Etiket arşivi: Foucault

Çağdaş Sanata Varış 327|Çağdaş Sinema 4

  • Stanley Kubrick’in son filmi Gözleri Tamamen Kapalı (Eyes Wide Shut, Stanley Kubrick, 1999) bakışın farklı bir algısını gösterir. 1970’li yıllarda feminist teori tarafından geliştirilmiş olan, Foucaultcu, izleyene ait ataerkil, panoptik bakış nosyonunun ilerisini işaret eder. Güzel ve çıplak vücut, ölüm itkisinin maskı olarak kahramana ve izleyiciye görünür. Pelerinli, ataerkil katılımcılarla törensel itaat ve sahip olunacak nesne olarak kadın göz önüne serilir. Törende kullanılan maskeler, bakan kişinin gözlerindeki panoptik gücün sembolleridir ve bu yolla sinema izleyicisinin kimliksiz, eril bakışını yansıtırlar. (Panoptik bakış, bir güç tarafından gözetim altında tutulup ve yukarıdan, habersizce yapılan gözlemdir.) Film yıldızının fallik iktidarını örten maskenin düşmesi ile bir fahişenin İsa figürü olarak kullanılması arka arkaya gelir. Kurban edilmeyi gönüllü olarak kabul etmesiyle saflaşan, Mesih’e benzeyen Kadın, Lacancı ilk öteki olan anneye benzer. Erkek kahramanın, kadın kurbanın hayatını kurtarmak için hayatını riske attığı alışılagelmiş olay örgüsündeki toplumsal cinsiyet rolleri de tersine çevrilmiş olur.
Gözleri Tamamen Kapalı, Stanley Kubrick, 1999. Fotoğraf: magis.iteso.mx

