Etiket arşivi: Foucault

Şiddet 63| Devlet Şiddeti 9

 

Ukrayna’ya bağlı olan Kırım’ın 2014 yılında Rusya tarafından işgal edilmesi ile başlayan Ukrayna-Rusya gerginlik ve çatışmalarını Kiev’de Bağımsızlık Meydanı’nda protesto edenlerin kurduğu kamptan görüntüler. Bu tip durumlar, saldırgan ülkeye çeşitli yaptırımlar uygulanarak çözülmeye çalışılıyormuş gibi yapılıyor. Fotoğraf: Nikita Kadan, Limits of Responsibility, 2014.

Ukrayna’ya bağlı olan Kırım’ın 2014 yılında Rusya tarafından işgal edilmesi ile başlayan Ukrayna-Rusya gerginlik ve çatışmalarını Kiev’de Bağımsızlık Meydanı’nda protesto edenlerin kurduğu kamptan görüntüler.
Bu tip durumlar, saldırgan ülkeye çeşitli yaptırımlar uygulanarak çözülmeye çalışılıyormuş gibi yapılıyor.
Fotoğraf: Nikita Kadan, Limits of Responsibility, 2014.

Bir Zamanlar (Once Upon a Time), Nasan Tur, 2011. Nasan Tur (1974-), altı metre yüksekliğindeki bu Yerleştirmesinde günümüzde var olmayan sekiz ülkenin bayrağını bir araya getirerek ulus devletlerin geçiciliğine ve kırılganlığına dikkat çekmeyi hedefliyor. Fotoğraf: Artfox

Bir Zamanlar (Once Upon a Time), Nasan Tur, 2011.
Nasan Tur (1974-), altı metre yüksekliğindeki bu Yerleştirmesinde günümüzde var olmayan sekiz ülkenin bayrağını bir araya getirerek ulus devletlerin geçiciliğine ve kırılganlığına dikkat çekmeyi hedefliyor.
Fotoğraf: Artfox

Guantanamo Bay, Banksy, 2006. 1903'den beri ABD'nin kira karşılığında kullandığı Kuba'ya ait bir alanda kurulmuş olan Guantanamo Kampı, 2002 yılından itibaren askeri hapishane olarak kullanılmaktadır. Burada, başta Afganistan olmak üzere çeşitli ülkelerde ele geçirilen, El-Kaide ve Taliban ile ilgisi olduğundan şüphelenilen kişiler tutulmaktadır. Kamptaki uygulamaları Avrupa Parlamentosu, Uluslararası Af Örgütü ve BM insan hakları skandalı olarak tanımlamıştır. Kuzey Kore’de de politik suçlu kampları var. Kampta gün boyu çalışmak, idamları izlemek zorunda bırakılmak gibi uygulamalar bir rutin haline gelmiş. Global Karaköy İstanbul, 2016. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Guantanamo Bay, Banksy, 2006.
1903′den beri ABD’nin kira karşılığında kullandığı Kuba’ya ait bir alanda kurulmuş olan Guantanamo Kampı, 2002 yılından itibaren askeri hapishane olarak kullanılmaktadır. Burada, başta Afganistan olmak üzere çeşitli ülkelerde ele geçirilen, El-Kaide ve Taliban ile ilgisi olduğundan şüphelenilen kişiler tutulmaktadır. Kamptaki uygulamaları Avrupa Parlamentosu, Uluslararası Af Örgütü ve BM insan hakları skandalı olarak tanımlamıştır.
Kuzey Kore’de de politik suçlu kampları var. Kampta gün boyu çalışmak, idamları izlemek zorunda bırakılmak gibi uygulamalar bir rutin haline gelmiş.
Global Karaköy İstanbul, 2016.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Nükleer silahlanma yarışında yıkıcı silah potansiyeli, arkaik toplumdaki Mana misali biriktirilir. Öldürme gücü biriktirerek ölümün savuşturulacağına dair arkaik inanç devam eder. Kapitalist ekonomideki sermaye de Manaya benzetilir: Ne kadar çok paraya sahip olunursa, o kadar güçlü, yaralanmaz, hatta ölmez hissedilir.
  • Silahlanma yarışı, bazı görüşlere göre, zafer değil, caydırıcılıktır ve silahsızlanma ciddi toplumsal, iktisadi tehlikeler içerir. Hobbes’a göre, kılıç olmadan sözleşmeler anlam taşımaz.
  • Mao Zedong, iktidar namlunun ucunda büyür, demiştir.
  • Hannah Arendt, günümüzde savaş ve siyaset ya da şiddet ve iktidar arasındaki ilişkilere dair tüm eski doğruların geçerliliğini yitirdiğini söyler.
  • Rus fizikçi Sakharov, termonükleer bir savaş, siyasetin başka araçlarla sürdürülmesi gibi görülemez; ancak evrensel intiharın bir yolu olarak görülebilir, der.
  • Düşmanın bütün topraklarını, mülklerini ve uyruklarını saldırı hedefi sayan toptan savaş kavramının yaratıcısı Prusyalı General Karl von Clausewitz (1780–1831), “Savaş, siyasetin başka araçlarla sürdürülmesidir,” der.
1945 yılında Japonya’nın Nagazaki kentine atılan atom bombasının ardından çekilmiş bu fotoğrafta bir Japon çocuk sırtında ölü kardeşini taşırken görülüyor. Papa Francesco, bu fotoğrafı “Savaşın Meyvesi” ibaresiyle Vatikan’ın nükleer silahlanmaya karşı olan tutumunu hatırlatmak için çoğaltınca bu acı kare gündeme geldi. Fotoğraf: Peru.com

