Etiket arşivi: George Orwell

Şiddet 94| Yasaklar ve Sansür Şiddeti 5 Kitaplar 2

Kum Kitabı 5, Micha Ullman, demir ve kırmızı kum, 2000. Fotoğraf: http://museum.imj.org.il

Kum Kitabı 5, Micha Ullman, demir ve kırmızı kum, 2000.
Fotoğraf: http://museum.imj.org.il

  • Binbir Gece Masalları adlı Ortaçağ’da yazılmış masallar külliyatı 1926-1950 yılları arasında ABD’de müstehcen olduğu gerekçesiyle yasaklanmıştı. Günümüzde Irak, İran ve Afganistan’da hala yasak. Mısır’da da yasaklanması gündemde. 1865 tarihli Lewis Carroll’un fantastik romanı Alice Harikalar Diyarında hayvanlara haddinden fazla insan özellikleri yüklenmiş olmasının insanlara hakaret sayılacağı gerekçesiyle 1931 yılında Çin’in Hunan eyaletinde yasaklandı.
  • 1990 yılında son bölümü tamamlanan Harry Potter serisinin dört kitabı ABD’de cadılığı ve büyücülüğü desteklediği ve satanist gözbağcısı olduğu gerekçesiyle yasaklandı ve yakıldı.
  • Salman Rushdie’nin The Satanic Verses, Şeytan Ayetleri adlı romanı 1988 yılında yayımlanmış, aynı yıl İngiltere’nin en saygın kitap ödüllerinden biri olan Whitbread ödülünü kazanmıştır. Kitap, Müslümanlığa hakaret ettiği gerekçesiyle Hindistan ve Güney Afrika’da yasaklanmış, daha sonra Ayetullah Humeyni tarafından yazar hakkında ölüm fetvası verilmiştir. Rushdie’nin, İslamiyet’in ilk dönemlerindeki bazı olaylara dayanarak taşlama formundaki kurgusal kitabında, Peygamber’in ashabına ve hanımlarına bir genelevdeki fahişelerin ve kadın tüccarlarının ismini verdiği; Peygamber’i Ortaçağ Hıristiyanları tarafından kullanılan şeytan anlamındaki Mahound adıyla anarak onun kutsallığını lekelediği düşünüldü.
  • ABD hükumeti müstehcenlik gerekçesiyle James Joyce’un Ulysses adlı eserini toplatma kararı almış, kitap 1933 yılı sonunda aklanmıştı. D. H. Lawrence’ın Lady Chatterly’in Sevgilisi de zamanın sansür mekanizmalarına takılan eserlerdendir.
  • Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Erich Maria Remarque; Yaşam ve Yazgı, Vasili Grossman; Umut, André Malraux; 1984, George Orwell; Alice Harikalar Diyarında, Lewis Carroll; Candide, Voltaire; Canterbury Hikayeleri, Geoffrey Chaucer; Gazap Üzümleri, John Steinbeck; Doktor Jivago, Boris Pasternak; Lolita, Vladimir Nabokov; Hayvan Çiftliği, George Orwell; Madame Bovary, Gustave Flaubert; Suç ve Ceza, Dostoyevski; Cesur Yeni Dünya, Aldous Huxley; Ulysses, James Joyce; Lady Chatterly’nin Sevgilisi, D. H. Lawrence çeşitli ülkelerde, farklı zamanlarda, muhtelif gerekçelerle yasaklanan ünlü eserlerden bazılarıdır.
  • Medarı Maişet Motoru, Sait Faik; Sınıf, Rıfat Ilgaz; Böyle Bir Sevmek, Atilla İlhan; Fikrimin İnce Gülü, Adalet Ağaoğlu; Bizim Köy, Mahmut Makal; Sırça Köşk, Sabahattin Ali; Renkahenk, Can Yücel; Asılacak Kadın, Pınar Kür; Yarın Yarın, Pınar Kür; Bitmeyen Aşk, Pınar Kür; Allah’ın Kızları, Nedim Gürsel; Bir Avuç Gökyüzü, Çetin Altan; Baba ve Piç, Elif Şafak; Yaşadıkça, Rıfat Ilgaz yasaklı Türk edebiyatı külliyatının küçük bir bölümünü oluşturmaktadır. Nazım Hikmet’in kitapları da uzun yıllar yasaklı eserler arasındaydı.
  • Müstehcenlik, savaş karşıtı olmak, mevcut rejimle uyuşmamak genel yasaklama nedenleri arasında ön sıralarda yer alırken ülkemizde komünizm propagandası yapmak, sol görüşü temsil etmek veya çağrıştırmak, askeri/yöre insanını aşağılamak veya küçük düşürmek, köylümüzü fakir göstermek, halkın ar duygularını incitmek, halkı suça teşvik etmek gibi nedenler öne çıkmıştır.
  • Ülkemizin yazarları içinde hapiste yatma rekoru 22,5 yıl ile solcu yazar Hikmet Kıvılcımlı’ya aittir. Kemal Tahir 12,5 yıl, Nazım Hikmet 12 yıl, Necip Fazıl 10,5 yıl, Aziz Nesin 5,5 yıl ile Kıvılcımlı’yı izler.
  • Yasaklanmış eserlerin ve yazarların adlarını, yasaklanma sebeplerini eksiksiz olarak verebilmek neredeyse olanaksızdır. Biz burada bir seçki sunmaya çalıştık.

