Etiket arşivi: Freud

Şiddet 27 | Eski Yunan’da Kadına Şiddet 2

  • Düalist düşüncenin Miletli filozof Anaksimender (MÖ 610-546) ile başladığı düşünülür. Pisagor’un (MÖ 570-495) düalizm düşüncesini açıklayan önermeye göre dünyayı yöneten on ikiz kavram vardı: iyi-kötü, sağ-sol, ışık-karanlık, sınırlı-sınırsız, erkek-dişi, tek-çift, bir-çok, duran-hareket eden, eğri-doğru, kare-dikdörtgen. Antik dönemin anlayışına göre doğayı oluşturan dört element de iki ikiz kavramdan oluşuyordu: ateş-hava ve toprak-su. Ancak İyonyalı filozof Pisagor’un okuluna kadın öğrenci kabul ettiğine dair bazı kanıtlar olduğu söylenir.
  • Düalist dünya görüşünde nefret edilen, kovuşturulan bir Öteki daima vardır. Kadınlar, Öteki’nin dişi olanıdırlar.
Venus of the Rags (Paçavraların Venüs’ü), Michelangelo Pistoletto, 1967. Klasik döneme ait bir heykel gibi görünen ama bahçe süslemesi olarak kullanılan kitsch bir heykel ile paçavralar. Sanki eski ile yeni iletişim halinde. Eski ile yeni arasında çarpıcı farklılıklar da net: sert-yumuşak, değerli- değersiz, estetik değeri olan-olmayan, tek renkli-çok renkli, durağan-hareketli, kültür-günlük hayattaki önemsiz işler gibi. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, 2015 İstanbul Bienali İstanbul Modern.

Venus of the Rags (Paçavraların Venüs’ü), Michelangelo Pistoletto, 1967.
Klasik döneme ait bir heykel gibi görünen ama bahçe süslemesi olarak kullanılan kitsch bir heykel ile paçavralar. Sanki eski ile yeni iletişim halinde. Eski ile yeni arasında çarpıcı farklılıklar da net: sert-yumuşak, değerli- değersiz, estetik değeri olan-olmayan, tek renkli-çok renkli, durağan-hareketli, kültür-günlük hayattaki önemsiz işler gibi.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, 2015 İstanbul Bienali İstanbul Modern.

  • Eserlerini Sokrates (MÖ 471-399) ile öğrencileri arasındaki diyaloglar şeklinde kaleme alan Platon, Sokrates’in barbarları Yunanların doğal düşmanı, kadınları da erkeklerin doğal düşmanı olarak gördüğünü yazar. Irkçılık ve kadın düşmanlığı benzer toplumsal ortamlarda gelişir.
  • Hiç evlenmemiş olan Platon (MÖ 429-347) erkek-kadın eşitliği için, cinsiyet farkının yadsınması ön koşulunu getirmiş; kadınlarla erkeklere eşit eğitim hakkı verilmesini istemiş, ancak kadınları sadece evlilik ve üreme alanları ile ilişkilendirmiş, cinselliği bir elit yaratmanın aracı olarak düşünmüştü. Erkekler arasındaki saf ve duru aşkı (Platonik aşk), kadınla erkek arasındaki aşka üstün tutmuştu. Platon, düalizmin erkekte akılcı hedeflere, kadında ise bedensel arzulara yöneldiğini öne sürmüştü. Düalist bakış açısı ile erkek ile kadın arasındaki karşıtlık, sonsuza kadar yaşayacak ve değişmeyecek, daima bir çatışma kaynağı olarak kalacaktı. Platon, düalist bakış açısına güç katan isim oldu ve onun düşünceleri Hıristiyanlığın yayıldığı her yerde kök saldı. Platon’un görüşleri, Hıristiyanlığın dogmatik ilk günah kavramını destekleyen bir altyapı oluşturmuş; Hıristiyan düşünürlerin kadınların kararsız, değişken ve değersiz oldukları anlayışını pekiştirmiştir.
  • Aristo (MÖ 384-322), kadını fetüsün gelişimi için ihtiyaç duyulan, erkek tohumunun edilgen yuvası olarak görüyordu. Aristo, bütün zamanların kadından en acımasız şekilde nefret eden düşünürü olmuştu. Erkeğin kadına karşı doğadan gelen bir üstünlüğü olduğunu; birinin hükmeden, diğerinin hükmedilen olduğunu savlamıştır. Erkeğin tohumu ruhu ve aklı taşırken, kadında sadece beslenme ile ilgili özler olduğunu; çocuğun yapısal yeteneklerini ancak oğlansa geliştirebildiğini; kadının aslında başarısız, sakat doğmuş bir erkek olduğunu öne sürer. “Kölelerin, durumları ahlaka el vermez, onların iradeleri kendilerinin değildir,” der Aristo.