Gözleri Tamamen Kapalı, Stanley Kubrick, 1999.
Fotoğraf: magis.iteso.mx

  • Doğada bulunan hiçbir şeyin anlamlandırma yetimizden kaçamayacağına; etrafımızdaki her şeyin sayılarla temsil edilip anlaşılabileceğine; bu sayıların ortaya anlamlı bir model çıkaracağına dair yerleşik inanç kendini Kutsal Metinler’de de ortaya koyar. İncil’in şifresi çözülebilir; borsa, küresel ekonomiyi temsil eden bir sayılar evrenidir. DNA ve bilgisayar kodları bir tür üst dildir. Darren Aronofsky’nin π (1998) adlıfilminde izleyici bilimsel bir hedefin yoğun bir psikoza dönüşme evrelerine tanıklık ederken, bir yasağa karşı başarılı bir tür reddediş izler. Bunu başaranın soyadı Cohen’dir. Filmde kapitalist rekabet ile köktendincilik arasındaki örtülü psikotik bağdan dem vurulur; çip ile Tefillin arasında paralellik kurulur. Film boyunca karşılaşılan hemen hemen tüm ötekiler düşmanca, istilacı ve şiddete meyillidir. Filmde, numerolojinin tehlikeleri konusunda uyarılar yapıp bir yasak koymaya çalışan Daedalus’u oynayan bir karakter de vardır.
  • Çağdaş küresel kapitalizm eleştirisi yapan birçok film yapılmıştır. Küresel kapitalizmin sunduğu görünüşte sınırsız olanakların, öznenin arzusunu kısırlaştırarak onu nasıl alt ettiğini gösteren filmlerden biri Aile Babası’dır (The Family Man, Brett Ratner, 2000). Çatallaşan yol anlatısı Şahane Hayat, Tatlı Yalanlar, Kör Talih, Rastlantının Böylesi, Wayne’in Dünyası, Koş Lola Koş, Ben Şahsen Bizzat Kendim gibi bir dizi filmde işlenmiştir: Yapılan seçim, doğrudan kişinin kendini bulacağı gerçekliği tesis eder. Post-politik veya post-ideolojik çağımızda istediğimiz kadar çok seçim yapabiliriz, gerçek meselelere kafa yormamak şartıyla! Sosyal yabancılaşmayı açığa vuran Aile Babası, sistemin devamı için romantizmin sahip olduğu gücün hikayesidir ve en büyük kapitalist başarıların bile geriye hala arzu edilen şeyler bıraktığını gösterir: “Biz” olmak. Siyahi kişi, hem gerekli bilginin koruyucusu (Lacancı bildiği farz edilen özne) hem de önemsizdir (Lacancı objet petit a- gerçek bir nesne değildir, bir fantezi nesnesidir); filmde kendine ait bir sahnesi yoktur. Jane Austen’da aşk için sınıfsal/sosyal yapıları aşmak gerekir. Bugünün romantik komik-dramaları (dramedy) sonunda aşka kavuşup kavuşamamakla değil, aşka kavuşmak için üstesinden gelinmesi gereken imkansız engellerle ilgilenir. Psikanalizde tuzak, yer değiştirme ile ortaya çıkar, bir duygusal karmaşanın başka bir duygusal karmaşa üzerine yansıtılmasıdır.
  • Küresel kapitalizm tarafından sunulan seçenek bolluğunun, doğru seçeneğin yönünü şaşırtmayı hedefleyen bir akıl çelme olduğunu gösteren Akıl Defteri (Memento, Christopher Nolan, 2000), çağdaş küresel kapitalizm ve ideolojisinin gücüne rağmen, öznenin hala yeni riskler alma yetisi olduğunu ve bu yetinin mevcut durum için çok büyük tehdit haline gelebileceğinin uyarısını yapar. Akıl Defteri, fantezinin gerçekliğin öbür yüzü olduğunu söyleyen Lacancı konumu doğrular. Lacan, travmanın bizi şaşırttığını, çünkü daima başka bir travmanın maskesi olduğunu söyler. Akıl Defteri’nde travmatik öz tamamen açık bırakılır. Filmler, ne olduğunu bilme arzumuzu harekete geçirip bu arzuyu tatmin ederler. Film, izleyicideki karar verme arzusunu harekete geçirerek ve aynı anda bu arzuyu gerçekleştirmenin yalnızca imkansız değil yanlış hatta alakasız olduğunu resmederek kendisini içeriden yapı bozumuna uğratır.

 

 