1945 yılında Japonya’nın Nagazaki kentine atılan atom bombasının ardından çekilmiş bu fotoğrafta bir Japon çocuk sırtında ölü kardeşini taşırken görülüyor. Papa Francesco, bu fotoğrafı “Savaşın Meyvesi” ibaresiyle Vatikan’ın nükleer silahlanmaya karşı olan tutumunu hatırlatmak için çoğaltınca bu acı kare gündeme geldi.
Fotoğraf: Peru.com

  • Günümüzde savaş, çok uluslu kapitalizmin doğası nedeniyle savaşan cephelerle sınırlı kalamaz. İran-Irak Savaşı (1980-1988) sırasında Irak’ın Batılı sanayiciler tarafından silahlandırılması devletlerin denetimi dışında olmuştur. Artık savaşta herkesin cephe gerisi düşmanları vardır.
  • Yeni iletişim teknolojileri durdurulması olanaksız bilgi akışına olanak sağlamaktadır. Bir diktatörün bile vazgeçemeyeceği bir iletişim söz konusudur. Bu bilgi akışı, geleneksel savaşlarda gizli servislerin gördüğü işlevi görür. Düşmanın şaşırtılamadığı bir savaş ise olanaklı değildir. Bilgi akışı sürekli olarak sözü düşmana verir; tarafların moralini bozarak hükümetlerine olan güvenlerini sarsar. Bilgi akışı ayrıca yurttaşları düşmanların ölümüne duyarlı hale getirir. Ölüm artık görsel bir nitelik kazanmıştır. Tüm bunlar, Foucault’nun sözünü ettiği yayılmış, parçalanmış iktidar kavramı ile ilgilidir. Savaş artık iki ülkeyi karşı karşıya getirmemekte, sonsuz iktidarları karşı karşıya getirmektedir. Yeni savaş silah tüccarlarını zenginleştirmekte ama tüm dünyada tüm ikincil üretim sanayilerini sekteye uğratmaktadır. Çok sayıda gücün devreye girmesi nedeniyle savaş öngörülemez hale gelir ve genellikle tüm taraflar için yitirilmiş olur. Savaş, nasıl bir gelişme gösterirse göstersin, gelecek on yıllar boyunca dramatik bir siyasal ekonomik ve psikolojik istikrarsızlık içinde uzayıp gidecektir. Bu nedenlere dayanarak Umberto Eco, savaşın artık olanaksız olduğunu ileri sürmüştür.
Bayrak, Teresa Margolles, 2009. Meksikalı sanatçı Teresa Margolles (1963-) eserini kumaş, Meksika’nın kuzey sınırından aldığı toprak ve kan kullanarak yapmış. Eseri ile uyuşturucu trafiğinden ötürü meydana gelen binlerce ölümü ve devletin bu trafiği önlemekteki başarısızlığı/isteksizliği/beceriksizliği temsil etmek istemiş. Eserin bir başka versiyonu 2009 Venedik Bienali’nde de sergilenmiş. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Tate Modern, 2017.

