Etiket arşivi: François Truffaut

Şiddet 95| Yasaklar ve Sansür Şiddeti 6 Kitaplar 3

İsimsiz: No 3, John Latham ( Zambiya, 1921-2003), 1992. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Venedik Bienali, 2017.

İsimsiz: No 3, John Latham ( Zambiya, 1921-2003), 1992.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Venedik Bienali, 2017.

  • 1947 yılında Kumran Mağarası’nda bulunan, Yahudiliğin ve Hıristiyanlığın doğuşunun tarihine ışık tutan, en eskisi MÖ 2. yüzyıla ait Ölüdeniz Elyazmaları’nın bir kısmına Vatikan’ın el koyduğu biliniyor. Yazmalardan birinde İsa’nın büyük kardeşinden söz edildiği için Bakire Meryem teorisinin zedelenmesinden korkulduğu sanılıyor.
  • Çin Kültür Devrimi sırasında yazılanlar kimseye gösterilmez, saklanırdı. Bu dönemde pek çok yazar çalışmalarını kendileri yok etti. Birçok eser de yetkililer tarafından yok edildi.
  • Guo Moruo adlı Çinli şair Kültür Devrimi sırasında gazetelere bütün eski edebiyat eserlerinin yok edilmesi gerektiği şeklinde beyanat vermişti.
  • 1973-1981 yılları arasında Şili Cunta Hükümeti Başkanı Augusto Pinochet, sivil itaatsizliği savunduğunu düşündüğü için Don Quijote’yi yasaklamıştı.
  • Bosna Ulusal Üniversite Kütüphanesi, Sırpların kundaklaması sonucu 1992 yılında yakıldı. 155 bini yazma toplam bir buçuk milyon kitabın yok olduğu felakette yok olan eserlerin büyük bölümü Osmanlı elyazmalarıydı.
  • Irak Savaşı (2003-2011) esnasında 113 kütüphane yağmalandı. 82 bin elyazması kayboldu. Elyazmalarını bin beş yüzü Osmanlıca idi.
  • ABD’li Ray Bradbury, Fahrenheit 451’i 1953 yılında yayımlamış, roman François Truffaut tarafından 1966’da filme çekilmişti. Konu, kitapların, belli düşünce ve kelimelerin yasak olduğu, televizyonun beyin yıkadığı bir dünya idi. Baskıcı-sansürcü McCarthy döneminde (1947-1957) yazılan kitap, siyah polis giysileri, el sıkışma ve selam verme şekilleriyle, erkekte uzun saçın yasak oluşuyla, farklı olanın onaylanmamasıyla, muhbirlerle Nazi, SSCB ve Cesur Yeni Dünya, 1984 göndermeleri ile doluydu. İtfaiyeciler, yangın söndürmüyor, yangın çıkarıyorlar; ev, üst-baş, çanta kontrolü yapıp kitap arıyorlardı. Zaten Fahrenheit 451, kağıdın tutuşma sıcaklığı, eserin adı olarak seçilmişti. Toplumsal hafızanın taşıyıcısı olan kitaplar insanları mutsuz ettiği için yasaklanmış, yakılarak yok ediliyorlardı. Yakılmak için seçilen ilk kitap Don Quixote idi. Kalabalıktan uzakta, saklanarak yaşayan Kitap İnsanları ise toplumsal hafızayı korumak amacıyla kitapları ezberliyorlardı.

 

 

Çağdaş Sanata Varış 98|Fransız Yeni Dalga Sineması 2|Chabrol, Truffaut, Resnais

  • Jean-Luc Godard, François Truffaut, Claude Chabrol, Eric Rohmer, Jacques Rivette önce Cahier du Cinéma dergisinin yazarları, sonra Yeni Dalga’nın ünlü yönetmenleri olmuşlardır. Louis Malle ve Alain Resnais yönetmenliğe eleştirmen olarak başlamadılar ama paralel tutumlar sergilediler.
  • Yeni Dalga, sinemaya özgürlük getiren bir akım olmuştur.
  • Fransız sineması Yeni Dalga ile çok köklü bir değişime uğrar. 1950-1965 yılları arası Fransız sinemasının yükseliş dönemidir.
  • ABD filmleri, Fransız Sinematek’i, Bazin ve Cahiers du Cinéma dergisi ile auteur kuramı, Fransız Yeni Dalga akımının oluşmasında etkili olmuş gelişmelerdir. Yönetmenler bir sinema kültürüne ve sinema mirasına sahiptiler.
  • Dolayısıyla hiçbir  zaman örgütlü bir hareket haline gelmemiş olan Yeni Dalga’da her film ayrı bir sanat manifestosu olmakla birlikte:

    *Yeni Dalga, film üzerine düşünen film yapar.
    *deneysel anlatım özellikleri taşır,
    *klasik film formunu reddetmesi,
    *toplumsal ve siyasi değişimlere filmlerde yer vermesi,
    *burjuva karşıtlığı,
    *öteki ben (alter ego),
    *non-diagetic ses kullanımı,(kameranın çektiği alan içindeki herşey diagetic; kameranın çektiği alan dışından gelen sesler non-diagetic olarak adlandırılır. Örneğin üst ses non-diagetic’tir.)
    * doğrudan ses kaydı,
    *tabuları yıkma cesareti,
    *kurgu, görsel biçim ve sinematografik anlatımlarda farklılıklar yaratması,
    *dışarıda çekim,
    *açık bırakılmış senaryo,
    *lineer olmayan kurgu,
    *jump-cut (kameranın açısı değişmeden sahnenin, aksiyonun değişmesi)  kullanımı,
    *sesle görüntü arasında eşzamanlılık olmayışı ortak noktalar olarak belirtilebilir.
    * Fransız Yeni Dalga akımı kültürel nostaljiyi bayrak yaptığı için, edebiyattan, eski filmlerden alıntılar, göndermeler yapar.
    *50’li yıllar TV’nin Batı’da yaygınlaştığı, popüler kültürün yayıldığı ve entelektüellerin bu durumu sorgulamaya başladıkları bir dönemdir.

 

İlk Yeni Dalga filmleri:
1958  Louis Malle, İdam Sehpası
1958  Claude Chabrol, Yakışıklı Serge
1959  François Truffaut,  400 Darbe
1959 Alain Resnais,  Hiroşima Sevgilim
1959 Jean-Luc Goddard,  Serseri Aşıklar

Yakışıklı Serge’in afişi. Fotoğraf:www.tersninja.com

Yakışıklı Serge’in afişi.
Fotoğraf:www.tersninja.com

Claude Chabrol (1930-2010)

  • Yeni Dalga’nın kimi özelliklerini ilk kez perdeye getiren Yakışıklı Serge (1958), Chabrol’ün filmi.
  • Yeni Dalga’nın en verimli yönetmenidir.
  • Hitchcock’tan çok etkilenmiştir.
  • Burjuva değerlerini yeren filmler yaptı.
  • Konulara mesafeyle, akılcı biçimde yaklaşan bir yönetmen oldu. Bu tavır onu Hitchcock ve Truffaut’dan ayırt eden başlıca özelliklerden biriydi.
  • 60’ların sonlarında, sinemada lezbiyen bir ilişkiyi ele alan ilk filmlerden birini yapmıştır.

François Truffaut, Alfred Hitchcock ile. Fotoğraflar:thehitchcockreport.wordpress.com ve www.goodreads.com

François Truffaut, Alfred Hitchcock ile.
Fotoğraflar:thehitchcockreport.wordpress.com ve www.goodreads.com

François Truffaut (1932-1984)

  • Çok önemli ve etkili bir yönetmen olmadan önce, yazıları yankılar yapan, makaleleri önemsenen bir sinema yazarı idi.
  • 1954’te, Cahiers du Cinéma dergisinde 22 yaşında iken yazdığı, yönetmenin filmin tek ve son sahibi olduğunu söyleyerek auteur kuramının temellerini güçlendirmiştir.
  • Filmlerindeki ana amaç, o gün yaşananları en uç noktaya taşıyarak, böyle devam edilirse neler olabileceğini anlatmak, toplumun farkındalığını korkutarak artırmaktır. İçinde bulunulan duruma yabancılaştırıp, dışardan bakmayı sağlayarak, toplumu uyarmaya çalışır. TV onun görüşüne göre beyin yıkayan bir alettir.
  • Yenisini alınca eskisini atan tüketim toplumunu eleştirir.
  • 1959’da ilk uzun metraj filmi olan 400 Darbe ile Cannes Film Festivali’nde ödül aldı. Bu film ile Yeni Dalga’nın belki de en etkileyici ve manifesto filmini yapmış oldu.
  • Truffaut 400 Darbe’de seyirciye bir tuzak kurar. Seyirciyi bir beklenti içine sokar, sahne ansızın biter. Bu tuzak ile, kentsoylu ahlakının ikiyüzlülüğünü sergileyerek seyircinin kendisiyle yüzleşmesini, bilinçli bir özeleştiri yapmasını ister.
  • Piyanisti Vurun (1960), Amerikan sinemasına ve polisiye romanına olan hayranlığının yansıdığı bir film olmuştur.
  • Farklı olanın dışlanmasını; kurumların görev alanlarının gerektirdiğinin tam ters yönde faaliyet göstermesini işlemiştir.
  • Fahrenheit 451 (1966) adlı filmde, toplumsal hafızanın kasası olan kitaplar yok edilmektedir. Filmde jenerik, filmin özüne uygun olarak, yazılı değil sözlüdür; yakılan kitaplar Truffault’nun kendi sevdiği kitaplardır. İlk yakılan kitap Don Kişot’tur. Filmde kitapların yasaklanma nedeni, kitapların insanları mutsuz etmesidir. (Ignorance is bliss)
  • Ray Bradbury’den yaptığı bu uyarlamadan sonra başka edebiyat uyarlamaları da yaptı.
  • Bazı filmlerinde kendisi de rol aldı.
  • 1973 yılında yaptığı La Nuit Américaine ile En İyi Yabancı Film Oscarı’nı aldı.
  • Onun için Fransa’nın yeni Renoir’ı dendi.
  • Ölümü, Fransa’da neredeyse ulusal matem havası yaratmıştır.