Çağdaş Sanata Varış 273|Çağdaş Kavramsal Sanat 4

Kimlik 3

Zevk ve Demokrasi, Grayson Perry, 2004. Sanatçının sırlı seramik eseri, Perry’nin 2003 yılında Turner Ödülü’ne aday gösterilmesi ve kazanması sonucundaki deneyimlerinden yola çıkarak gerçekleştirilmiştir. Ödül, Birleşik Krallık’ta geniş çapta yankı bulmuş, halk arasında çok konuşulmuştur. Perry bu çömlekte, halktan gelen yorumlara yer vermiştir. Figürlerin konuşma balonlarında ödülü kazanmasıyla ilgili, kimisi basında da çıkan ifadeleri kullanmıştır. Bu yorumlar, onur kırıcılıktan komikliğe kadar uzanır. Küçük Farklılıklar Sergisi, Pera Müzesi, 2015. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Zevk ve Demokrasi, Grayson Perry, 2004.
Sanatçının sırlı seramik eseri, Perry’nin 2003 yılında Turner Ödülü’ne aday gösterilmesi ve kazanması sonucundaki deneyimlerinden yola çıkarak gerçekleştirilmiştir. Ödül, Birleşik Krallık’ta geniş çapta yankı bulmuş, halk arasında çok konuşulmuştur. Perry bu çömlekte, halktan gelen yorumlara yer vermiştir. Figürlerin konuşma balonlarında ödülü kazanmasıyla ilgili, kimisi basında da çıkan ifadeleri kullanmıştır. Bu yorumlar, onur kırıcılıktan komikliğe kadar uzanır.
Küçük Farklılıklar Sergisi, Pera Müzesi, 2015.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Postmodernizm ile yola başlayan Anti-Özcülük, cinsiyet fikrinin doğal veya zorunlu bir kategori değil, kültürel bir kategori olduğunu söylüyordu. Kişilik, kimlik, sübjektiflik ve aracılık kavramlarına yönelik Postmodernist ve Postyapısalcı okuyuşlar, son yıllarda Posthümanizm adı verilen alanın ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu alan, insanlar ve teknoloji, insanlar ve hayvanlar arasındaki ilişkileri araştırır ve farklılıkları Yapısöküm yöntemiyle inceler.
  • 1984 yılında dünya Madonna’yı tanımıştı. O yıllarda beline Boy Toy (jigolo) yazan bir kemer taktı. 1980’ler boyunca feminen-maskülen bir tarz izledi. 1990’larda stilinde seksüel içeriğin dozunu artırdı ve aralara dini motifler yerleştirirken sutyen ve kısa şortlar ile Hint motifli baş aksesuarı kullandı. 1990’ların sonunda etnik-gotik melezi görüntüsünde ellerinde Hint kınası, geyşa makyajı, kimono ile sahneye çıktı. Madonna ile beraber Amerikan kültüründe geleneksel Asya kültürü yükselişe geçti. Koruyucu olduğuna inanılan kırmızı ip bileklikler hızla moda oldu. Madonna, cinsiyet ve etnik unsurlara aşina olunmasına katkı sağladı.
Hans-Peter Feldmann,  Art International 2015 İstanbul. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Hans-Peter Feldmann, Art International 2015 İstanbul.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Queer yaklaşım hem bir teori hem de bir sosyal harekettir. Özellikle kamusal alanda eşcinsel şahısların ifşa edilmesini, doğrudan eylemi savunur. Queer teorisi, kimliklerin doğasını değiştirme hareketinin bir parçasıdır. Queer kuramcılarına göre, kimlik kavramının kendisini reddetmek daha doğrudur. Bu fikrin kökleri Foucault ve Althusser’e uzanır: iktidara fırsat vermemek için özne konumundan çıkmak gerekir. 1960 ve 1970’lerdeki ikinci dalga feminizm, toplumsal cinsiyet ile biyolojik cinsiyet ayrımını çökertir. Biyolojik cinsiyet, kadınlar ve erkekler arasındaki biyolojik ayrımlara, toplumsal cinsiyet ise onları ayıran kültürel farklılıklara işaret eder. Queer teori, biyolojik cinsiyetin de toplumsal cinsiyet gibi kültürel bir inşa olduğunu söyler. Her birey az veya çok erkek ve/veya kadındır. Kadın ve erkek kategorileri baskıcıdır. Filozof Judith Butler, evliliğin ataerkilliğin ve baskının dayanaklarından biri olduğunu; devletin, cinsel davranışların düzenlenmesine ve bireyler arasındaki ilişkinin nitelenmesine el koyuşu olduğunu söyler. Gey ve lezbiyen evlilik talebinin, baskı altındaki diğer kategorilerle aralarına bir mesafe koyma ve cinsel-siyasi rejimi sağlamlaştırma riski taşıdığını öne sürer. Evliliğin, özel hiçbir sivil veya mali hak doğurmamasını ve birlikteliklerin üzerindeki devlet kontrolünün ortadan kalkmasını önerir.
  • Kimlik politikalarına yönelen sanatçılar, cinsel kimlik, eşcinsellik, cinsel tercih, cinsiyet politikaları gibi olgulara da yönelmişlerdir. 1990’lı yıllarda ABD sanat ortamında AIDS hastalığını konu alan yoğun bir sanatsal üretim gerçekleşmiştir.
  • Çağdaş feminist performanslarda yemek ve kadın bedeninin cinsiyetçi söylem tarafından temsilinin eleştirisi yapılır.

