Etiket arşivi: Fredric Jameson

James Joyce 2

  • Joyce İrlanda’dan ayrılmasını bir taşra atmosferinde, milliyetçi ve Katolik bir ortamda büyük bir yazar olamadığı için ayrılmaya mecbur kaldığını ileri sürer. Oysa oradan ayrıldığında kitapları yayımlanmakta, şöhreti artmaktaydı. Bazı iddialara ise genç ve eğitimsiz kız arkadaşını ailesine ve entelektüel dostlarına eşi olarak tanıştırmaktan utandığı için İrlanda’dan ayrıldığı yönündedir.
  • İrlanda onun için üç bağımlılığı, aileyi, dini ve İrlanda ulusçu politikasını temsil ediyordu.
  • İrlanda, öteden beri Avrupa’nın en koyu Katolik üyesiydi. Kilise şekillere sımsıkı bağlı, çok güçlü bir örgüte sahip, karşı çıkılmaz bir gericilik kurumuydu. Ulusçuluk akımını da kendi bünyesi içine almayı başarmıştı.
  • 1898’de bugünkü adıyla University College of Dublin’e girmiş, Modern Filoloji bölümünden (Latince, İtalyanca, Fransızca, Almanca ve Norveç dilleri) yeterlik derecesiyle 1902 yılında mezun olur. Sonra Paris’te tıp okumaya gider fakat dersleri Fransızca takip etmekte zorlandığı için eğitimini yarıda bırakır.
  • Dublin’de üniversitede okurken Yeats’in bir tiyatro oyununu protesto etmeyi reddetmiş, Dublinli Katolikler tarafından aforoz edilen Henrik Ibsen’i savunan makaleler yazmış, İrlanda tiyatro sahnelerinin dar görüşlülüğüne hücum eden denemeler yayımlamıştır.
  • Koyu bir Katolik olan annesi Mary Joyce’un kanser olduğunu öğrenince Fransa’dan İrlanda’ya döner. Annesinin ölümünün ardından çok zor bir dönem geçirir. Geçimini gazete makaleleri yazarak ve ders vererek kazanır. Şarkı söylediği de bilinir, hatta tenor sesinin güzelliği sayesinde bir yarışmada ikincilik almış ve hakkında güzel şeyler yazılmıştır. Bu dönem Joyce’un içmeye başladığı dönemdir.
  • Yine o günlerde bir otelde oda hizmetçisi olan Nora ile tanışır. İlkokul mezunu Nora ile olan birlikteliği dini ve toplumsal baskılara maruz kalmasına sebep olur. Birlikte kıta Avrupa’sına kaçarlar, Trieste, Roma, Paris, Zürih, Pula’da (Hırvatistan) yaşarlar. Trieste o sırada Avusturya işgali altındadır. İtalyan gazetesinde İrlanda ile İngiltere’nin ilişkisini anlatarak Avrupa’da İrlanda’nın sesi olduğu gibi, benzeşim yoluyla Avusturya sansürünü de kırmış olur. Sürgünde yaşayabilmek için gazete yazarlığından başka bankada memurluk ve öğretmenlik de yapar.

  • Byron, Shelley, Lawrence gibi Joyce da sürgünü kendisi istedi. Bu yazarların tümü henüz hayattayken uluslararası şahsiyetler oldular. Onları büyütmüş olan uluslar için ve çoğunlukla onlara karşı yazmaya devam ettiler. ABD’li edebiyat eleştirmeni Richard David Ellmann (1918-1987), Joyce’un yaşamı bir yerde yeterince karmaşa içine girince onu çözmek yerine başka bir yere gitmeyi tercih ettiğini savunmuştur.
  • Joyce her zaman şiddet karşıtı, ırkçılığa ve baskıya karşı sesini duyurmuştur. Ülkesindeki dini baskının gücünü, katı Katolik halkın bireyler üzerindeki dayanılmaz baskısını da anlatmış, şüpheciliğin engellenemediğini, fikir üretiminin olanaksız kılındığını da dile getirmiştir. “Kendisine saygısı olan hiç kimse İrlanda’da kalmak istemez. Aksine Jüpiter tarafından lanetlenmiş gibi ülkeden kaçmak ister” diye kendi sürgün nedenini açıklamıştır.
  • 1904 yılında terk ettiği İrlanda’ya üç kez döner. Bunlar mecburi yapılmış dönüşlerdir ve hep kısa kalmıştır. Son gelişi 1912 yılındadır. Şehirle ilişkisi bir aşk/nefret ilişkisidir. Giacomo Joyce hariç bütün eserleri Dublin’de geçer, başka bir yeri yazmamıştır, Dublin eserlerinin başkarakteri gibidir.
  • Fredric Jameson’a göre, Joyce ya da Mallarmé’nin başını çektiği bir modernizmin peşinde koştuğu ideal, “vatansız sözü” söylemekti; bunun için her türlü anlatı biçimi kullanılmalı, karıştırılmalıydı ki söz evrensellikle buluşsun.

