Etiket arşivi: Gerçekçilik

Şiddet 38| Batı’da Kadının Konumu 3

  • Hitler’in gözünde ideal kadın, sevimli, yumuşak, tatlı ve aptaldır. Onun yakın ilişkide olduğu altı kadından beşi intihar etmişti. Onun gözetimindeki kuzeni de kendisini tabancayla vurmuştu.
  • Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi,1921 yılında yapılan ilk kongresinde oybirliği ile kadınların parti yönetiminde yer almasını yasaklamıştı. Parti kadınları daha sonraki yıllarda da kamu görevlerinden tümüyle uzaklaştırmayı hedefleyecekti. Onlar için kadın, üç K’dan ibaretti: Çocuk, mutfak ve kilise. Asker üretme aracı yerine konmak kadınları ürkütmemiş olmalı ki, partiye destek oldular, ari kadının ve ari annenin idealini oluşturdular. Alman kadınına değersiz bir ırk ile ilişki içinde olmak yasa yoluyla yasaklandı. Partinin görüşüne göre, gerçek bir Alman kadını ruju, yüksek topuklu ayakkabıyı ve ojeyi reddedip, erkekler gibi sistematik değil, duygusal düşünmeliydi. 1938 yılından itibaren kadının çocuk yapmayı reddetmesi boşanma sebebi olarak tanındı ve kürtaj yasaklandı, doğuranlara onur nişanı verildi.
Gazeteci Sylvia Harden’in Portresi, Otto Dix, 1926. Kendisine aristokrasiyi çağrıştıran yeni bir isim seçen; Yeni Almanya için makaleler yazan; gözünde monoklü, elinde sigarası, kısa saç kesimi, önünde içkisi ile Yeni Kadın’ı temsil eden bir kişinin portresini görüyoruz. Yeni Objektif akımı sanatçıları Gerçekçilik’e sinik, sosyal eleştiri getiren felsefi bir yön kattı. Modernliğe olumsuz yaklaşanlar için, 1920’lerin eşit haklara sahip, yüksek topuklu, ruj sürülmüş dudakları arasına sigarasını iliştirmiş kadınlardan daha tehlikeli hiçbir şey olamazdı. Modern bir kadın, ailenin çökmesine neden olurdu. Çocuk doğurmamak, doğaya ihanetti. Otto Dix de inadına bu kadınların en göze batanını resmetti. Fotoğraf: en.wikipedia.org

Gazeteci Sylvia Harden’in Portresi, Otto Dix, 1926.
Kendisine aristokrasiyi çağrıştıran yeni bir isim seçen; Yeni Almanya için makaleler yazan; gözünde monoklü, elinde sigarası, kısa saç kesimi, önünde içkisi ile Yeni Kadın’ı temsil eden bir kişinin portresini görüyoruz.
Yeni Objektif akımı sanatçıları Gerçekçilik’e sinik, sosyal eleştiri getiren felsefi bir yön kattı.
Modernliğe olumsuz yaklaşanlar için, 1920’lerin eşit haklara sahip, yüksek topuklu, ruj sürülmüş dudakları arasına sigarasını iliştirmiş kadınlardan daha tehlikeli hiçbir şey olamazdı. Modern bir kadın, ailenin çökmesine neden olurdu. Çocuk doğurmamak, doğaya ihanetti.
Otto Dix de inadına bu kadınların en göze batanını resmetti.
Fotoğraf: en.wikipedia.org

