Etiket arşivi: Freud

Şiddet 37| Batı’da Kadının Konumu 2

Fotoğraf sanatçısı Melisa Mızraklı’nın Contemporary İstanbul 2015’te yer alan eseri. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Fotoğraf sanatçısı Melisa Mızraklı’nın Contemporary İstanbul 2015’te yer alan eseri.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Protestanlık, bütün baştan çıkarmaların ve günahların nedeni olarak görülen kadının imajını değiştirmiş, kadını erkeğin yardımcısı konumuna yükseltmişti.
  • Kuzey Amerika’da hem kadının hem de erkeğin işlediği seksüel suçlar, kamçıyla dövme, kızgın demirle dağlama ile cezalandırılıyordu.
  • Püritenlerin beden düşmanlığı, ruj sürmenin ve güzel görünmeye çalışmanın günah ve ahlak düşkünlüğü olarak görülmesine yol açarken, edepli bir kadının yüzünden ve ellerinden başka her yerini örtmesi gerektiği düşünülüyordu.
  • ABD Anayasası, vatandaşın devredilemeyen hakları arasında eşitlik ve mutluluğa ulaşma hakkını da içeriyordu.
  • 1835 yılına gelindiğinde Amerikalı kadınların çoğu dönemin İngiliz ve Fransız kadınlarından daha eğitimli ve daha bağımsızdı. Kadınlar, 1849’da hekim olarak çalışma hakkı elde ettiler. 20 yıl sonra Wyoming Eyaleti kadınların seçime katıldığı ilk eyalet oldu. Kadınlar bu eyalette mahkemelerde jüriye de katılabileceklerdi. Seçimlere katılma, 50 yıl sonra anayasal hak haline geldi.
  • Kadınların seçme hakkını kabul eden ilk ülke 1893 yılında Yeni Zelanda olmuştu. Onu Danimarka, Finlandiya, İzlanda ve Norveç izledi. Rusya’da kadınlar 1917 Ekim Devrimi ile seçme hakkı kazandılar. 1918’de İngiltere, 30 yaşından büyük kadınlara seçme hakkı verdi. On yıl sonra yaş sınırı 21’e indirildi. Bu hak ABD’de 1920’de tanındı. Türkiye’de kadınlara 1930′da belediye seçimlerinde seçme, 1933′te muhtar seçme ve köy heyetine seçilme, 1934′te milletvekili seçme ve seçilme hakları tanınmıştır. Fransa’da kadınlar bu hakkı 1944’te elde ettiler.
  • Freud, 1929’da erkekleri kültürle özdeşleştirmiş, kadını ise erkeği düşman olarak gören, olumsuz ve tutucu bir güç olarak tanımlamıştı. Kadın, kültürün rakibiydi.
  • Ünü, Avrupa’yı aşarak ABD’ye bile ulaşan Otto Weininger’e (1880-1903) göre, kadın maddeselliğin en alt basamağında olan bir nesnedir. Kendisi de bir Yahudi olan Weininger, kadınların yanı sıra Yahudilere de düşmandır. Ona göre Yahudiler ve kadınlar en yüksek düzeyde güvenilmezdir. 1903 yılında intihar ettikten sonra eserleri çok ilgi uyandırdı. Weininger’in kadınları aşağılama olgusu, Yahudi-Hıristiyan köklerine ve eski Yunan filozoflarının düşüncelerine dayandırılır. Onun fikirlerinde kadın eşitliğinin fahişeliğe geçme isteği olduğu; kadın hakları hareketinin bir Yahudi icadı olduğu savlanır. Adolf Hitler’in (1889-1945) Schopenhauer, Nietzsche ve Weininger’den etkilendiği düşünülür. Bu dördünün yaşamlarında da ortak noktalar bulunur: Dördü de tek başlarına kalmışlar, doygun bir aile hayatı yaşamamışlar; hepsinde toplumun dışında kalma duygusu ve kendi önderliklerine çok güçlü bir inanç vardı; hepsinde kadınlara yakın olma korkusu ve Yahudi düşmanlığı vardı.
  • Freud, Batı kültüründe, kadınları aşağılama ile antisemitizm arasında bir ilişki olduğunu yazar.

