Etiket arşivi: Goethe

Sanat ve Sanatçıya Dair

  • “Canlı bir at gördüğümüzde onun güzelliğinden çok, o atın resmindeki güzellikten etkileniriz. Çünkü onu yapan aklın güzelliğine hayranlık duyarız. Sanatçı, sanatsal taklit ile maddeye biçim verir ve ruhun duygularını maddede görünür kılar. Sanatçı, kendi duygularını çalıştığı maddeye işleyen kişidir..” Bizanslı akademisyen Manuel Chrysolaras (1350-1415).
  • Rus yazarını toplumun geri kalanından farklı ve daha asil biri olarak görmek, ona ayrıcalıklı bir konum vermek geleneğinin kökleri 19. yüzyıldaki Romantizm’in sanatçıyı yücelten tavrına dayanır. Bu tavır, belki deRusya’nın dünyanın geri kalanından yalıtılmışlığına bağlı olarak, Batı Avrupa’ya nazaran, daha uzun sürmüştür.

    Puşkin’in Peygamber (1820) adlı şiirindeki şairin ayrıcalıklı konumu teması, Rus kültüründe 1980’lere kadar devam etmiştir.

  • “Sanat, tuhaf mucizesiyle, bayağılığı, ruhun düşkünlüğünü törpüler. Ruhun yüceldiği bile olur.” Selim İleri, Hepsi Alev.

  • “Yazma deliliği, gerçek deliliğin panzehiridir.”
    “Sanatsever kişi, sanatçıların sıradan insanın lanetlenmesine yol açacak kusurlardan muaf tutulması gerektiğini bilir. Sanatçı, herkesin temsilcisidir, korkusuzca konuşan kişidir, ona teşekkür edilir ve o da bunun bedelini öder. Sömürgeciliğin bütün saçmalıklarını tek tek ortaya döken Forster; ortalığı koklayıp, bela ve ölüm arayan Graham Greene; hemen her şeyi gören ve gördüklerinden nefret eden Evelyn Waugh; farelere işkence eden ve ailesinin eşyalarını genelevlere bağışlayan Proust; karısının üzerine duvar örerek onu çocuklarından uzak tutan Dickens; yalancının teki olan Lilian Hellman; Simone de Beauvoir’ın genç fıstıklar ayarladığı Sartre; ikinci karısını bıçaklayan Mailer; aşıklarından ikisi intihar eden Ted Hughes….” Hanif Kureishi, Son Söz.
  • Goethe, ayaklarını sıcak suya sokup yazarmış.
  • Wagner, tütsü ve parfümlerle donatılmış bir odada, ipek sabahlığını giyerek beste yaparmış.
  • Haydn, beste yaparken tören peruğunu takarmış.
  • Nabokov, kürsünün başında dikilir, kitabını küçük not kağıtlarına yazarmış.

 

Goethe ve Schiller

  • 19. yüzyıl Macar burjuva kütüphaneleri Goethe’yi pek sevmezdi, “sulu klasik” derlerdi ona; Schiller’i kütüphanelere daha çok yakıştırırlardı. Schiller’de liberalizm pırıltıları görüyorlardı, bir devrimciydi o, Goethe ise “katı biçim”, “klasik bir muhafazakarlık”tı.
  • Goethe’nin tanımıyla weltliteratur, yani dünya edebiyatının ortak hazinesi olan bir edebiyatın en önemli kişilerinden ikisi bugünkü konumuz.
  • Goethe, “Alman Atinası” adıyla da anılan Weimar’da yalnızca sanatsal etkinlikleri ve tiyatroyu değil, bayındırlık işlerini de yönetti, Weimar-Saksonya Dükü Karl August’un başdanışmanı oldu. Goethe Napoléon’un huzuruna çıktığında İmparator’un Goethe’nin eseri Werther’den hayranlıkla söz etmesi ve Karl August’u Prusya Birliği’nden ayrılması koşuluyla tahtta bırakması, yazarın Weimar’a belki de en büyük hizmeti oldu.
  • Weimar’da Schiller ile arkadaşlıkları, sürekli bilgi alış verişleri, ortak estetik anlayışları, dayanışmaları, yazışmaları ile edebiyat tarihinde az rastlanır türden bir ilişkileri oldu. Bugün her ikisi de, Alman edebiyatının kurucuları arasında yer alıyor. Ama, Schiller’in Alman ulusunun kalbinde daha önemli bir yeri olduğu düşünülüyor.
  • Goethe’nin, Jena’da tanıştığı Schiller’i Weimar’a gelmesi için ikna ettiği biliniyor. Schiller, ordudaki doktorluk görevinden istifa ederek ömrünü şiir ve tiyatroya adamış, beş parasız yollara düşmüştü. Weimar’da, taşkın kişiliğine hiç de benzemeyen Goethe’nin bilgeliğinde, yerleşik ve sakin bir yaşamı olmuştu. Coşkulu ve duygusal bir karakteri vardı, durmuş oturmuş Goethe’nin tam tersiydi. Nedim Gürsel’in benzetmesiyle, biri Dionysos, öteki Apollon geleneğini benimsemişti. Schiller’in Weimar’a geldiği ilk yıllarda Goethe, Dük ile İtalya gezisindeydi, bir müddet beraber olamadılar ve ne yazık ki Schiller, Goethe ile tam on yıl süren iş birliğinden sonra 46 yaşında öldü.
  • Schiller’in erken ölümü Goethe’yi çok sarsmış. Goethe, “Sanki kendimi yitirmişim gibi hissediyorum….Benliğimin yarısı öldü artık” diye yazmış.
Goethe ve Schiller, Faust’un prömiyerinin yapıldığı Ulusal Tiyatro önündeki heykel, Weimar. Ernst Rietschel tarafından 1857’de yapılan bu heykel, tıknaz Goethe’yi Schiller ile aynı boyda gösteriyor. Goethe elindeki defne dalından çelengi şaire sunuyor. Fotoğraf:blog.kavrakoglu.com

Goethe ve Schiller, Faust’un prömiyerinin yapıldığı Ulusal Tiyatro önündeki heykel, Weimar.
Ernst Rietschel tarafından 1857’de yapılan bu heykel, tıknaz Goethe’yi Schiller ile aynı boyda gösteriyor. Goethe elindeki defne dalından çelengi şaire sunuyor.
Fotoğraf:blog.kavrakoglu.com

  • Weimar’daki Goethe ve Schiller Arşivi, Almanya’nın ilk edebiyat arşividir. 1892-96 yılları arasında inşa edilen bina, müze ve arşiv için özel olarak yapılmıştır. 1960 yılından sonra Arşiv genişletilmiş, korumaya aldığı Alman sanatçıların sayısı 130’a çıkmıştır. Almanya’nın aynı zamanda en büyük edebiyat arşivi de olan Goethe-Schiller Arşivi, 2001 yılında UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası listesine alındı. Arşiv, 2010 yılında restorasyona girdi.
  • Goethe de öldükten sonra Weimar bu iki şair sayesinde, pek çok ünvanının yanı sıra, edebiyat tarihine de geçti.
  • Şimdi bu iki üstat da Weimar’da uyumakta.

 

Yararlanılan Kaynaklar

  • Bir Burjuvanın İtirafları, Sándor Márai, Can Yayınları, 2010.
  • Acı Hayatlar, Nedim Gürsel, Doğan Kitap, 2014.
  • Goethe-Schiller Arşivi Yenileniyor, Fulya Canşen, ntvmsnbc, 04.01.2014.

Çağdaş Sanata Varış 13 | Romantizm 10

Romantik Düşünce

Romantizm faslını kapatırken bir nevi özet olarak romantik düşünceye bakacağız. Çağdaş Sanata Varış dosyamız Realizm’e doğru yol almaya devam edecek.

  • Romantizm, Avrupa’nın sonuncu büyük kültür dönemi sayılır. Romantizm, 18. yüzyılın sonlarında başlayıp 19. yüzyılın ortalarına dek sürdü. Bu dönemden sonra tümüyle edebiyatı, felsefeyi, sanatı, bilimi ve müziği kapsayan böyle bir “dönem”den söz etme imkanı olmadı.
  • Romantizm, Avrupa’nın varoluşa son ortak yaklaşımıdır.
  • Romantizm Almanya’da, Aydınlanma Çağı’nın tek yanlı Usçuluğuna tepki olarak çıkmıştır.
  • Kant’ın Usçuluğu yerine duygu, hayal gücü, yaşamak ve arzu moda sözcükler oldu.
  • Rousseau da aralarında olmak üzere pek çok Aydınlanma Çağı düşünürü de, usa gereğinden çok önem vermeye bir eleştiri olarak, duyguların önemini belirtmişti.
  • Kant, bilginin oluşumunda “ben”in öneminin altını çizmiş, varoluşun yorumu tümüyle bireye kalmıştı. Romantikler bu “bencilik”i kullandılar.
  • Rönesans hümanistleri de bireyciydi. Rönesans ile Romantizm arasındaki bir ortak nokta da insanın bilgiye ulaşmasında sanata verdikleri önemdir.
  • Kant’a göre de sanatçı bilme yeteneğiyle özgürce oynar. Schiller, Kant’ın bu görüşünü daha ileri götürerek sanatçının etkinliğini bir oyun olarak görür. (22 Ekim’de blogumuzda Görsel Sanatlar ve Oyun yazımızı yayımlamıştık). İnsan yalnızca oyun oynarken özgürdür çünkü ancak o zaman kendi kurallarını kendi koyar.
  • Sanatçı dehaya tapınma. Bazıları sanatçıyı Tanrı’ya benzettiler. Çünkü sanatçı da Tanrı’nın evreni yaratması gibi kendi gerçeğini yaratıyordu.
  • Romantiklere göre yalnızca sanat bizi “dile gelmeyen”e yaklaştırabilirdi.
  • Uzak ve ulaşılmaz olanı özlemek Romantizm’e özgüdür. Ortaçağı özlemek, gizemli Doğu’yu özlemek, uzak ve erişilmez aşk gibi.
  • Erişilmez aşk teması ilk kez 1774’te Goethe’nin Genç Werther’in Acıları’nda işlendi. Romanın yayımlanmasından sonra, Werther’in sonuna benzer şekilde intiharlarda artış gözlendi. Kitap bir dönem bazı ülkelerde yasaklandı.
  • Gece, alacakaranlık, eski harabeler, doğaüstü şeyler varoluşun karanlık yüzü, kasvetli, kötü ve esrarengiz olan, Romantikleri çeker.
kadiniz.com

kadiniz.com

  • Romantizm kente özgü bir olguydu.
  • Onların dilinde küçük burjuva düşman demekti.
  • Tembellik Romantizm’in özüdür. Bir Romantiğin görevi yaşamı yaşamak ya da hayallerle ondan uzaklaşmaktı. Gündelik işler küçük burjuvanın işiydi.
  • Romantiklerin çoğu genç yaşta, genellikle veremden öldüler, kimisi de intihar etti.
  • Doğa tutkusu, doğa gizemciliği, dolayısıyla esrarengiz ormanlar, sisli, vahşi bir doğa yansıtan doğa tabloları. (Doğaya dönmek, demişti Rousseau)
  • Doğayı bir bütün olarak görmek. Romantikler, Rönesans filozofları gibi, doğada bir tanrısal ben gördüler. Doğanın evrensel ruh ya da koskoca bir “ben” olduğunu söylüyorlardı.
  • En önemli Romantik filozof, Alman İdealistlerinden  Schelling (1775-1854) idi. Ruh ile madde arasındaki ayrımı kaldırmak istedi. Tüm doğa, yani hem insan ruhu hem de fiziksel gerçeklik, tek bir Tanrı’nın ya da evrensel ruhun ifadesiydi. Ona göre, doğa görünen ruh, ruh ise görünmez doğa; madde uyuklayan zeka idi. Doğa ve insan bilinci aynı şeyin ifadesiydi. İnsan evrensel ruhu hem doğada, hem de kendi içinde bulabilirdi. Schelling, doğada taş-topraktan insan aklına uzanan bir gelişme görüyordu.
  • Novalis’e göre,  insan tüm evreni içinde taşıyor, evrenin sırlarını çözmek için insanın önce kendi kendini tanıması gerekiyordu.
  • Romantiklerin çoğu için felsefe, doğa bilimleri ve edebiyat yüce bir bütünün parçalarıydı. Doğa, yaşayan bir evrensel ruhtu.
  • Romantik doğa felsefesinde doğa bir organizmadır. Aristo da doğayı organik bir biçimde algılamıştı.
  •  Evrensel Romantizm doğayla, evrensel ruhla, sanat/sanatçı ile ilgilidir, 1800 yıllarında, Jena kentinde doğmuştur.
  • Ulusal Romantizm halkın dili, halkın tarihi, halkın kültürüyle ilgilidir. Bu ekol için halk da doğa ve tarih gibi bir organizmadır. Ulusal Romantizm, Evrensel Romantizm’den bir müddet sonra Heidelberg’de doğmuştur. (Doğduğu  yer ile ilerde olacaklar arasında bir bağlantı var mı? Ne de olsa herşeyin tohumu önceden atılır.)
  • Romantizm’in iki boyutunu birbirine bağlayan organizma kavramıdır.
  • Romantizm’in bir başka önemli filozofu Herder (1774-1803) idi. Herder, Aydınlanma Çağı filozoflarının aksine tarihi dinamik bir süreç olarak gördü. Tarih, süreklilik, gelişme ve amaç barındıran bir şeydi. Ona göre, her halk da kendine has özelliklere, özgün bir halk ruhuna sahipti. Önemli olan kendimizi başka kültürlerin yerine koyabilmemizdi. (Herder, kendini Türklerin yerine koymuş ve bundan hiç hoşlanmamıştı. Ama bu başka bir konu). Bu, çok yeni bir düşünceydi. Romantizm her ulusun kendi kimliğini bulup, bu kimliği güçlendirme çabalarına katkıda bulundu.
  • Herder pek çok ülkeden halk söylenceleri toplayıp bunları yayınlamıştır. Halk söylencelerini halkın ana dili diye tanımlıyordu.
  • Eski mitler ve destanlar 19. yüzyılın ortasından itibaren yeniden değer kazandı. Avrupa’daki besteciler yaptıkları müziklerde halk müziğinden temalara yer vererek halk müziğiyle sanat müziği arasında köprü kurdular. Sanat müziğini bir besteci tarafından, halk müziğini ise belli bir kişi tarafından değil, bir halk tarafından yaratılan müzik olarak tanımlayabiliriz. Halk müziği ile halk masalının ne zaman ortaya çıktığını söyleyemeyiz. Oysa yazınsal masalın yazarı ve yazılış tarihi bellidir.

 

Danimarka’nın başkenti Kopenhag’ın simgesi olan Deniz Kızı,  Hans Christian Andersen’in “Küçük Deniz Kızı” masalının kahramanıdır. Heykelin başına gelenler de bir masal gibidir. Üzerine defalarca boya dökülmüş, iki kez kafası kopartılmış, bir kez de kafası kesilmeye teşebbüs edilmiş, sağ kolu kesilmiş, oturduğu taştan kaldırılmış, 2004 yılında çarşaf giydirilerek Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği protesto edilmiştir.

Danimarka’nın başkenti Kopenhag’ın simgesi olan Deniz Kızı, Hans Christian Andersen’in “Küçük Deniz Kızı” masalının kahramanıdır. Heykelin başına gelenler de bir masal gibidir. Üzerine defalarca boya dökülmüş, iki kez kafası kopartılmış, bir kez de kafası kesilmeye teşebbüs edilmiş, sağ kolu kesilmiş, oturduğu taştan kaldırılmış, 2004 yılında çarşaf giydirilerek Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği protesto edilmiştir.

  • Tiyatro Barok Dönemin, masal Romantiklerin gözde yazın türüdür. Grimm Masalları, Andersen Masalları, Hoffmann Masalları gibi. Masal yazara, yaratıcı gücünü sınırsız biçimde kullanma olanağı veriyordu. Yazar okuyucusuna onun dünyasında da masalsı bir yan olduğunu hatırlatıyordu. Bu, Romantik İroni’dir. Sahnedeki oyuncu kendisinin yalnızca bir hayal ürünü olduğunu hatırlatan replikler söylüyordu.
  • Romantizm filozoflarından, Alman İdealistlerinden  Fichte’ye göre doğa, daha yüce ve bilinç ötesi bir kavrayışın sonucuydu. Schelling’e göre ise doğanın bazı yanları Tanrı’nın bilinçötesi varlığının bir yansımasıydı. Çünkü Tanrı’nın da bir karanlık yüzü vardı.
  • Romantiklere göre, yaratma eylemi her zaman bilinçle gerçekleştirilen bir eylem değildi. (Sürrealizm’i okurken bu fikri hatırlamalıyız.)
  • Romantizm’in herşeyi ruha bağladığını gördük. Felsefeyi bu yörüngeden çıkaran ilk filozof Hegel oldu.

 

 

Çağdaş Sanata Varış 7 | Romantizm 4

Heykel

  • 19.yüzyıl, özellikle heykel alanında, aşırı uçların bir arada bulunduğu bir çağdır.
  • Alman sanat terminolojisi, modeli İlkçağ Yunan sanatı olan romantik heykel için plastik deyimini yarattı. Johann Gottfried Herder (1744-1803) tanımladı bu kavramı. Herder, Coşkunluk Akımı’nın temelini oluşturan eserleri yazan kişidir. Herder’in romantizminde düşüncenin aracı duyguydu. Winckelmann ile Lessing’in aşırı Grek gayretkeşliklerine itiraz edip, bu halin gayri tarihi olduğuna dikkat çekmiştir. Friedrich Schelling’in (1775-1854) sanat felsefesinde plastik deyimi sürekli kullanılmıştır. Kant ve Fichte ile başlayan Alman idealizmi içinde Schelling, Romantizmi temsil etmiştir. Schelling’in dualizmi önemlidir. Ona göre evrenin neresine bakarsak bakalım bir ikilik, bir karşıtlık buluruz. Sanat felsefesinin de öğretisinde önemli bir yeri vardır. Schelling’e göre, doğa  bilinçsiz yaratıcı bir kuvvetin sanat eseridir.  Sanat eserleri  ise bilinçli gücün yaratmasıdır. Bu nedenle sanat eseri doğadan üstündür, o bilinçli bir yaratmadır. Schelling’e göre, plastik, gerçekçi vücutlarda somutlaşır. (Plastik sanatlar üç boyutludur. Bir sanatı plastik olarak kabul edebilmek için onun her cephesinden seyredilebilir olması gerekir. Bu açıdan baktığımızda resim, fotoğraf, grafik, hat, minyatür, tezhip, vb sanatlar plastik sanatlar kapsamına girmez.)
  • Klasisizm’in başlangıç döneminde heykel mimarlığa bağımlıydı. Romantizm ile heykel bu katı bağlardan kurtuldu.
  • Büstler, çoğu zaman duvar gözlerine yerleştirilen objelerdi. Napoleon büstleri ise hemen her yerde dekoratif öge oldular. Bu büst portreler anakentlerde, prens kentlerinde, aristokratların, burjuvaların evlerinde bulunuyordu.
  • Jean-Antoine Houdon gibi  klasik eserler veren sanatçıların romantik çalışmaları da oldu. İtalya’da yaşayan Fransız sanatçıların çoğu klasik beğeniye uydular.
  • Romantik dönemde heykelde de eşitleşme ve dünyasallaşma oldu. Fransız Devrimi’nden sonra prensler önemlerini yitirdikçe, kral ya da “Tanrı’nın lutfuyla hükümdar”gibi kavramlar sarsıldıkça, Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu anlamını yitirdikçe, ülküselleşmiş tanrıların imgelerinin içerikleri boşaldı. Klasik tanrılaştırmaların, metaforların reddi ile tarihsel kişilikler, büyük komutanlar, sanatçılar ön plana geçtiler. Bunlar, Herder’in görüşüne uygun olarak, Klasisizm’in ideal giysisini bırakıp, kendi gerçek giysilerini taşıyorlar ve birer kişi olarak canlandırılıyorlardı.
  • Büyük kentlerin çoğalması ile anıt dikme gereksinimi de arttı. 19.yüzyıl anıtsal atlı heykel yüzyılıdır.
  • 19.yüzyılın kültürlü burjuva sınıfı, Goethe, Schiller, Dante, Moliére, Shakespeare, Luther gibi önemli kişilerin anısını yüceltmek için heykeller dikerek, kendi tinsel temsilcilerinin kişiliklerinde kendisini ülküselleştirdi. Mutlakiyetçi 18.yüzyılda bunlar yapıların iç bölümlerine konurken şimdi dışarıya dikiliyorlardı.
Danimarkalı/İzlandalı heykeltraş Bertel Thorvaldsen’ın (1770-1844) ünlü İsa’sı 19.yüzyılda en çok kopya edilen dinsel heykellerden biri oldu. Romantik bir duyarlıkla yapılmış eserinde  İlkçağ estetiği ile çağcıl idealin bileşimini sundu. İsa bir İlkçağ gibi canlandırılmıştır,ama İsa kendisine bakanlara doğru kolunu uzatmıştır. Oysa, böyle bir hareket bir İlkçağ heykeli için düşünülemezdi. Thorvaldsen’in İsa’sı büyük bir fiziksel gücü olan ama büyük büyük bir ruhsal yeteneğe de sahip bir İsa’dır.

Danimarkalı/İzlandalı heykeltraş Bertel Thorvaldsen’ın (1770-1844) ünlü İsa’sı 19.yüzyılda en çok kopya edilen dinsel heykellerden biri oldu. Romantik bir duyarlıkla yapılmış eserinde İlkçağ estetiği ile çağcıl idealin bileşimini sundu. İsa bir İlkçağ gibi canlandırılmıştır,ama İsa kendisine bakanlara doğru kolunu uzatmıştır. Oysa, böyle bir hareket bir İlkçağ heykeli için düşünülemezdi. Thorvaldsen’in İsa’sı büyük bir fiziksel gücü olan ama büyük büyük bir ruhsal yeteneğe de sahip bir İsa’dır.

1833 yılında Paris’teki Zafer Anıtı için yapılan dört heykelden biri olan  François Rude’un (1784-1855) La Marseillaise veya Gönüllülerin Yola Çıkışı heykel grubu anlatımcı gerçekçiliği ve güçlü hareketi ile Fransız romantik heykel sanatının başyapıtıdır.

1833 yılında Paris’teki Zafer Anıtı için yapılan dört heykelden biri olan François Rude’un (1784-1855) La Marseillaise veya Gönüllülerin Yola Çıkışı heykel grubu anlatımcı gerçekçiliği ve güçlü hareketi ile Fransız romantik heykel sanatının başyapıtıdır.

 

 

Çağdaş Sanata Varış 4 | Romantizm 1

  • Romantizm için başlangıç ve bitiş tarihi saptamak olanaksızdır. Kimileri akımın 1800’de başlayıp, 1850 dolaylarında sona ermiş olduğunu öne sürerler ama akım, yaşamaya, onsuz düşünülemeyecek akımları beslemeye devam etmiş, 18.yüzyılda oluşmaya başlamış, ülkelere, sanat türlerine göre değişik tarzda ortaya çıkmış, 19.yüzyılın sonuna kadar devam etmiştir. Romantizm, Sembolizm ve Empresyonizm’e, Kübizm ve Soyut Sanat’a kapı açmıştır. Artık, kurallar yoktur, bundan böyle her şey mümkündür.
  • Romantizm, bir başkaldırı tohumu taşır, devrimle yakın ilişkisi vardır. Bireyin, var olana,  kurulu düzene, kutsala karşı hoşnutsuzluğu dile gelir.
  • 19.yüzyılın ilk yarısında Fransız Devrimi ve Sanayi Devrimi gerçekleşti. Otoriteye, geleneğe karşı özgürlük ve bireycilik, siyasette olduğu gibi sanatta da öne çıktı. Romantizm’de siyasal, dinsel, yazınsal özgürlük söz konusudur.
  • Bir süreden beri tartışılmakta olan düşünce ve kavramlar için Fransız Devrimi bir katalizör olmuştur.
  • Anayasaya kavuşan, bağımsızlıklarını veya milliyetlerinin tanınması hakkını elde eden uluslarla beraber ulus kavramı, devrimci ve romantik bir kavram oldu. 1820’de İspanya ve Napoli’de, 1821’de Yunanistan’da, 1830 yılında Polonya ve Fransa’da, 1830’larda İrlanda’da devrimci patlamalar oldu.
  • Milliyetçiliğin Romantizm ile çıkar ortaklığı vardır.
  • Çağa, devletin yetkilerini sınırlamayı savunan, felsefe, ekonomi ve siyasal düşüncede liberalizm hakimdir. Liberalizm, burjuvazinin dünya görüşü ve ideolojisidir. 1789 Devrimi, burjuvaziye iktidar yolunu açmıştır.
  • Romantik sanat, yeni iktidarın isteklerini ve gereksinimlerini yansıtır.
  • Fransa sınırlarının ötesine yayılan bir etkiye sahip, ünlü Napolyon Yasası’na göre, hiç kimse doğuştan ayrıcalıklara sahip değildir ve kanun önünde herkes eşittir.
  • Romantizm akımında eşzamanlı bir uluslararası hareket söz konusu değildir.
  • Bir tek romantizmden söz etmek, onu zaman ve mekanla sınırlamak mümkün değildir. Farklı ülkelerde farklı yankılar yaratmıştır.
  • Romantizm, homojen ve eşgüdümlü bir hareket değildir, birçok romantizm vardır.
  • Coşkuyu, yüreğin usa üstünlüğünü, sanatların kardeşliğini savunur.
  • Avrupa’ya egemen olan us tapıncından vazgeçildi.
  • Usdışı, düşçü, tanımlanamaz olan, melankolik ve nostaljik duygular uyandıran, şiirsel, bireyci, tutkuyu egemen kılan,
  • Goethe’ye göre: klasik=sağlıklı, romantik=hasta. Oysa, Goethe’nin Werther adlı romanı romantizmi besleyen kaynaklar arasında yer almıştı. Goethe ve Schiller doğmakta olan akıma ılımlı bir bakış açısını benimsediler.
  • Klasiklerin özdeksel, romantiklerin tinsel olduğuna dair bir başka tanımlama da yapılabilir.
  • Romantik dünya dişi bir dünyadır.
  • Romantik bakışta acı kaynağı olan kadın, onurlandırılmış, övülmüş, büyük saygı görmüştür.
  • Romantik ruhta zaman zaman zevk ile acı, güzellik ile dehşet birbirine karışarak Kara Romantizm denen, beden/ölüm/şeytan’da yoğunlaşma ortaya çıkmıştır. Kara Romantizmin tanrısı şeytandır. Dehşetin sınırlarına uzanan romantizmi ile Goya’nın bazı tabloları Kara Romantizm’e örnek verilebilir.
  • Özgürlük, kardeşlik ve devrim kavramları romantizmin mirasıdır.
  • Artık, esin kaynakları gündelik yaşamda aranacaktır.