 

Alain Resnais (1922-2014)

  • Fransa’da 1953-1963 arasında denenen Yeni Roman’ı sinemaya taşıdı. (Yeni Roman, 24.9.2013 tarihinde bloğumuzda yayımlanmıştı.) Romancılarla yakın bir iş birliği içinde çalıştı.
  • Çağdaş sorunlar karşısındaki kaygısını yansıttığı, 1959 yılında ilk uzun metraj filmi Hiroşima Sevgilim, Marguerite Duras’nın aynı adlı eserinin uyarlamasıdır.
  • Hiroşima Sevgilim’de, bir iç monoloğu leit-motiv olarak kullandı: “Sen Hiroşima’da hiçbir şey görmedin”.
  • Sinemaya, yaşanan zaman ile geçmişin yer aldığı, zaman içinde bir yolculuğa çıkmayı; bellek sahibi olmayı, hatırlama ve geçmişe uzanmayı öğretti. Düşünme eyleminin karmaşık mekanizmasına dikkat çekti.
  • 1961’de Alain-Robbe Grillet’nin eserinden uyarladığı Geçen Yıl Marienbad’da adlı filmde bir kadınla bir erkek geçmişi arıyorlardı.
  • Hem şiirsel, hem toplumsal, siyasal bilinç taşıyan filmler yaptı. Zeki, düşünen, öğretici ve sürükleyici yapıtlar ortaya koydu.
  • Filmlerinin, seyircinin bilinçaltının toplanma yeri olduğunu yazdı.
  • Biçimi önemsediğini, ancak biçim aracılığıyla seyirciyle iletişim kurulabileceğine inandığını belirtmişti.

Çağdaş Sanata Varış 97|Fransız Yeni Dalga Sineması 1

FRANSIZ YENİ DALGA SİNEMASI  1
1950′LERİN SONLARI 1960′LAR

  • O dönemde sinema, film izleyerek öğreniliyor. İzmir doğumlu Henri Langlois (1914-1977) 1936 yılında iki arkadaşı ile birlikte Fransız Sinamatek’ini kurdu. Böylece İkinci Dünya Savaşı sırasında birçok film yok edilirken filmlere sahip çıktı, bozulma tehlikesi altında olan birçok filmi yeniletti, gösterime sundu. Fransız Yeni Dalga yönetmenlerini ve onların takipçilerini çok etkiledi. Bu sinemacıların bazıları, gösterimlerde sıranın en önünde yer aldıklarından, sinematek çocukları olarak anıldı. 1968 yılında Fransa kültür bakanı olan Andre Malraux, onu kovmak isteyince büyük tepki gördü. Langlois 1974′te, yaşamı boyunca Cinémathèque’te yürüttüğü çalışmaları nedeniyle Akademi Onur Ödülü aldı. Ayrıca, Paris’teki 13. bölgeye adı verildi. Fransız Sinematek’i, bugün dünyanın en büyük arşivine sahip.
  • 1950’lerde ABD sineması Avrupa’da çok önemseniyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında Avrupa’da gösterimi yasak olan Amerikan filmlerinin, Savaş bitip, Alman işgali sona erince Fransa’ya girebilmesi ile bu filmler çok izleyici çekti. Fransız Sinematek’i sayesinde tekrar tekrar izlenebilen çok sayıda Amerikan filmi, sinemacılara filmler arasında karşılaştırma yapabilme imkanı sağladı. Holywood’un ticari stüdyo sisteminin katı kuralları içinde bile, bazı yönetmenlerin, kendilerine özgü bir anlatım biçimi geliştirebildikdiklerinin farkına varıldı.
Fotoğraf:ebulten.library.atilim.edu.tr