    Köleler gibi kadınların da doğa tarafından köleliğe mahkum edildiklerini; itaatin, kadının doğal davranış biçimi olduğunu ve sahiplerine karşı aşağılık duygusu geliştirdiklerini savlar.

    Aristo’nun görüşleri, yaklaşık iki bin yıl boyunca Batı’nın dünya görüşüne hakim olmuş, 17. yüzyılda başlayan bilim devrimi ile etkileri son bulmaya başlamıştı.

    Nasıl ki Aristo kadını, başarılı olmayan sakatlanmış erkek olarak düşünmüştü, Freud da 1920’li yıllarda erkeği, ölçü olarak kabul edilen cinsiyet normu olarak alacaktı.

  • Eski Yunan’da karısının düşük yapma kararını yasal olarak evin reisi olan erkek verebiliyordu ve bu, Aristo’ya göre, nüfus planlaması için örnek bir uygulamaydı.
  • MÖ 323-30 yılları arasında Yunan kadınlar, klasik dönemin sıkı bağlarını gevşetmeyi başarmışlar, daha az zorlayıcı bir aile hukukuna ve daha iyi eğitim görme hakkına kavuşmuşlardı.
  • Kadının “Öteki” olduğu görüşüne Yunan dramlarında da çok sık rastlanır.
  • Eski Yunan ve Roma’da kadınların erkeklere göre daha güçlü cinsel güdüleri olduğuna ve onların cinsel aktivitelerinin sınırlandırılması, kontrolden çıkmamaları için en azından denetim altında tutulmaları gerektiğine inanılırdı.

 

Çağdaş Sanata Varış 294|Çağdaş Dönemde Performans Sanatı 1

Performans Sanatı:

Gündelik hayatın içine sanatı yerleştirmek,
Zaman ve mekan algısını kırmak için kamusal ya da alternatif mekanları kullanmak,
Sokaktaki adama hitap ederek daha geniş bir izleyici/algılayan kitleye ulaşmak,
Görülmemiş olanı gördürmeye, kolayca görüleni başka biçimde göstermeye,
Görünüşle gerçeklik, biricikle genel, görünür olanla görünür olanın anlamı arasında yeni bağlar kurmak,
Sunum tarzlarını, çerçeveleri, ölçüleri, ritimleri, ifade biçimlerini değiştirme çalışmasıdır.

Krema, Nezaket Ekici, 2005. Sanatçı Krema adlı 20 dakikalık performansında bir kap kremayı çırparak katılaştırıp tereyağına dönüştürüyor. Kolu, bir karıştırıcının, bir makinanın işlevini görüyor. Karıştırma esnasında vücudu ve yüzü değişik hallere giriyor. Burada sorulan soru, kişinin insanlığını kaybetmeden, nereye kadar bir makinenin yerini alabileceğidir. Performans, bugünün makineleşen insanını sorgular. Yiyecek ya da yemek yapımı Performans Sanatına politik bir bileşen olarak girer. Fotoğraf:isinonol.com

Krema, Nezaket Ekici, 2005.
Sanatçı Krema adlı 20 dakikalık performansında bir kap kremayı çırparak katılaştırıp tereyağına dönüştürüyor. Kolu, bir karıştırıcının, bir makinanın işlevini görüyor. Karıştırma esnasında vücudu ve yüzü değişik hallere giriyor. Burada sorulan soru, kişinin insanlığını kaybetmeden, nereye kadar bir makinenin yerini alabileceğidir.
Performans, bugünün makineleşen insanını sorgular. Yiyecek ya da yemek yapımı Performans Sanatına politik bir bileşen olarak girer.
Fotoğraf:isinonol.com