 

Çağdaş Sanata Varış 215| Postmodern Sinema 1

  • Freud’un 19. yüzyılın sonunda yarattığı, insan ruhunun çok katmanlı yapısını inceleyerek onun meselelerine dair çözümler üretmeye çalışan ve klinik bir tedavi tekniği olarak da tanımlanabilecek psikanaliz, 20. yüzyılda klinik çerçevenin dışında da kendisine yer bulmuştur. Psikanalizin yeni açılımlar getirdiği alanlar arasında sanat eserleri önemli bir yer tutar. Psikoanalitik yaklaşımın yer aldığı alanlardan biri de sinemadır. Psikanalizin ortaya attığı bazı kavramlar, sinemasal okumanın araçları haline dönüşmüştür.
  • 1970’li yıllarda modern dilbilimin kurucusu Ferdinand de Saussure, yapısal antropolog Claude Lévi-Strauss, Louis Althusser, Roland Barthes, Julia Kristeva, Jacques Derrida gibi daha politik düşünürlerin fikirleri benimsendi. Fransız film kuramcısı Christian Metz’in düşüncelerini büyük ölçüde etkileyen Post Freudçu Jacques Lacan (1901-1981) film kuramında anahtar kişi oldu. Film alanında kullanılan esas terimler Lacancı psikanaliz tarafından dillendirilmiş; yenilikler de Lacancı psikanalizin karşı-sürümü şeklinde görülmüştür.
  • Christian Metz (1931-1993), Lacancı psikanalizdeönemli bir yer tutan imgesel evreye yani çocuğun ayna karşısındaki konumuna atıf yaparak, sinemanın bireyin algı-temsil mekanizmasıyla oynayarak bir kontrol ve bütünlük duygusu yarattığını, izleyicisine tatmin olma hissi verdiğini söyler. İzleyici, bir anlamda röntgencidir ve bundan haz duyar.
  • Foucault ve Baudrillard da bakmak-görmek; kişinin baktığı üzerinde iktidar kurması sorunsalı ile ilgilenmiştir.
  • Postmodernizm’in metinlerarasılık prensibi, edebiyatta diğer bir kitaptan esinlenme şeklinde işlediği gibi sinemada da diğer bir filmden esinlenerek yeni bir film yapmakşeklinde işler. Bu filmlere, yeniden yapım, revizyonist filmler denir.
Fotoğraf: www.tekstilbank.com.tr