 

 

 

Şiddet 85| Sanat ve Şiddet 4

  • Librettolarda da kadınlara geleneksel olarak yöneltilen eleştiriler yer alır. Figaro’nun Düğünü’nde, Dördüncü Perdede Figaro’nun Susanna kendisini Kont’la aldatıyor zannettiğinde sadece Susanna’ya değil, genel olarak kadınlara acımasız, yalancı, sadakatsiz gibi tanımlar ve hakaretler yöneltir. Mozart’ın Cosi Fan Tutte (1790), Bütün Kadınlar Yapar Bunu adlı operası için de sıkça mizojen yorumu yapılır.
  • Modern bir sanat biçimi olan polisiye de aynenantik trajediler gibi, Katharsis’e erişmeyi amaçlar. Erotizm de kötü itkileri yatıştırmaya uygundur.
  • Nilüfer Kuyaş, 19. yüzyıl edebiyatında anlatı biçiminin kaynağı iyinin kötüye karşı mücadelesi iken, 20. yüzyılda anlatı formunun kökeninin kötülükle nasıl yaşanabileceğine döndüğünü yazar.
  • Basım tarihi 1949 olan George Orwell’in 1984 adlı romanı polis devletinin şiddeti üzerinedir.
  • Doktor Jivago adlı roman ve yazarı Boris Pasternak, Soğuk Savaş’ın malzemelerinden biri haline gelmişlerdi. 1956 yılında SSCB’nin Rus edebiyatının büyük şairi Pasternak’ın tek romanı Doktor Jivago’yu ülkesinde yayımlatmasına izin vermemesi, ABD için eşi görülmemiş bir propaganda fırsatı yaratmıştı. Peter Finn ve Petra Couvée’nin eserin yayımlanmasında CIA’in oynadığı rolü gösteren belgelerden yola çıkarak hazırladıkları Jivago Vakası, CIA’in sanatı, edebiyatı nasıl kendi amaçları için kullandığını göstermesinin yanı sıra, yazarın eserini yayımlatma çabasını, yasaklanmış kitapların öyküsünü de anlatır. Yasaklanan eserler, sürgüne gönderilen yazarlar SSCB’de sık yaşanan durumlar olmuştur.
Eserlerinde devrimci ideallerle sert politik gerçeklikler arasındaki çelişkileri göstermeye çalışmış; Sovyetler Birliği’nde rejim/devlet şiddetinin çeşitli uygulamalarına maruz kalan (8 yıl bir kampta hapis cezası, normal hapishanede hapis, siyasal tutuklular için kurulan özel bir kampta 3 yıl tutulma, istenmeyen kişi ilan edilme, sürgün, ülke dışına çıkma yasağı, yazarlar birliğinden kovulma, vatandaşlığının iptali, sınır dışı edilme) yazar Aleksandr Soljenitsin (1918-2008). Fotoğraf: Nkfu

Eserlerinde devrimci ideallerle sert politik gerçeklikler arasındaki çelişkileri göstermeye çalışmış; Sovyetler Birliği’nde rejim/devlet şiddetinin çeşitli uygulamalarına maruz kalan (8 yıl bir kampta hapis cezası, normal hapishanede hapis, siyasal tutuklular için kurulan özel bir kampta 3 yıl tutulma, istenmeyen kişi ilan edilme, sürgün, ülke dışına çıkma yasağı, yazarlar birliğinden kovulma, vatandaşlığının iptali, sınır dışı edilme) yazar Aleksandr Soljenitsin (1918-2008).
Fotoğraf: Nkfu