 

 

Şiddet 36| Batı’da Kadının Konumu 1

  • Kuzey Amerika Yerlilerinin dişli vajina miti kadının gücü ile erkeğin korkusunun uyarlamasıdır. Mecazi anlamda her vajinanın gizli bir dişi olduğu varsayılır; bu nedenle erkek her seferinde eksilerek dışarı çıkar. Cinsellik, erkek enerjisinin kadının doygunluğu ile tüketilmesi anlamına gelir.
  • Freud, erkeğin, gücünün kadın tarafından ele geçirilmesinden, onun dişiliğinin kendisine bulaşmasından ve güçsüz görünmekten korktuğunu yazar.
  • Medusa’ya baktığında taş kesilenler, kadınlar değil erkekler olmuştur. Freud bunu, ilk defa kadın cinsel organı gören erkek çocuğun iğdiş edilme korkusu ile özdeşleştirir.
  • Erkek, doğanın vekili olan kadın tarafından yok edilmekten korkar. Macar psikanalist Sandor Ferenczi (1873-1933), kadın cinselliğinin periyodik nabzı (ergenlik, adet, gebelik, doğum, menopoz) erkekten çok, kadının baskı altında tutulmasını gerektirir.
  • Ne ABD’de, ne de Fransa’da büyük devrimden sonra kurulan Ulusal Meclis, kadınlara erkeklerle eşit haklar tanımıştı. Her iki ülkede de seçim hakkı kadınlara verilmemişti. Baskıcı önyargılar devam ediyordu. Platon’dan beri süregelen, kadının bedeni, erkeğin aklı temsil ettiği yönündeki düalist görüş devam ediyordu.
  • Kadınlar çok sonra ABD üniversitelerine girmeye hak kazanmışlar, 1948 yılında ilk kez bir kadın, Cambridge Üniversitesi’nden diploma almıştır. Ama aynı üniversitenin bazı tutucu bölümlerinin kadınları kabul etmesi 40 yıl sonra olacak ve protesto için erkek öğrenciler kollarına siyah bant takacaklardı.
  • Tüm dünyada Mason dernekleri ve Batı’daki erkek kulüpleri kadınların girmesi yasak olan yerlerdir. Bu kulüpler, erkeklerin buluştuğu, sohbet ettiği, iş konuştuğu, oyun oynadığı yerlerdir. Bu kulüplere ülkemizde en yakın düşen kurum kıraathanelerdir. Ama aradaki fark, kıraathanelere kadınların gitmesi yaygın bir uygulama olmasa bile yasak değildir.
  • Kraliçe Victoria’nın tahta çıktığı 1837 yılında başlayan Viktoryen Dönem, cinselliği sofu bir anlayışla ele almış, cinsellik, düşkün kadınların ve proletaryanın karakter yapısı olarak görülmüştü. Cinsel arzu, yalnızca erkekleri ilgilendiren bir konuydu. Kadın için cinsel ilişkiden zevk alma, ahlaksal bozulmanın ve bir hastalığın (melankoli, histeri, nemfomani vs) işareti veya sebebiydi. Aynı cinse cinsel eğilim göstermek ise bir hastalık ve ahlaksızlıktı. Kraliçe, kadın haklarını, bütün gelenek, görenek ve görgü kurallarının ihlali olan, tehlikeli bir çılgınlık olarak görüyordu.
  • Masalar örtülü kullanılıyordu çünkü masa bacakları cinsel duyguları uyandırabilirdi!
  • Kadınlara karşı şiddet, Viktoryen toplumun yabancısı değildi. Bu dönemde, Viktoryen küçük kız çocuğu kültü denen durum oluştu, Londra, çocuk genelevleri ile doldu taştı.
  • Hiç evlenmemiş olan Arthur Schopenhauer (1788-1860) için kadın erişkin bir çocuktu. Sadece insan cinsinin devamı için vardı.