Bayrak, Teresa Margolles, 2009.
Meksikalı sanatçı Teresa Margolles (1963-) eserini kumaş, Meksika’nın kuzey sınırından aldığı toprak ve kan kullanarak yapmış. Eseri ile uyuşturucu trafiğinden ötürü meydana gelen binlerce ölümü ve devletin bu trafiği önlemekteki başarısızlığı/isteksizliği/beceriksizliği temsil etmek istemiş. Eserin bir başka versiyonu 2009 Venedik Bienali’nde de sergilenmiş.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Tate Modern, 2017.

  • Marihuana kullanımını savunanlar, vergilendirilemeyen bir zevkin, devlet tarafından ahlak bozukluğu olarak sunulduğunu öne sürerler.
  • Sivil toplumun gücü, medyanın tarafsızlığı ve açıklığı, kapsayıcı kurumların varlığı devlet şiddetinin önünde en büyük engeldir.
  • Atinalı sanatçı Pavlos Nikolakopoulos, 2001 yılında zorunlu askerlik hizmetini reddetmesi sonucu otomatik olarak uygulanan bir devlet prosedürüyle akıl hastanesi gönderildi ve orada 17 gün tutuldu. Vicdani ret, birçok ülkede yaptırımla karşılaşıyor.
  • Myanmar’ı sadece Budistlerden oluşan bir devlet haline getirmek için Myanmar ordusu yıllardan beri Arakan Müslümanları’na yönelik etnik temizlik yürütmektedir. Saldırı, terör ve açlığa mahkum etme yöntemiyle Müslümanlar, Müslüman Bangladeş’e kitlesel göçe zorlanmaktadır. Myanmar ordusu hem ülkeden kaçan yüz binlerce Arakanlıyı katletmek hem de Bangladeş’e sığınanların geri dönüşünü engellemek için Bangladeş sınırına da mayın döşüyor. Arakan’da yaşayan, Rohingyalı olarak adlandırılan bu Müslüman gruplar yıllardan beri devlet terörü ile karşı karşıya.

 

 

Çağdaş Sanata Varış 327|Çağdaş Sinema 4

  • Stanley Kubrick’in son filmi Gözleri Tamamen Kapalı (Eyes Wide Shut, Stanley Kubrick, 1999) bakışın farklı bir algısını gösterir. 1970’li yıllarda feminist teori tarafından geliştirilmiş olan, Foucaultcu, izleyene ait ataerkil, panoptik bakış nosyonunun ilerisini işaret eder. Güzel ve çıplak vücut, ölüm itkisinin maskı olarak kahramana ve izleyiciye görünür. Pelerinli, ataerkil katılımcılarla törensel itaat ve sahip olunacak nesne olarak kadın göz önüne serilir. Törende kullanılan maskeler, bakan kişinin gözlerindeki panoptik gücün sembolleridir ve bu yolla sinema izleyicisinin kimliksiz, eril bakışını yansıtırlar. (Panoptik bakış, bir güç tarafından gözetim altında tutulup ve yukarıdan, habersizce yapılan gözlemdir.) Film yıldızının fallik iktidarını örten maskenin düşmesi ile bir fahişenin İsa figürü olarak kullanılması arka arkaya gelir. Kurban edilmeyi gönüllü olarak kabul etmesiyle saflaşan, Mesih’e benzeyen Kadın, Lacancı ilk öteki olan anneye benzer. Erkek kahramanın, kadın kurbanın hayatını kurtarmak için hayatını riske attığı alışılagelmiş olay örgüsündeki toplumsal cinsiyet rolleri de tersine çevrilmiş olur.
Gözleri Tamamen Kapalı, Stanley Kubrick, 1999. Fotoğraf: magis.iteso.mx