  • Performatif imgeler, metaforlar ve stratejiler Freud’un metinlerinde önemsenen unsurlardandı. Aynı ağırlık Jacques Lacan ve Julia Kristeva gibi Freudyen revizyonist düşünürlerin çalışmalarında da geçerliydi. Onların çalışmaları ile psikoloji ve psikanaliz, 1980’lerin sonlarında ve 1990’larda alandaki en önemli esin kaynağı olmuştur.
  • 2001 yılında Prof. Alan Read, performansla psikanaliz arasında süregelen yakın ilişkinin Freud’un bütün yazılarındaki imge ve metaforlarda bulunabileceğini söylemiştir.
  • Performans kuramcılarının psikanalize duyduğu ilginin kaynağı, psikanalizin restore davranışa odaklanması değil, kimlik inşasına ve özellikle de toplumsal cinsiyet rollerinin inşasına gösterdiği ilgidir.
  • 1990’ların sonunda, kimlik, melankoli, tekrar ve performans arasındaki yakın ilişki performans kuramının ana konularından biri haline gelmiştir.
  • Dezavantajlı gruplar performansı hem huzursuzluğun semptomu, hem de iyileşme sürecinin bir parçası olarak görmüşlerdir. Lacan ise benlikteki bölünmenin sonucu olarak açığa çıkan melankolinin temsile ve böylece performansa yol açtığını, hiç durmadan kaybı hatırlattığını ama hiç iyileştirmediğini söyler.
  • Günümüze ulaşan süreçte, izleyicinin pasif konumuna müdahale eden, izleyicinin dahil olduğu performanslar gündeme gelmiştir. İzleyicinin sanatçıyla işbirliği yapmasına dayanan bu örnekler İlişkisel Estetik adıyla anılır. İlişkisel Estetik, izleyici katılımını, paylaşımını sağlayarak sanatı sosyal etkileşim için yeni bir araç haline getirmesi ile olumlu; sanatçının yönlendirdiği şekilde hareket eden katılımcı kitlesinin pasifize edildiği gerekçesiyle olumsuz eleştiri almıştır.
  • 2000’li yıllarda ABD’de, California Üniversitesi’nde, Görsel Sanatlar: Kendini Sergileme dersi açıldı. Dersin sınavında öğrencilerin mum ışığında soyunup, benliklerini tanımlayan bir hareket yapmaları isteniyor. Bu, performans ve vücut sanatları için standart bir uygulama sayılıyor.

 

Şiddet 21 | Ötekine Yönelik Şiddet 4

  • Her yerel grup için bütün yabancılar Öteki’dir. Öteki, grubun kimliği olarak özerk bir Biz olma inancını tescil eder.
  • Çatışmacı enerjiler Kendi’nden Öteki’ne yöneltilerek dışsallaştırılır. Biz ancak düşman karşısında kendi varlığımıza sahip oluruz. Öteki’ne doğru akan yıkıcı enerjiler, Kendi’nin oluşması için kurucu önemdedir.
  • Günümüzün yabancı düşmanlığı gibi hayali düşman imgeleri bile bireyi kendine dönüklükten kurtarır.
  • Öteki yoksa inşa edilmelidir.
Self Portrait: Silence, Mehtap Baydu, 2015. Fotoğraf: Galeri Nev