  • Friedrich Nietzsche’ye (1788-1824) göre ise, kadının her şeyi bir bilmeceydi ve çözümü hamilelikti. Erkeğin yapısındaki derinlik kadında yoktu; kadının yapısı yüzeyseldi. İtaati ile yüzeyselliğine bir derinlik kazandırmalıydı. Kadın Gerçeğin rakibiydi.
  • 19. yüzyılda Fransa’da kadın haklarına kısıtlamalar getirildi. 1804 yılında çıkartılmış Code Napoléon adlı yasa paketiyle, büyük devrimin kadınlara getirdiği haklar geri alınmıştı. Erkek, kayıtsız şartsız karısının ikamet yerini belirleme, boşanma durumunda onun bütün mülküne el koyma, ihanete uğramışsa hapis cezasına çarptırma, çocukların bütün haklarını elinden alma hakkına sahipti. Kendi ihanetinin cezası yoktu.
Hiçbir Yerin Haritası, Grayson Perry, 2008. Immanuel Kant’a (1724-1804) göre kadın, güzelliğin simgesiydi. Yaşamdaki rolü, çiçek buketi yapmak ve erkek düşüncesinin hizmetinde olmaktı. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Hiçbir Yerin Haritası, Grayson Perry, 2008.
Immanuel Kant’a (1724-1804) göre kadın, güzelliğin simgesiydi. Yaşamdaki rolü, çiçek buketi yapmak ve erkek düşüncesinin hizmetinde olmaktı.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • 17. yüzyıl modası, kadın bedenini sımsıkı saran bir korse içine hapsediyordu.
  • John Locke (1632-1704) herkesin doğuştan eşit olduğunu; insan aklının doğuşta boş bir sayfa olduğunu söyledi. Bu durumda kadın da erkek gibi boş bir sayfa olduğundan, doğuştan aşağılık unsurlar taşıyamazdı. Ancak kadının eğitimsizliği tartışılabilirdi. Locke, kadınların acılar çekerek dar korseler içine hapsedilmesine de karşı çıkan ilk düşünürlerden biriydi. Aileyi, anne ve babanın aynı derecede pay sahibi olduğu bir birlik olarak görmüştü.
  • İngiliz filozof John Stuart Mill (1806-1873) inançlı bir kadın hakları savunucusuydu. Siyasete tabula rasa kuramını ilk getirenlerdendi. İnsan doğası diye bir şey yoktu; bütün etik ve bireysel farklılıklar dış etkiler sonucu ortaya çıkıyordu.
  • Charles Darwin (1809-1882) kadınların daha küçük kafatasları, bu nedenle de daha az gelişmiş bir beyinleri olduğu açıklamasını yaptı.
  • 1857 yılında İngiltere’de kadınlara boşanma, 1870’de kadına kendi servetini yönetebilme hakkı tanındı.
  • İngiltere Başbakanı William Gladstone (1809-1898) kadınların seçilme hakkına karşı çıkıyordu.
  • Batı felsefesi tarihsel olarak, kadınları sonradan akla gelen bir düşünce olarak tartışmış ya da içermiştir. Bu durum, erkek cinsinin asıl paradigma olduğu varsayımına dayanır.
  • 20. yüzyıldan önce kadınların felsefi eğitim görmeleri hemen hemen olanaksızdı. Yalnızca Platon ve Phythagoras’ın kadın öğrencileri vardı.
  • Erdem kelimesi, virtue, erkeği dile getiren vir kökünden gelir. İnsan anlamına kullanılan man, erkek demektir. Aynı şekilde bütün insanlar için kullanılan mankind, insanlık ve erkeklik anlamını taşır. (Türkçedeki adam sözcüğünün insan anlamına kullanılması gibi.) Zaman içinde iş adamı tabiri, iş insanına dönüşmüştür.