Fotoğraf:ebulten.library.atilim.edu.tr

  • Fransız film kuramcısı, André Bazin (1918-1958), 1943 yılından itibaren sinema üzerine yazılar ve film kritikleri yazmaya başlamıştır. 1951 yılında her ay yayımlanmaya başlayan, günümüzde de yayın hayatına devam eden ünlü sinema dergisi Cahier du Cinéma’nın kurucularından ve 1951-58 yılları arasında editörü olmuştur. Sadece sinema tarihi ile ilgili değil, sinematografik görüntü üzerine de kapsamlı çalışmalar yapmış, auteur kavramının ortaya çıkmasında çok etkili olmuş, Yeni Dalga akımını çok etkilemiştir. Yeni Dalga hareketini başlatacak olan sinemacılar, önce bu derginin yazarları olmuş, Bazin ile birlikte çalışmışlardı. Sinema tarihi açısından önemli olmuş bu dergi, önce Le Monde, sonra da Phaidon Press tarafından satın alınmıştır.
  • Eleştirmenlikten gelen yönetmenler, sinema sanatının sorunlarını incelemişler ve çözüm yolları üzerine teoriler üretmişlerdir.
  • Yeni bir sinema dili oluşturmanın gereğine inanan Cahiers du Cinéma dergisinin film eleştirmenleri, yaratıcı yönetmen/yönetmen sineması/auteur kavramını ortaya koymuşlardır. Bu tarz filmde yönetmen otoritedir.
  • Auteur olmak için, teknik yeterlilik, kendini yansıtma ve filmin bir iç anlamı olup olmadığı önem taşır.
  • 1948 yılında ortaya atılan caméra stilo (kalem kamera) kavramı, auteur kavramı ile yakından ilişkilidir. Sinemada sanatçının en soyut düşüncelerini bile, aynı bir romanda, bir denemede olduğu gibi ortaya koyabileceğini; kameranın, yazı dili kadar derin ve ince bir anlatım aracı olduğunu ve bir kalem gibi kullanılabileceğini ifade eder. 1951 yılında André Bazin, sessiz sinema zamanında yönetmenin söylemek istediğini kurgu ile, 1951’de ise doğrudan yazarak söylediğini, sinemanın artık sadece ressamın, oyun yazarının değil, romancının da rakibi olduğunu yazar.  Bazin, dili, hem kullanan hem yaratan büyük yazarlar gibi, yönetmenin de soyut düşünceyi elden geldiği kadar somut anlatması gerektiğini vurgulamıştır.
  • Yaratıcı yönetmen ile sahneye koyan yönetmen arasındaki fark, yaratıcı yönetmenin vasat bir senaryoyu iyi bir filme dönüştürebilmesi, ama sahneye koyan yönetmenin vasat bir senaryodan yalnızca vasat bir film yapabilmesi olarak açıklanmıştır.
  • Yaratıcı yönetmen, Hollywood tarzı yapımların kısıtlamalarına karşı gelerek bir stil ve tema tutarlılığı sağlayabilir, Hollywood stüdyo sisteminin empoze ettiği kısıtları aşabilir.
  • Mizansenin (set tasarımı, ışık ve oyuncuların hareketi gibi filme çekilen olaylar) film görüntülerine nasıl dönüştürüldüğü anlatan; çerçeveleme, kamera pozisyonu, çekimin süresi gibi her şeyin ekranda nasıl görselleştirileceğini belirleyen mizanşat unsurlarına ilişkin seçimler, yönetmen tarafından yapılır. Mizanşat, filmi benzersiz kılan, diğer sanatlardan ayıran şeydir.
  • François Truffaut, 1940’larda ve 1950’lerde Fransız sinemasındaki hakim eğilimi ve kalite geleneğini eleştirir. Ona göre, kalite geleneği, ince zevkleri olan, kültürlü bir burjuva imajını yansıtan, çoğu zaman edebi kaynaklardan türetilen, psikolojik dramalar, kostüm dramaları ile Fransızların ince zevk ve yüksek kültüre bağlılığının bir imajını yaratan, cansız ve yapmacık bir sinemadır. Bu değerler,
    *yüksek yapım değerleri,
    *yıldız oyuncular,
    *janr gelenekleri,
    *senaryoya öncelik verilmesi ile ortaya konmuştur. Truffaut’ya göre, kalite geleneği, senaryoların mekanik bir biçimde ekrana aktarılmasından fazlasını sunmaz. Bu filmlerin başarısı bütünüyle senaryolarının kalitesine bağlıdır.
  • Cahiers du Cinéma eleştirmenleri, bazı sanatçıların kendi öykülerini, kendi dilleriyle, farklı biçimde anlatmalarının sinemada mümkün olduğunu gördüler ve bunu başaran Howard Hawks, Hitchcock, Orson Welles, Fritz Lang, John Ford, Douglas Sirk, Sam Fuller ve Nicholas Ray’i ve özellikle, Amerikan sinemasının en kesin kalıpları olan western türünde film çekip de farklı bir dil yaratabilen Hawks’ı mercek altına aldılar. Hollywood stüdyo sisteminde yaratıcı yönetmen, empoze edilen senaryoyu aşarak kendi stilini ve vizyonunu geliştirebilen, mizansen üzerinde yaptığı değişiklikler, mizanşat aracılığı ile yapabilen yönetmendir.