Self Portrait: Silence, Mehtap Baydu, 2015.
Fotoğraf: Galeri Nev

  • 18. yüzyıldan itibaren, ötekilik ve farklılık fikri, sömürgeleştirilen ülkelerin ve tebaa konumundaki halklarının ikincil statüsünü tanımlamak için emperyalist bakış tarafından üretilmiştir. Geçmişte sömürgeleştirilen ülkelerin Batı toplumlarıyla eşit statüye kavuşma çabaları olarak karakterize edilen post-kolonyal ya da post-emperyal kavramı küreselleşme ile yakından ilgilidir ve bu süreç devam etmektedir.
  • Avusturyalı yazar Arthur Schnitzler (1862-1931), bireyin gizli kaderi Öteki’ni imha etmekte yatar, der. Bunu kötü niyetle değil, sadece var olduğu için yapar. Yani, varoluşun kendisi şiddettir.
  • Alman filolog, filozof, kültür eleştirmeni Friedrich Wilhelm Nietzsche’ye (1844-1900) göre kendini ifade etmek, kendi şiddetini Ötekine doğru genişletmektir. Konuşmak yaralamaktır.
  • Sigmund Freud’un (1856-1939) psikoloji aygıtında Üstben katı bir emir ve yasaklar merciidir. Otorite, din öğretisi, ders, okuma vs ile ne kadar güçlü bastırıldıysa o kadar katı bir vicdan, o kadar kuvvetli bilinçsiz bir suçluluk duygusu Ben’e egemen olur. Katı, gaddar, kısıtlayıcı ve yasaklayıcı şekilde Ben’in üzerinde şiddetle hüküm sürer. Üstben, Tanrı, Hükümdar ya da Baba yerine geçen içselleştirilmiş iktidar merciidir. Kendi içimizdeki Öteki’dir. Freud’un psikoloji aygıtı, direniş, bastırma ve red mekanizmaları ile bir olumsuzluk sistemidir. Freud’a göre bastırılmış dürtü, azar ve yıkıcı ifade biçimlerine bürünür. Histeri ve obsesif nevroz belirtileri yüksek bir şiddet dozuna işaret eder. Freud, melankoliyi de Ben’in içinde yuvalanan ve onu değiştiren Öteki’ne bağlar. Melankoliğin kendisine yönelttiği şiddet, Ben’in içindeki Öteki’ne yöneldiği ölçüde, bir olumsuzluk şiddetidir.
  • Bazı kuramcılara göre Freud’un psişik aygıtı, duvarlar, engeller, eşikler, hücreler, sınırlarla dolu olduğu için ve temel fiili yapmak zorunda olmak olduğu için yalnızca disiplin toplumlarında işlerliğe sahiptir. Kendini özgürlük toplumu olarak yansıtan, başarıya ve performansa odaklı toplumlarda ise temel fiil yapabilmek fiilidir. Geç modernitenin öznesi özgürlük, keyif ve bireysel eğilimlerine göre yaşar. Bir Öteki’nin emriyle hareket etmez. Başarıya ve performansa odaklı öznenin ruhsal aygıtında hüküm süren artık bilinçaltı değildir.
  • İtaat ve disiplin öznesinin karşısında Öteki vardı. Bu bazen Tanrı, bazen hükümdar, bazen de vicdandı. Baskı, ceza ve ödül oradan gelirdi. Buna karşın, başarıya odaklı geç modern özneye kendine yönelik olma hali damga vurmaktadır.
  • İtaatkar özne kendini baskıcı Üstben’e tabi kılarken, başarı ve performansa odaklı özne kendini İdeal-Ben üzerinden yeniden tasarlamaktadır. İdeal-Ben’e göre kendini tasarlamak bir özgürlük edimidir. İdeal-Ben, Ben’i olumlu anlamda zorlar. Ben, İdeal-Ben karşısında kendini eksik hisseder; Reel-Ben ile İdeal-Ben arasındaki farkta bir öz saldırganlık oluşur.
  • 1820’li yıllarda Hegel, Afrika’yı doğanın tutsağı, zamanın durmuş olduğu, evrensel tarihe girememiş bir kıta olarak tanıtır. Bu tanım, Avrupa toplumlarını doğaya boyun eğmekten kurtulmuş, yani tarihi toplumlar olarak niteler.
  • Kamerunlu önemli kuramcı Achille Mbembe’ye (1957-) göre Modern çağda Afrika, Avrupa’nın “Büyük Öteki”si olmuştur. Bu kıta, Batı’nın kendi bilinçaltına ulaşmasını ve kamusal olarak öznelliğinin farkına varmasını sağlayan aracıdır. Avrupalı bireyin özne olma şartı, Afrikalı bireyin, hayvanlıkla insanlık arasında bir yerlerde kısılıp kalmış, özne olmayan bir halde kalmasıdır. Sömürgeleştirme ve özneleştirme birlikte düşünülmesi gereken iki süreçtir.
  • Chicago Ekolünden sosyolog Prof. Harold Garfinkel’e (1917-2011) göre, piyasa ve siyasette itibarsızlaştırma mezhepleşmenin seküler bir formudur.
  • Gündelik konuşmalarda, kendimizi tanıtırken yaptığımız tanım da Öteki’ne göre yapılır; ben şuyum dediğimizde, aslında her defasında, şu diğeri değilim deriz diyor Levent Ünsaldı.