 

Çağdaş Sanata Varış 222| Postmodernizm’e Eleştiriler 1

Fotoğraf:www.e-skop.com

Fotoğraf:www.e-skop.com

  • İnsanlar bir dönem hoşlarına gitmeyen hemen her şeye Postmodern dediler. Daha sonra Modernist katılık çeşitli şekillerde eridi ama Postmodernizm yine de bir çok eleştiriye hedef oldu.
  • Fredric Jameson (1934-), toplumun kendi geçmişini bilme yetisini kaybettiğini, sürekli olarak anın yaşandığını; etkili anlamlar ve derin yorumların yerini, küresel medyanın sığ ve merkezsiz çokuluslu iletişim ağlarının aldığını söyler.
  • Postmodernizm genellikle doğruluk ve berraklıktan yoksun olmakla suçlanır.
  • Tarihçilerin çoğu, Postmodernizm’i, Yapısökümü veya kültürel göreliği aynı kefeye koyuyor ve tehlikeli buluyor.
  • Postmodern tarih, ölüleri alçaltmakla suçlanır.
  • Postmodernizm’i etkileyen filozoflardan biri olan Alman Martin Heidegger (1889-1976), Nazi olmakla suçlanan bir kişidir. Dolayısıyla Postmodern düşünürlerle Naziler arasında bir paralellik kurma eğilimi vardır.
  • Postmodernizm’in Büyük Anlatılar’ı reddetmesi, Holocaust’un varlığının da tartışılmasının yolunu açmıştır.
  • Umberto Eco, Postmodernizm, ironi ve eğlence üzerine kurulu bir Manyerizm’dir, der.
  • Postmodernizm Avrupa’da popülizme rağbet etmedi; onlar ABD’ lilerin ucuza tarih, kolayına kültür ürettiklerini öne sürdüler. Bu cephede akademik olma ve akılcı bir yaklaşım hakimiyetini kısmen de olsa sürdürdü. Akılcı bir mükemmellik arayışları devam etti. Var olanın olduğu gibi kabul edilmesine, tüketime, piyasa ile içli dışlı olmaya karşı çıktılar. Adorno, var olan sırf var olduğu için güzel sayılır, der.
  • Postmodern toplum tükeniş, pesimizm, akıldışılık ile ilişkilendirilir.
  • Kimi yaklaşımlara göre Postmodernizm, kültürel bir ihanet, Modern değerlere sokulan zehirli bir çomak, toplumsallaşmayı sağlayan kurumların çözülmesine neden olan bir virüstür.
  • Sanat dünyasında sanatsal ölçütler yerine kimlikle ilgili ölçütlerin geçerlilik kazanmaya başlaması ciddi anlamda eleştiri almıştır.
  • Batı dünyasının Üçüncü Dünya’ya yönelik ilgisi, Yeni Sömürgecilik olarak eleştirilmiştir.
  • Postmodernizm, Modernizm’in sorunları, yeniden üretim ve meşrulaştırma üzerinde yükseldi, denir.
  • Birçok yorumcu, Postmodernizm’i keyfi ve kapsamsız olarak nitelendirir.
  • NY, Harvard, Chicago çevrelerinde ’50′lerin sonunda, Postmodern terimi olumsuz anlamda kullanıldı. Modern’in ötesini değil, Modern’den daha eksik bir şeyi göstermekteydi. Pasifist, nihilist bir kimliği ifade ettiği düşünüldü.
  • Postmodernizm’in hep sağın mülkiyetinde olduğu; Kapitalizmden başka seçenek olmadığını savunduğu iddia edilerek Tüketim Kapitalizmi/Tüketim Kültürü adı verilmiştir.
  • Postmodernizm’in yanlış anlamaları, yanlış çıkarsamaları, yanılgıları olumlayan bir tavır sergilediği öne sürülür.
  • Postmodernizm, sanatı ayağa düşürme gizilgücüne sahip tek akımdır, denir. Bunu, erdem olarak savunarak yaptığı; sanatı ve bütün olarak kültürü kitlenin eline teslim etmeyi yeni bir kültür olarak sunduğu söylenir.
  • Postmodernizm için kullanılan olumsuz tanımlamalardan bazıları şöyledir:
    * İlkesizlik İlkesi.
    *Popülistik. Yeni bir Manyerizm. Arabesk.
    *Sığlaşma.
    *Bayağılaşma.
    *Kötü Sanat.
    *Çirkin Sanat.
    *Bilgiçlik.
    *Sahtelik.
    *Keyfi ve kapsamsız.
    *Özgünlüğe değil, gösterişe meraklı.
    *Belirsizliğin, nemelazımcılığın ideolojisi.
    *Kültürün metalaşması.
    *Tüketim kültürü.

 

 

Çağdaş Sanata Varış 216| Postmodern Sinema 2

  • Bir iddiaya göre Modernizm, ilke ve idealleriyle, bunalıma girmiş, modern sonrası dönem için kaotik bir zemin hazırlamıştır. Bu kaotik dönemde, Postmodernizm dünyaya, sistematik bir çözüm vazetmez; ancak, Modernizm’in yarattığı bunalımın varlık ve oluş sorusuyla ilgili olduğunu ima eder. Sinema da Postmodern kaosun anlamı buharlaştıran gelişimine eşlik eder.
  • Modern öznenin söylemi onu önce bölünmeye, sonra tamamen yok olmaya, iflasa sürüklemiş, Postmodernite ise bu durumu olgu olarak kabul edip, kendi estetiğine temel dayanak yapmıştır, denir.
  • Postmodern dönemde, Modernizm’in temsil estetiğinden, hipergerçek ve simülatif olanın estetiğine geçilmiştir.
  • Endüstri sonrası ruhunu ifade eden Postmodern estetik, farklılıkları saydamlaştıran bir düzeni öngörür. Postmodern figüratif hassasiyet, özne-nesne, varlık-görüntü, gerçeklik-gerçek dışı, ussal-akıl dışı, bilinç-bilinç dışı gibi modern zıtlıklar arasındaki sınırı belirsizleştirir.
  • Hipergerçekçi, simülatif, üçboyutlu ve dijitalleşen görüntülerin, yeni figüratif estetiğin hüküm sürdüğü filmler, anlatımın dramatik-kurgusal içeriğinden çok, gösterimin temposuna; karakterlerden çok, tesir ve büyülemeye; söylemsel olandan çok, hadiselere önem verir. Figüratif özgünlük, öykülemeci anlatımın ussal kıstaslara göre kurulmuş perspektifinden uzaklaşmıştır.
  • Empresyonizm, Ekspresyonizm, Sürrealizm, İtalyan Yeni Gerçekçi Sineması, Film Noir, Fransız Yeni Dalga Sineması ve özellikle Jean-Luc Godard’ın eleştirel-söylemsel estetiği temsili estetiğin saf dışı bırakılabileceğinin habercileri olmuştur.
  • Temsili olmayan gösterim biçimlerinin gelişmesinde videonun icadı, klip estetiği, bilgisayar ve animasyon programlarının icadı, teknik donanımla ilgili gelişmeler, teknolojik gelişmeler sayesinde ulaşılan hızın da etkisi olmuştur. artık parçalı görüntü, kopuk kopuk tekrarlarla oluşan MTV Estetiği geçerlidir, denir.
  • Postmodern estetiğin figüratif elementlerine sıçrayan görüntülerin birbirini takip etmesi; vücut hareketlerinin keyfi olarak hızlandırılması veya yavaşlatılması; ara- metinlerin, işaretlerin, comicstriplerin ve kamera hareketlerinin yerleştirilmesi, yazılı yorumların yapılması örnek olarak verilebilir. Bunlar, hem öykülemeci, hem de görüntüsel gerçekliği geçersiz kılmak ve seyirciyi filmden uzaklaştırma etkisine ulaşmak için başvurulan yollardır.
Casus böcekler. Fotoğraf: www.gizemligercekler.com

Casus böcekler.
Fotoğraf: www.gizemligercekler.com

  • Bu dönemde, film ve gerçeklik sorunsalına yeni bir boyut eklenmiş, artık filmin gerçekliği ne kadar taklit ettiği sorusu tersine dönmüştür. Film mi gerçekliği, gerçeklik mi filmi taklit etmektedir, sorusu gündeme gelmiştir. Ayrıca hangisinin gerçekliği daha tesirli, gerçek olanın gerçekliği mi, yoksa seyre sunulmuş olan oyunun mu sorusu, Avangard ve Deneysellik bölümünde resim sanatı için orijinalin mi, röprodüksiyonun mu daha çekici olduğu sorusu ile bir Çağdaş Dönem sanatçısından, Glenn Brown’dan örnek vererek bahsetmiştik. Demek ki aynı soru günümüzde de sorulmaya devam ediyor.
  • Tekno-bilimsel ve özellikle biyolojik alanlardaki gelişmeler sonrası homo sapiens’in sonu ve homo tecnicus’un doğuşundan bahsedilmektedir. Modern özne olarak görülen homo sapiens, akıl, bilgi ve irade sahibi, tasavvur edebilen, tasarımlayan, düşünen insan olarak tanımlanırken; homo tecnicus, teknik insan, insanın doğuşundan ölümüne kadar, bütün varoluş biçimlerine teknolojinin eşlik ettiği insandır. Günümüzün biyo-teknolojik gelişmeleri ile insan, klonlama, organ değişimi, protez teknolojisi ile yarı-insan/yarı-makine biçiminde tasavvur edilen varlıklara dönüşmüştür. Siborg olmuş insanların neyi tehlikeye atmaktan çekinmeyeceği sorusu filmler için önemli konulardan biri olmuştur.
  • İngilizcedeki cybernetic organism ifadesinden türetilen siborg (cyborg) fikri ilk olarak 1960’larda ortaya atılmıştır. Siberg, zihin/beden, insan/insandışı, doğal/yapay, iç dünya/dış dünya, biyolojik/teknolojik arasındaki kavramsal sınırları yeniden çizmiş veya ortadan kaldırmıştır. Siborg, organik ile mekanik bünyenin iç içe olma halidir. Terminatör serisi, Bladerunner, X-Men filmleri bizi, insanlık ve kişilik gibi terimleri nasıl tanımlamamız gerektiği hakkında sorular sormaya yöneltir.
  • Postyapısalcı Postmodern filmler teknolojinin insan işlevlerini sürekli biraz daha fazla üstlendiği; süjenin bedeninin biyo-teknolojik organizmalarla kaynaştırıldığı; tekno çevrede, tekno beden haline dönüştüğü tarih sonrası bir çağda geçmekte; nesneleri sunulduğu gibi kabul etmeyen, bilakis tanımlanamaz, bilinemez, hesaplanamaz ve sergilenemez olanı gündeme getiren filmlerdir. Bu filmler, temsili ve söylemsel olmayan, kaotik düzensizliğe figüratif görüntülerle öncelik verirler. Seyircinin dikkatini, nesnelerin ve hadiselerin hipergerçekçi, parçalı odaklı ve katmanlaşmış gerçeklik düzeylerinden oluşan görüntülere çekerler. Özel-genel, yöresel-evrensel, dahili ve harici olanı yan yana veya üst üste sunarlar. Bu filmler, kelimeler, çerçeveler, figürler, yeni gösterim biçimleri, hipergerçekçi netlikler, şekilsiz kütleler ve multimedyatik sahne donatımı ile nesnelerin ve olayların temsil edilemez karakterini ortaya çıkarmayı amaçlar. Bu filmler, nesneleri aklın pençesinden kurtarmak ve yeni gösterim imkanları yaratmak ister.
  • Postmodern figüratif filmler dünyanın akıl ile düzenlenemeyeceğini; şuur ile bilinenin, gösterim ile gösterilenin, anlatım ile anlatılanın, düşünce ile düşünülenin ve nesnelerin, tasavvur edilenle tam olarak örtüşemeyeceğini göstermek ister. Burası, Avusturyalı filozof Ludwig Wittgenstein’ın (1889-1951) Postmodernizm’i önceleyen sözlerini hatırlamanın yeridir: “Bildiğimiz ne varsa, hepsi yalnızca bir olabilirlik, imkandan ibarettir.”
  • Postmodern  filmlerin “gerçekten” ne hakkında olduğunu bulmaya çalışmak, eski moda ve Modernist bir epistemolojiye ait olmaktır, denir.
  • Eski filmlerden esinlenmek, eski bir filmi model almak, bir yönetmene referansta bulunmak, metinlerarasılık prensibinden yararlanmaktır.
  • Bu dönemde yaratıcı yönetmen endüstriyel bir kategori haline gelmiştir. Yönetmenlerin, bir proje için dikkate alınabilmeleri için ayırt edici bir görsel stile sahip olmaları, yaratıcı yönetmen olmaları, gerekmektedir. Hollywood’un yeni prodüksiyon pratiklerinde yıldızlar, yönetmenler ve teknisyenler artık uzun süreli değil, film başına sözleşme yapmaya başlamışlardır. Yönetmenler, kendi marka imajlarıyla stüdyo yöneticilerine belirli tarzda bir film yapımını garanti edebileceği için, filmlerin dağıtım ve pazarlaması buna göre şekillenmekte ve film “Bir Steven Spielberg Filmi” olarak nitelendirilmektedir. Filmlerin yönetmen kurgusu (director’s cut) versiyonlarının ortaya çıkması ve belirli yönetmenlere süper star muamelesi yapılması, filmler kolektif olarak yapılmasına rağmen, yönetmenleri filmlerin nihai yaratıcıları olarak görme eğilimi bu dönemde başlamıştır.
  • Derek Jarman’ın Caravaggio’su, Caraks’ın Boy Meets Girl’ü, Spielberg’in Indiana Jones’u, Alan Parker’ın Angel Heart’ı Postmodern etkiler taşıyan filmlerdir.
  • Fredric Jameson, 1981 yılında Jean-Jacques Bieneix tarafından yönetilen Diva isimli filmi ilk Fransız Postmodernist film olarak nitelendirir.

 

Çağdaş Sanata Varış 161| Postmodern Mimari 4

Berlin,  Tiergarten’daki Sosyal Bilimler Merkezi (WZB). James Stirling ve Michael Wilford,1894 yılı yapımı Reichsversicherungsamt binasını, 1984-1988 yılları arasında, şehrin en ünlü Postmodern binalarından birine dönüştürmüştür. Fotoğraf:en.wikipedia.org

Berlin, Tiergarten’daki Sosyal Bilimler Merkezi (WZB). James Stirling ve Michael Wilford,1894 yılı yapımı Reichsversicherungsamt binasını, 1984-1988 yılları arasında, şehrin en ünlü Postmodern binalarından birine dönüştürmüştür.
Fotoğraf:en.wikipedia.org

  • Jacques Derrida’nın fikirlerinden etkilenerek stilistik aşırılığı seçip, ileri teknoloji malzemelerini ve yöntemlerini Postmodernist çoğulculukla ve kolaj benzeri bir tasarım anlayışıyla birleştirmeye Yapısökümcü/Dekonstrüktivist mimari adı verilir.
  • Dekonstrüktif tavır, bir şey söylerken kırıp dökerek söyler. Venedik Bienali’nde Germania pavyonunun yer döşemesini mitralyöz sesi eşliğinde kırdılar. Bu iş, sanatçısı Halke’ye ödül getirmiş. Burada tavır negatiftir. Başka bir işte, asfaltı kırmışlar ama aralardan otlar çıkmış. Bu iş de dekonstrüktif ama tavrı pozitif.
Viyana’da St. Stephen’s Dome’un arkasındaki dekonstrüktivist Haas Evi (1985-1990), bir Hans Hollein (1934-2014) tasarımı. Fotoğraf:photo.iennelopez.net

Viyana’da St. Stephen’s Dome’un arkasındaki dekonstrüktivist Haas Evi (1985-1990), bir Hans Hollein (1934-2014) tasarımı.
Fotoğraf:photo.iennelopez.net

Haas Evi’nin cephesine yansıyan katedral. Fotoğraf:www.wien-vienna.at

Haas Evi’nin cephesine yansıyan katedral.
Fotoğraf:www.wien-vienna.at

  • Berlin Yahudi Müzesi, Çağdaş Döneme ait dekonstrüktivist bir yapıdır. Yapının kendisini anıta dönüştürme örneğidir. Arsa üzerinde yaptığı zikzak, Süleyman Mührü ’nün açılmış biçimidir. Yüzeyi titanyum alaşımıdır. Yırtık biçimindeki pencereler acıyı simgeler. Bahçe, 49 kez yaşanmış sürgünü yansıtır. Binanın iki aksı var: sürgün ve toplama kampı aksları. Müze yerleştirme tekniklerini soykırıma uygulamak da Postmodern bir davranıştır.
  • Pek çok Dekonstrüktivist çalışma eğridir.
  • Dekonstüktif tartışma, iyi ve kötünün kültüre göreli ve bu nedenle de anlamsız olduğunu savunur. Bu konum, ayrımcılığı olanaksız kılar.
  • Postmodern mimariye getirilen eleştirileri şöyle sıralayabiliriz:
    Postmodern mimari piyasalar için inşa eder; mimarların ticaretle evlenmesidir.
    Cam binaya bakınca bina değil, etrafındaki her şeyin çarpık görüntüleri görülür.
    Postmodern hiper mekan, insanla bina arasında korkutucu bir kopukluk yaratıyor: Teknolojik yabancılaşma.
    Postmodernizm, insanların alışveriş merkezlerinde daha uzun zaman geçirmesini sağlamaya çalışmanın bir yoludur.
    Postmodern mimari ilerici değil gericidir; radikal değil tutucudur.
  • Fredric Jameson (1934-), Postmodernizm’i bir pastiş sanatı olarak görür. Pastiş, nostaljik olarak geçmiş tarzlara gönderme yapar, ama herhangi bir tarih anlayışı ve ileriye bakma arzusu göstermez. Halihazırda mevcut olanla yetinir ama başka bir seçenek önermez. Geç kapitalist toplumun bir göstergesidir. Jameson’un görüşüne göre, pastiş Postmodernizm’in hakim özelliği olarak benimsenir. Jameson, eski tarzların taklitçiliği Modernizm ’de pastişin aksine, gelenekle alay eder. Parodileştirme, o konuda sorular sormak isteğini ima eder. Pastiş, sadece etki yaratmak için referansları göstermek anlamına gelir.

 

Çağdaş Sanata Varış 126| Postmodern Düşüncenin Evrimi 3 Gerçek-Dil-Bilgi

  • İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra birçok filozof ve kültür teorisyeni, Gerçek ve Bilgi’nin farklı yorumlarını önerdi. Sanatın büyük bir bölümü, bunlara yanıt olarak anlaşılabilir.
  • Aydınlanma ve Modernite’ye göre dil ve bilginin üretilmesinde, dağıtılmasında kullanılan ifade biçimleri akılcı olmalı, yani şeffaf olmalı; temel işlevi de akılcı bir zihnin gözlemlediği dünyayı temsil etmelidir. Şeylerle bunları adlandıran sözcükler arasında nesnel ve kesin bir bağ olmalıdır. Modern toplumlar, gösterenlerin/sözcüklerin her zaman gösterilenlere/şeylere gönderme yaptığı ve gösterilenlerin/şeylerin de gerçekleri barındırdığına inanırlar. Oysa Postmodernite için sürekli ve istikrarlı bir gerçek yoktur.
  • Modernizm, estetik akımların adıdır. Modernite ise, Modernizm’in dayandığı felsefi, siyasi ve ahlaki düşünceye gönderme yapar. Modernite, Modernizm’den daha eskidir.
  • Postmodernite ile Postmodernizm de aynı anlama gelmez. Postmodernite bir varoluş hali veya koşulunu betimlerken ya da kurumlar ve koşullardaki değişimlerle ilgiliyken; Postmodernizm estetik, yazınsal, siyasî ve sosyal bir felsefeyi ifade eder. Postmodernizm “kültürel ve entelektüel bir fenomendir”; postmodernite ise bu felsefenin toplumdaki sosyal ve siyasî yansımalarına odaklanır.
  • Hümanizm’in, Aydınlanma’nın, dolayısıyla Modernizm’in ilkeleri demokrasi, yasalar, bilim, ahlak ve estetik gibi toplumsal yapılanmalarımızı ve kurumlarımızı açıklamaya yarar. Modernite aslında DÜZENle ilgilenir. Akılcılık arttıkça, düzenlilik de artacaktı; bir toplumun düzenli olması demek de, her şeyin daha iyi ve akıllıca işlemesi demek olacaktı. Modern toplumlar, düzensizlik sayılabilecek, düzeni bozabilecek herhangi bir şeye izin veremezdi. Batı kültüründe, düzensizliği temsil eden ÖTEKİdir. Batılı anlamdaki özneye yakıştırılan temel nitelikler, bu öznenin beyaz, erkek, aydın, akıllı….olmasıdır. Ancak bu yorum karşıtını da içinde taşır: Beyaz olmayan, erkek olmayan, heteroseksüel olmayan, temiz olmayan, akılcı olmayan her şey ve herkes düzensizliğin bir parçası gibi tanımlanır ve düzenli, akılcı ve modern toplumdan dışarı atılması gerekir. Bu karşıtlık olmadan Batılı özne kendini tanımlayamaz, öteki’ne muhtaçtır. Dolayısıyla özne, tüm göstergeler gibi, kendi karşıtını da içinde barındırır.
  • Modern toplumda bilgi, iyi bir şeydi, insan, sırf bilgili, kültürlü birisi olmak için eğitim yoluyla bilgi edinirdi. Postmodern toplumlarda bilgi işlevselleşti: Bilgi sırf bilmek için değil, kullanmak için öğrenilir oldu.
  • Bu yüzden eğitim politikaları da değişti: eğitim genel kültüre değil, becerileri geliştirmeye, uygulamaya yönelik hale geldi. Bu durum, ideallerin yerini iyi meslek ya da beceri edinme aldı, diye eleştiriliyor.
  • Postmodern toplumlarda, bilginin dağıtımı, depolanması ve örgütlenmesi de modern toplumlarda olduğundan farklıdır. Özellikle, 1960’larda ortaya çıkan bilgisayar teknolojisi ile bilginin üretim, dağıtım ve tüketim şekillerinde bir devrim gerçekleşmiştir. Postmodern toplumlarda, bilgi, ancak bir bilgisayar tarafından algılanabilecek ve bir bilgisayarda depolanabilecek bir biçimdeyse, bilgi sayılır. Modern/hümanist toplumlarda bilginin karşıtı cehalettir. Postmodern toplumda ise gürültüdür/parazittir. Bilgi artık, gerçeklikle, iyilikle, adaletle, güzellikle bir tutulmaz.
  • Postmodern filozoflar elektronik medyayı etiksizllk (yani insansızlık) olarak ve bilginin aktarımını “gerçek bilgi” sahiplerinin denetiminden çıkardığı gerekçesiyle eleştiriyorlar. Sözün medyalaşması yani insandan ayrılması önemli bir tehlike olarak görülüyor.
Zarlar, Stanislaw Drozdz, 50. Venedik Bienali, Polonya Pavyonu, 2003. Polonyalı sanatçı Stanislaw Drozdz, Bienalin “Dreams and Conflicts” ana başlığından yola çıkarak eserine “Dream and Game” adını vermiş. Duvardaki işinin önünde 6 zar var, izleyici zarları atıp o kombinasyonu duvarda bulmaya çalışıyor. Bulursa oyunu kazanıyor. İzleyici zarı atmayı kabul ederse kendisi ile çelişkiye düşeceğini, zarı attığı anda içine girdiği durumun geri dönüşü olmadığını, ya kazanacağını ya da kaybedeceğini söylüyor sanatçı. Projelerinde sıkça Wittgenstein’ın fikirlerinden ilham aldığını belirtiyor.

Zarlar, Stanislaw Drozdz, 50. Venedik Bienali, Polonya Pavyonu, 2003.
Polonyalı sanatçı Stanislaw Drozdz, Bienalin “Dreams and Conflicts” ana başlığından yola çıkarak eserine “Dream and Game” adını vermiş. Duvardaki işinin önünde 6 zar var, izleyici zarları atıp o kombinasyonu duvarda bulmaya çalışıyor. Bulursa oyunu kazanıyor. İzleyici zarı atmayı kabul ederse kendisi ile çelişkiye düşeceğini, zarı attığı anda içine girdiği durumun geri dönüşü olmadığını, ya kazanacağını ya da kaybedeceğini söylüyor sanatçı. Projelerinde sıkça Wittgenstein’ın fikirlerinden ilham aldığını belirtiyor.

  • Postyapısalcılık’ın temelinde de Yapısalcılık’ta olduğu gibi dilin yapısı sorunu vardır. Hemen hemen bütün düşünce alanlarını ve disiplinleri etkilemiş olan Yapısalcılık gibi, Postyapısalcılık da pek çok disiplinin yararlandığı  bir yöntem olmuştur.
  • Postyapısalcı düşünürler arasında Roland Barthes, Jacques Lacan, Jean-François Lyotard, Michel Foucault, Jacques Derrida, Jean Baudrillard, Julia Kristeva, Gilles Deleuze, Félix Guattari’yi sayabiliriz.
  • Postyapısalcılık, Postmodern felsefenin en etkin kuramlarından biridir.
  • Marksist akademisyen, tarihçi ve sosyolog Perry Anderson’a (1938) göre Sofistler, Kant, Wittgenstein ve Nietzsche de Postmodern saflarda sayılması gereken düşünürlerdir.
  • Postmodernizm, her türlü toplumsal mücadeleyi kısmi, sınırlı ve yerel olarak düşünür. Yerel sorunlara, o anın gereklerine uygun, geçici bile olsa, çözüm aramak ve bulmak Postmodern kurama uygundur. Postmodern politika, küresel düşünüp, yerel eylemde bulunmak, büyük projelerle uğraşmamak şeklindedir.
  • Liberal feminizm, eşitliği hedefleyen liberal bir rotada erkeklerle birlikte var olmak; radikal feminizm ayrımcı bir rotada erkeklere karşı çıkmak yolunu tutarken her iki görüş de Modernist doğadaydı. Postmodernizm ise sabit cinsiyet kategorilerine karşı çıkar, bu kategorilerin ötesinde bir özne anlayışı taşır.
  • Postmodern düşünürler Foucault, Derrida, Barthes, Lyotard ve Lacan’a göre “Kişilik ya da bireysel özellik yoktur. Kişi sürekli değişim içindedir. Özellik diye nitelendirilecek bir sınıflamaya gidilemez. “
  • ABD’li Marksist edebiyat kuramcısı Fredric Jameson’a (1934) göre Postmodernizm, geç kapitalizmin kültürel gelişiminin mantığını yansıtır.
  • Postmodern teori diyalektiği reddeder.