  • Bazı pop müzik parçalarının sözleri kadın düşmanlığı içerir. Hayal kırıklığından doğan bir kültür olan Rap müziğinin sözlüğünde kadınlar, fahişe ve sürtük olarak geçer.
  • Hayatı reddeden, seksten nefret eden, alkolü sadece kayıtsızlık için kullanan Beat sendromunun en tanımlayıcı işaretlerinden biri, özellikle Kerouac ve Burroughs’un kitaplarında, kadını hakir görmektir.
  • Sineklerin Tanrısı adlı romanında yaşları 6-13 arasında değişen çocuklar tarafından gerçekleştirilen şiddet dolu olayları anlatan William Golding’e 1983 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nün verilmesi kamuoyunda rahatsızlık yaratmıştı.
  • Sanat yapıtlarında yer alan şiddet, insanın yıkıcılığının kültürel yapısını ortaya koyar. Antik kültürde sanat yapma edimi, sıradan insanlara sunulan bir şiddet gösterimi idi. Bu gelenek, bir kültürel miras olarak hem Doğu hem de Batı resminin tüm süreçlerinde kendini göstermiştir.

 

 

Proleter Edebiyat

Oldukça kısa süren bu akım, mevcut siyasi koşulları ve toplumun yaşadığı baskıları konu edinir.

George Orwell’e (1903-1950) göre, bu edebiyat, proletarya için yazılmış ve proletarya tarafından okunan eserleri kapsamaz. Zengin kesimin bakış açısına yer vermeyen, yalnızca işçi sınıfının yaşantısına, mücadelesine destek sağlamak amacıyla yazılan bu eserlerde, bir devamlılık ve gerçek bir edebi tat söz konusu olamaz. Orwell, proletaryanın egemen sınıf olmadan bağımsız bir edebiyat yaratabileceğine inanmaz. D. H. Lawrence’ın (1885-1930) Oğullar ve Sevgililer adlı romanını, öyle bilinmesine rağmen, proleter edebiyat türüne dahil etmediğini söyler. Lawrence’ın bir kömür madencisinin oğlu olduğunu ama aldığı orta sınıf eğitiminden dolayı işçi sınıfından uzaklaştığını; işçi sınıfı hakkında yazan Charles Dickens’ın (1812-1870) da işçilerin yaşamıyla ilgili yeterli bilgisi olmadığını belirtir.

Orwell, profesyonel yazarların proleter yaşamdan habersiz olduğunu; işçi sınıfından yana olmak ve işçi sınıfı hakkında yazmak arasında büyük fark olduğunu öne sürer.

Fotoğraf: glup2.blogspot.com

Fotoğraf: glup2.blogspot.com

Proleter Edebiyat, bizdeki Toplumcu Gerçekçi Edebiyat ile ilişkilendirilerek düşünülebilir.

Bizdeki örnekleri Tanzimat Dönemi’ne kadar uzanır. Milli Edebiyat Dönemi’ndeki (1911-1923) en bilinen örneği Reşat Nuri Güntekin’in (1889-1956) Çalıkuşu adlı yapıtıdır.

Köy Enstitülerinde yetişen köy kökenli yazarlar konularını daha çok toprağa bağlı insanların hayatlarından alan eserler yazmışlardır.

Sabahattin Ali (1907 – 1948), Kemal Tahir (1910 – 1973), Aziz Nesin (1916 – 1995), Orhan Kemal (1914 – 1970), Yaşar Kemal (1923 – 2015), Halikarnas Balıkçısı (1886 – 1973), Necati Cumalı (1921 – 2001), Samim Kocagöz (1916 – 1993), Kemal Bilbaşar (1910 – 1983), Mahmut  Makal (1930-), Talip Apaydın (1926-2014), Fakir Baykurt (1929 – 1999), Abbas Sayar (1923 – 1999), Muzaffer İzgü (1933-) türün önde gelen yazarlarından bazılarıdır.

 

Yararlanılan Kaynaklar

  • Faşizm Kehanetleri, George Orwell, Sel Yayıncılık, 2016.
  • “Bilinçli” Seçim: Faşizm, Özkan Ali Bozdemir, Cumhuriyet Kitap, 1 Eylül 2016.
  • www.edebiyatogretmeni.org

 

Mitos 5

  • 1800’lerde Alman romantikleri yeni bir mitolojinin üretimini gerekli gördüler. Schlegel, Hölderlin, Schelling ve Hegel bu düşünce için çabaladılar. Güzellik, mitoloji ve özgürlük arasındaki bağ ile ortaya çıkan bu mantık mitolojisi, evrensel iletişimi, insan ruhunun eksiksiz özgürlüğünü gerçekleştirmek gibi politik bir öneme de sahip olacaktı. Hegel 1821’de “Yeni bir mitolojiye ihtiyacımız var, ama bu aklın mitolojisi olmalı. O zaman insanlar daha akılcı olabilirler, felsefe de mitolojik olmalı, çünkü ancak o zaman filozoflar anlaşılır olabilir. Eğer fikirlere estetik, mitolojik bir biçim vermezsek insanların ilgisini çekemeyiz” demişti.
Ulysses ve Sirenler, Herbert James Draper, 1909.