 

Şiddet 5 | Şiddetin Çeşitleri 2

Baksı Müzesi, 2016. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Baksı Müzesi, 2016.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Sisteme içkin şiddetin kurbanları yalnız dışlanmış olanlar değildir, sistemin içindeki başarıya, performansa odaklı çalışan tüm öznelerdir.
  • Olumluluk şiddeti olarak sisteme içkin şiddette engel, red, yasak, dışlama veya yoksun bırakma gibi olumsuzluklar bulunmaz. Kendini kitleselleşme, ifrat, aşırı bolluk ve tüketim, aşırı üretim, aşırı birikim, aşırı iletişim ve aşırı haber olarak gösterir. Olumluluğu nedeniyle şiddet olarak da algılanmaz. Her şeyi yapabilme olumluluğu da şiddettir.
  • Disiplin toplumunda kendine yönelik şiddetinçokluğu, topluma içkin şiddet yapılarının varlığına işaret eder.
  • Norveçli sosyolog Johan Galtung (1930-), “İnsanların güncel hayatlarındaki bedensel ve ruhsal koşulları, potansiyel imkanlarından daha geriyse, orada şiddet vardır,” der.
  • Olumsuzluk şiddeti dışa dönüktür, kanlıdır.
  • Olumluluğun şiddeti ise kendini yoksunlukla değil doymuşlukla, icraatla değil bitkinlikle gösterir. Olumluluğun şiddeti aşırı performans, aşırı üretim, aşırı iletişim şeklinde ortaya çıkar ve çok daha yıkıcıdır. Kendisini baskı değil, tükenme, hiperaktivite ve depresyon şeklinde gösterir. Bunlar, olumluluğun şiddetinden kaynaklanan ruhsal hastalıklardır.
  • Kodlama dünyaya ifade kazandırır, yapılandırır, biçimler, düzenler, dünyaya bir dil kazandırır. Katı, baskıcı, her türlü özgürlük alanını ortadan kaldıran aşırı kodlama şiddettir. Belli ölçülerdeki bir kodsuzlaştırma dünyayı özgürleştirir. Fransız filozof Gilles Deleuze (1925-1995), sınırsız kodsuzlaşmayı kurtuluş diye över, şizofrenik sınırsızlığı önerir.
  • Koreli filozof, kültür teorisyeni Byung-Chul Han (1959-), aşırılığın olumlu şiddetine dikkat çeker: Bunun, yoksunluğun olumsuz şiddetinden daha tehlikeli olduğunu; eksikliğin doyma noktasına erince bittiğini, oysa aşırılığın bir son nokta tanımadığını belirtir.
  • Freud’a göre, bireyin davranışı iki temel güç tarafından yönetilir: yaşam içgüdüsü eros ile ölüm içgüdüsü thanatos. Bireyi benlik yıkımına sürükleyen thanatos’tur; kendine zarar verme güdüsünün arkasında thanatos vardır.
  • Fransız düşünür Jacques Ranciere (1940-), “Tüketim mutluluğunun altında kapitalist şiddet yatar,” der.
  • Bilginin güç kazanması ile ortaya çıkan duruma bilişsel kapitalizm; kapitalizmin sömürdüğü yeni sınıfa kognitarya (kognitif+proletarya), bilişsel işçiler deniyor. Kognitarya, zeka ve eğitime sahip, yeni tip bir işçi. Çalışma günün her saatine yayılır ve yaşamla eşanlamlı olur. Kazanılandan fazlasını harcama üzerine kurulmuş olan sistemde, kurumsal kölelik içselleştiriliyor. Akıllı telefonlar, dizüstü bilgisayarlar, tabletler mesai sonrası iş mesajlarının devamını sağlayarak iş-hayat dengesini bozan bir ortam yaratılmasına olanak tanıyor. Bu şiddet türüne, çalışanlara elektronik tasma takmaya karşı önlem alınmaya başlandı. Fransa, 1 Ocak 2017 tarihinde 50 kişiden fazla çalışanı olan şirketler için mesai dışında e-postaları görmezden gelme hakkı tanıyan kanunu yürürlüğe soktu. Tokyo valisi, fazla mesai yapan bir çalışanın intihar etmesinin ardından, akşam 8’den sonra çalışılmasını yasakladı ve kontrol ekipleri oluşturdu. Almanya’da yöneticilerin mesai sonrası çalışanlarla bağlantı kurması yasaklandı. Daimler firması, tatilde olan personelin e-postalarının otomatik olarak silindiği bir yazılım kullanmaya başladı.