  • Prodüktörün, teknisyenlerin çalışmasını kontrol eden bir genel müdür gibi davrandığı klasik Hollywood sinemasının aksine Fransız Yeni Dalgası prodüktörlerin hakimiyetini reddeder.
  • Yaratıcı yönetmen, tutarlı bir mizanşat stili oluşturarak kendi vizyonunu ortaya koyar.
  • Cahiers du Cinéma eleştirmenleri ve Yeni Dalga film yapımcıları, kendilerini edebiyata, edebi senaryolara ve kalite geleneğine karşı olarak tanımlarlar.
  • Yeni Dalga filmlerinde, stil, öyküden bağımsız hale gelir.
  • Yeni Dalga filmleri izleyiciyi öykünün içeriği ile değil, stille etkiler; öykü sadece bir araçtır. Yeni Dalga yönetmenleri önemsiz öyküleri filme alarak bu fikri desteklemiştir. Truffaut’nun filme çektiği Henri Pierre Roche’un Jules ve Jim adlı romanı bu tavra bir örnektir.
  • Yeni Dalga filmlerinde önce yönetmen konuşulur, senaryo sonradan gelir.
  • Önemli olan filmin nasıl çekildiğidir.
  • Yaratıcı filmin, öyküyü değil, doğaçlama olayları temsil ettiği kabul edilir.
  • Yönetmenin, oyuncuların jestleri üzerindeki kontrolünün de kişisel stilini tanımlayan ögelerden biri olduğu kabul edilir.
  • Japon Yeni Dalgası’nı İmamura, İngiliz Yeni Dalgası’nı Richardson temsil eder.
  • Auteurler anlatmak istedikleri soyut düşünceleri somut görüntülerle, düşündüklerini yansıtabileceğine inandıkları biçimde birbirine bağlayarak anlatırken; seyirciler de, kendi kapasiteleri ölçüsünde, bu düşünceyi anlamaya ve bu düşünceden beslenmeye çalışır.
  • Rejisör, ürettiği filmlerde, onun imzası olabilecek biçem özelliklerini sergileyebiliyorsa auteur’dür. Farklı söylersek, bir yönetmen için auteur denmesi, onun kişisel, özgün bir söylemi olması anlamına gelir. Yönetmenin biçemini tanımak suretiyle filmin içerdiği asıl anlam yakalanabilir.
  • Movie dergisinin, Ian Cameron, Mark Shivas, Paul Mayersberg, Victor Perkins gibi İngiliz film eleştirmenleri de 1962 yılında yaratıcı yönetmen politikasına katılmışlar; yaratıcı yönetmeni, kendini ifade etme durumu üzerinden tanımlamışlardır. Ancak Movie eleştirmenleri, Cahiers du Cinéma eleştirmenlerinden daha esnek, daha ılımlıdırlar. Yaratıcı yönetmenlerin bile kötü filmler yapabildiğini ve sahneye koyan yönetmenlerin de zaman zaman iyi bir film yapabileceğini kabul etmişlerdir. Cahiers,Vintente Minelli’yi sahneye koyan yönetmen olarak sınıflandırırken, Movie eleştirmenleri onu, yaratıcı yönetmen olarak tanımlamışlardır. Yaratıcı yönetmen politikası, yaratıcı yönetmen teorisi adı altında 1962-3 yılında Film Culture dergisi aracılığı ile ABD film eleştirisinin de gündemine girmiştir.
  • Kieslowski, W. Allen, Bergman, Wim Wenders, Katherine Bigelow auteur yönetmenlerdir. Bizim yönetmenlerimizden Yılmaz Güney, Lütfi Akad ve Ömer Kavur auteur’dür, ama Sinan Çetin, her filminde kendini yansıtmadığı için auteur sayılmaz.
  • Bertrand Tavernier, 1970’lerde kalite geleneğine uygun film yapımına dönerek, kendini Yeni Dalga akımının karşısında konumlandırmıştır.
  • Genel olarak Yeni Dalga akımına bakıldığında:
    *Hollywood sinemasına göre daha yavaş kurgu ve anlatı hızı,
    *mutsuz sonların tercih edilmesi,
    *doğal ışıkla yapılan yerinde çekimler,
    *yaratıcı yönetmenin güçlü sesi ve
    *gerçekçilik ile belirsizliğin ön plana çıkarılmasından bahsetmek gerekir.
  • Gerçekçilik” açısından baktığımızda ise:
    1930-40’lardaki Fransız Şiirsel Gerçekçiliği, 1944-55  arasına tarihlenen İtalyan Yeni Gerçekçi sinemasını,
    İtalyan Yeni Gerçekçi sineması da, 1950’li yılların sonunda ve 1960’lı yıllarda, yine toplumsal meselelere eğilen, Fransız Yeni Dalga (La Nouvelle Vague) akımını etkilemiştir. Yeni Dalga, yönetmenin kişiliğinin baskın olduğu, sübjektif bir gerçekçiliktir. Yani, tarihsel olarak bakarsak:
    *Optimist Şiirsel Gerçekçilik,
    *Pesimist Şiirsel Gerçekçilik,
    *Yeni Gerçekçilik,
    *Sübjektif Gerçekçilik,
    *Toplumsal Gerçekçilik (Türkiye’de Metin Erksan ile başladığı düşünülen, 1960 İhtilali sonrası yapılan, genelde köy filmleri) diye sıralayabiliriz.