Fotoğraf: www.tekstilbank.com.tr

  • Sanat yapıtı estetik bir bütün olarak değil, çok daha büyük bir kültürel yapının parçası olarak görülmeye başlandı: psikanaliz, dilbilim, feminizm, Marksizm, göstergebilim film eleştirisinde önemli disiplinler oldu.
  • Metz ve takipçileri, Freud’un düşüncelerini göstergebilim temelli film kuramlarının önemli unsuru yaptılar. Freud ve Post Freudçu film kuramlarının bazıları hala pek çok üniversitenin sinema araştırma programlarının değişmez parçasıdır. Lacancı kuramlar hakkında kesin ifadelerde bulunmak zordur; Lacan’dan Postmodern Düşünürler bölümünde bahsetmiştik.
  • Bebek aynadaki yansımasını gördüğünde bunun kendisi olduğunu anlamaz; bunun ayrı bir ideal-ego olduğunu düşünür. Daha sonra bu ideal-ego içselleştirildiğinde bebek diğerleriyle özdeşleşme arzusu hisseder. Bu nokta önemlidir çünkü ileride sinemadaki karakterlerle özdeşleşmekten haz alma olarak ortaya çıkar. İmgesel/Hayali denen bu evre, ben’i öteki ile karıştırmaya başladığımız ayna aşaması ile filmlerin cazibesi arasında çok yakın bir ilişki yatar. Lacan’ın özdeşim süreci, sereden kişinin filmin anlatısına dahil olmasında filmin neden bu kadar etkili olduğunun anlaşılmasına imkan vermiştir.
  • Bir çok Lacancı kuramcı, Oidipus hikayesinin Hollywood anlatımlarının tümünde ana olay örgüsü olduğunu savunur.
  • Film tarihinin başında, klasik-dramatik tiyatro ve modern gerçekçi-pozitivist roman edebiyatından aktarılan klasik-gerçekçi, öykülemeci anlatım biçimlerinin, temsil estetiği denilen yöntem, uzun süre filmlerin anlatım tekniği olmaya devam etmiştir.
  • Gilles Deleuze (1925-1995), sinemayı İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrası diye ikiye ayırır. Yönetmenlerin, mekan ve film kişilerinin seçiminin, kameranın hareketinin, izleyicinin genel hikayeye ve kahramanlara hakim olduğu bakışın İkinci Dünya Savaşı sonrasında değiştiğini belirtir. Klasik sinemanın kapsamı, olayları ve karakterleri bir arada tutan yapısı da Savaş sonrasında dağılır. Deleuze, bu durumun ilk belirtilerini, iki dönemi birbirine bağladığını düşündüğü Hitchcock filmlerinde bulur. Savaş sonrasında yerle bir olan sadece uzamlar değildir, film kişileri de bu dağılmadan pay alırlar. Savaş sonrası değişen kültürel ve politik dünya görüşlerine karşı kuşkular gelişmiş, Dünya’yı yeni şekillerde tarif etmenin yolları çizilirken İtalyan Yeni Gerçekçiliği (1948), Fransız Yeni Dalgası (1958), Yeni Alman Sineması (1968) ve Amerikan Bağımsız Sineması (1970) doğmuş, bunlar, birinci bölümü sona erdiren sinema akımları olmuştur. İkinci bölümde, neyin hayal ürünü neyin gerçek olduğunu ya da neyin fiziksel neyin zihinsel olduğunu bilemeyiz; artık imajların birbirine nasıl bağlandığını sormayız, önemli olan imajların ne gösterdiğidir. Nesnenin kendisi yerine, nesneye yönelen bakış açılarıyla nesneyi algılarız. İkinci bölüm artık görmenin sinemasıdır; bu sinema, mevcut algı kalıplarını ve duyum şemalarını bozmuş; yönetmen kadar seyircinin de katılımıyla yeni bir gerçeklik doğmuştur; artık ekranda yeni ruhsallığın sonuçları görülür. Deleuze’e göre, Alain Resnais ve Stanley Kubrick gibi yönetmenlerin temsil ettiği beyin sineması, dünya üzerine yapay beyinler yerleştirerek, yeni yaratıcılık olasılıkları, yeni hareket biçimleri yaratılır; insan bedeni dışında işleyen bir beynin yarattığı yeni bir düzen ortaya çıkar.

 

 