 

Çağdaş Sanata Varış 271|Çağdaş Kavramsal Sanat 2

KİMLİK 1

  • İnsanların çeşitli niteliklerin bileşiminden oluşan kimliklere sahip oldukları düşünülüyor:  ırk, dil, din, renk, cinsiyet;  gelenekler, toplumsal kurumlar, düşünüş biçimleri, değerler gibi kültürel ögeler….
  • Milan Kundera, “İktidar sizi nereden yaralıyorsa orası kimliğiniz olur” der. Mağdur kimliğin talebi, kendi farklılığının tanınmasıdır.
  • Bireysel ya da toplumsal zaafların istismarı, kişiyi yeniden şekillendirir.
  • Britanya polisinin verilerine göre, 23 Haziran 2016’daki AB referandumu ve AB’den ayrılma kararı sonrasında ülke genelindeki ırkçı söylem ve saldırılarda %400 artış yaşanmış. Referandum öncesinde haftada ortalama 63 olan ırkçı söylem ve saldırı sayısı referandumun ardından geçen bir haftalık sürede 331’e yükselmiş.
  • Tarihçi Marc Bloch, “İnsanlar babalarından çok, zamanlarının çocuklarıdır” diyordu.
  • Amin Maalouf’a göre biz kitleler çağında değil, bireyler çağındayız.
  • Bütün aidiyetlerimiz arasında dil, neredeyse her zaman en belirleyici olanlardan biridir. Dilin, kültürel kimliğin ekseni olarak kalma eğiliminde olduğunu söyleyebiliriz.
  • Diller de birçok aidiyetten oluşurlar. Fransız dilinin önce Latin, aynı derecede Germen, Kelt, sonra Afrika’dan, Antiller’den, Arapça’dan, Slavca’dan gelen katkılarla zenginleştiği bilinir.
  • Bazı dillerde dişi ve erkekler için farklı zamirler kullanılır. Bu durum Tanrı gibi cinsiyeti olmadığı düşünülen bazı kavramların da gündelik konuşmalarda veya yazılı metinlerde de erkek ya da dişi olarak tanımlanmasına yol açar. Çağdaş Dönemde bu konu bazı kişiler için, özellikle de trans bireyler için rahatsızlık verici olduğundan sık sık gündeme getirilip, dilin aslında kimseyi erkek ya da dişi kalıbına sokmaması gerektiği belirtiliyor.
  • 1990’lı yıllar, tümüyle Batılı beyaz erkek sanatçılardan oluşan sergilerin siyaseten doğru sayılmadığı bir dönemin başlangıcı olmuştur. Batı’da müze ve galerilerde; Batılı olmayan ülkelerde, fakat genellikle Batılı küratörlerin yönetiminde düzenlenen uluslararası bienallerde farklı kültürel kimliklerin temsil olanağı yaratılmıştı. Böylece, sanat dünyasının coğrafyası ciddi anlamda genişlemişti. Bu açılım, küresel ekonomik düzenin bir uzantısıydı.
The Snuff Main, V1, Fred Wilson. ABD, günümüz global politik durumuna uygun bir seçim yaparak, 2003 Venedik Bienali’ne beyaz ırk ve Batı kültürü tarafından yüzyıllarca aşağılanmış bir ırka ve kültüre mensup olan bir sanatçısını göndermiş. Fred Wilson (1954-), sergilediği çoklu ortam (multimedya) yapıtlarıyla hem yapısal hem de kavramsal olarak kompleks bir ortam yaratmış. Sunduğu video/filmler, enstalasyonlar, fotoğraflar, metinler, heykeller, el işleri, üzerinde oynanmış kitsch objeler ve tablolarla tarih boyunca Venedik’te fresklerde, usta ressamların tablolarında, biblolarda, mücevherlerde, filmlerde yaratılmış/kullanılmış zenci figürleri konu edinmiş. Yüzyıllarca zenci köle pazarı olmuş Venedik’te zencinin daima öteki olduğunu gösterirken, Batı tarihini Yapısöküm’e uğratıp, zencinin nasıl beyaz adamın elleri ve destekçisi olduğunu heykellerle göstermiş.  Wilson, İtalyan dekoratif sanatında, özellikle de mobilyada kullanılan, Blackamoors denilen, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’dan Ortaçağ’da Avrupa’yı istila etmeye  gelmiş siyah derili, güçlü-kuvvetli, gösterişli kumaşlara sarınmış, türbanlı, Müslümanları hizmetkar olarak gösteren  figürleri kullanmış.  Bu figürlerden biri,  lambaları (kültürleri), yangın söndürücülerine bağlı kitsch bir Venedik şamdanını tutan bir zenci. Ama bu lambalar artık ışık vermiyor; yangın söndürücüler tarafından söndürülmüşler. Fred Wilson vitrin içine yerleştirdiği sahte çikolata, kurabiye ve mücevherlerin de göründükleri şey olmadıklarını,  “Bu bir çikolata değildir”, “Bu bir kurabiye değildir” önermeleriyle belirtiyor. Eser, ırkçılığa ilaveten o çok ünlü “puro her zaman puro değildir” sözünü söyleyen Freud’a ve bunu resmeden René Magritte’e de bir gönderme yapıyor.. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