 

 

Şiddet 27 | Eski Yunan’da Kadına Şiddet 2

  • Düalist düşüncenin Miletli filozof Anaksimender (MÖ 610-546) ile başladığı düşünülür. Pisagor’un (MÖ 570-495) düalizm düşüncesini açıklayan önermeye göre dünyayı yöneten on ikiz kavram vardı: iyi-kötü, sağ-sol, ışık-karanlık, sınırlı-sınırsız, erkek-dişi, tek-çift, bir-çok, duran-hareket eden, eğri-doğru, kare-dikdörtgen. Antik dönemin anlayışına göre doğayı oluşturan dört element de iki ikiz kavramdan oluşuyordu: ateş-hava ve toprak-su. Ancak İyonyalı filozof Pisagor’un okuluna kadın öğrenci kabul ettiğine dair bazı kanıtlar olduğu söylenir.
  • Düalist dünya görüşünde nefret edilen, kovuşturulan bir Öteki daima vardır. Kadınlar, Öteki’nin dişi olanıdırlar.
Venus of the Rags (Paçavraların Venüs’ü), Michelangelo Pistoletto, 1967. Klasik döneme ait bir heykel gibi görünen ama bahçe süslemesi olarak kullanılan kitsch bir heykel ile paçavralar. Sanki eski ile yeni iletişim halinde. Eski ile yeni arasında çarpıcı farklılıklar da net: sert-yumuşak, değerli- değersiz, estetik değeri olan-olmayan, tek renkli-çok renkli, durağan-hareketli, kültür-günlük hayattaki önemsiz işler gibi. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, 2015 İstanbul Bienali İstanbul Modern.

Venus of the Rags (Paçavraların Venüs’ü), Michelangelo Pistoletto, 1967.
Klasik döneme ait bir heykel gibi görünen ama bahçe süslemesi olarak kullanılan kitsch bir heykel ile paçavralar. Sanki eski ile yeni iletişim halinde. Eski ile yeni arasında çarpıcı farklılıklar da net: sert-yumuşak, değerli- değersiz, estetik değeri olan-olmayan, tek renkli-çok renkli, durağan-hareketli, kültür-günlük hayattaki önemsiz işler gibi.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, 2015 İstanbul Bienali İstanbul Modern.

  • Eserlerini Sokrates (MÖ 471-399) ile öğrencileri arasındaki diyaloglar şeklinde kaleme alan Platon, Sokrates’in barbarları Yunanların doğal düşmanı, kadınları da erkeklerin doğal düşmanı olarak gördüğünü yazar. Irkçılık ve kadın düşmanlığı benzer toplumsal ortamlarda gelişir.
  • Hiç evlenmemiş olan Platon (MÖ 429-347) erkek-kadın eşitliği için, cinsiyet farkının yadsınması ön koşulunu getirmiş; kadınlarla erkeklere eşit eğitim hakkı verilmesini istemiş, ancak kadınları sadece evlilik ve üreme alanları ile ilişkilendirmiş, cinselliği bir elit yaratmanın aracı olarak düşünmüştü. Erkekler arasındaki saf ve duru aşkı (Platonik aşk), kadınla erkek arasındaki aşka üstün tutmuştu. Platon, düalizmin erkekte akılcı hedeflere, kadında ise bedensel arzulara yöneldiğini öne sürmüştü. Düalist bakış açısı ile erkek ile kadın arasındaki karşıtlık, sonsuza kadar yaşayacak ve değişmeyecek, daima bir çatışma kaynağı olarak kalacaktı. Platon, düalist bakış açısına güç katan isim oldu ve onun düşünceleri Hıristiyanlığın yayıldığı her yerde kök saldı. Platon’un görüşleri, Hıristiyanlığın dogmatik ilk günah kavramını destekleyen bir altyapı oluşturmuş; Hıristiyan düşünürlerin kadınların kararsız, değişken ve değersiz oldukları anlayışını pekiştirmiştir.
  • Aristo (MÖ 384-322), kadını fetüsün gelişimi için ihtiyaç duyulan, erkek tohumunun edilgen yuvası olarak görüyordu. Aristo, bütün zamanların kadından en acımasız şekilde nefret eden düşünürü olmuştu. Erkeğin kadına karşı doğadan gelen bir üstünlüğü olduğunu; birinin hükmeden, diğerinin hükmedilen olduğunu savlamıştır. Erkeğin tohumu ruhu ve aklı taşırken, kadında sadece beslenme ile ilgili özler olduğunu; çocuğun yapısal yeteneklerini ancak oğlansa geliştirebildiğini; kadının aslında başarısız, sakat doğmuş bir erkek olduğunu öne sürer. “Kölelerin, durumları ahlaka el vermez, onların iradeleri kendilerinin değildir,” der Aristo.