Çağdaş Sanata Varış 182| Kavramsal Sanat 6 Çokkültürcülük

  • 1960’lı yıllarda ırkçılık karşıtlığı yükselişteydi. Öyle ki, tek bir insan ırkının olduğunu savunanlar vardı. Irkçılık, yüz kızartıcı bir çağdışılık, bir utanç kaynağı haline gelmişti.
  • 1968 yılında Memphis, Tennessee, ABD’de öldürülen Martin Luther King Jr., insanların özünde bir ve aynı olduğunu söyleyenlerdendi.
  • Apartheid’ı Güney Afrika Cumhuriyeti’nden başka savunan pek kalmamıştı.
  • O yıllarda ayrıca insanlar hayatlarını diledikleri gibi yaşamaları yönünde teşvik ediliyordu. Olduğu gibi olmak bir kimlik siyasetiydi. Bu siyaseti tarif etmek için kullanılan terim, ABD çıkışlı, Çokkültürcülük (Multiculturalism) oldu.
  • Çokkültürcülük terimi, Britanya ve Avrupa’da daha dar bir anlamda kullanıldı. Buralarda bir siyasal hareket neticesinde değil, halk hareketliliği neticesinde, göç olgusu yüzünden çokkültürlü hale gelindiği düşünüldü.
  • Bazı ülkelerde, ırkçılık ve sömürgeciliğin mirası sorunların merkezinde yer alır.
  • Çokkültürlü hale geldiklerinden bahseden ilk ülkeler, çok etnikli bir yapı olarak tasarlanmış Kanada, Avustralya ve ABD olmuştur. Bu ülkeler 1970’lere dek göçmenlerden ama özellikle çocuklarından asimile olmalarını (anglo-konformizm) beklemişti. Daha sonra göçmenlerin bir yandan yeni ülkelerine uyum sağlarken diğer yandan özgün kültürlerini koruyup yaşatabilmeleri gerektiği anlayışı ortaya çıktı. Bir miktar asimilasyon kaçınılmazdı ama kimseye dayatılmamalıydı. Geçmişi 1971 yılına uzanan, 1988 yılında çıkartılan Kanada Çokkültürlülük Yasası ile Kanada hükümetinin, kültür ve ırk çeşitliliğini benimseyip teşvik edeceği, toplumunun her üyesine kendi kültürel mirasını koruma, arttırma ve paylaşma özgürlüğü tanındığı bildirilmiş; engellerin kaldırılması için devletin gerekli yardımı yapacağı beyan edilmiş; ırkı, ulusu, etnik kökeni, rengi ve dini de kapsayan çeşitli zeminlerde ayrımcılık yapılması yasaklanmıştır.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Batı Avrupa, 1940’ların sonları ile 1973 petrol buhranı arasındaki dönemde işçi ithal etmişti. Bu ülkelere insan akışı, işçilerin birinci derece akrabalarının ve diğer yakınlarının da gerek yasal gerek yasadışı yollarla göçmenlere katılmasıyla devam etmişti.
  • Avrupa ülkelerindeki beyaz olmayan insanların çoğunu Müslümanlar oluşturmaktadır. Etnik azınlıkların üçte birini Müslümanların oluşturduğu Birleşik Krallık, bu konuda müstesna bir yere sahiptir. Bu ülkede bir üst kimlik de hep var olmuştur; İskoç, Galli, İrlandalı gibi kimlikleri kapsayan Britanyalılık.
  • Farklı olarak algılanan, karıştıkları nüfusun içinde kolayca erimeyen, görünür kalmaya devam eden çeşitli çokkültürlü, çok etnikli, çok inançlı dinamikler, genelde aşağı görülmüş toplumlardan veya gruplardan gelmektedir.
  • Göçmenlerin gelip yerleştikleri toplumlar genellikle liberal demokrasilerdir. Zaten Çokkültürcülük de liberal demokrasilerden doğar. Çokkültürcülük, liberal demokrasilerin temelini oluşturan ilkeleri, kurumları ve siyasi normları baştan varsayar. Yeni bir siyaset fikri olan Çokkültürcülük, liberal veya sosyal demokrat eşitlikçilik ve yurttaşlık anlayışından doğmaktadır.
  • Siyasal Çokkültürcülük ahlaki ve bilgisel görelilik, liberalizm, sömürgecilik sonrası düşüncesi veya küreselleşme (karşıtlığı) gibi daha geniş kapsamlı kuramsal çerçevelerin bir parçası olarak ifade edilebilir.
  • Söz konusu kimlik siyaseti, olduğu gibi olmak fikri bazı kadınların, kadın-erkek arasındaki cinsiyet farklılıklarına odaklanmasına; eşcinsellerin doğasını utanç duymadan yaşamak istemesine de ortam hazırladı.
  • 1980’li yılların sonlarından itibaren, Fransız kuramcılar Derrida ve Foucault’nun etkisinin yoğun şekilde hissedildiği bir ortamda, siyasal söylemlerin ve Çokkültürcülüğün işe yararlığına yönelik eleştiriler ağırlık kazanmaya başlamıştı.