  • 19. yüzyılda sosyalistler kadın haklarını desteklediler. Friedrich Engels (1820-1895) kadının özgürleşmesinin ön koşulu olarak kamusal alana katılmasını talep etti.
  • Lenin (1870-1924), iktidara gelir gelmez kadınlara ve erkeklere sınırsız eşit haklar tanıyan yasaları çıkarttı. SSCB, 1920’de kürtajı yasallaştıran ilk modern ülke oldu. Makyaj yapmak, kadını burjuvaziye özgü bir aşağılama aracı olarak görüldü. Stalin döneminde, 1936’da kürtaj yeniden yasaklandı.
  • Farklı rejimler (ABD, Çin, SSCB ), farklı hedefler uğruna, kadınların kendi bedeni üzerinde egemen olma, kendi yaşamını biçimlendirme hakkını elinden almaya çalışarak kadınları aşağılamıştır.
  • Kilise için kötü ve sapkın bir eğilim olan doğurganlığın programlanması, siyasi olarak ırka karşı cinayet olarak algılandı.
  • SSCB’de ve diğer sosyalist ülkelerde Stalin’in ölümünden sonra 1955’te; İngiltere’de 1967’de, ABD’de 1973’de, Fransa’da 1974’te, İtalya’da 1978’de, 1983 yılında Türkiye’de kürtaj yasal hale geldi. Türkiye’deki yasaya göre, hamileliğin ilk on haftasında kürtajın yasal zeminde yapılabilmesinin önü açılıp tıbbi zorunluluk olması halinde on hafta sonrasında bile yapılabilmesi sağlandı.
Hollywood yıldızlarının en özellerinden biri olan Katharine Hepburn (1907-2003), 1940 yılında George Cukor tarafından yönetilen, tüm haklarını satın aldığı, dolayısıyla da kendi isteklerini dayatabildiği, The Philadelphia Story adlı filmden başlayarak, oynadığı tüm filmlerde merkezde yer alan güçlü kadını canlandırdı; kadın cinselliğini ön plana çıkartan, erkeksi giysileri tercih eden, kadın savunusu yapan rolleri tercih eden oyunculardan biri oldu. Fotoğraf: gravitas magazine

Hollywood yıldızlarının en özellerinden biri olan Katharine Hepburn (1907-2003), 1940 yılında George Cukor tarafından yönetilen, tüm haklarını satın aldığı, dolayısıyla da kendi isteklerini dayatabildiği, The Philadelphia Story adlı filmden başlayarak, oynadığı tüm filmlerde merkezde yer alan güçlü kadını canlandırdı; kadın cinselliğini ön plana çıkartan, erkeksi giysileri tercih eden, kadın savunusu yapan rolleri tercih eden oyunculardan biri oldu.
Fotoğraf: gravitas magazine

 

Çağdaş Sanata Varış 97|Fransız Yeni Dalga Sineması 1

FRANSIZ YENİ DALGA SİNEMASI  1
1950′LERİN SONLARI 1960′LAR

  • O dönemde sinema, film izleyerek öğreniliyor. İzmir doğumlu Henri Langlois (1914-1977) 1936 yılında iki arkadaşı ile birlikte Fransız Sinamatek’ini kurdu. Böylece İkinci Dünya Savaşı sırasında birçok film yok edilirken filmlere sahip çıktı, bozulma tehlikesi altında olan birçok filmi yeniletti, gösterime sundu. Fransız Yeni Dalga yönetmenlerini ve onların takipçilerini çok etkiledi. Bu sinemacıların bazıları, gösterimlerde sıranın en önünde yer aldıklarından, sinematek çocukları olarak anıldı. 1968 yılında Fransa kültür bakanı olan Andre Malraux, onu kovmak isteyince büyük tepki gördü. Langlois 1974′te, yaşamı boyunca Cinémathèque’te yürüttüğü çalışmaları nedeniyle Akademi Onur Ödülü aldı. Ayrıca, Paris’teki 13. bölgeye adı verildi. Fransız Sinematek’i, bugün dünyanın en büyük arşivine sahip.
  • 1950’lerde ABD sineması Avrupa’da çok önemseniyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında Avrupa’da gösterimi yasak olan Amerikan filmlerinin, Savaş bitip, Alman işgali sona erince Fransa’ya girebilmesi ile bu filmler çok izleyici çekti. Fransız Sinematek’i sayesinde tekrar tekrar izlenebilen çok sayıda Amerikan filmi, sinemacılara filmler arasında karşılaştırma yapabilme imkanı sağladı. Holywood’un ticari stüdyo sisteminin katı kuralları içinde bile, bazı yönetmenlerin, kendilerine özgü bir anlatım biçimi geliştirebildikdiklerinin farkına varıldı.
Fotoğraf:ebulten.library.atilim.edu.tr