(İtalyan Yeni Gerçekçi sineması, 11 Ocak 2013 tarihinde bloğumuzda yayımlandı).

(Fransız Şiirsel Gerçekçi sineması ise bloğumuzda 4 Kasım 2014 tarihinde yayımlanmıştır.)

  • Yeni Dalga yönetmenlerinin filmleri, janr filmleri ( melodramlar, Film Noir filmleri vs) gibi çok sayıda ortak yönler içermez.
  • Daha etkili ve kişiselleştirilmiş bir sinemayı savunmuşlardır.
  • Daha çok, genç Fransız orta sınıfının kişisel hayatlarına eğilmişlerdir.
  • Elde taşınabilecek ölçüde hafif kameraların piyasaya çıkması, film çekiminde elde taşınan kamera kullanımını olanaklı kıldı.
  • Seçimler, özellikle estetik nedenlerle yapıldı ama ekonomik nedenleri vardı. doğal ışıkla yapılan yerinde çekimler, prodüksiyon maliyetini düşürmüş; doğaçlama, senaryo yazmak gibi prodüksiyon öncesi masrafları azaltmıştır. Düşük bütçeli film yapmanın daha özgür bir çalışma ortamı yarattığı düşünülür. Gişedeki ekonomik başarısızlık da sanatsal bağımsızlığın bir işareti olarak görülür.
  • Yeni Dalga yönetmenleri, toplumsal sorumluluğu önemsememekle eleştirilmişlerdir.

Kara Film / Film Noir

Double Indemnity-Çifte Tazminat, Billy Wilder, 1944.

Double Indemnity-Çifte Tazminat, Billy Wilder, 1944.