Ulysses ve Sirenler, Herbert James Draper, 1909.

  • Arketip, Carl Gustave Jung’un (1875-1961) türettiği terimlerden biridir. Arketip, evrensel olarak tanınabilen bir imge ya da düşünce kalıbıdır. Arketip, yüzyıllar boyu süregelen bir anlatımdır. Tipik örnek, prototip, özgün örnek de denebilir.
  • Jung bütünüyle boş bir levhayla doğduğumuz kanısında değildi. İçkin arketipsel bir kalıpla doğduğumuzu söylemiştir.
  • Arketipler, kalıp ya da imgeler olup, maddi dünyada fiziksel varlıkları yoktur. İnsanlar, yaşadıkları kültüre bağlı olarak farklı arketipsel imgeler oluştururlar, ama arketipin kendisi aynı kalır. Arketiplerin hem olumlu hem olumsuz yönleri vardır: anne arketipi, besleyici tanrıçayı içerdiği gibi kendi çocuklarını yutan vahşi bir domuzu da içerir. Arketipler mitlerde motifler olarak belirirler.
  • Ortak temalar, birçok halkın mitlerinde ve kültürlerinde karşımıza çıkar. Her bireyin, kendi özel geçmişi vardır, ama hepimizde ortak olan, bireyin öğrenme yoluyla edinmediği, daha büyük bir resim de vardır. Jung, arketiplerin doğuştan bütün insanlarda mevcut olan ruhsal kalıplar olduğunu ve biliçdışında bulunduklarını ve gelişim sürecinde farklı arketiplerin birbirleriyle iletişime geçtiğini; arketipsel evreleri anlamanın,ruhun nasıl geliştiğini anlamamıza yardımcı olabileceğini düşünür.
  • Freud, Jung ve Adler mitoloji ile çok ilgilenmişler, teorilerinde mitolojiden çok yararlanmışlar, mitlere yeni yorumlar getirmişlerdi.
  • Jung, tarih boyunca bütün kültürlerde gördüğümüz mitin önemini güçlü bir şekilde vurguluyordu. Çünkü mit, izlemek durumunda olduğumuz evrim yolunu bize göstermede bir kılavuz işlevi görebilirdi.
  • Mitlerin içerdiği imgelerin birçoğu, Jung’un arketipler olarak adlandırdığı imgelerdir; bunlar imgeler ya da düşünme kalıplarıdır. Jung, bilinçten yükselen birçok sembolik iletinin de yapı olarak arketpsel olduğunu öne sürer.
  • Mitler, insanların ortak ruhsal süreçleri ve insan ruhunun yaşam boyu süren yolculuğunda nasıl geliştiğini anlamasına yardımcı olan hikayelerdi. Mitler, ruhu iyileştirir, çünkü mitler bizimle varlığımızın daha derin düzeyleri arasında bağlantı kurar; bize bir din deneyimi duygusu aktarırlar.
  • Jung, atalarının mitsel hakikatlerinden yoksun kalan ve doğadan kopan insanlarda, ego ile bilinçdışı arasında çok büyük boşluk oluştuğunu öne sürer.
  • Jung’a göre, mitler, arketiplerden doğar; arketipler, entelektüel olarak uydurulmuş şeyler değildir, hep vardırlar ve kolektif bilinçdışının parçasıdırlar, rüyalar yoluyla bireysel ruhta ortaya çıkarlar.
  • Jung, mitleri kolektif bilinçdışından gelen fikirlerin birer dışavurumu olarak görüyordu.
  • Bilinçten yükselen birçok sembolik iletinin yapı olarak arketipsel olduğu; Jung’un zengin bir anlama ulaşmak için mit, folklor ve dindeki sembolizmle olası bağlantıları incelediği bilinir.
  • Claude Lévi-Strauss (1908-2009), ilkçağın başından beri, insanların bilemeyeceği bir gerçeklik düzleminde, yanıldığını ve boşu boşuna olduğunu bilmesine rağmen, kafa yormanın hazzına karşı koyamadıkları için, sırf fikrinin peşine düşmek için, kaba ve bulanık da olsa, bir ön temsilin saf zihinsel spekülasyonunu sunabilmeye çalıştığını yazar. Ayrıca, insanların çok uzun süre beslendiği mitosların, muhayyile kaynaklarının sistemli ve asla nafile olmayan derin bir araştırması olduğunu; mitosların sıradan deneyimin saçma ya da çelişik olan, bambaşka bir ölçekte her çeşit yaratığı ya da olayı sahnelediğini; dünyanın ruhsal mimarisine kaydolan mitosların önerdikleri dünya imgelerinin bu dünyaya uygun ve onun veçhelerini sergileme yeteneğinde olduklarını söyler. 18. yüzyılda yaşamış Giambattista Vico’nun, mecazi dili düşüncenin temel bir kipi olarak görmeyi ve eskiden zannedildiğinin aksine mecazi dilin bizi gerçeklerden uzaklaştırmadığını, ona yaklaştırdığını söylemesini, insan bilimleriyle doğa bilimlerinin evriminin paralelliği tezine erken bir destek olarak sunar. Lévi-Strauss Strükturalist/Yapısalcı yaklaşımıyla, beyin yapısının değişmezliği gibi, insan düşüncelerinin de yapısal bir değişmezliği olduğunu; insanların diyalektik düşündüğünü; bunu çözebilirsek, yerçekimi gibi formüle edebileceğimizi öne sürer. Lévi-Strauss ayrıca mitoslar arasında uzun çağrışım zincirleri de kurulabileceğini ve bunun gerekli olduğunu da söyler.

 

Dublin, yazarlarıyla gurur duyan bir şehir. James Joyce’un Ulysses adlı romanının kahramanlarının heykelleri şehri süslerken, kitabın sayfaları da Dublin’in kaldırımlarını süslüyor. Sayfalar, olayın geçtiği yere konmuş.  Ulusal Müze’nin önünde de 150. sayfa yer alıyor. Dublin’de Ulysses turları düzenleniyor.

Dublin, yazarlarıyla gurur duyan bir şehir. James Joyce’un Ulysses adlı romanının kahramanlarının heykelleri şehri süslerken, kitabın sayfaları da Dublin’in kaldırımlarını süslüyor. Sayfalar, olayın geçtiği yere konmuş. Ulusal Müze’nin önünde de 150. sayfa yer alıyor. Dublin’de Ulysses turları düzenleniyor.

  • Değerlerini yitiren ritüellere bağlı mitosların, edebiyat ürünleri ile öteki halkların edebi geleneklerine sızdıkları gözlenir. Geçmişin mitolojik bilgeliğini bize bir kez daha tanıtma girişiminde bulunmuş kimseler dini liderlerden çok yazarlarla sanatçılar olmuştur. Thomas Mann, James Joyce, Picasso, Joseph Conrad gibi yazar ve sanatçıların yapıtlarında, yaşantımızda etkisini yitirmiş etkinliklerin bilinçaltındaki varlıklarına dikkat çekilir. Fantastik Gerçekçi yazarlar- Jorge Luis Borges, Günter Grass, İtalo Calvino, Angela Carter, Salman Rushdie- gerçekçi olanı açıklanamaz olanla, düşlerin ve peri masallarının mitolojik mantığını sıradan düşünceyle birleştirerek logos hegemonyasına meydan okumaktadır. Böylece mitos, geçmişten günümüze ulaşır, bilinç düzeyimize gelir.
  • Çağdaş romanların tanrısız mitolojileri bizlere insanoğlunun gizemli bir değer taşıdığını anlatırlar.
  • George Orwell’in 1948 yılında yazdığı 1984 adlı romanı, geçmişteki büyük mitler gibi ortak bilince girmiştir. Önemli bir romanın tıpkı mitoloji gibi dönüştürücü bir yanı vardır.
  • Bütün dünyada en yaygın olarak yinelenen mit, kahraman mitidir. Kahraman miti günümüzde de Örümcek Adam, Süpermen ve benzerleri ile dile getirilmektedir. Günümüzde bile kadın süper kahramanlar yaygın değil.