Gözleri Tamamen Kapalı, Stanley Kubrick, 1999.
Fotoğraf: magis.iteso.mx

  • Doğada bulunan hiçbir şeyin anlamlandırma yetimizden kaçamayacağına; etrafımızdaki her şeyin sayılarla temsil edilip anlaşılabileceğine; bu sayıların ortaya anlamlı bir model çıkaracağına dair yerleşik inanç kendini Kutsal Metinler’de de ortaya koyar. İncil’in şifresi çözülebilir; borsa, küresel ekonomiyi temsil eden bir sayılar evrenidir. DNA ve bilgisayar kodları bir tür üst dildir. Darren Aronofsky’nin π (1998) adlıfilminde izleyici bilimsel bir hedefin yoğun bir psikoza dönüşme evrelerine tanıklık ederken, bir yasağa karşı başarılı bir tür reddediş izler. Bunu başaranın soyadı Cohen’dir. Filmde kapitalist rekabet ile köktendincilik arasındaki örtülü psikotik bağdan dem vurulur; çip ile Tefillin arasında paralellik kurulur. Film boyunca karşılaşılan hemen hemen tüm ötekiler düşmanca, istilacı ve şiddete meyillidir. Filmde, numerolojinin tehlikeleri konusunda uyarılar yapıp bir yasak koymaya çalışan Daedalus’u oynayan bir karakter de vardır.
  • Çağdaş küresel kapitalizm eleştirisi yapan birçok film yapılmıştır. Küresel kapitalizmin sunduğu görünüşte sınırsız olanakların, öznenin arzusunu kısırlaştırarak onu nasıl alt ettiğini gösteren filmlerden biri Aile Babası’dır (The Family Man, Brett Ratner, 2000). Çatallaşan yol anlatısı Şahane Hayat, Tatlı Yalanlar, Kör Talih, Rastlantının Böylesi, Wayne’in Dünyası, Koş Lola Koş, Ben Şahsen Bizzat Kendim gibi bir dizi filmde işlenmiştir: Yapılan seçim, doğrudan kişinin kendini bulacağı gerçekliği tesis eder. Post-politik veya post-ideolojik çağımızda istediğimiz kadar çok seçim yapabiliriz, gerçek meselelere kafa yormamak şartıyla! Sosyal yabancılaşmayı açığa vuran Aile Babası, sistemin devamı için romantizmin sahip olduğu gücün hikayesidir ve en büyük kapitalist başarıların bile geriye hala arzu edilen şeyler bıraktığını gösterir: “Biz” olmak. Siyahi kişi, hem gerekli bilginin koruyucusu (Lacancı bildiği farz edilen özne) hem de önemsizdir (Lacancı objet petit a- gerçek bir nesne değildir, bir fantezi nesnesidir); filmde kendine ait bir sahnesi yoktur. Jane Austen’da aşk için sınıfsal/sosyal yapıları aşmak gerekir. Bugünün romantik komik-dramaları (dramedy) sonunda aşka kavuşup kavuşamamakla değil, aşka kavuşmak için üstesinden gelinmesi gereken imkansız engellerle ilgilenir. Psikanalizde tuzak, yer değiştirme ile ortaya çıkar, bir duygusal karmaşanın başka bir duygusal karmaşa üzerine yansıtılmasıdır.
  • Küresel kapitalizm tarafından sunulan seçenek bolluğunun, doğru seçeneğin yönünü şaşırtmayı hedefleyen bir akıl çelme olduğunu gösteren Akıl Defteri (Memento, Christopher Nolan, 2000), çağdaş küresel kapitalizm ve ideolojisinin gücüne rağmen, öznenin hala yeni riskler alma yetisi olduğunu ve bu yetinin mevcut durum için çok büyük tehdit haline gelebileceğinin uyarısını yapar. Akıl Defteri, fantezinin gerçekliğin öbür yüzü olduğunu söyleyen Lacancı konumu doğrular. Lacan, travmanın bizi şaşırttığını, çünkü daima başka bir travmanın maskesi olduğunu söyler. Akıl Defteri’nde travmatik öz tamamen açık bırakılır. Filmler, ne olduğunu bilme arzumuzu harekete geçirip bu arzuyu tatmin ederler. Film, izleyicideki karar verme arzusunu harekete geçirerek ve aynı anda bu arzuyu gerçekleştirmenin yalnızca imkansız değil yanlış hatta alakasız olduğunu resmederek kendisini içeriden yapı bozumuna uğratır.

 

 

Çağdaş Sanata Varış 273|Çağdaş Kavramsal Sanat 4

Kimlik 3

Zevk ve Demokrasi, Grayson Perry, 2004. Sanatçının sırlı seramik eseri, Perry’nin 2003 yılında Turner Ödülü’ne aday gösterilmesi ve kazanması sonucundaki deneyimlerinden yola çıkarak gerçekleştirilmiştir. Ödül, Birleşik Krallık’ta geniş çapta yankı bulmuş, halk arasında çok konuşulmuştur. Perry bu çömlekte, halktan gelen yorumlara yer vermiştir. Figürlerin konuşma balonlarında ödülü kazanmasıyla ilgili, kimisi basında da çıkan ifadeleri kullanmıştır. Bu yorumlar, onur kırıcılıktan komikliğe kadar uzanır. Küçük Farklılıklar Sergisi, Pera Müzesi, 2015. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Zevk ve Demokrasi, Grayson Perry, 2004.
Sanatçının sırlı seramik eseri, Perry’nin 2003 yılında Turner Ödülü’ne aday gösterilmesi ve kazanması sonucundaki deneyimlerinden yola çıkarak gerçekleştirilmiştir. Ödül, Birleşik Krallık’ta geniş çapta yankı bulmuş, halk arasında çok konuşulmuştur. Perry bu çömlekte, halktan gelen yorumlara yer vermiştir. Figürlerin konuşma balonlarında ödülü kazanmasıyla ilgili, kimisi basında da çıkan ifadeleri kullanmıştır. Bu yorumlar, onur kırıcılıktan komikliğe kadar uzanır.
Küçük Farklılıklar Sergisi, Pera Müzesi, 2015.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Postmodernizm ile yola başlayan Anti-Özcülük, cinsiyet fikrinin doğal veya zorunlu bir kategori değil, kültürel bir kategori olduğunu söylüyordu. Kişilik, kimlik, sübjektiflik ve aracılık kavramlarına yönelik Postmodernist ve Postyapısalcı okuyuşlar, son yıllarda Posthümanizm adı verilen alanın ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu alan, insanlar ve teknoloji, insanlar ve hayvanlar arasındaki ilişkileri araştırır ve farklılıkları Yapısöküm yöntemiyle inceler.
  • 1984 yılında dünya Madonna’yı tanımıştı. O yıllarda beline Boy Toy (jigolo) yazan bir kemer taktı. 1980’ler boyunca feminen-maskülen bir tarz izledi. 1990’larda stilinde seksüel içeriğin dozunu artırdı ve aralara dini motifler yerleştirirken sutyen ve kısa şortlar ile Hint motifli baş aksesuarı kullandı. 1990’ların sonunda etnik-gotik melezi görüntüsünde ellerinde Hint kınası, geyşa makyajı, kimono ile sahneye çıktı. Madonna ile beraber Amerikan kültüründe geleneksel Asya kültürü yükselişe geçti. Koruyucu olduğuna inanılan kırmızı ip bileklikler hızla moda oldu. Madonna, cinsiyet ve etnik unsurlara aşina olunmasına katkı sağladı.
Hans-Peter Feldmann,  Art International 2015 İstanbul. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Hans-Peter Feldmann, Art International 2015 İstanbul.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Queer yaklaşım hem bir teori hem de bir sosyal harekettir. Özellikle kamusal alanda eşcinsel şahısların ifşa edilmesini, doğrudan eylemi savunur. Queer teorisi, kimliklerin doğasını değiştirme hareketinin bir parçasıdır. Queer kuramcılarına göre, kimlik kavramının kendisini reddetmek daha doğrudur. Bu fikrin kökleri Foucault ve Althusser’e uzanır: iktidara fırsat vermemek için özne konumundan çıkmak gerekir. 1960 ve 1970’lerdeki ikinci dalga feminizm, toplumsal cinsiyet ile biyolojik cinsiyet ayrımını çökertir. Biyolojik cinsiyet, kadınlar ve erkekler arasındaki biyolojik ayrımlara, toplumsal cinsiyet ise onları ayıran kültürel farklılıklara işaret eder. Queer teori, biyolojik cinsiyetin de toplumsal cinsiyet gibi kültürel bir inşa olduğunu söyler. Her birey az veya çok erkek ve/veya kadındır. Kadın ve erkek kategorileri baskıcıdır. Filozof Judith Butler, evliliğin ataerkilliğin ve baskının dayanaklarından biri olduğunu; devletin, cinsel davranışların düzenlenmesine ve bireyler arasındaki ilişkinin nitelenmesine el koyuşu olduğunu söyler. Gey ve lezbiyen evlilik talebinin, baskı altındaki diğer kategorilerle aralarına bir mesafe koyma ve cinsel-siyasi rejimi sağlamlaştırma riski taşıdığını öne sürer. Evliliğin, özel hiçbir sivil veya mali hak doğurmamasını ve birlikteliklerin üzerindeki devlet kontrolünün ortadan kalkmasını önerir.
  • Kimlik politikalarına yönelen sanatçılar, cinsel kimlik, eşcinsellik, cinsel tercih, cinsiyet politikaları gibi olgulara da yönelmişlerdir. 1990’lı yıllarda ABD sanat ortamında AIDS hastalığını konu alan yoğun bir sanatsal üretim gerçekleşmiştir.
  • Çağdaş feminist performanslarda yemek ve kadın bedeninin cinsiyetçi söylem tarafından temsilinin eleştirisi yapılır.

 

Çağdaş Sanata Varış 215| Postmodern Sinema 1

  • Freud’un 19. yüzyılın sonunda yarattığı, insan ruhunun çok katmanlı yapısını inceleyerek onun meselelerine dair çözümler üretmeye çalışan ve klinik bir tedavi tekniği olarak da tanımlanabilecek psikanaliz, 20. yüzyılda klinik çerçevenin dışında da kendisine yer bulmuştur. Psikanalizin yeni açılımlar getirdiği alanlar arasında sanat eserleri önemli bir yer tutar. Psikoanalitik yaklaşımın yer aldığı alanlardan biri de sinemadır. Psikanalizin ortaya attığı bazı kavramlar, sinemasal okumanın araçları haline dönüşmüştür.
  • 1970’li yıllarda modern dilbilimin kurucusu Ferdinand de Saussure, yapısal antropolog Claude Lévi-Strauss, Louis Althusser, Roland Barthes, Julia Kristeva, Jacques Derrida gibi daha politik düşünürlerin fikirleri benimsendi. Fransız film kuramcısı Christian Metz’in düşüncelerini büyük ölçüde etkileyen Post Freudçu Jacques Lacan (1901-1981) film kuramında anahtar kişi oldu. Film alanında kullanılan esas terimler Lacancı psikanaliz tarafından dillendirilmiş; yenilikler de Lacancı psikanalizin karşı-sürümü şeklinde görülmüştür.
  • Christian Metz (1931-1993), Lacancı psikanalizdeönemli bir yer tutan imgesel evreye yani çocuğun ayna karşısındaki konumuna atıf yaparak, sinemanın bireyin algı-temsil mekanizmasıyla oynayarak bir kontrol ve bütünlük duygusu yarattığını, izleyicisine tatmin olma hissi verdiğini söyler. İzleyici, bir anlamda röntgencidir ve bundan haz duyar.
  • Foucault ve Baudrillard da bakmak-görmek; kişinin baktığı üzerinde iktidar kurması sorunsalı ile ilgilenmiştir.
  • Postmodernizm’in metinlerarasılık prensibi, edebiyatta diğer bir kitaptan esinlenme şeklinde işlediği gibi sinemada da diğer bir filmden esinlenerek yeni bir film yapmakşeklinde işler. Bu filmlere, yeniden yapım, revizyonist filmler denir.
Fotoğraf: www.tekstilbank.com.tr

Fotoğraf: www.tekstilbank.com.tr

  • Sanat yapıtı estetik bir bütün olarak değil, çok daha büyük bir kültürel yapının parçası olarak görülmeye başlandı: psikanaliz, dilbilim, feminizm, Marksizm, göstergebilim film eleştirisinde önemli disiplinler oldu.
  • Metz ve takipçileri, Freud’un düşüncelerini göstergebilim temelli film kuramlarının önemli unsuru yaptılar. Freud ve Post Freudçu film kuramlarının bazıları hala pek çok üniversitenin sinema araştırma programlarının değişmez parçasıdır. Lacancı kuramlar hakkında kesin ifadelerde bulunmak zordur; Lacan’dan Postmodern Düşünürler bölümünde bahsetmiştik.
  • Bebek aynadaki yansımasını gördüğünde bunun kendisi olduğunu anlamaz; bunun ayrı bir ideal-ego olduğunu düşünür. Daha sonra bu ideal-ego içselleştirildiğinde bebek diğerleriyle özdeşleşme arzusu hisseder. Bu nokta önemlidir çünkü ileride sinemadaki karakterlerle özdeşleşmekten haz alma olarak ortaya çıkar. İmgesel/Hayali denen bu evre, ben’i öteki ile karıştırmaya başladığımız ayna aşaması ile filmlerin cazibesi arasında çok yakın bir ilişki yatar. Lacan’ın özdeşim süreci, sereden kişinin filmin anlatısına dahil olmasında filmin neden bu kadar etkili olduğunun anlaşılmasına imkan vermiştir.
  • Bir çok Lacancı kuramcı, Oidipus hikayesinin Hollywood anlatımlarının tümünde ana olay örgüsü olduğunu savunur.
  • Film tarihinin başında, klasik-dramatik tiyatro ve modern gerçekçi-pozitivist roman edebiyatından aktarılan klasik-gerçekçi, öykülemeci anlatım biçimlerinin, temsil estetiği denilen yöntem, uzun süre filmlerin anlatım tekniği olmaya devam etmiştir.
  • Gilles Deleuze (1925-1995), sinemayı İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrası diye ikiye ayırır. Yönetmenlerin, mekan ve film kişilerinin seçiminin, kameranın hareketinin, izleyicinin genel hikayeye ve kahramanlara hakim olduğu bakışın İkinci Dünya Savaşı sonrasında değiştiğini belirtir. Klasik sinemanın kapsamı, olayları ve karakterleri bir arada tutan yapısı da Savaş sonrasında dağılır. Deleuze, bu durumun ilk belirtilerini, iki dönemi birbirine bağladığını düşündüğü Hitchcock filmlerinde bulur. Savaş sonrasında yerle bir olan sadece uzamlar değildir, film kişileri de bu dağılmadan pay alırlar. Savaş sonrası değişen kültürel ve politik dünya görüşlerine karşı kuşkular gelişmiş, Dünya’yı yeni şekillerde tarif etmenin yolları çizilirken İtalyan Yeni Gerçekçiliği (1948), Fransız Yeni Dalgası (1958), Yeni Alman Sineması (1968) ve Amerikan Bağımsız Sineması (1970) doğmuş, bunlar, birinci bölümü sona erdiren sinema akımları olmuştur. İkinci bölümde, neyin hayal ürünü neyin gerçek olduğunu ya da neyin fiziksel neyin zihinsel olduğunu bilemeyiz; artık imajların birbirine nasıl bağlandığını sormayız, önemli olan imajların ne gösterdiğidir. Nesnenin kendisi yerine, nesneye yönelen bakış açılarıyla nesneyi algılarız. İkinci bölüm artık görmenin sinemasıdır; bu sinema, mevcut algı kalıplarını ve duyum şemalarını bozmuş; yönetmen kadar seyircinin de katılımıyla yeni bir gerçeklik doğmuştur; artık ekranda yeni ruhsallığın sonuçları görülür. Deleuze’e göre, Alain Resnais ve Stanley Kubrick gibi yönetmenlerin temsil ettiği beyin sineması, dünya üzerine yapay beyinler yerleştirerek, yeni yaratıcılık olasılıkları, yeni hareket biçimleri yaratılır; insan bedeni dışında işleyen bir beynin yarattığı yeni bir düzen ortaya çıkar.

 

 

Çağdaş Sanata Varış 182| Kavramsal Sanat 6 Çokkültürcülük

  • 1960’lı yıllarda ırkçılık karşıtlığı yükselişteydi. Öyle ki, tek bir insan ırkının olduğunu savunanlar vardı. Irkçılık, yüz kızartıcı bir çağdışılık, bir utanç kaynağı haline gelmişti.
  • 1968 yılında Memphis, Tennessee, ABD’de öldürülen Martin Luther King Jr., insanların özünde bir ve aynı olduğunu söyleyenlerdendi.
  • Apartheid’ı Güney Afrika Cumhuriyeti’nden başka savunan pek kalmamıştı.
  • O yıllarda ayrıca insanlar hayatlarını diledikleri gibi yaşamaları yönünde teşvik ediliyordu. Olduğu gibi olmak bir kimlik siyasetiydi. Bu siyaseti tarif etmek için kullanılan terim, ABD çıkışlı, Çokkültürcülük (Multiculturalism) oldu.
  • Çokkültürcülük terimi, Britanya ve Avrupa’da daha dar bir anlamda kullanıldı. Buralarda bir siyasal hareket neticesinde değil, halk hareketliliği neticesinde, göç olgusu yüzünden çokkültürlü hale gelindiği düşünüldü.
  • Bazı ülkelerde, ırkçılık ve sömürgeciliğin mirası sorunların merkezinde yer alır.
  • Çokkültürlü hale geldiklerinden bahseden ilk ülkeler, çok etnikli bir yapı olarak tasarlanmış Kanada, Avustralya ve ABD olmuştur. Bu ülkeler 1970’lere dek göçmenlerden ama özellikle çocuklarından asimile olmalarını (anglo-konformizm) beklemişti. Daha sonra göçmenlerin bir yandan yeni ülkelerine uyum sağlarken diğer yandan özgün kültürlerini koruyup yaşatabilmeleri gerektiği anlayışı ortaya çıktı. Bir miktar asimilasyon kaçınılmazdı ama kimseye dayatılmamalıydı. Geçmişi 1971 yılına uzanan, 1988 yılında çıkartılan Kanada Çokkültürlülük Yasası ile Kanada hükümetinin, kültür ve ırk çeşitliliğini benimseyip teşvik edeceği, toplumunun her üyesine kendi kültürel mirasını koruma, arttırma ve paylaşma özgürlüğü tanındığı bildirilmiş; engellerin kaldırılması için devletin gerekli yardımı yapacağı beyan edilmiş; ırkı, ulusu, etnik kökeni, rengi ve dini de kapsayan çeşitli zeminlerde ayrımcılık yapılması yasaklanmıştır.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Batı Avrupa, 1940’ların sonları ile 1973 petrol buhranı arasındaki dönemde işçi ithal etmişti. Bu ülkelere insan akışı, işçilerin birinci derece akrabalarının ve diğer yakınlarının da gerek yasal gerek yasadışı yollarla göçmenlere katılmasıyla devam etmişti.
  • Avrupa ülkelerindeki beyaz olmayan insanların çoğunu Müslümanlar oluşturmaktadır. Etnik azınlıkların üçte birini Müslümanların oluşturduğu Birleşik Krallık, bu konuda müstesna bir yere sahiptir. Bu ülkede bir üst kimlik de hep var olmuştur; İskoç, Galli, İrlandalı gibi kimlikleri kapsayan Britanyalılık.
  • Farklı olarak algılanan, karıştıkları nüfusun içinde kolayca erimeyen, görünür kalmaya devam eden çeşitli çokkültürlü, çok etnikli, çok inançlı dinamikler, genelde aşağı görülmüş toplumlardan veya gruplardan gelmektedir.
  • Göçmenlerin gelip yerleştikleri toplumlar genellikle liberal demokrasilerdir. Zaten Çokkültürcülük de liberal demokrasilerden doğar. Çokkültürcülük, liberal demokrasilerin temelini oluşturan ilkeleri, kurumları ve siyasi normları baştan varsayar. Yeni bir siyaset fikri olan Çokkültürcülük, liberal veya sosyal demokrat eşitlikçilik ve yurttaşlık anlayışından doğmaktadır.
  • Siyasal Çokkültürcülük ahlaki ve bilgisel görelilik, liberalizm, sömürgecilik sonrası düşüncesi veya küreselleşme (karşıtlığı) gibi daha geniş kapsamlı kuramsal çerçevelerin bir parçası olarak ifade edilebilir.
  • Söz konusu kimlik siyaseti, olduğu gibi olmak fikri bazı kadınların, kadın-erkek arasındaki cinsiyet farklılıklarına odaklanmasına; eşcinsellerin doğasını utanç duymadan yaşamak istemesine de ortam hazırladı.
  • 1980’li yılların sonlarından itibaren, Fransız kuramcılar Derrida ve Foucault’nun etkisinin yoğun şekilde hissedildiği bir ortamda, siyasal söylemlerin ve Çokkültürcülüğün işe yararlığına yönelik eleştiriler ağırlık kazanmaya başlamıştı.