  • 1940’ların sonu, 1950’lerin başında ortaya çıkan film noir, kısmen detektif öyküsü, kısmen ganster, kısmen de kent melodramı olan, karanlık ve karamsar film türüdür. Sokaklardaki yaşamı, suçu, tutkuyu, şiddeti konu alır. Savaş ertesinin karanlığını, çıkışsızlığını, karmaşasını ve rahatsızlığını yansıtır. Bir dönemin sıkıntısı, bir dönemin travması bu filmlerin hem kişilerinde, hem de tonlarında hayat bulur.
  • Amerikan film endüstrisinde ortaya çıkan türün adı, Serie Noir adlı kitap dizilerinden ilhamla Fransız bir sinema eleştirmeni tarafından konmuştur.
  • Görsel ve tematik benzerlikler, yönetmenleri, kült oyuncuları, klişeleri ile film noir bir türdür. Öte yandan, 40’lar ve 50’lere özgü olması, özgün dünya algılayışı, örneklerinin sadece Amerika’dan çıkmış olması acaba bir akım mı sorusunu akla getirse de Hollywood’un 1970’lerin başına kadar tanımlamadan habersiz oluşu, yönetmenlerin ortak bir dil yaratma çabası içinde olmamaları kara filmin bir akım olmadığını bize gösteriyor. Bazı eleştirmenler için ise film noir belli bir halin adıdır.
  • Türün Malta Şahini-John Huston,1941 ile başladığı, Bitmeyen Balayı-Orson Welles, 1958 ile bittiği varsayılır.
  • Amerika Birleşik Devletleri’nde tür filmleri genelde popüler edebiyattan beslenir.
  • Kara filmler de hard boiled denen edebiyattan beslenmiştir (Türkçesini bulamadım). Bu edebiyat türünde adalet takıntısı vardır. Adaleti sorgular, eleştirir ve adaletin tecelli etmesi beklenmez. Çünkü adaletin tüm elemanları, siyasiler, yargıçlar, savcılar, polisler de toplumsal yozlaşmadan paylarına düşeni almış, en az suçlular kadar ahlaken bozulmuşlardır. Romanın ana karakterinin -genellikle dedektifin- başına gelen beklenmedik şekilde birbirine bağlı olaylar zinciri sonrası, karakter kendini açmazlarda, çıkmazlarda bulur. O da ahlaken bozulduğunu farkeder. Bolca kadınların kucağına düşer, fırsatını bulduğu anda herhangi bir kadınla yatabilir, yine bir veya bir kaç kadına karşı sürekli arzuludur, ondan bahseder, oysa öykülerin sonunda bu kadınları ya yüzüstü bırakır, ya tam istediği hale getirmiş, yatağa çırılçıplak uzandırmışken bırakır gider, ya kadın ortadan kaybolur, ölür veya hapse atılır. Bu haliyle de “noir”  denen tarzın, yani, kötümser, karanlık ve eleştirel yapının temsilcisi olur hard boiled yazın. 1930’lar ve 1940’larda yazılan  Mickey Spillane tarafından yaratılan Mike Hammer tiplemesi, Dashiell Hammett romanları (Malta Şahini), James Cain romanları (Postacı Kapıyı İki Kere Çalar), Raymond Chandler romanları (Büyük Uyku) gibi.
  •  Amerikan toplumundaki savaş sonrası karamsarlığının etkisinde şekillenmiş, yeraltı kültürünün temsil edildiği türdür kara filmler.
  • Film noir’lar Fransız Şiirsel Gerçekçiliği’nden de etkilenmiştir.
  • 1940’larda  Freud’un teorilerinin  popüler olmasıyla filmlerde de karakterlerin davranışlarının altında yatan saikler araştırılır oldu, filmlerde Freudyen görünümler yer aldı.
  • Film noir, öteki-ben üzerine getirdiği söylem ve açılımla beyaz perdenin öteki-ben’idir.
  • Ben’in özgürleşmesi için Freud’un çabaları, kara filmlere dış ses, öznel kamera kullanımı ile bireyin tutkularını saklamaması, bastırmaması, susmaması ile yansır. Film noir, bilinçaltını beyaz perdeye yansıtır.
  • Film noir kamera kullanımında öncülük etmiş, geleneksel dünyaya açılan pencerenin seyirciye sunduğu toplumsallaşmış bakışın yerine öznel kamera kullanımıyla bireyin bakışını getirmiştir. Seyircinin dikkati, algısı bu öznel kamera ile yönlendirilir. Film noir’ın tüm düğümleri bakışlarla atılır. Öznel kamera kullanımı tek bir gerçeklik olmadığını vurgular. Gerçeklik, yoruma ve eleştiriye açıktır. Bakış açılarının her biri bir başka gerçekliktir.
  • Aynı dönemde, Amerikalıları etkileyen bir de varoluşçuluk vardı. Varoluşçu düşünceyi kara film çeken yönetmenler kahramanlarındaki olumsuzluklar, yabancılaşmalarla, imgelerle anlattılar.
  • Kara filmler, kamusal bakışın egemenliğine son verdikleri için, yeni ve daha dürüst bir bakış açısı getirdikleri için önemlidirler.
  • Kara filmler yaşamın her zaman görünmeyen, gözümüzden kaçan bir yönü olduğunu bize gösterir.
  • Kara filmlerde kahramanlar ne tam siyah, ne de tam beyazdırlar. Bu grilik yüzünden kahramandan çok anti-kahramanlardır. Ne doğru, ne yanlış  net olarak ayrılamaz. Anti-kahraman genelde erkektir.
  • Seyircinin  kahramanlar ile özdeşleşmesi değil, onun yanında duruyor olması istenir.
  •  Kara filmlerde seyirci filmin sonunu merak etmekten çok, kahramanın yıkımını izler.
  • Görsellik anlamında dışavurumcu etkiler, ışık-gölge oyunları, çarpıtılmış çerçeveler, karanlık ve yağmurlu şehir sokakları, izole özel alanlar, anlatımda geriye dönüşler, sigara dumanı, sis, izbe otel odaları, barlar kara filmin vazgeçilmez unsurlardır. Işık-gölge oyunları ile resim sanatının filmleştirilmeye, ya da filmin resimleştirilmeye çalışıldığı bir dönemdir.
  • Gece çekimleri, gündüzleyin kameraya filtre takılıp gece efekti yaratılırken, kara filmde çekimler gece yapıldı.