    Köleler gibi kadınların da doğa tarafından köleliğe mahkum edildiklerini; itaatin, kadının doğal davranış biçimi olduğunu ve sahiplerine karşı aşağılık duygusu geliştirdiklerini savlar.

    Aristo’nun görüşleri, yaklaşık iki bin yıl boyunca Batı’nın dünya görüşüne hakim olmuş, 17. yüzyılda başlayan bilim devrimi ile etkileri son bulmaya başlamıştı.

    Nasıl ki Aristo kadını, başarılı olmayan sakatlanmış erkek olarak düşünmüştü, Freud da 1920’li yıllarda erkeği, ölçü olarak kabul edilen cinsiyet normu olarak alacaktı.

  • Eski Yunan’da karısının düşük yapma kararını yasal olarak evin reisi olan erkek verebiliyordu ve bu, Aristo’ya göre, nüfus planlaması için örnek bir uygulamaydı.
  • MÖ 323-30 yılları arasında Yunan kadınlar, klasik dönemin sıkı bağlarını gevşetmeyi başarmışlar, daha az zorlayıcı bir aile hukukuna ve daha iyi eğitim görme hakkına kavuşmuşlardı.
  • Kadının “Öteki” olduğu görüşüne Yunan dramlarında da çok sık rastlanır.
  • Eski Yunan ve Roma’da kadınların erkeklere göre daha güçlü cinsel güdüleri olduğuna ve onların cinsel aktivitelerinin sınırlandırılması, kontrolden çıkmamaları için en azından denetim altında tutulmaları gerektiğine inanılırdı.

 

Çağdaş Sanata Varış 294|Çağdaş Dönemde Performans Sanatı 1

Performans Sanatı:

Gündelik hayatın içine sanatı yerleştirmek,
Zaman ve mekan algısını kırmak için kamusal ya da alternatif mekanları kullanmak,
Sokaktaki adama hitap ederek daha geniş bir izleyici/algılayan kitleye ulaşmak,
Görülmemiş olanı gördürmeye, kolayca görüleni başka biçimde göstermeye,
Görünüşle gerçeklik, biricikle genel, görünür olanla görünür olanın anlamı arasında yeni bağlar kurmak,
Sunum tarzlarını, çerçeveleri, ölçüleri, ritimleri, ifade biçimlerini değiştirme çalışmasıdır.

Krema, Nezaket Ekici, 2005. Sanatçı Krema adlı 20 dakikalık performansında bir kap kremayı çırparak katılaştırıp tereyağına dönüştürüyor. Kolu, bir karıştırıcının, bir makinanın işlevini görüyor. Karıştırma esnasında vücudu ve yüzü değişik hallere giriyor. Burada sorulan soru, kişinin insanlığını kaybetmeden, nereye kadar bir makinenin yerini alabileceğidir. Performans, bugünün makineleşen insanını sorgular. Yiyecek ya da yemek yapımı Performans Sanatına politik bir bileşen olarak girer. Fotoğraf:isinonol.com

Krema, Nezaket Ekici, 2005.
Sanatçı Krema adlı 20 dakikalık performansında bir kap kremayı çırparak katılaştırıp tereyağına dönüştürüyor. Kolu, bir karıştırıcının, bir makinanın işlevini görüyor. Karıştırma esnasında vücudu ve yüzü değişik hallere giriyor. Burada sorulan soru, kişinin insanlığını kaybetmeden, nereye kadar bir makinenin yerini alabileceğidir.
Performans, bugünün makineleşen insanını sorgular. Yiyecek ya da yemek yapımı Performans Sanatına politik bir bileşen olarak girer.
Fotoğraf:isinonol.com