Fotoğraf:ebulten.library.atilim.edu.tr

  • Fransız film kuramcısı, André Bazin (1918-1958), 1943 yılından itibaren sinema üzerine yazılar ve film kritikleri yazmaya başlamıştır. 1951 yılında her ay yayımlanmaya başlayan, günümüzde de yayın hayatına devam eden ünlü sinema dergisi Cahier du Cinéma’nın kurucularından ve 1951-58 yılları arasında editörü olmuştur. Sadece sinema tarihi ile ilgili değil, sinematografik görüntü üzerine de kapsamlı çalışmalar yapmış, auteur kavramının ortaya çıkmasında çok etkili olmuş, Yeni Dalga akımını çok etkilemiştir. Yeni Dalga hareketini başlatacak olan sinemacılar, önce bu derginin yazarları olmuş, Bazin ile birlikte çalışmışlardı. Sinema tarihi açısından önemli olmuş bu dergi, önce Le Monde, sonra da Phaidon Press tarafından satın alınmıştır.
  • Eleştirmenlikten gelen yönetmenler, sinema sanatının sorunlarını incelemişler ve çözüm yolları üzerine teoriler üretmişlerdir.
  • Yeni bir sinema dili oluşturmanın gereğine inanan Cahiers du Cinéma dergisinin film eleştirmenleri, yaratıcı yönetmen/yönetmen sineması/auteur kavramını ortaya koymuşlardır. Bu tarz filmde yönetmen otoritedir.
  • Auteur olmak için, teknik yeterlilik, kendini yansıtma ve filmin bir iç anlamı olup olmadığı önem taşır.
  • 1948 yılında ortaya atılan caméra stilo (kalem kamera) kavramı, auteur kavramı ile yakından ilişkilidir. Sinemada sanatçının en soyut düşüncelerini bile, aynı bir romanda, bir denemede olduğu gibi ortaya koyabileceğini; kameranın, yazı dili kadar derin ve ince bir anlatım aracı olduğunu ve bir kalem gibi kullanılabileceğini ifade eder. 1951 yılında André Bazin, sessiz sinema zamanında yönetmenin söylemek istediğini kurgu ile, 1951’de ise doğrudan yazarak söylediğini, sinemanın artık sadece ressamın, oyun yazarının değil, romancının da rakibi olduğunu yazar.  Bazin, dili, hem kullanan hem yaratan büyük yazarlar gibi, yönetmenin de soyut düşünceyi elden geldiği kadar somut anlatması gerektiğini vurgulamıştır.
  • Yaratıcı yönetmen ile sahneye koyan yönetmen arasındaki fark, yaratıcı yönetmenin vasat bir senaryoyu iyi bir filme dönüştürebilmesi, ama sahneye koyan yönetmenin vasat bir senaryodan yalnızca vasat bir film yapabilmesi olarak açıklanmıştır.
  • Yaratıcı yönetmen, Hollywood tarzı yapımların kısıtlamalarına karşı gelerek bir stil ve tema tutarlılığı sağlayabilir, Hollywood stüdyo sisteminin empoze ettiği kısıtları aşabilir.
  • Mizansenin (set tasarımı, ışık ve oyuncuların hareketi gibi filme çekilen olaylar) film görüntülerine nasıl dönüştürüldüğü anlatan; çerçeveleme, kamera pozisyonu, çekimin süresi gibi her şeyin ekranda nasıl görselleştirileceğini belirleyen mizanşat unsurlarına ilişkin seçimler, yönetmen tarafından yapılır. Mizanşat, filmi benzersiz kılan, diğer sanatlardan ayıran şeydir.
  • François Truffaut, 1940’larda ve 1950’lerde Fransız sinemasındaki hakim eğilimi ve kalite geleneğini eleştirir. Ona göre, kalite geleneği, ince zevkleri olan, kültürlü bir burjuva imajını yansıtan, çoğu zaman edebi kaynaklardan türetilen, psikolojik dramalar, kostüm dramaları ile Fransızların ince zevk ve yüksek kültüre bağlılığının bir imajını yaratan, cansız ve yapmacık bir sinemadır. Bu değerler,
    *yüksek yapım değerleri,
    *yıldız oyuncular,
    *janr gelenekleri,
    *senaryoya öncelik verilmesi ile ortaya konmuştur. Truffaut’ya göre, kalite geleneği, senaryoların mekanik bir biçimde ekrana aktarılmasından fazlasını sunmaz. Bu filmlerin başarısı bütünüyle senaryolarının kalitesine bağlıdır.
  • Cahiers du Cinéma eleştirmenleri, bazı sanatçıların kendi öykülerini, kendi dilleriyle, farklı biçimde anlatmalarının sinemada mümkün olduğunu gördüler ve bunu başaran Howard Hawks, Hitchcock, Orson Welles, Fritz Lang, John Ford, Douglas Sirk, Sam Fuller ve Nicholas Ray’i ve özellikle, Amerikan sinemasının en kesin kalıpları olan western türünde film çekip de farklı bir dil yaratabilen Hawks’ı mercek altına aldılar. Hollywood stüdyo sisteminde yaratıcı yönetmen, empoze edilen senaryoyu aşarak kendi stilini ve vizyonunu geliştirebilen, mizansen üzerinde yaptığı değişiklikler, mizanşat aracılığı ile yapabilen yönetmendir.