  • Dış çekimler de stüdyoda yapılırken, kara filmde çekimler dış mekanda yapıldı. (İtalyan Yeni Gerçekçilik’te de çekimler dış mekanda yapıldı, ama bu, başka bir yazının konusu.)
  • Kara filmde, kötü kadın ( femme fatale -çekici, felakete sürükleyen kadın), iyi kız (apple-pie making girl), kötü adam ve üst ses mutlaka olur.
  • Suça teşvik eden kötü kadın rolünü genelde B grubu artistler oynar, çünkü A grubu  genelde ‘kötü’yü oynamak istemez.
  • Femme fatale, filmde ilk göründüğünde açık renk giysi giyer, film ilerledikçe giysi renkleri koyulur.
  • Femme fatale’ın sahneleri genelde kapalı mekandadır. Bir film noir klasiği olarak her zaman yüzünün bir yanı gölgede kalır.
  • Femme fatale, anti-kahramanı ve seyirciyi kontrol eder, sistem onu değiştirmez, ağlatır ama öldürmez. Hükmedilemeyecek bir doğadır: Kendisinden başkasını sevmez, hiç kimsenin kadını olmaz.
  • İyi kız’ın çekimleri daha çok açık havada yapılır.
  • Konuşmalarda, devrin özelliğine parelel olarak teknolojik terimler kullanılır.
  • Üst ses (voice over) erkek sesidir. Hikayeyi erkek değerlendirir. Kadın sesi pek kullanılmaz. Zaman zaman araya giren bu ses, anlatıcının zihin gözüdür. Film noir, geleneksel anlatının aksine bireysel sesi açığa çıkararak, ortaklaşa gerçekliğin karşısına öznel gerçekliği koyar. Bireyin başkaldırısı bu dış sesle kendisini duyurur. Önemsenen, toplumsal ideallerin değil, bireyin tutkularının anlatılmasıdır. Hikaye, birinci tekil şahıs ağzından anlatılarak,  gerçekçilik izlenimi güçlendirilir. Kara filmlerdeki bu gerçekçilik anlayışı, Savaş sonrası İtalyan Yeni Gerçekçiliği için de esin kaynağı olmuştur.
  • Bu filmlerde felakete yol açanın kadın olması,  gücünü cinselliğinden alması, hikayeyi bir erkeğin yorumlamasının tercih edilmesi feministleri kızdıran unsurlardır.
  • Film noir, gerçeküstücü sinemaya   giden yolda atılmış bir adımdır.
  • 1947’den sonra, McCarthy dönemi ile kara film çeken yönetmenlere müdahale arttı.
  • Orson Welles- Şangaylı Kadın, 1946, Bitmeyen Balayı, 1958; Charles Vidor-Gilda, 1946; Howard Hawks- Büyük Uyku, 1946; Fritz Lang -Ölüm Korkusu, 1953, Penceredeki Kadın, 1945; Billy Wilder -Çifte Tazminat, 1944, Sunset Bulvarı,1950; Otto Preminger- Laura, 1944; Robert Aldrich- Öp Beni Öldüresiye, 1955 kara film örnekleridir.
  • Fransız Yeni Dalgası’nda noir tonu olan filmler yapılmıştır. François Truffaut-Piyanisti Vurun, 1960; Jean-Luc Godard-Bande a Part, 1964, Alphaville, 1965 gibi.
  • Sadece 1940’lar ve ‘50’lerde yapılan, bu özellikleri taşıyan filmlere film noir deniyor. Bu özellikleri taşıyan ama, 1970’lerden sonra yapılmış benzerlerine neo-noir deniyor.
  • Neo-noir’ların belirgin bir görsel üslubu, mizansenleri, anlatım stratejileri yoktur. Özellikleri yönetmenine, dönemine, ele aldığı konuya göre farklılık gösterir. Vietnam yenilgisi, Watergate skandalı, 1975 resesyonunun yol açtığı kimlik bunalımları, ahlaki yargı mekanizmalarının işlemez hale gelişi ile neo-noir’larda kent de insanlar da çürümüştür. Sadece insanlar ve kurumlar değil, tüm sistem ve kent tehdit edici hale gelmiştir.
  • Neo-noir karakterleri şiddeti tekrar tekrar yaratırlar, bildikleri tek iletişim yolu budur.
  • Neo-noir’larda femme fatale ya hiç yoktur, ya da kontrolü tamamen ele geçirmiştir. Güçlü bir rakip değil, kazanma olasılığı çok fazla olan bir düşmandır. İktidar mücadelesi neo-noir’larda kadının üstünlüğü ile sonuçlanır olmuştur. Cinselliği artık aktiftir. Erkek femme fatale’den hem korkar, hem de onu arzular. Klasik femme fatale zihinsel olarak cinsel aktiviteye girmeyerek, postmodern fatale’ler ise cinselliği sado-mazoşist oyunlar haline getirerek erkek karakterin planlarını bozar.
  • Anthony Minghella -Yetenekli Bay Ripley,1999; Robert Altman-The Long Goodbye, 1973; Roman Polanski-Çin Mahallesi, 1974; Martin Scorsese-Taksi Şoförü, 1976; Lawrence Kasdan-Vücut Isısı, 1981; Bryan Singer -Olağan Şüpheliler, 1995; David Lynch -Kayıp Otoban, 1997; Oliver Stone -Kaybedenler, 1997; Coen Kardeşler filmleri neo-noir filmlerine örnek olarak sayılabilir.
  • Zaman içinde bilimkurgu filmlerine de kara film özellikleri yerleştirildi.
  • 80’lerden sonra film noir etkilerini televizyon ve bilgisayar oyunlarında da göstermeye başladı.
  • David Lynch-Mavi Kadife, 1986 ve Paul Verhoeven-Temel İçgüdü,1992 noir tonlarının postmodern örnekleridir.
  •  Ridley Scott -Bıçak Sırtı, 1982; James Cameron –Terminatör, 1984; Alex Proyas-Gizemli Şehir, 1998  future noir veya tech-noir örneklerdir.

Bugünlerde kara filmleri daha çok seyretmek gerek.

The Big Combo, Joseph Lewis,1955.

The Big Combo, Joseph Lewis,1955.

 

Yararlanılan Kaynaklar

  • Bir Film Nasıl Okunur?, James Monaco, Oğlak Bilimsel Kitaplar, 2002.
  • Beyaz Perdenin Karanlık Yüzü: Film Noir, Hakan Savaş.
  • Film Noir, Neo- Noir, Noir’ın Tonları, Boğaziçi Üniversitesi Mithat Alam Film Merkezi Kitapçığı, Güçsal Pusar, Deniz Burga, Alptekin Uzel, Elif Şendur, T. Balca Arda makaleleri, 2004.
  • Nadir Öperli ders notları.