564-1616) eserlerinde kadınlar çoğu kez önemli bir oynar. Komedilerinde çok değişik kadın karakterler vardır. Ama trajedilerinde kadın başkarakter pek yoktur. Ama onların eserin kahramanı ile ilişkileri, Macbeth ve Marcus Antonius’ta olduğu gibi, çoğu kez bu kahramanların sonunu getirecek güçtedir. Hamlet’teki Ophelia için yazdığı bazı satırlar, yazın sanatının en ünlü kadın düşmanlığı dışavurumlarından biri sayılır (3. Perde, 1. Sahne). Bazı eserlerinde çok derinlerde yatan kadını aşağılama duygusunun varlığı sezilirken, kadın düşmanlığı ögesi Shakespeare’in trajedilerinde hiçbir zaman öncelikli olmamıştır. Kadınlar hakkında aşağılayıcı diyaloglara hiç yer vermeyen eserleri de vardır (Fırtına ve Kuş Masalı gibi). Huysuz Kadının Evcilleştirilmesi adlı eserinde erkeğin zaferi çok ikircikli bir zaferdir.

 

 

 

James Joyce 8

Ulysses’in geçtiği yerler Dublin’de, yerinde, bronz levhalarla işaretlenmiştir. Burada eserin 150. sayfasına ait levha görülmektedir. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Ulysses’in geçtiği yerler Dublin’de, yerinde, bronz levhalarla işaretlenmiştir. Burada eserin 150. sayfasına ait levha görülmektedir.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • James Joyce da Thomas Mann gibi modern dünyadaki sorunlara, meselelere, farkındalıklara, kaygılara temel mitolojik temaları uygular.
  • Ulysses adlı eserin kahramanlarından Bloom Ulysses’i, Stephen Telemakhos’u, Molly Penelope’yi temsil eder.
  • James Joyce’un Ulysses’te (1922) ele aldığı ve geliştirdiği tema merhamettir. Kahramanı Stephen Dedalus’un Leopold Bloom ile paylaştığı müşterek merhamet sonucu mertlik gözünün açılması, onun kalbinin sevgiye uyanışı ve yolunun açılmasıdır.
  • Bazı yorumculara göre Stephen için Bloom, karşısında mücadele verdiği devlettir. Bloom gerçekte Hıristiyanlığın dönüştüğü şeyi yansıtır; Stephen ise Bloom’u reddeden ya da kabul edemeyen kişilerin dönüştüğü şeydir ve Joyce ikisini de kendinden yola çıkarak yaratmıştır.
  • Nilüfer Kuyaş Ulysses’de otobiyografik öge ile roman ögesinin dengede olduğunu, Odysseus destanı model alınmışsa da, Ulysses’in tamamen Ödipal bir roman olduğunu yazar. Joyce’un kimliğini temsil eden Stephen Dedalus karakteri kendi ailesini, babasını reddeder, toplumsal koşullarını, kültür mirasını sorgular ve yeni baştan kurar. Leopold Bloom’da farklı bir baba figürü bulur. Bir Yahudi, bir Öteki figürüdür bu; Dedalus’un ait olmama ve isyan duygularını temsil eder. Romanın kahramanı mitolojik ve ayrıksı ilişkiler kurarak, kendisini yeniden yaratır. Roman aslında Joyce’un kimlik manifestosu sayılabilir, kendi kimliğiyle hesaplaşmasıdır.
  • Ulysses’te bir son hedeflenmez, bir kesit sunulur.
  • Joyce, bir gün Dublin ortadan kalksa, kitabının sayfaları izlenerek kentin yeniden kurulabileceğini söylemiştir. Yazarın adı, Dublin ile özdeşleşmiştir.
  • Ulysses’te alıntılar ve göndermeler çoktur. Bunlar arasında Shakespeare’in eserleri (Hamlet, Hırçın Kız, Size Nasıl Geliyorsa, Kral Lear vb.) başı çeker. Edebiyat tarihindeki ve felsefedeki en önemli metinlerden biri olarak kabul edilen Hindu kutsal metni Bhagavad Gita bir diğeridir. Yeats, Byron, Milton, Dante ve Wilde da eserde yer alırlar. En yoğun alıntı ve göndermelerin kullanıldığı bölüm dokuzuncu bölümdür.
  • Joyce, Ulysses romanında neredeyse bütün anlatı tekniklerini kullandığı için, bilinç akışından gerçekçiliğe, fantastikten dramatik diyaloğa kadar her yönteme başvurduğu için eleştirildiği zaman “Beni hedefe ulaştıran her şey geçerlidir,” diye yanıt vermiştir.