  • Prodüktörün, teknisyenlerin çalışmasını kontrol eden bir genel müdür gibi davrandığı klasik Hollywood sinemasının aksine Fransız Yeni Dalgası prodüktörlerin hakimiyetini reddeder.
  • Yaratıcı yönetmen, tutarlı bir mizanşat stili oluşturarak kendi vizyonunu ortaya koyar.
  • Cahiers du Cinéma eleştirmenleri ve Yeni Dalga film yapımcıları, kendilerini edebiyata, edebi senaryolara ve kalite geleneğine karşı olarak tanımlarlar.
  • Yeni Dalga filmlerinde, stil, öyküden bağımsız hale gelir.
  • Yeni Dalga filmleri izleyiciyi öykünün içeriği ile değil, stille etkiler; öykü sadece bir araçtır. Yeni Dalga yönetmenleri önemsiz öyküleri filme alarak bu fikri desteklemiştir. Truffaut’nun filme çektiği Henri Pierre Roche’un Jules ve Jim adlı romanı bu tavra bir örnektir.
  • Yeni Dalga filmlerinde önce yönetmen konuşulur, senaryo sonradan gelir.
  • Önemli olan filmin nasıl çekildiğidir.
  • Yaratıcı filmin, öyküyü değil, doğaçlama olayları temsil ettiği kabul edilir.
  • Yönetmenin, oyuncuların jestleri üzerindeki kontrolünün de kişisel stilini tanımlayan ögelerden biri olduğu kabul edilir.
  • Japon Yeni Dalgası’nı İmamura, İngiliz Yeni Dalgası’nı Richardson temsil eder.
  • Auteurler anlatmak istedikleri soyut düşünceleri somut görüntülerle, düşündüklerini yansıtabileceğine inandıkları biçimde birbirine bağlayarak anlatırken; seyirciler de, kendi kapasiteleri ölçüsünde, bu düşünceyi anlamaya ve bu düşünceden beslenmeye çalışır.
  • Rejisör, ürettiği filmlerde, onun imzası olabilecek biçem özelliklerini sergileyebiliyorsa auteur’dür. Farklı söylersek, bir yönetmen için auteur denmesi, onun kişisel, özgün bir söylemi olması anlamına gelir. Yönetmenin biçemini tanımak suretiyle filmin içerdiği asıl anlam yakalanabilir.
  • Movie dergisinin, Ian Cameron, Mark Shivas, Paul Mayersberg, Victor Perkins gibi İngiliz film eleştirmenleri de 1962 yılında yaratıcı yönetmen politikasına katılmışlar; yaratıcı yönetmeni, kendini ifade etme durumu üzerinden tanımlamışlardır. Ancak Movie eleştirmenleri, Cahiers du Cinéma eleştirmenlerinden daha esnek, daha ılımlıdırlar. Yaratıcı yönetmenlerin bile kötü filmler yapabildiğini ve sahneye koyan yönetmenlerin de zaman zaman iyi bir film yapabileceğini kabul etmişlerdir. Cahiers,Vintente Minelli’yi sahneye koyan yönetmen olarak sınıflandırırken, Movie eleştirmenleri onu, yaratıcı yönetmen olarak tanımlamışlardır. Yaratıcı yönetmen politikası, yaratıcı yönetmen teorisi adı altında 1962-3 yılında Film Culture dergisi aracılığı ile ABD film eleştirisinin de gündemine girmiştir.
  • Kieslowski, W. Allen, Bergman, Wim Wenders, Katherine Bigelow auteur yönetmenlerdir. Bizim yönetmenlerimizden Yılmaz Güney, Lütfi Akad ve Ömer Kavur auteur’dür, ama Sinan Çetin, her filminde kendini yansıtmadığı için auteur sayılmaz.
  • Bertrand Tavernier, 1970’lerde kalite geleneğine uygun film yapımına dönerek, kendini Yeni Dalga akımının karşısında konumlandırmıştır.
  • Genel olarak Yeni Dalga akımına bakıldığında:
    *Hollywood sinemasına göre daha yavaş kurgu ve anlatı hızı,
    *mutsuz sonların tercih edilmesi,
    *doğal ışıkla yapılan yerinde çekimler,
    *yaratıcı yönetmenin güçlü sesi ve
    *gerçekçilik ile belirsizliğin ön plana çıkarılmasından bahsetmek gerekir.
  • Gerçekçilik” açısından baktığımızda ise:
    1930-40’lardaki Fransız Şiirsel Gerçekçiliği, 1944-55  arasına tarihlenen İtalyan Yeni Gerçekçi sinemasını,
    İtalyan Yeni Gerçekçi sineması da, 1950’li yılların sonunda ve 1960’lı yıllarda, yine toplumsal meselelere eğilen, Fransız Yeni Dalga (La Nouvelle Vague) akımını etkilemiştir. Yeni Dalga, yönetmenin kişiliğinin baskın olduğu, sübjektif bir gerçekçiliktir. Yani, tarihsel olarak bakarsak:
    *Optimist Şiirsel Gerçekçilik,
    *Pesimist Şiirsel Gerçekçilik,
    *Yeni Gerçekçilik,
    *Sübjektif Gerçekçilik,
    *Toplumsal Gerçekçilik (Türkiye’de Metin Erksan ile başladığı düşünülen, 1960 İhtilali sonrası yapılan, genelde köy filmleri) diye sıralayabiliriz.

(İtalyan Yeni Gerçekçi sineması, 11 Ocak 2013 tarihinde bloğumuzda yayımlandı).

(Fransız Şiirsel Gerçekçi sineması ise bloğumuzda 4 Kasım 2014 tarihinde yayımlanmıştır.)

  • Yeni Dalga yönetmenlerinin filmleri, janr filmleri ( melodramlar, Film Noir filmleri vs) gibi çok sayıda ortak yönler içermez.
  • Daha etkili ve kişiselleştirilmiş bir sinemayı savunmuşlardır.
  • Daha çok, genç Fransız orta sınıfının kişisel hayatlarına eğilmişlerdir.
  • Elde taşınabilecek ölçüde hafif kameraların piyasaya çıkması, film çekiminde elde taşınan kamera kullanımını olanaklı kıldı.
  • Seçimler, özellikle estetik nedenlerle yapıldı ama ekonomik nedenleri vardı. doğal ışıkla yapılan yerinde çekimler, prodüksiyon maliyetini düşürmüş; doğaçlama, senaryo yazmak gibi prodüksiyon öncesi masrafları azaltmıştır. Düşük bütçeli film yapmanın daha özgür bir çalışma ortamı yarattığı düşünülür. Gişedeki ekonomik başarısızlık da sanatsal bağımsızlığın bir işareti olarak görülür.
  • Yeni Dalga yönetmenleri, toplumsal sorumluluğu önemsememekle eleştirilmişlerdir.