Distopya 2

Yevgeni Zamyatin (1884-1937), Wells’in yapıtlarını Rusçaya çevirmişti. 1920’de yazdığı Biz adlı romanının ülkesinde yayımlanmasına izin verilmedi. Biz’in önce İngilizce (1924), daha sonra Çekçe çevirileri ülkesi dışında yayımlandı. 1929’dan itibaren yapıtlarının SSCB’de yayımlanmasına ve sahnelenmesine izin verilmedi. 1987’de Gorbaçov’un “açıklık” politikasının uygulamalarından biri olarak itibarı iade edildi ve Biz basılmak üzere programa alındı. George Orwell ve Aldous Huxley gibi yazarların öncüsü ve esin kaynağı olan Zamyatin, “gerçek edebiyatın güvenilir ve gayretkeş görevliler tarafından değil, ancak aykırı ve asi ruhlar, çılgınlar ve hayalciler tarafından gerçekleştirilebileceğini” savunarak resmi görüşlere karşı çıkmış, kuşağının en radikal isimlerinden biri olmuştur. Biz, H. G. Wells’in Gelecek Günlerin Bir Öyküsü ve Uyuyan Uyanınca adlı roman/uzun öyküleri ve E. M. Forster’ın Makine Duruyor öyküsüyle birlikte ilk distopya örneklerinden biridir. İleride yaşanacak olan tüm felaketleri hazırlayacak olan sistem (Stalin, Moskova mahkemeleri, kolektifleştirme harekatı, İspanya İç Savaşı, Hitler-Stalin Paktı, Potsdam Konferansı, Troçki’nin sürülmesi vb.) MS 26. yüzyılda toplumun tümüne egemen Tek Devlet aracılığıyla Biz’de öngörülmüş, eleştirilmişti. Biz’de tüm beşeri faaliyetler “akılcı” bir biçimde Devlet tarafından düzenleniyor. İnsanların adları değil numaraları var; insanlar birer birey değil, birer sayı. Herkes ve ben yok, biz var. Ortamın anlatımı mavi, gri, gölge, buz kelimelerinin sıkça kullanımı ile; bütün şekillerin köşeli olşu ile; sesler ve hava için “demir gibi” tanımlaması ile anlatılıyor. Devlet’in başı Velinimet, her defasında oybirliği ile seçiliyor. Ama kararlı bir muhalif azınlık var. Çarpışmalar sürmektedir ve isyancıların bir kısmı kaçmayı başarır. Velinimet’in isyana karşı savaş aracı Büyük Ameliyat’tır. Bu operasyon ile insanların beynindeki Düş Gücü Merkezi çıkartılmaktadır. Zamyatin’in romanı, roman kahramanının ameliyat edilmesiyle biter; bir simgedir bu. Zamyatin tüm velinimetlere, insandaki düş gücünü yok etmedikçe kazanamayacaklarını haykırır. Hedefe varılmış, Devrim bitmiş değildir, en son devrim yoktur. Zamyatin Biz’de, Bolşevik uygulamaların olası sonuçlarından yola çıkarak olası bir gelecekteki totaliter devlet yapısına dair uyarıda bulunuyordu.

Aldous Huxley’in (1894-1963) 1932’de Cesur Yeni Dünya’yı yazışında , İkinci Dünya Savaşı öncesinde kontrolden çıkmakta olduğunu hissettiği toplumun karmaşasına gösterdiği düşünsel tepkiler önemli rol oynamıştır. Huxley, okuyucuyu Ford’dan sonra 632 yılına götürür (Fordizm ve Post Fordizm bloğumuzda daha sonra konu edilecektir.) İsa artık muteber bir şahsiyet olmadığı için Miladi Takvim kullanımdan kalkmıştır. Cemaat, Özdeşlik ve İstikrar önemsenen kavramlardır. İnsanlar kuluçka merkezinde üretilmektedirler, böylece insan ürünü standartlaştırılmakta, cinsellik teşvik edilmekte ancak analık-babalık pornografik sayılmaktadır. Uykuda eğitim sayesinde herkes mutludur. Çalışmak, eğlenmek, haz, kaygısızlık önemlidir. Tiran sevilir, teknolojiye tapılır.

George Orwell (1903-1950), 1948’de kişileri ve konusuyla Zamyatin’in Biz’ine çok benzer bir roman yazdı: 1984. Batı, bu romanı komünizm ile savaş bayrağı yaptı. Oysa, her şeyin bütünüyle devletin denetiminde olduğu belleksiz ve muhalefetsiz bir toplum tehlikesine karşı bir uyarıydı. Zamyatin’in Biz’indeki Velinimet, 1984’te Büyük Birader olur; Zamyatin’de olmayan işkencehane burada vardır ve adı 101 Numaralı Oda’dır. Geçmiş yeniden kurgulanabilir. Dünyayı egemenliği altına almış üç totaliter devlet birbiriyle sürekli savaşmaktadır. Savaş Barıştır, Özgürlük Köleliktir, Bilgisizlik Kuvvettir, sloganlarıdır. Aşk en büyük suçtur. Orwell’in 1984’ünde yenilgi tam ve kesindir. Zamyatin’in muhalif azınlığı, kurtuluşu gerçekleştirebilecek hiçbir güç burada yoktur; 1984’ün kahramanı, Büyük Birader’i severek ölür.

Orwell, sadece 1984’te değil, Hayvan Çiftliği adlı eserinde de totaliter yönetimlerin tehlikelerini sergilemiştir. Ancak, Stalin rejimini eleştiren bu eserini yazdığı İkinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz yayınevleri müttefik Sovyetler Birliği’ne çamur attığı gerekçesiyle bu romanı basmak istemiyorlar. Roman, o sırada Faber&Faber’in başında bulunan T. S. Eliot tarafından da reddediliyor. Yayımlanması 1945 yılına kalıyor.

E. M. Forster, Orwell için şöyle der: “Orwell’e göre özgürlük, yazıyla ilintilidir ve özgürlüğü yok etmek isteyen bürokratlar kötü konuşur, kötü yazarlar; anlamın, bütün anlamın kaybolduğu cümlelere sığınırlar…Orwell’i başkalarından ayıran, dille özgürlük arasında doğrudan bağlantı kurmasıdır.”

Orwellian” sözcüğü evrensel bir terim olmuştur. Orwell’vari diye çevirebileceğimiz kelimenin anlamı oldukça geniştir: totaliter terör kavramı; devletin örgütlü yalanları, baskıları, yönlendirmelerini akla getirir. Ayrıca, aydınca bir dobralık, düşünsel açıksözlülük gösterenler için kullanılır.

Zamyatin ülkesinde Biz’in yayımlanması için Glasnost’u bekledi. Orwell ise 2000’li yıllarda hala Katalonya’ya Selam adlı eserinin İspanya’da sansürsüz yayımlanmasını bekliyor.

Rönesans’tan Wells’e kadar çoğunluğa seçkin bir azınlık tarafından mutluluk hediye edilmesi demek olan ütopya, Huxley ile birlikte seçkin azınlığın kara kalabalık tarafından boğulmasının öyküsü oldu. Yaratıcı aydın, çoğunluğun mutluluğu için tasarlanmış bir ütopyada mutsuz oluyordu. Çünkü çoğunluğun mutluluğu özgürlüğün, seçme hakkının herkes için ortadan kaldırılması demekti. Bu özgürlük/mutluluk ikilemi Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sında en önemli yeri tutar. Ama, kökleri Zamyatin üzerinden Dostoyevski’ye uzanır. Bu özgürlük/mutluluk çatışması Karamazov Kardeşler’de de vardır. Romanda, Büyük Sorgucu, özgürlüğün savunucusu İsa’ya insanların seçme hakkını ellerinden alarak onları mutlu etmek gerektiğini söyler. Zamyatin bu temayı Biz’de kullanır: Velinimet, Büyük Sorgucu’nun bir benzeridir. Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sında aynı tartışma tekrarlanır, Vahşi özgürlük istemektedir. 1950’lerde ütopyanın burjuva kültürü içindeki yeri, seçkin azınlığın kendisini kara kalabalığın elinden kurtarabildiği yalıtılmış bir adacıktır. Orwell’de ise Büyük Birader insanlara ne özgürlük ne de mutluluk vaat etmektedir. Zamyatin’in Huxley’den 12, Orwell’den 28 yıl önce öne sürdüğü, düşünen ve hayal eden insan için özgürlük ve mutluluğun özdeş kavramlar olduğudur. Özgürlük, mutsuzluğa gebe olmak zorunda değildir. Zamyatin’in ütopyası kesintisiz bir mücadeledir ve bir endüstri mühendisi gibi düşünür: Ütopya, Zamyatin için bir ufuktur, vardığını düşünmek teslim olmaktır.

Kontrolsüz bilimsel ve teknolojik gelişmelerin olası tehlikelerine dikkat çeken başka eserler de yazılmış, distopya vizyonu Ray Bradbury’nin  Fahrenheit 451 (1953), Stephen King’in The Running Man (1982), P. D. James’in The Children of Men (1992) gibi eserlerle devam etmiştir.