The Snuff Main, V1, Fred Wilson.
ABD, günümüz global politik durumuna uygun bir seçim yaparak, 2003 Venedik Bienali’ne beyaz ırk ve Batı kültürü tarafından yüzyıllarca aşağılanmış bir ırka ve kültüre mensup olan bir sanatçısını göndermiş.
Fred Wilson (1954-), sergilediği çoklu ortam (multimedya) yapıtlarıyla hem yapısal hem de kavramsal olarak kompleks bir ortam yaratmış. Sunduğu video/filmler, enstalasyonlar, fotoğraflar, metinler, heykeller, el işleri, üzerinde oynanmış kitsch objeler ve tablolarla tarih boyunca Venedik’te fresklerde, usta ressamların tablolarında, biblolarda, mücevherlerde, filmlerde yaratılmış/kullanılmış zenci figürleri konu edinmiş. Yüzyıllarca zenci köle pazarı olmuş Venedik’te zencinin daima öteki olduğunu gösterirken, Batı tarihini Yapısöküm’e uğratıp, zencinin nasıl beyaz adamın elleri ve destekçisi olduğunu heykellerle göstermiş.
Wilson, İtalyan dekoratif sanatında, özellikle de mobilyada kullanılan, Blackamoors denilen, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’dan Ortaçağ’da Avrupa’yı istila etmeye gelmiş siyah derili, güçlü-kuvvetli, gösterişli kumaşlara sarınmış, türbanlı, Müslümanları hizmetkar olarak gösteren figürleri kullanmış.
Bu figürlerden biri, lambaları (kültürleri), yangın söndürücülerine bağlı kitsch bir Venedik şamdanını tutan bir zenci. Ama bu lambalar artık ışık vermiyor; yangın söndürücüler tarafından söndürülmüşler.
Fred Wilson vitrin içine yerleştirdiği sahte çikolata, kurabiye ve mücevherlerin de göründükleri şey olmadıklarını, “Bu bir çikolata değildir”, “Bu bir kurabiye değildir” önermeleriyle belirtiyor.
Eser, ırkçılığa ilaveten o çok ünlü “puro her zaman puro değildir” sözünü söyleyen Freud’a ve bunu resmeden René Magritte’e de bir gönderme yapıyor..
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu