Etiket arşivi: Gılgamış Destanı

Şiddet 25 | Kadına Yönelik Şiddet 2

  • MÖ 3000 yıllarında Sümerler’de Gılgamış Destanı’ndaki kahraman, daha sonra gelecek Prometheus’u hatırlatır ama orada Tanrı, intikam için kadını kullanmaz; kadın, erkek cinsini cezalandırmak için kullanılmaz; Gılgamış, kadınları insanların kaderinden sorumlu tutmaz. Gılgamış Destanı’nda insanların ölmesinin suçu Tanrılarındır.
  • MÖ 2000/1800 – 1200 yıllarına tarihlenen ve kısas hukukundan tazminat hukukuna geçerek bir devrim gerçekleştirmiş olan Hititler, ataerkil bir toplumdu. Tecavüz, ensest ve sodomi aynı krala, kralın memuruna karşı gelmek ve kara büyü gibi ölüm cezasına çarptırılıyordu. Çıplaklık çok ayıp bir şeydi; caydırıcı ceza olarak kullanılıyordu. Nişanlılık dönemi ve evlilik kurumu önemliydi. Kızın babası başlık alıyor, çeyiz veriyordu. Boşanma iki tarafın da hakkıydı. Boşanmada mallar ve çocuklar bölüşülüyordu. Namus kavramı, kadının davranışı ile ilgiliydi. Evlilikte erkeğin aldatması ceza almazken, kadının sadakatsizliği cezalandırılıyordu. Cürmü meşhut halinde koca, eşini ve sevgilisini öldürebilir veya bağışlayabilirdi. Erkek çok eşliydi ama meşru olan ilk karısıydı. Kadın kocasının evinde ölürse çeyizi kocaya, babasının evinde ölürse, çeyizi çocuklara kalıyordu. Köle, özgür kızla evlenebiliyordu. Zorla evlendirme yasal değildi, temyiz için krala başvurulabiliyordu.
  • Eski Mısır’da kadın-erkek eşitliği olmamasına rağmen kadınların miras hakkı vardı. Eski Mısır’da bir kadının, koşullar ne olursa olsun, boşandığı eski kocasından biraz destek görmeye hakkı vardı. Kimi zaman, evlilik gerçekleşirken, bu desteğin neleri kapsayacağı bir sözleşme ile yazıya dökülür ve en fazla, evlilikteki mal varlığının üçte biri kadar olabilirdi.
  • Babil Kralı Hammurabi’nin (MÖ 1811-1750) yürürlüğe koyduğu yasaya göre, karısı tarafından ihanete uğramış kocaya karısını affetme hakkı tanınıyordu. Bir kanun maddesinde “Bir adam bir kadın alır da bu kadın ona bir kadın hizmetçi verirse ve çocuklarına bakarsa; ancak buna rağmen adam başka bir kadın almak isterse ona izin verilmez; bu adam ikinci bir kadın alamaz” şeklinde bir hüküm vardı. Eski Yunan’a gelindiğinde aldatılan koca yasalarca boşanmaya, karısını evden atmaya zorlanıyor, bunu yapmayan erkeğin vatandaşlık hakları elinden alınıyordu.
İlk kez MÖ 5. yüzyılda Herodot’un söz ettiği Amazonlar, bir erkeğin yanlarına gelmesine sadece çiftleşmek için izin veriyorlar, sadece doğan kız çocukları büyütüyorlar, erkek çocukları terk ediyorlardı. Amazon miti, belki de tarihte ilk ve son kez egemen erkek fantezisini tersine çeviren bir söylemdir. Fotoğraf: Akhepedia

İlk kez MÖ 5. yüzyılda Herodot’un söz ettiği Amazonlar, bir erkeğin yanlarına gelmesine sadece çiftleşmek için izin veriyorlar, sadece doğan kız çocukları büyütüyorlar, erkek çocukları terk ediyorlardı. Amazon miti, belki de tarihte ilk ve son kez egemen erkek fantezisini tersine çeviren bir söylemdir.
Fotoğraf: Akhepedia

  • Romalıların Galli, Yunanların ise Galatlar adını verdiği Keltler’de (MÖ 2000-MS 100) anaerkil bir düzen olduğu biliniyor. Keltlere göre cinsel arzu olumsuz sonuçlar doğurmaz. Keltler, kraliçelerini yaşamla ölümü barıştıran kişi olarak yorumluyorlardı.
    Kadın-erkek arasındaki dengenin Eski Yunan devletleri ve Roma İmparatorluğu ile bozulduğu düşünülüyor.
    Eski Yunan ve Roma yazılı kaynaklarında kadınların Kelt kültüründeki özgürlükleri nefretle yorumlanır.
  • İtalya’nın Tiber ile Arno nehirleri arasında yer alan Etruria bölgesinde yaşamış ve MÖ 6. yüzyıla dek varlığını sürdürmüş bir halk olan Etrüsklerde, kadın-erkek eşitliği olduğu düşünülüyor.
  • Kurumsallaşan kadına düşmanlığın, eski dünyanın üç ana düşünce akımının bir araya gelmesiyle oluştuğu düşünülüyor: Platonculuk, Yahudilik’in ataerkil tek tanrı anlayışı ve Tanrı’nın, oğlu İsa kişiliğinde dünyaya geldiğini savunan Hıristiyanlık öğretisi. Yunan, Yahudi ve Hıristiyan kültürleri, erkeğin özel bir yaratma süreci sonunda yaratılmış olduğuna inanır. Erkeğin ateşe hükmetmesi onu Tanrılara yaklaştırmış; o, bundan duyduğu kibir nedeniyle, kadın cinsiyle cezalandırılmıştır.
  • Ören yerlerindeki fallik unsurların, o toplumun agresyonunu yansıttığı düşünülür.
Amazonlara olan hayranlığın yaygınlığı, onların tapınaklardan amforalara, içki kaplarına motif, rölyeflere ve mozaiklere konu olmalarını sağlamıştır. Fotoğraf: Pinterest

Amazonlara olan hayranlığın yaygınlığı, onların tapınaklardan amforalara, içki kaplarına motif, rölyeflere ve mozaiklere konu olmalarını sağlamıştır.
Fotoğraf: Pinterest

 

 

Mitos 3

  • MÖ yaklaşık 20.000-8000 arasına tarihlenen Paleolitik, yani avcı toplumların mitolojisinin temeli, göksel varlıklarla daha yakın yaşanan bu dönemde, tanrılar arasına katılma yönündeydi. Taş, kutsal olanın kendini göstermesi; kendini yenileme yeteneğine sahip olan ağaç mucizevi diriliği; ayın büyümesi küçülmesi kutsal güçlerin yeniden dirilişi; bunların kutsal sayılmalarının nedeni gizli gücün dışavurumu olmalarıydı. Gökyüzü erişilmezdi, aşkın olmanın ta kendisiydi. Hemen her tapınağın bir Gök Tanrısı vardı. Şamanların ruhu esrime anında havaya süzülüp halkın iyiliği için tanrılarla görüşürdü. Daha sonraki yüzyıllarda bu inanışlar, peygamberlerin yüksek dağlara çıkmaları, göğün çeşitli katlarına çıkmaları ile devam etmiş, uçuş ve göğe yükselişle ilgili mitler bütün kültürlerde görülmüştür. Avcı toplumlarda hayvanlar üstün akla sahiptirler. Altın Çağ’da, yani günah işlenmeden önce, insanoğlunun hayvanlarla konuşabildiği düşünülür. Mit, kutsal bilgiyi ortaya koyar. Mite dayalı anlatı, bizi alışıldık dünyanın kesin bilinenlerinin ötesine taşımak üzere tasarlanmıştır. Kahramanlık mitlerinin, şamanlarla avcıların deneyimlerinden doğduğuna kesin gözüyle bakılmaktadır. Kahramanlık mitosu insanın içine öyle işlemiştir ki, tarihsel kişilerin yaşamları bile bu arketipal örüntüye göre anlatılır.
Bol bol balık yakalayabilmek için su perisine adak olarak ırmağın kıyısındaki bir ağaca çeşitli renklerde kumaş parçaları, ya da ip, bez parçaları, püsküller bağlamak, günümüzde de devam eden tapınma biçimlerinden biri. Aynı şekilde, kutsal sayılan yerlerde, ziyaretçiler, dilek ağaçlarına ipler ve çaputlar bağlıyorlar, buna yalma geleneği deniyor. Neredeyse tüm kültürlerde bulunan bu geleneğin çıkış noktası ağacın kutsallığı. Ağaca bağlanan bu kumaş parçaları, kansız kurbanlar sayılıyor. Mardin, Dara.

Bol bol balık yakalayabilmek için su perisine adak olarak ırmağın kıyısındaki bir ağaca çeşitli renklerde kumaş parçaları, ya da ip, bez parçaları, püsküller bağlamak, günümüzde de devam eden tapınma biçimlerinden biri. Aynı şekilde, kutsal sayılan yerlerde, ziyaretçiler, dilek ağaçlarına ipler ve çaputlar bağlıyorlar, buna yalma geleneği deniyor. Neredeyse tüm kültürlerde bulunan bu geleneğin çıkış noktası ağacın kutsallığı. Ağaca bağlanan bu kumaş parçaları, kansız kurbanlar sayılıyor.
Mardin, Dara.

Mumlar yakmak, ateşe, suya ve taşlara dua etmek ve bunların sonucunda tanrılardan birşeyler beklemek...Bunlar, kökleri ateşin kutsal olduğu düşünülen çok eski zamanlara uzanan inançların günümüzdeki kalıntıları. Ateşe yağ dökerek ya da şarap veya su serperek kansız kurbanlar sunuluyor. Fotoğrafta, dağın tepesindeki yöresel bir ibadet yerinde, günlük giysileri içinde bir şaman, yanan ateşin önünde mum yakıp, alevlere ağzından alkol püskürterek, hastanın iyileşmesi için yapılan ayini yönetiyor. Guatemala, Chichicastenango, Pasqual Abaj. Fotoğraflar: Gülüm Ilgaz.

Mumlar yakmak, ateşe, suya ve taşlara dua etmek ve bunların sonucunda tanrılardan birşeyler beklemek…Bunlar, kökleri ateşin kutsal olduğu düşünülen çok eski zamanlara uzanan inançların günümüzdeki kalıntıları. Ateşe yağ dökerek ya da şarap veya su serperek kansız kurbanlar sunuluyor. Fotoğrafta, dağın tepesindeki yöresel bir ibadet yerinde, günlük giysileri içinde bir şaman, yanan ateşin önünde mum yakıp, alevlere ağzından alkol püskürterek, hastanın iyileşmesi için yapılan ayini yönetiyor.
Guatemala, Chichicastenango, Pasqual Abaj.
Fotoğraflar: Gülüm Ilgaz.

  • MÖ yaklaşık 8000-4000 arasına tarihlenen Neolitik, yani tarım toplumlarının mitolojisi, bütün yaratıkları, bitkileri, hayvanları ve insanları içinde barındırdığı için kusal kabul edilen toprağı, dolayısıyla anaerkilliği  yüceltme üzerine kuruludur. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki en erken yaratılış mitlerinden bazıları ilk insanların bitkiler gibi topraktan türediklerini varsayıyordu. Paleolitik çağdan kalma eski kahramanlık öykülerinde halkına yardım getirmek uğruna tehlikeli bir yolculuğa çıkanlar çoğu zaman erkek kahramanlardı. Neolitik devrim ertesinde erkekler çaresiz ve edilgindir. Dünyayı dolaşan, ölümle savaşan, insan soyuna yiyecek getiren tanrıçadır. Toprak Ana, kadın kahramanlığının simgesine dönüşür. Dönemin mitolojisinde, yaşamla ölümün birbirinden koparılamaz olduğu, toprağın ölüp yeniden canlanması ile, ölümün korkutucu, ürkütücü ve kaçınılmaz olduğu, fakat son olmadığı işlendi. Tohumun yeni ürünler vermesi için ölmesi gerekiyordu. Ölümle yüzleşerek, ruhsal açıdan tazelenme, daha gözü pek yaşama, ölüm karşısında sakin davranarak yeryüzünü daha dolu yaşama amaçlandı.
MÖ 7200-5900 arasına tarihlenen Çatalhöyük’ün ünlü ana tanrıça heykelciği.

MÖ 7200-5900 arasına tarihlenen Çatalhöyük’ün ünlü ana tanrıça heykelciği.

Çatalhöyük Neolitik kenti, 2012 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alındı.

Çatalhöyük Neolitik kenti, 2012 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alındı.

  • Yazının bulunması, ilk kentlerin kurulması ile ilk uygarlıklar dönemi MÖ yaklaşık 4000-800’e tarihlenir. İnsanoğlu tarihin her yeni çağına girdiğinde, hem insanlık hem de tanrısallıkla ilgili fikirlerini değiştirir. Şimdi sahnede insan faaliyetleri olduğundan, tanrılar uzaklaşmışlardı ama tanrılar da insanlar gibi kent planlamacısıydı. Tufan, tanrıların dünyadan ellerini çekmelerinin başlangıcına işaret etmektedir. Dünyanın yaratılması ardı arkası kesilmeyen bir süreçti ve ilk varlığın yaratılması için simgesel olarak ilk kargaşaya, kaosa, dönülmesi kaçınılmazdı. Mit ve ona eşlik eden kuttörenler, olayların iyiye gitmeden önce iyice açmaza girebileceğini; sağ kalmanın ve yaratıcılığın savaşmayı gerektirdiğini gösterdi. Kendilerini feda etmeye hazır olmadıkça ne tanrılar ne de insanlar gerçek anlamda yaratıcı olabilirdi. Göksel yardım almadan, kendi deneyimlerinden ders çıkarmayı öğreten, son biçimini MÖ 1300 yıllarında aldığı düşünülen Gılgamış Destanı da dönemin tinsel boşluğunu temsil ediyordu. Tanrılar dünyasını aramak kültürel gerilemeyi temsil ediyordu. Bu durum, başka bir dönüşüme yol açtı.
Akad çivi yazısı ile 12 kil tablete kaydedilmiş olan Gılgamış Destanı için tarihin yazılı en eski destanı, Uruk Kralı Gılgamış için de tarihteki ilk kral kahraman deniyor. Sümerler, Gılgamış’ın vücudunun üçte ikisinin tanrı olduğuna inanmışlar. MÖ 720’ye tarihlenen, Irak’ta, günümüzdeki adıyla, Horsabad Köyü’nde, Musul’un Fransız konsülü Paul Emil Botta’nın 1843’te bulduğu Asur Sarayı’ndan çıkma Gılgamış ve Aslan adlı heykel , İstanbul’dan alınan izinlerle yurtdışına götürülmüş. Bugün Paris’te, Louvre’da sergileniyor.

Akad çivi yazısı ile 12 kil tablete kaydedilmiş olan Gılgamış Destanı için tarihin yazılı en eski destanı, Uruk Kralı Gılgamış için de tarihteki ilk kral kahraman deniyor. Sümerler, Gılgamış’ın vücudunun üçte ikisinin tanrı olduğuna inanmışlar. MÖ 720’ye tarihlenen, Irak’ta, günümüzdeki adıyla, Horsabad Köyü’nde, Musul’un Fransız konsülü Paul Emil Botta’nın 1843’te bulduğu Asur Sarayı’ndan çıkma Gılgamış ve Aslan adlı heykel , İstanbul’dan alınan izinlerle yurtdışına götürülmüş. Bugün Paris’te, Louvre’da sergileniyor.