 

Çağdaş Sanata Varış 146| Postmodern Düşünürler 8 Deleuze ve Guattari

Fotoğraf:www.critical-theory.com

Fotoğraf:www.critical-theory.com

  • Foucault’dan etkilenen  filozof Gilles Deleuze (1925-1995) ve Lacan’dan etkilenen psikoanalist Félix Guattari (1930-1992) 1972 yılında işbirliği yapmıştır.
  • Freudçuluk, aileyi evrensel bir kategori olarak ele alır; sınıf, konum veya ırkın aile kurumuna etkisi olmadığını; ailenin sosyal koşullardan veya tarihten bağımsız olarak bilinçdışı üzerinde aynı şekilde etkili olduğunu varsayar. Deleuze ve Guattari, psikanalizin tüm hayatı çekirdek ailenin tekil yapısına indirgediğine dikkat çekmiştir.
  • Freud, politika ve kültürü ailenin dışına iter. Deleuze ve Guattari, bireysel kimlik analizinin çok daha geniş bir sosyal sahaya yayılması gerektiğini savunmuştur.
  • Freudçu fikirlerde sosyal rollerin, politikanın ve kamusal olayların bilinçdışının derinlerine nüfuz etmediği düşünülür. Buna karşın, Deleuze ve Guattari, bilinçdışının toplum ve tarih tarafından sürekli yeniden yazıldığını savunur. Onlara göre bilinçdışı şimdide yaşar. Yapılan işler, tanışılan kişiler, olmak istenen ve istenmeyen kişi türleri, okunan dergi ve kitaplar, alış veriş yapılan mağazalar….bunlardan hiçbiri marjinal değildir. Deleuze ve Guattari’nin çalışmasında, bir ilişkiler ağı, iç içe geçmeler, çapraz aşılanmalar….bir sosyal akışlar ağı vardır.
  • Bilinçdışı arzular ve hevesler, kişisel deneyimin bir sonucu olarak kişiye ait değildir. Bunlar geneldir: sosyal koşullar ve deneyim ile sürekli üretilir ve yeniden üretilirler.
  • Freudçuluk, bilinçdışını karanlık ve tehlikeli ama aynı zamanda sabit ve değişmeyen bir kuvvet olarak görür. Deleuze ve Guattari ise bilinçdışını arzu eden bir makine olarak tarif eder. Bütün sosyal ve kişisel eylemler ve etkileşimlerin gerisindeki dinamik güç olan arzu, değişken ve sürekli adapte olan bir enerjidir. Sürekli limitleri aşmak isteyen; faydalılık, üretkenlik veya verimlilik için endişe etmeyen bir enerjidir.
  • Deleuze ve Guattari için durağan kimlik yoktur; onlar farklılığı, kaosu ve değişim sürecini kutsar.
  • Ruhun doğal olarak bütün, birleşik veya tutarlı olduğu fikrini; evrensel bir teorisi olabileceğini; temellere ve özlere indirgenebileceğini reddederler. Benliği, bir arzular ve kimlikler akıntısı olarak tarif ederler. Bir kimlik için, toplumdaki arzu üretiminin ve dolaşımının, ihtiyaçlar veya içgüdülerden daha önemli olduğunu düşünürler.
  • Postmodern görüşte, sübjektiflik ırk, sosyal sınıf, aile, yaş, konum ve cinsiyetle ilgili farklı sosyal kodların ve ideolojilerin bir karışımıdır. Kişinin kim veya ne olduğu, bu farklı söylemlerin kendi içindeki çatışma ve birleşme süreçlerini nasıl dışa vurduğu ile belirlenir. Bu faktörler etkileşim içine girdikçe benlikte değişimler meydana gelebilir.