 

Köhne Urgenç, Türkmenistan.

Köhne Urgenç, Türkmenistan.

1908’den önce İttihat ve Terakki’nin Kahire şubesinin bastırdığı, Neler Olacak!..(1897) başlıklı, 24 sayfalık, rüya biçiminde yazılan, yazarı belirsiz eser bir İttihatçı-Türkçü distopya. Bu kitapçıkta Rus işgali altındaki İstanbul betimlenir. İstanbul Çargrad olmuştur. Boğaz’daki köprünün adı Nikola Asmaköprüsü’dür.  Beyazıt Camii kilise olmuştur. Meydanda, ayaktaki Çar’a diz çökerek dilekçe veren Abdülhamit heykeli vardır. İstanbul’da Türk nüfusu beş-altı bine düşmüştür. Tüm bunların nedeni de meşrutiyet ilan etmektense Ruslara sığınmayı tercih eden Abdülhamit’tir. Anlatıcı bu kabustan Meşrutiyet’in ilan edildiğini duyuran top sesleriyle uyanır.

Filme çekilmiş distopyalardan bahsedeceksek olursak 1927 yılında Alman yönetmen Fritz Lang tarafından siyah beyaz ve sessiz çekilen üç buçuk saatlik dünyanın ilk distopya filmi, 2026 yılında geçen Metropolis ile başlamak gerekir.

Terry Gilliam’ın yazdığı ve yönettiği Brazil, teknokrat bir düzende, işlerin teknoloji ve bilgisayarlar tarafından yönetildiği bir ortamda geçer ve bilgiye, teknolojiye ve tüketime tapanlara bir eleştiridir.

George Orwell’in 1984 adlı distopyası tek tipleşmek, gözetlemek, gözetlenmek üzerine vurgu yapan, romana sadık kalarak Michael Radford tarafından sinemaya aktarıldı.

Stanley Kubrick’in Anthony Burgess’in aynı adlı romanından 1971 yılında sinemaya uyarladığı Otomatik Portakal  “saf kötü”yü ‘18 yaş üstü seyirciye göre’ değerlendirmesine rağmen yine de bazı yerlerde yasaklanmış.

David Crononberg’in yazdığı ve yönettiği eXistenZ ve yine Crononberg’den Videodrome. İki distopyanın da merkezinde medyanın sorgulanması var.

Andrew Nichol’un yazdığı ve yönettiği Gattaca, teknolojinin, insanların “sipariş” edilebilmesine olanak tanındığı bir düzende geçiyor.

Alex Proyas, Dark City’de  seyirciyi güneşin olmadığı, garip Yabancılar tarafından yönetilen karanlık bir şehre götürüyor.

Ridley Scott’ın Blade Runner  filmi, teknolojinin insan-robotları gündelik hayata soktuğu, ultra teknolojik bir toplumda geçiyor.

Wachowski Kardeşler’in Matrix filminde dinden bilimkurguya kadar her şey taklittir. Taklit edilen yaşam, vücutları artık doğmayan, tarlalarda yetiştirilen insanların zihinlerinde yaşamaya devam eder. Bir grup insan Matrix ile savaşır. Bu insanlar Nabukadnezar adı verilen bir geminin içindedir ve Zion adı verilen son insan kenti, batık bir kenttir. Güneş ortalıkta yoktur. Vücut teknoloji tarafından suistimal edilmektedir. Vücut makinalarla her türlü içsel ve dışsal müdahalenin savaş alanıdır. Hieronymus Bosch’un resmi insan vücudunun görsel ütopyası ise, Matrix üçlemesi en uç noktalara çekilen distopya vizyonudur. Matrix’in ilham aldığı filmlere bakıldığında, 1984, Brazil, Dark City, Akira ve en çok da Ghost in the Shell ve Neuromancer’dan bahsedebiliriz.

“Gerçekten etkili totaliter devlet, siyasi patronların ve onların yönetici ordularının tüm güçleri kendisinde toplayan hükümetinin, kölelerden oluşan nüfusu köleler köleliklerini sevdikleri için zor kullanmaksızın kontrol ettikleri devlettir. Günümüzün totaliter devletlerinde köleliği sevdirmek, propaganda bakanlıkları, gazete yayıncıları, ve okul öğretmenlerine verilmiş bir görevdir.

Siyasi ve ekonomik özgürlükler azaldıkça, cinsel özgürlük, dengelercesine artma eğilimi gösterir. Cinsellik köleliğe razı etmede yardımcı olur.”

Aldous Huxley