Çağdaş Sanata Varış 18 | Realizm-Gerçekçilik

Evrende bizim bilincimizden bağımsız bir  gerçeklik olduğu görüşüdür.

19. yüzyılın ikinci yarısında Klasisizme ve Romantizme tepki olarak, bilimin gelişmesi ile doğmuştur. August Comte’un Pozitivizm felsefesine dayanır. Pozitivizm, neden-sonuç ilişkisine önem veren, doğayı ve insanları gözlem ve deneyle açıklamaya çalışan bir düşünce sistemidir. Realist sanatçılar bu yolu izlemeye çalışmışlardır.

  • Amaç, işin özünü tanımlamaktır.
  • Gerek Klasizmi, gerekse Romantizmi yapay bulurlar.
  • Konuyu arındırıp yüceltmezler.
  • İdeale yaklaşmaya çalışmazlar.
  • Konular gerçek yaşamdan alınmıştır.
  • Olağanüstü olay ve kişilere yer verilmez.
  • Konular, gözün gördüğü gerçeği yansıtırlar.
  • Çevrenin önemi ve etkisi kavranmıştır.
  • Doğa ve insan betimlemeleri ölçülüdür.
  • ‘Sanat için sanat’ anlayışına sahiptiler. Sanatı, toplumu değiştirme ve geliştirme aracı olarak görmediler.
  • Yapmacıksız bir üslüp kullanılmıştır.
  • Zariflik değil, gerçek önemsenmiştir.
  • Çoğunlukla çalışan sınıfı resmettiler.
  • Genelde karamsar
  • Ama, ‘halk eziliyor’ temasını da vurgulamıyorlar (Romantizm vurguluyordu).
  • Günlük yaşamı önyargısız yansıtmaya çalıştılar, nesnel bir akış açısı eserlere hakimdi.
  • İyiyi Klasizme yaklaşır diye almadılar.
  • Portrelerde ifade vardır (Klasikte yoktu).
  • Doğayı seviyorlar (Empresyonistlerle ortak).
Gustave Courbet (1819-1877), Batı Medeniyeti. Courbet, Fransız Gerçekçi Okulunun öncüsü. Bazı tablolarında sembolist ögelere de rastlanır.

Gustave Courbet (1819-1877), Batı Medeniyeti. Courbet, Fransız Gerçekçi Okulunun öncüsü. Bazı tablolarında sembolist ögelere de rastlanır.

Honoré Daumier (1808-1879).

Honoré Daumier (1808-1879).

 

Eduard Manet (1832-1883) birden fazla sanat akımı için önemlidir: Klasik, Realist, Empresyonist ve Modern. Formu Klasik, konusu Realist tablolar yapmış; Realizmden Empresyonizme geçişte önemli bir rol oynamış; çizildikleri düz yüzeyleri vurguladıkları için, düz bir yüzeyde resme bakıldığını net bir biçimde belli ettikleri için tabloları ilk Modernist tablolardan sayılmıştır.

Eduard Manet (1832-1883) birden fazla sanat akımı için önemlidir: Klasik, Realist, Empresyonist ve Modern. Formu Klasik, konusu Realist tablolar yapmış; Realizmden Empresyonizme geçişte önemli bir rol oynamış; çizildikleri düz yüzeyleri vurguladıkları için, düz bir yüzeyde resme bakıldığını net bir biçimde belli ettikleri için tabloları ilk Modernist tablolardan sayılmıştır.

  • Realist edebiyatın temsilcileri olarak Flaubert, Balzac, Stendhal, Zola, Tolstoy, Dickens, Gorki, London ilk akla gelenlerdir.
  • Osman Hamdi ve Halit Ziya Uşaklıgil de Realizm akımı sanatçılarıdır.