  • Performatif imgeler, metaforlar ve stratejiler Freud’un metinlerinde önemsenen unsurlardandı. Aynı ağırlık Jacques Lacan ve Julia Kristeva gibi Freudyen revizyonist düşünürlerin çalışmalarında da geçerliydi. Onların çalışmaları ile psikoloji ve psikanaliz, 1980’lerin sonlarında ve 1990’larda alandaki en önemli esin kaynağı olmuştur.
  • 2001 yılında Prof. Alan Read, performansla psikanaliz arasında süregelen yakın ilişkinin Freud’un bütün yazılarındaki imge ve metaforlarda bulunabileceğini söylemiştir.
  • Performans kuramcılarının psikanalize duyduğu ilginin kaynağı, psikanalizin restore davranışa odaklanması değil, kimlik inşasına ve özellikle de toplumsal cinsiyet rollerinin inşasına gösterdiği ilgidir.
  • 1990’ların sonunda, kimlik, melankoli, tekrar ve performans arasındaki yakın ilişki performans kuramının ana konularından biri haline gelmiştir.
  • Dezavantajlı gruplar performansı hem huzursuzluğun semptomu, hem de iyileşme sürecinin bir parçası olarak görmüşlerdir. Lacan ise benlikteki bölünmenin sonucu olarak açığa çıkan melankolinin temsile ve böylece performansa yol açtığını, hiç durmadan kaybı hatırlattığını ama hiç iyileştirmediğini söyler.
  • Günümüze ulaşan süreçte, izleyicinin pasif konumuna müdahale eden, izleyicinin dahil olduğu performanslar gündeme gelmiştir. İzleyicinin sanatçıyla işbirliği yapmasına dayanan bu örnekler İlişkisel Estetik adıyla anılır. İlişkisel Estetik, izleyici katılımını, paylaşımını sağlayarak sanatı sosyal etkileşim için yeni bir araç haline getirmesi ile olumlu; sanatçının yönlendirdiği şekilde hareket eden katılımcı kitlesinin pasifize edildiği gerekçesiyle olumsuz eleştiri almıştır.
  • 2000’li yıllarda ABD’de, California Üniversitesi’nde, Görsel Sanatlar: Kendini Sergileme dersi açıldı. Dersin sınavında öğrencilerin mum ışığında soyunup, benliklerini tanımlayan bir hareket yapmaları isteniyor. Bu, performans ve vücut sanatları için standart bir uygulama sayılıyor.

 

Şiddet 21 | Ötekine Yönelik Şiddet 4

  • Her yerel grup için bütün yabancılar Öteki’dir. Öteki, grubun kimliği olarak özerk bir Biz olma inancını tescil eder.
  • Çatışmacı enerjiler Kendi’nden Öteki’ne yöneltilerek dışsallaştırılır. Biz ancak düşman karşısında kendi varlığımıza sahip oluruz. Öteki’ne doğru akan yıkıcı enerjiler, Kendi’nin oluşması için kurucu önemdedir.
  • Günümüzün yabancı düşmanlığı gibi hayali düşman imgeleri bile bireyi kendine dönüklükten kurtarır.
  • Öteki yoksa inşa edilmelidir.
Self Portrait: Silence, Mehtap Baydu, 2015. Fotoğraf: Galeri Nev

