Etiket arşivi: Göstergebilim

Dövme – Tendeki Nakış 4

  • 1960’lardan itibaren beden, kültürün izlerini üzerine kaydettiği bir alan olarak düşünüldü. Beden, kültürün ve tarihsel gelişmelerin canlı bir tanığı olarak kabul edildi. Antropoloji metinlerinde beden, kültürün ve sosyal yapının dövmeyle, giysiyle, ritüelle, dansla yansıdığı bir alan olarak yerini aldı. M. Foucault, G. Deleuze, J. Derrida, J. F. Lyotard, J. Baudrillard gibi çağdaş filozoflar bu alana özel bir ilgi göstermişlerdir.
  • Beden yüzeyindeki yazılar, bedenin boyanması, dövmeler kültürün bir biçimde beden üzerine yazılmasını simgeler.
  • Modern insanların yaptırdıkları dövmeler de birer kimlik göstergesi olarak okunabilirler ama geleneksel topluluklarda görülen dövme, kültürel bağlamın tüm örüntülerini sergiler. Dövme yaptırmaya kendi iradeleriyle karar vermiş olsalar da, buna yol açan kültürel ortamın varlığı esas belirleyicidir.
  • Süs için, inanç nedeniyle, bir sağaltma tekniği, bekaretin simgesi olarak yapılan dövmeler vardır. Ülkemizde geleneksel dövmelerin sembolleri aşiretleri ya da bazı aileleri simgeler.
  • Etnisite, din, coğrafya, yaş ve cinsiyet gibi değişkenler dövmede kullanılan sembolleri etkileyebilir. Dolayısıyla dinler tarihi, antropoloji, sosyoloji, halkbilim, sanat tarihi, göstergebilim dövme söz konusu olduğunda kavramsal tartışmalarda kendilerine yer bulabilecek disiplinlerdir.
Mardin’de kadınların yüzlerinde, ellerinde dövmeler vardır. Bazı kadınların alt dudağı mosmordur. Peygamberin kızı Fatma’yı bir kölenin ısırdığına, bu kutsal insanın alt dudağını yaraladığına inanırlar, bu yüzden alt dudaklarını dövmeyle morartırlar. Hazreti Fatma’yı zenci bir kölenin öpmesi ile/şeytanın öpmesi ile dudağının morardığı da söylencenin başka şekilleridir. Zamanın genç kızlarının Hz. Fatma bundan utanç duymasın diye, Hz. Fatma’ya benzemek için, alt dudaklarına dövme yaptırdıklarına inanılır. Bu yüzden alt dudağa yapılan dövme helal, diğerleri haramdır da denir.  Dara’da yalnızca fotoğraf yoluyla iletişim kurabildiğimiz bu hanımın da dudağında küçük, mor bir dövmesi vardı. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Mardin’de kadınların yüzlerinde, ellerinde dövmeler vardır. Bazı kadınların alt dudağı mosmordur. Peygamberin kızı Fatma’yı bir kölenin ısırdığına, bu kutsal insanın alt dudağını yaraladığına inanırlar, bu yüzden alt dudaklarını dövmeyle morartırlar. Hazreti Fatma’yı zenci bir kölenin öpmesi ile/şeytanın öpmesi ile dudağının morardığı da söylencenin başka şekilleridir. Zamanın genç kızlarının Hz. Fatma bundan utanç duymasın diye, Hz. Fatma’ya benzemek için, alt dudaklarına dövme yaptırdıklarına inanılır. Bu yüzden alt dudağa yapılan dövme helal, diğerleri haramdır da denir.
Dara’da yalnızca fotoğraf yoluyla iletişim kurabildiğimiz bu hanımın da dudağında küçük, mor bir dövmesi vardı.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Ülkemizde dövmenin birçok bölgede var olduğu bilinmektedir. Ama geleneksel dövmenin nispeten yoğun görüldüğü iller Şanlıurfa, Mardin ve Gaziantep’tir. Diyarbakır, Batman ve Kilis de listeye eklenebilir. Dövme taşıyan kişi sayısının Şanlıurfa’da ve özellikle Harran çevresinde en yoğun olduğu saptanmıştır. Bölgede dövme daha çok Araplar ve Kürtler arasında; Kürtlerde ise daha çok Ezidilerde yaygındır. Aynı bölgede vücutların mahrem bölgelerine de dövme yapılabildiği bilinmektedir.
  • Bölgede yaşayan Arap, Kürt, Türkmen, Karaçi, Ezidi topluluklarının benzer dövme simgeleri ve teknikleri kullandığı söylenebilir. Coğrafi açıdan dövme görülme sıklığı, Suriye sınır bölgesine yaklaştıkça artmaktadır.
  • Süryaniler, haç ziyareti sırasında kollarına haç sembolü ve haccın gerçekleştiği yılı dövme ile işlerler.