 

 

Edebiyat Hakkında

  • Romantik edebiyatın tipik ilgi alanı çirkinlik ve kötülüktür. Romantizm’e kadar olan dönemde kahramanlar daima yakışıklıdır, kötüler çirkin, korkunç veya sefildir. Kötü, biri kahramana dönüştürüldüğü zaman ise hemen yakışıklı olur.
  • Gotik romanda durum tersine döner: kahraman huzursuz edici ve dehşet vericidir; anti-kahraman da, kasvetli yönlerinden dolayı çekici değilse de en azından ilginçtir.
  • Italo Svevo (1861-1928), İtalyan yazarlar arasında, zirvesinde Marcel Proust’un (1871-1922) olduğu pasif analitik edebiyata en yakın yazardır.
  • Eserlerinde genellikle “ben”in “biz”e dönüşmesi  konularını işlemiş, kendi fikirlerine ve ideallerine güçlü biçimde bağlı kalmış, Objektivizm ve Liberteryenizm/Özgürlükçülük, yol gösterici norm olarak negatif özgürlük fikrini savunan siyasi akıma ait olan yapıtlara kolektivist roman diyebiliriz. Umberto Eco şöyle derdi: “Biz ‘kolektivist roman’ talep ettiğimiz zaman, insan ilişkilerinin, sosyal hayatın, aşkın ve içinde yaşadığımız hayatın tamamının yeni ahlakı ve hayatı çözmenin yeni yolunu oluşturan o yeni görsel açıdan ele alan bir roman talep ederiz.”
  • Otobiyografiler, kendini beğenmiş günlükler, insanın kendi bilincinin psikolojisini anlatanlar, bireysel ve burjuva dekadan roman kategorisine girer.
  • Yazınsal metinlerde yazarın kendisini hissettirmemesi gerektiğini kararlı biçimde dile getiren ve yazdığı romanlarda uygulayan ilk yazar, Realizm akımını başlatan Gustave Flaubert (1821-1880) olmuştu. Flaubert, önemli olanın, “yokluğunda parlamak” olduğunu söylüyordu.
İsimsiz (Freud’un Masası), Ania Soliman, 2015. Kağıt üzerine kurşun kalem ve yakımlı süsleme. 14. İstanbul Bienali, Pera Müzesi. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

İsimsiz (Freud’un Masası), Ania Soliman, 2015.
Kağıt üzerine kurşun kalem ve yakımlı süsleme.
14. İstanbul Bienali, Pera Müzesi.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Sanatçı psikolojisinin, biyografisinin, kişilik yapısının ve bilinçaltı gibi hususi özelliklerinin eserine yansıdığı üzerine temellenen psikanaliz, sanatçıya dönük bir eleştiri kuramıdır. Biyografik malzemeler, bir edebiyat eleştirmeni için, edebi eserin anlam alanını artıran bir malzemedir. Sigmund Freud, psikanaliz üzerine olan tezlerinde edebiyattan faydalanmıştır. Ödipal kompleks terimini Yunan tragedyası Kral Oedipus’tan almış, Shakespeare’ın Hamlet’ini de aynı bağlamda kullanmıştır. Freud, esas vurguyu bilinçaltına yaparak; sanatçının bastırma süreci sonunda başta çocukluktan kalma kompleksleri olmak üzere tatmin edemediği arzu ve isteklerinin sanatı yoluyla doyuma ulaştığını öne sürmüştür. Psikanalitik edebiyat kuramı, sanatçının biyografisini, kişilik yapısını anlayarak bilinçaltı sürecini tespit etmeye çalışmış; bunun için de iki yol kullanmıştır: Sanat eserinden sanatçıya ve sanatçıdan esere dönük bir inceleme. Bu amaçla sadece sanatçının eserleri değil sanatçının yaşadığı zaman, çevre ve hususi hayatı, içinde bulunduğu toplumsal olay ve durumları da konu alan çalışmalar yapılmış; yaratma sürecine etki eden tüm motivasyonlar inceleme konusu olmuştur. Edebi metinlerdeki kişilerin psikolojisini anlamaya dönük çalışma, bu tarz bir incelemenin sonucudur. Sanat eseri içerdiği simgeler vasıtası ile sanatçının bilinçaltını yansıtır. Bu kuram doğrultusunda eser veren sanatçılar; rüya, otomatik yazı gibi kavramları önemserler ve bilinçaltının ifade edilmesi için noktalama işaretleri gibi bağlayıcı kuralların kullanılmaması gerektiğini; sanat eserinin oluşma nedeninin, insanın ölüm karşısında geliştirdiği bir savunma mekanizması olduğunu savunurlar.

 

Yararlanılan Kaynaklar

  • Düşman Yaratmak, Umberto Eco, Doğan Kitap, 2014.
  • Bakış Açısı, Semih Gümüş, Radikal Kitap, 21.08.2015.
  • Ayna İnsan/Sunuş : Umberto Eco’yu Sonsuzluğa Uğurlarken, Sayı:18, 6 Nisan 2016.
  • Liberteryenizmin Kadın Öncüleri, liberplus.com.tr.

 

Çağdaş Sanata Varış 33 | Sahne Sanatları

  • Modern dansın kurucusu, Amerikalı dansçı Isadora Duncan (1878-1927), klasik anlamda eğitim almış bir balerin değildi. Annesinin müzik okulunda dans hocalığı yapmış, 20’li yaşlarında Avrupa’ya gitmişti. 1905 yılında Rusya’da sahneye çıkmaya başladı. Yaklaşımı, birçok klasik bale sanatçısını rahatsız etti. Kadın hakları savunucusu, Darwinist, serbest aşktan yana bir komünistti. Komünist olduğu için 1920’lerde ABD vatandaşlığında çıkartılmıştı. Bale klasiklerini kısa tütüler yerine toga benzeri giysiler giyerek veya büyük eşarplara sarınarak açık havada ve yalın ayak dansederek çığır açtı. Dans tiyatrosunun öncülerinden olan Duncan’a göre, dans bir Dionysos ayini coşkusuyla gerçekleştirilmeliydi. Dikiş makinaları imparatoru Singer ailesinin veliahtı ile aşk yaşadı. Otomobillere çok meraklıydı. Ama tüm aile hayatını otomobil kazasında kaybetti. 1913 yılında iki çocuğu Sen Nehri’ne düşen otomobilin içinde boğuldu. Kendisi iki kez araba kazası geçirdi, üçüncüsünde hayatını kaybetti. Üstü açık Bugatti’de Nice’de giderken boynuna doladığı ipek eşarbın aks etrafına sarılması ile boğularak öldü. Bu ilginç yaşam filme çekildi. Duncan’ı oynayan Vanessa Redgrave 1969 Cannes Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödülünü aldı.
  • Çarlık Rusya’da, sahne sanatlarını desteklemek amacıyla sınavla öğrenci alınan, gerektiğinde burs veren, çok iyi eğitim kurumları vardı. 1860 yılında açılan St. Petersburg’daki Mariinski Tiyatrosu 1889 yılında Rus İmparatorluk Balesi’nin merkezi oldu. Adını Çariçe Maria Aleksandrovna’dan alıyor. Bu yüzden Sovyet Rusya’da Kirov diye anılmıştır. Çarlık Rusya’da hemen hemen tüm opera ve balelerin galası burada yapıldı. Uyuyan Güzel, Kuğu Gölü ilk kez Mariinski Tiyatrosu’nda sahneye kondu. Bu okullardan, dünyaca ünlü pek çok sanatçı yetişti. Nijinski ve Pavlova’yı yetiştiren hocaların hepsi çok iyi dansçılardı. Sonraki yıllarda Neo Klasik bale akımının yaratıcısı olarak ünlenen Gürcü asıllı Georges Balanchine 1904 yılında St. Petersburg’da doğdu. Amerikan balesinin kurucusu sayılan Balanchine Çarlık ve Sovyet Rusya’da eğitim almıştı.
Temmuz 2000’de gittiğim Mariinski Tiyatrosu’nda Çar locası.

Temmuz 2000’de gittiğim Mariinski Tiyatrosu’nda Çar locası.

  • Mariinski II Tiyatrosu, 19. yüzyılda yapılanın karşısına inşa edildi ve 2013 yılında açıldı. Yeni tiyatro St. Petersburg şehrinin ilk modern kurumsal yapısı oldu. 1931 yılından beri açılan ilk uluslararası mimarlık yarışmasını Fransız mimar Dominique Perrault kazandı. Ancak, Perrault tiyatro için ayrılan bütçeyi aştığı için iş tamamlanamadı ve 2009 yılında Kanadalı Diamond&Schmitt’in tasarımı Perrault’nun tasarımının yerine geçti. Bütçe 454 milyon dolardı.
  • Rus asıllı emprezaryo Sergei Diaghilev (1872-1929), 1908’den başlayarak Paris’te Rus müziğini tanıtan konserler, bale ve opera temsilleri düzenler. Boris Godunof’un temsilinden sonra bir mevsim Rus sahne sanatlarının Paris’te gösterimi için anlaşma yapar. Bale yapıtları ve Stravinski’nin eserleri başta olmak üzere birçok Rus yapıtının sahnelenmesini ve yıllarca dillerden düşmeyen Rus baleleri dizisinin dünyanın dört bir yanında gösterimini gerçekleştirir. Diaghilev, her zaman üstün sanatçılarla iş birliği yapmayı seçer: Nijinski, Karsavina, Balanchine, Fokine, Massine, Lopokova, Pavlova gibi büyük koreograf ve dansçılar; dekor için Picasso, Braque, Utrillo, di Chirico, Juan Gris, Bakst, Benois, Larionov ve Goncharova gibi ünlü ressamlar; müzik için yeni müziğin mimarlarından Debussy, Ravel, Satie, Poulenc, de Falla, Prokofiyef ve Stravinski. Diaghilev’in Ballets Russes Topluluğu ilk kez 1909’da Paris’te Chatelet Tiyatrosu’nda perde açtı.
Vaslav Nijinski.  Foto : gayinfluence.blogspot.com

Vaslav Nijinski.
Foto : gayinfluence.blogspot.com

  • Ebeveyni gibi bale sanatçısı olan Vaslav Nijinski (1889-1950), Rus İmparatorluğu’nda, Kiev’de doğmuştur, Polonya asıllıdır. St. Petersburg İmparatorluk Dans Akademisi’nden mezun oldu. Sergei Diaghilev’in 1909’da Paris’te, Rus sanatı ve sanatçılarını Avrupa’ya tanıtmak amacıyla kurduğu Ballets Russes’da Anna Pavlova ile başrolleri paylaştı. (Ballets Russes’ın Art Deco akımı üzerindeki etkileri daha sonra Art Deco konusu işlenirken paylaşılacaktır.) Diaghilev’in Paris’e götürdüğü ilk super starlar Nijinski ve Pavlova idi. Yaptığı sıçrayışla dünyayı şaşırtan, dahi dansçı olarak anılan Nijinski çok yönlü bir sanatçıydı. 1912 yılında Paris’te, Debussy’nin Bir Pan’ın Öğleden Sonrası için libretto yazdı ve eserin ilk koreografisini yaptı. 1913’te ise yine Paris’te, İgor Stravinski’nin İlkyaz Ayini için ilk koreografiyi hazırladı. Diaghilev ile aşk yaşadı. Erkek dansçıların eşcinsel olduğuna dair önyargı balede Diaghilev ve Nijinski’nin ilişkisi ile başlıyor. Nijinski 1913′te Macar bir balerine aşık oldu ve evlendi. 1916′da Kuzey Amerika’daki bir turnede psikolojik bir hastalığın ilk belirtileri görüldü. 1919′da ağır bir sinir krizinden sonra şizofreni teşhisi kondu ve Nijinski bundan sonraki hayatını psikiyatri kliniklerinde geçirdi. 1950′de Londra’da ölen Nijinski üç yıl sonra Paris’e gömüldü.
  • Rus balerin Anna Pavlovna Pavlova (1881-1931), 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarına damgasını vurmuş, klasik bale tarihinin en iyi balerinlerinden biri olarak gösterilir. Mariinski İmparatorluk Bale Okulu’nda okumuş, 1899 yılında Rus İmparatorluk Balesi’ne katılmış, 1906’da baş balerin olmuştur. 1909 yılında Sergei Diaghilev’in kurduğu Ballets Russes ile Paris’e gitmiştir. 1913 yılından itibaren, St. Petersburg’dan sekiz dansçı ile birlikte kendi kumpanyasını kurmuş ve  pek çok ülkede dans etmiştir. İmzası olarak bilinen solo, Saint-Saens’ın Hayvanlar Karnavalı müziği için Mikhail Fokine’in koreografisini Pavlova için yaptığı Kuğunun Ölümü’ndeki rolüdür. Ayrıca ekibiyle birlikte ilk defa dünya turnesine çıkan balerindir. Dünya turnesinde, 15 yılda toplam 4000 performans sergilemiştir. ABD’de baleyi ilk popüler yapan odur. Fokine, Ateşkuşu’nun koreografisini onu düşünerek hazırlamış, ama Pavlova Stravinski’nin müziğini dinledikten sonra Ateşkuşu için dans etmeyi reddetmiştir. Akciğer ameliyatı olması gerektiğini, ama ameliyat olursa bir daha dans edemeyeceğini öğrenince “Eğer bir daha dans edemeyeceksem ölmeyi tercih ederim ” dediği söylenir. Ameliyat olmayı reddetmiş ve 50. doğum gününden üç hafta önce vefat etmiştir. Ölürken, Kuğunun Ölümü’nde giydiği kostümünü eline alarak  “Son ölçüyü çok yumuşak oyna” dediği rivayet edilir. Öldükten sonra yakılmıştır ve külleri Londra’da muhafaza edilmektedir.
Anna Pavlovna Pavlova, Kuğunun Ölümü’nde. Foto:michaelminn.net

Anna Pavlovna Pavlova, Kuğunun Ölümü’nde. Foto:michaelminn.net

  • Fransız tiyatro oyuncusu Sarah Bernhardt (1844-1923), Paris’te, Hollandalı Musevi bir hayat kadınının evlilik dışı çocuğu olarak doğdu. Geçimini sağlayabilmek için, aktrislikle hayat kadınlığını birarada yürüttü. O dönemde, her iki meslek de bir bakıma skandaldı; ancak hayat kadınları sosyal çevrelerde kabul edilmekteydi ve eğitimli olmaları durumunda eşit olarak görülmekteydiler. Bu yüzden, hayat kadınlığının yanı sıra bazı durumlarda daha saygı duyulan bir başka meslek daha ediniliyordu. Sarah Bernhardt,  Duc de Morny sponsorluğunda 1859 yılında tiyatro eğitimi almak için Convervatoire de Musique et Declamation’da okutuldu. Sahne kariyeri 1862‘de başlayan Sarah’nın ünü 1870’lerde Avrupa ve ABD’ye yayıldı ve “Kutsal Sarah” lakabını bu dönemin en ünlü aktrislerinden biri olması sayesinde kazandı. Birçok genç kadını aktris olarak eğitti. Ayrıca resim ve heykeller yaptı, birçok kitap ve oyun yazdı, modellik ve seslendirme yaptı. Sanatçının en önemli özelliklerinden biri erkek rollerinde de oynamış olmasıdır. Hamlet’i; Edmond Rostand’nın ‘L’Aiglon’ adlı oyununda Napolyon’un oğlu Duc de Reichstadt’ı canlandırmıştır.

Dünyanın ilk süperstarı Sarah Bernhardt etkileyici fiziği, yeteneği ve çelik gibi iradesiyle yıllar içinde Fransa’nın itibarlı tiyatrosu Comédie Française’in en dikkat çekici aktrisi olmuş, sonra kendi tiyatrosunu kurarak kimi zaman mali açıdan zorlansa da sahnelerden kazandığını yine mesleğine yatırmış ve Paris’e enfes bir tiyatro binası kazandırmıştır. Sadece seyircisini esir eden müthiş oyunculuğuyla ve erkekleri bağlayan baskın kişiliğiyle değil, aklına estiği gibi yaşamasıyla, aşk skandallarıyla ve geniş çevresiyle de her zaman kendinden söz ettirmiştir. Sahnede yüzden fazla karakter canlandırmıştır. Hem Ophelia’yı hem de Hamlet’i oynama başarısını gösteren sayılı oyunculardandır. Alexandre Dumas’nın Kamelyalı Kadın’ı ile Oscar Wilde’ın Salomé’sine ilham vermiştir. Marcel Proust tarafından Kayıp Zamanın İzinde’deki Berma karakteriyle ölümsüzleştirilmiştir. Avrupa’ya, Amerika’ya, Rusya’ya defalarca turne yapacak kadar izleyici çeken, ABD’de Red Kit çizgi romanına dahil olan bir yıldızdır.

Ünlü yıldız, İstanbul’a ilk kez 1881’de gelir. 1888’deki gelişinde Yeni Fransız Tiyatrosu’nda repertuvarının en temel oyunlarını sunar. Son sahne aldığı gece, gösterimini 700 kişi seyreder. 1893’te İstanbul Verdi Tiyatrosu’nda gösterim yapan Bernhardt, daha önce oynadıklarına ek olarak Alexandre Dumas’nın ‘Francillons’unda sahneye çıkar. 1904 yılının Aralık ayında ise Tepebaşı Tiyatrosu’nda A. Daudet ile A. Belot’nun ‘Sapho’sunu oynar. Sanatçı, 1908’deki beşinci ve son gelişinde, yine Tepebaşı Tiyatrosu’nda buluşur izleyiciyle. Eski oyunlarının yanı sıra Falcı Kadın’ı oynar. Öldüğü yıl, yani 1923’te bu oyun beyazperdeye de aktarılmıştır.  II. Abdülhamit’ten ihsanlar almıştır.

Aşk hayatı da renkliydi. Ligne prensi, Belçikalı soylu Charles-Joseph-Eugene-Henri ile bir ilişkisi oldu ve bu ilişkiden tek çocuğu, Maurice Bernhardt (1864) doğdu. Prens ise Polonya prensesi ile evlendi. Daha sonraki sevgilileri arasında sanatçılar da vardı. En tanınmışları, Gustave Dore, Georges Clarin, Mounet-Sully, Lou Tellegen, Alphonse Mucha idi. Mucha, en tanınmış Art Nouveau’sunda Sarah Bernhardt’ı model olarak kullanmıştı. 1882 yılında, Londra’da morfin bağımlısı, Yunanlı  bir aktör ile kağıt üzerinde yaptığı evliliği ölümüne kadar sürdü. Son yıllarında da İngiltere Kralı Edward VII. İle de bir ilişki yaşamıştır.

Bernhardt ayrıca sessiz filmlerin en ünlü aktrislerinden biriydi. 1900 yılında, Le Duel d’Hamlet filminde Hamlet’i oynamıştı. Teknik olarak bu film, tam bir sessiz film değildi,  film gösterilirken bir yandan da diyaloglar dinleniyordu. Bu filmle beraber 8 filmde ve 2 biyografi filminde oynadı. En son filmi 1912’de çekilen Sarah Bernhardt a Belle-Isle idi. 1914 yılında Legion D’Honeur (Onur nişanı) aldı.

1915‘de ayağı kesildi ve tekerlekli sandalye kullanmak zorunda kaldı. Kariyerine tahta bir protez ayak kullanarak devam etti.  Amerika’da başarılı bir turnenin ardından; Fransa’ya geri döndü ve kendi prodüksiyonlarında ölene kadar oynadı. Fiziksel durumu yüzünden sahne üzerine hareket edemiyordu ancak sesi ile izleyicileri etkileyebiliyordu. 1923′de hayal ettiği gibi sahnede öldü ve Paris’te, Pere Lachaise Mezarlığı‘na gömüldü.

 

Sarah Bernhardt. Fotoğraf:www.doctorpozzi.com

Sarah Bernhardt. Fotoğraf:www.doctorpozzi.com

  • Müzikal, tiyatro ailesinden türeyen, operet benzeri bir türdür. Victor Herbert ile başlayan bu gelenek George Cohan ile gelişmiştir. Müzikal komediler Broadway’de filizlenmiş ve çağdaş Amerikan müziğinin özelliklerinden biri olmuştur. George Cohan’ın Johnny Jones (1904) ve Hello Broadway (1914) adlı yapıtları ilk başlangıç örnekleridir.