Self Portrait: Silence, Mehtap Baydu, 2015.
Fotoğraf: Galeri Nev

  • 18. yüzyıldan itibaren, ötekilik ve farklılık fikri, sömürgeleştirilen ülkelerin ve tebaa konumundaki halklarının ikincil statüsünü tanımlamak için emperyalist bakış tarafından üretilmiştir. Geçmişte sömürgeleştirilen ülkelerin Batı toplumlarıyla eşit statüye kavuşma çabaları olarak karakterize edilen post-kolonyal ya da post-emperyal kavramı küreselleşme ile yakından ilgilidir ve bu süreç devam etmektedir.
  • Avusturyalı yazar Arthur Schnitzler (1862-1931), bireyin gizli kaderi Öteki’ni imha etmekte yatar, der. Bunu kötü niyetle değil, sadece var olduğu için yapar. Yani, varoluşun kendisi şiddettir.
  • Alman filolog, filozof, kültür eleştirmeni Friedrich Wilhelm Nietzsche’ye (1844-1900) göre kendini ifade etmek, kendi şiddetini Ötekine doğru genişletmektir. Konuşmak yaralamaktır.
  • Sigmund Freud’un (1856-1939) psikoloji aygıtında Üstben katı bir emir ve yasaklar merciidir. Otorite, din öğretisi, ders, okuma vs ile ne kadar güçlü bastırıldıysa o kadar katı bir vicdan, o kadar kuvvetli bilinçsiz bir suçluluk duygusu Ben’e egemen olur. Katı, gaddar, kısıtlayıcı ve yasaklayıcı şekilde Ben’in üzerinde şiddetle hüküm sürer. Üstben, Tanrı, Hükümdar ya da Baba yerine geçen içselleştirilmiş iktidar merciidir. Kendi içimizdeki Öteki’dir. Freud’un psikoloji aygıtı, direniş, bastırma ve red mekanizmaları ile bir olumsuzluk sistemidir. Freud’a göre bastırılmış dürtü, azar ve yıkıcı ifade biçimlerine bürünür. Histeri ve obsesif nevroz belirtileri yüksek bir şiddet dozuna işaret eder. Freud, melankoliyi de Ben’in içinde yuvalanan ve onu değiştiren Öteki’ne bağlar. Melankoliğin kendisine yönelttiği şiddet, Ben’in içindeki Öteki’ne yöneldiği ölçüde, bir olumsuzluk şiddetidir.
  • Bazı kuramcılara göre Freud’un psişik aygıtı, duvarlar, engeller, eşikler, hücreler, sınırlarla dolu olduğu için ve temel fiili yapmak zorunda olmak olduğu için yalnızca disiplin toplumlarında işlerliğe sahiptir. Kendini özgürlük toplumu olarak yansıtan, başarıya ve performansa odaklı toplumlarda ise temel fiil yapabilmek fiilidir. Geç modernitenin öznesi özgürlük, keyif ve bireysel eğilimlerine göre yaşar. Bir Öteki’nin emriyle hareket etmez. Başarıya ve performansa odaklı öznenin ruhsal aygıtında hüküm süren artık bilinçaltı değildir.
  • İtaat ve disiplin öznesinin karşısında Öteki vardı. Bu bazen Tanrı, bazen hükümdar, bazen de vicdandı. Baskı, ceza ve ödül oradan gelirdi. Buna karşın, başarıya odaklı geç modern özneye kendine yönelik olma hali damga vurmaktadır.
  • İtaatkar özne kendini baskıcı Üstben’e tabi kılarken, başarı ve performansa odaklı özne kendini İdeal-Ben üzerinden yeniden tasarlamaktadır. İdeal-Ben’e göre kendini tasarlamak bir özgürlük edimidir. İdeal-Ben, Ben’i olumlu anlamda zorlar. Ben, İdeal-Ben karşısında kendini eksik hisseder; Reel-Ben ile İdeal-Ben arasındaki farkta bir öz saldırganlık oluşur.
  • 1820’li yıllarda Hegel, Afrika’yı doğanın tutsağı, zamanın durmuş olduğu, evrensel tarihe girememiş bir kıta olarak tanıtır. Bu tanım, Avrupa toplumlarını doğaya boyun eğmekten kurtulmuş, yani tarihi toplumlar olarak niteler.
  • Kamerunlu önemli kuramcı Achille Mbembe’ye (1957-) göre Modern çağda Afrika, Avrupa’nın “Büyük Öteki”si olmuştur. Bu kıta, Batı’nın kendi bilinçaltına ulaşmasını ve kamusal olarak öznelliğinin farkına varmasını sağlayan aracıdır. Avrupalı bireyin özne olma şartı, Afrikalı bireyin, hayvanlıkla insanlık arasında bir yerlerde kısılıp kalmış, özne olmayan bir halde kalmasıdır. Sömürgeleştirme ve özneleştirme birlikte düşünülmesi gereken iki süreçtir.
  • Chicago Ekolünden sosyolog Prof. Harold Garfinkel’e (1917-2011) göre, piyasa ve siyasette itibarsızlaştırma mezhepleşmenin seküler bir formudur.
  • Gündelik konuşmalarda, kendimizi tanıtırken yaptığımız tanım da Öteki’ne göre yapılır; ben şuyum dediğimizde, aslında her defasında, şu diğeri değilim deriz diyor Levent Ünsaldı.