 

Çağdaş Sanata Varış 139| Postmodern Düşünürler 1 Roland Barthes

ROLAND BARTHES
(1915-1980)

20. yüzyılın ikinci yarısında Fransa’da eşine az rastlanır türden entelektüel bir canlılık yaşandı. Çağın sorunlarını farklı, hatta bazen birbirine karşıt kavramlarla ele alıp çözmeye uğraşan çok sayıda felsefi girişim oldu. 1968 yılı sonrasında Fransa’da ortaya çıkan politik ve toplumsal sorunların ışığında düşünce ortamı yeşermiş, tüm bu tartışmalardaki merkezi sorun, kapitalizmin toplumsal gerilim ve çelişkileri işleyerek nasıl bir denetim mekanizması geliştirdiğini ortaya koymak olmuştu. Kapitalizmin kodsuzlaştırıcı ve yersizyurtsuzlaştırıcı etkisi ile insani varoluşu paranın mantığına indirgediği; bu indirgemenin akılcılığı devreye sokarak yersiz yurtsuz kılınmış akışları yeniden konumlandırdığı, yeryurt sahibi kıldığı; yeniden yeryurtlanma yoluyla nasıl kendine özgü bir denetim mekanizmasını devreye soktuğunu analiz etmek ana gaye olmuştu.

 

Fotoğraf:www.okumakayricaliktir.net-

Fotoğraf:www.okumakayricaliktir.net-

  • Göstergebilimin ve metin kuramının en büyük temsilcisi sayılan Roland Barthes (1915-1980), çevremizin anlamlarla dolu olduğunu ve göstergebilimcinin o anlamları sezinleyebildiğini, kavrayabildiğini söyler.
  • Eyfel Kulesi’nin sanayinin, turizmin, bilimin ve sanatın simgesi olduğunu; hem Paris’i kollayan ve ayakları altında tutan bir kadın; hem de tartışmasız bir fallus olduğunu söyler. Eyfel Kulesi gibi, bir gösteren karşıtlıkları tek başına taşıyabiliyorsa, dil de bunu başarabilir, der.
  • Sanat ürünlerinin bilgilendirme ya da iletişim amacıyla hazırlanan ürünlerden farklı olmadığını, eser hakkındaki sanatçının yorumunun diğerlerininkinden üstün olmadığını söyler. Bütün göstergelerde anlamın rastlantısal olduğunu; yazılı veya görsel bir ürünün anlamının onu algılayan özne tarafından verildiğini öne sürer. Özne, nesneyi belirler ve onu belirlerken kendini de tanımlamış olur, diye ekler. Eserin yaratıcısının başkalarının bu esere yükleyeceği yorumları kontrol edemeyeceğini belirtir.
  • Dilin ve söylemin iktidarını reddeder.
  • Parçalı anlatımı sever, kimi zaman Marksçı, kimi zaman Sartrecı olan, edebiyatın öldüğüne inanan, yazmaktan vazgeçemeyen, birbiriyle sürekli çelişen düşünceleri olan bir kuramcıdır.
  • Entelektüelin yalnızca iktidara karşı değil, dil dahil her yerde olan iktidarlara karşı olduğunu vurgular. İletişim kurmak boyun eğdirme ise dilin yönetme olduğunu savunur.
  • Dil, ortaya konduğu anda iktidarın alanına girer, der. Düşünüre göre, iktidar dışı dil edebiyattır. Edebiyatın bu gücü üç özelliğinden ileri gelir: mathesis (öğrenme), mimesis (taklit) ve semiosis (gösterge). Yani edebiyat bilgiyi üstlenir ve onu sürekli akış içine bırakır; gerçekle gerçek olmayan arasındaki bağı canlandırarak gerçeğe ayak direr; ve göstergebilimin konusu içine girer, tüm göstergeleri Yapıbozuma uğratır. Edebiyat ve göstergebilim birbirlerini düzeltmek için birleşirler.
  • 1967 yılında Fransız kuramcı Roland Barthes yazarın ölümünü ilan etmiştir. Barthes bunu edebi metinler için söylemiş olsa da, görsel sanatlar da benzer bir şekilde incelenebilir. Barthes bir bakışın diğerinden daha üstün olamayacağını öne sürer.
  • Bazı Modernist eleştirmenler, bu görüşü kültürel otorite krizi olarak değerlendirerek bunun kötü zevk ve kitsch için yeşil ışık yaktığını savunur. Ama aynı zamanda nesnelerin, fikirlerin ve imajların daha geniş bir biçimde paylaşılması için daha erişilebilir kılınması olarak da görülebilir.
  • Barthes, bir kitabın başka kitaplara, metinlere, cümlelere yapılan göndermelerden oluşan bir sistem olduğunu söyleyen Foucault’nun tarifini metinlerarasılık olarak adlandırır. Bir fikir ne kadar orijinal görünürse görünsün, başka sanat eserlerinin bilgi ve deneyimiyle yaratıldığını savunur. Barthes’a göre metin, kültürün sayısız merkezinden yapılan alıntılardan oluşan bir dokudur. Bu, hem sanatçı hem de izleyici için geçerlidir. Çünkü izleyici bir sanat eserini yalnızca daha önce görmüş olduğu şeylerin ışığında okuyabilir. Barthes’a göre, izleyici tabloya anlam katar; eser, izleyicinin ona bakarken düşündüğü şey hakkındadır. Sanatçı yorumu yönlendirebilir ama tepkileri değiştiremez. Her eseri kendi bilgi ve deneyimimiz ışığında yorumlarız, bu da bizi anlamın nihai belirleyicisi yapar.
  • Metinlerarasılık, okuyucuların okumasına ve metinlerin üretilmesine olanak tanıyan yapısal bir özelliktir. Barthes’a göre bir metin atıflar, göndermeler, yansımalar, kültürel dillerle iç içe geçtiği için anlam kazanır. Barthes’ın karşı çıktığı şey, fikirlerin sanki hiçbir yerden gelmiyormuş gibi, kendiliğinden yazarın zihninde oluştuğunu ve daha sonra sözcüklere veya başka işaretlere dönüştüğünü öngören bakıştır.
  • Bir Shakespeare oyununun, ilk kez sahnelendiği zamankiyle günümüzde tamamen aynı anlama geldiğini savunamayacağımızı belirtir.
  • Barthes, fikirlerin bir sanatçının kullandığı dilden bağımsız olmadığını savunmuştur. Sanat eserlerinin ilettiği fikirler, aldıkları formdan bağımsız olamaz.
  • İşaretleri okumayı öğreniriz ve işaretler imajı üretirler. Bir kişinin davranışları ve giysileri bireyselliği ifade etmez, onu oluşturur. Anlam uygun işaretler aracılığıyla ortaya çıkar, çünkü kültürümüz onları belirli şekillerde kodlamıştır. Eserde de konuşan sanatçı değil, bütün kültürdür. İşaret, anlamdır.
  • Barthes, metnin birliğinin yazarda değil, okurda oluştuğunu söyler. “Bir edebiyat eserinin anlamı metnin içinde hazır olarak bulunmaz, metindeki bazı ipuçlarına göre okur tarafından, okuma sürecinde yavaş yavaş kurulur” ilkesi öne çıkar.
  • Barthes’ın yazarı öldürmesi, 1940’larda ve 1950’lerde Yeni Eleştiri adıyla bilinen edebiyat okulu ile ortak bir nokta taşır. Yeni Eleştirmenler de yazarın anlamının, metnin gerçek anlamı olarak anlaşılmasına karşı çıkmıştır. Yazarın niyetleri, inceleme ve değerlendirme için bir rehber değildir.

Çağdaş Sanata Varış 125| Postmodern Düşüncenin Evrimi 2 Gösterge, Göstergebilim, Yapısalcılık ve Saussure ile Peirce

  • Nesnellik, yapılan deney ya da araştırmanın başka birisi tarafından yinelendiğinde, benzer koşullarda, aynı neticeyi vermesidir ve bu koşula izlenebilirlik denir.
  • Gösterge, anlamla biçimin, gösterenle gösterilenin kaynaşmasından meydana gelen birimdir.
  • Gösterge o şeyin kendisi değildir, bize bir mesaj iletir, bir şeyi çağrıştırır, bir yorum yapmamızı sağlar. Bunun için bir önbilgiye sahip olmamız gerekir.
  • Sözcükler, davranış kalıpları birer göstergedir.
  • Selamlaşma, çeşitli göstergeleri kapsar. Bu göstergelerin tümü bir arada bir dizge, bir sistem oluşturur.
  • Göstergeler zaman içinde farklılaşabilir. Kaybolabileceği gibi değeri de değişebilir. Gösterge, kendisini oluşturan dinamiklerden bağımsız düşünülemez.
  • Göstergebilim:
    * Dizgelerin nasıl ve niçin oluştuğunu inceler.
    *Her türlü göstergeyi ve dizgeyi araştırır.
    *Nesnellik de görece midir ve nesnel olmak neden bu kadar zordur, sorusunu sorar.
    *Dünyayı göstergeler aracılığıyla algıladığımızı açıklar.
    *İnsan, temelinde bilgi yatan iki büyük dizge (doğa ve kültür) ile kuşatılmıştır. Göstergebilim, temelde kültür dizgelerini araştırır.
    *Bilinçli bilgi birikimine kültür deriz. Göstergebilim, kültürün en önemli bileşenini, iletişimi, araştırır.
  • Göstergebilim’e Semiotik veya Semiyoloji de denir.
Bu Bir Pipo Depildir, René Magritte, 1928-9. Göstergenin kendisi o şey olmadığı halde, o şeyi çağrıştıran bir birim olduğunu, Fatma Erkman-Akerson’a göre, en iyi Magritte’in resimleri gösteriyor. Bu gerçekten de bir pipo değil, pipo çağrışımı yapan bir görüntü. Bu görüntü Magritte’in piposu, genel olarak pipo kavramına denk gelir, tüm pipolar kümesini temsil eder. Fotoğraf: www.yapidergisi.com

Bu Bir Pipo Depildir, René Magritte, 1928-9.
Göstergenin kendisi o şey olmadığı halde, o şeyi çağrıştıran bir birim olduğunu, Fatma Erkman-Akerson’a göre, en iyi Magritte’in resimleri gösteriyor. Bu gerçekten de bir pipo değil, pipo çağrışımı yapan bir görüntü. Bu görüntü Magritte’in piposu, genel olarak pipo kavramına denk gelir, tüm pipolar kümesini temsil eder.
Fotoğraf: www.yapidergisi.com

  • Gösterge, iletişimi sağlar.
  • Üstünde uzlaşılmış göstergeleri ve kuralları kullanarak iletişim kurulabilir.
  • Bir çok göstergenin bir araya gelerek, tek ve yeni bir anlam yaratması ile aşırı-gösterge oluşur. Sanat ve edebiyat bu türe girer.
  • Bir nesne ile ismi arasındaki bağlantının kurulması, bir soyutlamadır.
  • Her sözcüğün gerisinde, belli bir genelleme ve soyutlama işlevi vardır.
  • Sözcük bir kavramın adıdır.
  • Gösterge, bir kavramla bir biçim arasında kurulan bağlantıdır.
  • Gösterge, soyut bir kavram ile bizim ona yakıştırdığımız somut bir biçimin bir araya gelmesiyle oluşur. Bilgisayardaki posta kutumuzun logosu bir mektup zarfıdır.
  • Platon ve Aristo göstergeler hakkında birçok düşünce ileri sürmüşlerdir.
  • Dilbiliminin babası sayılan, İsviçreli Ferdinand de Saussure (1857-1913), dili, göstergelerden oluşan bir dizge/sistem olarak görüyordu.
  • Göstergebilimden, ileride kurulacak bir bilim dalı olarak söz etmişti.
  • İletişimin, gösterge dizgelerine dayandığını; alfabe, mors alfabesi, gemicilerin haberleşme yöntemleri, sağır-dilsizlerin işaretle konuşma dilleri, nezaket kalıpları, edebiyat gibi pek çok dizgenin, göstergebilimin çatısı altında incelenmesi gerektiğini, mimarlığın da bir göstergeler sistemi olarak yorumlanabileceğini söylemişti.
  • Saussure’a göre, dil de bir dizgeydi; dilbilim, öteki dizgeler için aydınlatıcı bir dizge olabilirdi.
  • Yıllar sonra Roland Barthes (1915-1980), dilin, zihnimizdeki yol gösterici temel dizge olduğunu öne sürmüştür.
  • Saussure, söylem, dizge, dizge içinde değer taşıma, eşzamanlılık, artzamanlılık, nedensizlik, uzlaşımsallık ve toplumsallık gibi kavramlara açıklık getirmiştir.
  • Dil dizgesinin içinde yer alan ve düzenli olarak yinelenen oluşumlar yapı olarak nitelendirilmiştir. Yapı anlayışı daha sonra Yapısalcılık’a  temel oluşturmuştur. Saussure’dan önce, dil, ifade ve söz yazardan yazara değişen özelliklerde kullanılıyordu. Saussure, adına Yapısalcılık denen yöntem ile dile ilişkin bu anlam belirsizliğini gidermek için bir sistem belirlemişti. Yapısalcılık, bir kültürdeki alt birimleri/aktiviteleri ve onların arasındaki ilişkileri inceler. Yapısalcılık, büyük anlatıları açıklamaya çalışmıştır. Claude Lévi-Strauss (1908-2009), Yapısalcı yaklaşımları antropolojiye taşımıştır.
  • Saussure için, herşey, zihnimizdeki kavramla başlar, kavram oluşmadan sözcük oluşmaz.
  • Saussure’a kadar, bilim adamları hep sözcük ile dış dünya arasında bağlantılar üzerinde durmuştu; Saussure yeni bir yaklaşım getirmiş; göstergeyi, kendi içinde bir bütün saymış, göstergenin sınırlarını çizerek tanımlamaya çaılşmıştır.
Bir bütünü küçük parçalara ayırmak anlamı bozabilir. Örneğin karikatürler böyledir. Bir karikatür, ancak bütünlüğünü koruduğunda bir anlam ifade eder. Karikatürü yapan, birimlerin bir arada oynadıkları oyundur. İşte böyle parçalanamayan, karmaşık yapılara, aşırı gösterge denir. Fotoğraf: www.ohadiyorumm.com

Bir bütünü küçük parçalara ayırmak anlamı bozabilir. Örneğin karikatürler böyledir. Bir karikatür, ancak bütünlüğünü koruduğunda bir anlam ifade eder. Karikatürü yapan, birimlerin bir arada oynadıkları oyundur. İşte böyle parçalanamayan, karmaşık yapılara, aşırı gösterge denir.
Fotoğraf: www.ohadiyorumm.com

  • ABD’li Charles Sanders Peirce (Pörs diye okunur)(1839-1914), Saussure ile aynı dönemde, her göstergenin, her düşüncenin başka göstergelere gönderme yaptığını, başka göstergelerden kaynaklandığını; insanı insan yapanın da bu göstergeler zinciri olduğunu söyler.
  • Peirce’e göre, bütün bilimlere ve uğraş alanlarına göstergebilimin gözüyle bakılabileceğini, hatta bunun gerekli olduğunu öne sürer.
  • Saussure göstergeyi kavram ve sözcükten oluşan iki düzlemli bir birim olarak görüyor, dış dünyayı bir yana bırakıyordu. Peirce, göstergeyi üç düzlemli bir süreç olarak tanımlar: Birinci düzlemde duyularla algılanır; temsil edilen ile temsil eden arasındaki ilişki ikinci düzlemdir; üçüncü düzlem ise yorumlama sürecidir.
  • Peirce için, bilginin toplumsal bir boyutu vardır. Göstergenin gösterge sayılması için, aralarında iletişim olan bir bireyler topluluğuna ait olması ve bu topluluk tarafından kabul edilmesi gereklidir.
  • Gerek Saussure, gerek Peirce göstergeyi insan zihninin bir işlemi olarak ele alırlar.
  • Saussure, bir göstergenin tek başına kesin bir anlam taşıyamayacağını, ancak dizgenin/sistemin içindeki öteki göstergelerle kurduğu karşıtlıklar sayesinde anlam değeri kazacağını söylediği için Postmodernist teorinin temellerini atan kişilerden biri olduğu düşünülür.
  • Roland Barthes, dil dizgesini örnek dizge saydı ve gerek edebiyata gerek başka alanlara bu açıdan baktı.
  • Rus göçmeni bir ailenin oğlu ABD’li dilbilimci, filozof, tarihçi, mantıkçı, aktivist, siyasi eleştirmen ve yazar AvramNoam Chomsky (1928), dilin kendi iç mantığını araştırdı, bu amaçla bir sentaktik (sözdizimsel) analiz yöntemi geliştirdi. Chomsky, dilin işlevselci yaklaşımlarla ele alınmasına karşı çıktı. Dilsel çözümlemede amaç, artık klasik dilbilimde olduğu gibi, sentaksın (söz dizimi) içinde yer alan ögelerin işlevlerini saptamak değildi; onların nasıl bir ilişkiler sistemi içinde bir araya geldiklerini araştırdı. Chomsky, ana yapısal ilişkiler sistemini keşfetmek istedi.
  • Yazılı ve sözlü dil daha bağımlı gösterge dizgeleri olan mimarlık ve görsel sanatlardaki değişime öncülük etti.
  • Umberto Eco, göstergebilimi mimari, kullanım nesneleri, reklam gibi alanlara taşıdı.
  • Basın ve yayın teknolojilerinin gelişmesiyle sanal kavramı ortaya çıktı.
  • Göstergenin, dış dünyadaki gerçeklerden tümüyle koptuğu, insanların sınırsız ve yapay bir göstergeler alemine sokulduğu söylenmeye başlandı.
  • Gösterge, doğrudan doğruya kendini temsil eden bir birim olarak tanımlanmaya başlandı.
  • Postmodern, tutarlı dizgelerin varlığını yadsımaya başlar, rastlantı ağırlıklı kuramları öne çıkarır.
  • Kültür araştırmacısı, akademisyen Itamar Even-Zohar’ın (1939) geliştirdiği Çok Dizgelilik Kuramı’na (Polysystem Theory) göre, hiçbir dizge kapalı değildir, hepsi geçirgendir. Dil, edebiyat ve kültür kurumları, tümü birbirleriyle alış veriş halindedir.

 

Edebiyat Biliminin Yöntemleri 2

Alımlama Estetiği/Kuramı (Reception Theory)

Okuma, anlama ve yorumlamaya dayanır.

Duygusal Etki Kuramı‘na göre, sanatın özü/işlevi arınma, zevk, heyecan gibi psikolojik alandaki etkilerdir.

Alımlama Kuramı ise sanatın tanımıyla uğraşmaz, anlam sorununa eğilir:

Esere anlamı:

  • yazar mı yükler?,
  • eserdeki sözcükler mi üretir?,
  • okur mu verir?

Bir edebi eserin belirleyicisi, okurun alımlama (hazmetme) sürecidir.

Bundan dolayı, bu kuram, Yorumbilim (Hermeneutics) bağlamında öne sürülmüş bir kuramdır.
Bu kurama yol açan iki neden olabilir:

1. Çağdaş edebiyatın okuru edilgen durumdan çıkararak, karakter, olay, zaman ya da mekan ile ilgili birçok noktayı çözmeye davet etmesidir. Çağdaş yazarlar okurun, eseri yorumlama ve anlamlandırma işine katılmasını gerekli gören eserler yazmışlardır.

2. Derrida, Yapısalcılık’ı sorguladı ve metnin nasıl okunacağı konusunda okura önem verdi. Özellikle Göstergebilim, anlam üreten olarak “Okur”a yöneldi. Barthes, metnin birliğinin yazarda değil, okurda oluştuğunu söyledi. “Bir edebiyat eserinin anlamı metnin içinde hazır olarak bulunmaz, metindeki bazı ipuçlarına göre okur tarafından, okuma sürecinde yavaş yavaş kurulur” ilkesi öne çıktı.

loadtr.com

Alımlama Estetikçileri temelde eseri, yazarı ve OKUR’u dikkate almaktadır.

Anlam, metinde oluşmuş ve bütünleşmiş bir şekilde yatmaz, gücül halde bulunur ve okurca alımlandığı süreç içinde somutlaşır ve bütünleşir. Bunun iki ucu vardır: Birincisi, yazarın yarattığı sanatsal metin; ikincisi, okurun yaptığı somutlamadır. Bu bir iletişim, metin ile okur arasında bir alışveriştir.

Alımlama Estetiği’ne göre, metinde yazar, her şeyi söyleyemez, belirsizlikleri okura bırakır.

Kurmaca metindeki kişiler, gerçeklik itibaridir, gerçeklikle ilişkisi, metin dışı, tarihsel, toplumsal, kültürel öğelerde aranmalıdır.

derinhakikatler.blogspot.com

derinhakikatler.blogspot.com

Okur, kendi çabasıyla anlamı bütünlemesi ve keşfetmesi sonucunda kendisine bir çeşit estetik zevk sağlar.

Alımlama Estetikçileri, metni ve metnin yazıldığı tarihsel ve kültürel dönemin özelliklerini de dikkate alırlar. Tarihsel, Pozitivist Yöntem’in bulguları, önem taşır. Kurmaca/edebî metinlerde, bazen metnin temel örgüsü, bazen metindeki  yaşamın toplumsal ve kültürel akışı, yazarın tarihsel konumu metnin somut anlamına ışık tutar. Edebî metin, yazarca önceden programlanmış bir iletidir. Bu ileti, kurmaca olmasıyla yoruma açık olmakla birlikte, yazarca işlenmiş metiniçi örgüsü nedeniyle her alıcının ona aklına esen anlamı vermesine de izin vermez. Okur, okuma süreci boyunca, kendi kapasitesince metni yorumlar, yeniden yaratır. Ama her yeni yorum, yazarın  kurduğu metin örgüsü, bakış açısı ve tasvir ettiği ana çerçeve içinde kalır. Okurun öznel kapasitesi yükseldikçe metnin anlamı daha zengin bir şekilde alımlanır. Bu görüşe göre, edebiyat metninin durağan, kapalı bir yapısı yoktur, Okur tarafından okuma sürecinde üretilir. Okur da, metne sürekli bir şeyler katar. Yorumlar, edebiyat metni üzerine yapılan her söyleşide/okumada metne farklı boyutlar katar.

Alımlama Estetiği’nin doğum tarihi 1960’ların sonu, doğum yeri ise Almanya’dır.

 

Yararlanılan Kaynaklar

  • Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, Berna Moran, İletişim Yayınları, 2009.
  • Okuma Uğraşı, Akşit Göktürk, YKY, 1980.
  • Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) ile Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi’nin 15-17 Mayıs 2003 tarihinde ortaklaşa düzenledikleri I.Sosyal Bilimler Eğitimi Kongresi’nde sunulan bildiri.