Etiket arşivi: Feminizm

Şiddet 39| Batı’da Kadının Konumu 4

ORLAN(1947-) takma adını kullanan ve adını büyük harflerle yazan Fransız performans sanatçısı ve akademisyen, bedenini bir sanat yapıtı olarak kullandı. 1990’da, dokuz ameliyat performansından ilkini gerçekleştirdi. Renkli perdelerle dekore edilmiş tiyatrolarda, bilinci yerinde ama lokal anestezi altında, ünlü modacıların imzasını taşıyan kostümler giyerek, şiir ve müzik eşliğinde, estetik ameliyat geçirdi. Omnipresence adlı yedinci performans, New York’ta gerçekleşti ve uydu yoluyla dünya çapında yayınlandı. Yani izleyici performanstan fiziki olarak ayrıldı. O ameliyatların bazıları videoya kaydedildi. ORLAN, işlemler sırasında çekilmiş fotoğraflarını birer sanat yapıtı olarak izleyiciye sundu. Ameliyatları yapan feminist estetik uzmanı, implantlar yerleştirerek sanatçının yüzünü yeniden şekillendirdi. Bir dizi ameliyatla alnının iki yanına birer boynuz yapıldı (1990’ların başı ile ortası). Kendisini Kolomb öncesi sanat ile özdeşleştirdiği işleri de oldu. ORLAN çalışmasının estetik ameliyatlara değil, güzellik standartlarına karşı olduğunu; kadına ve bedene gittikçe daha çok dayatılan ideolojiye karşı olduğunu belirtmiştir. Bir ifade aracı olarak vücudun kullanılışı ilk kez Yves Klein tarafından 1958-60'ta gerçekleştirilmiş, bu yöntem, 1964 yılı sonrasında Vücut Sanatı olarak adlandırılmıştır. ORLAN’ın girişimi ile bedenin sahibi kimdir; devlet ve bireyin bedenlere hükmetme yetkisi nereye kadardır; sanatın bedenle ilişkisindeki eşik nerede başlar gibi Çağdaş Döneme ait soruları konu alan sanatsal etkinlikler devam etmektedir. ORLAN performanslarında kendi bedenini, feminist sorunlara eğilmek için bir ortam olarak kullanmıştır. Burada Kavramsal Sanat, Beden Sanatı, Feminist Sanat, Performans Sanatı, Video Sanatı iç içedir. Žižek’e göre Batı’nın toplumsal sistemi “liberal kadınları” rekabet güçlerini koruyabilmek için güzellik ameliyatlarına katlanmak için devasa bir baskı altına almaktadır. Kadınların gönüllü olarak güzellik ameliyatı eziyetine katlandıkları Batılı toplumun, kadınları sünnete maruz bırakan Afrika toplumundan ilke olarak farkı yoktur. Fotoğraf: biografieonline.it

ORLAN(1947-) takma adını kullanan ve adını büyük harflerle yazan Fransız performans sanatçısı ve akademisyen, bedenini bir sanat yapıtı olarak kullandı. 1990’da, dokuz ameliyat performansından ilkini gerçekleştirdi. Renkli perdelerle dekore edilmiş tiyatrolarda, bilinci yerinde ama lokal anestezi altında, ünlü modacıların imzasını taşıyan kostümler giyerek, şiir ve müzik eşliğinde, estetik ameliyat geçirdi. Omnipresence adlı yedinci performans, New York’ta gerçekleşti ve uydu yoluyla dünya çapında yayınlandı. Yani izleyici performanstan fiziki olarak ayrıldı.
O ameliyatların bazıları videoya kaydedildi. ORLAN, işlemler sırasında çekilmiş fotoğraflarını birer sanat yapıtı olarak izleyiciye sundu. Ameliyatları yapan feminist estetik uzmanı, implantlar yerleştirerek sanatçının yüzünü yeniden şekillendirdi. Bir dizi ameliyatla alnının iki yanına birer boynuz yapıldı (1990’ların başı ile ortası). Kendisini Kolomb öncesi sanat ile özdeşleştirdiği işleri de oldu.
ORLAN çalışmasının estetik ameliyatlara değil, güzellik standartlarına karşı olduğunu; kadına ve bedene gittikçe daha çok dayatılan ideolojiye karşı olduğunu belirtmiştir.
Bir ifade aracı olarak vücudun kullanılışı ilk kez Yves Klein tarafından 1958-60′ta gerçekleştirilmiş, bu yöntem, 1964 yılı sonrasında Vücut Sanatı olarak adlandırılmıştır. ORLAN’ın girişimi ile bedenin sahibi kimdir; devlet ve bireyin bedenlere hükmetme yetkisi nereye kadardır; sanatın bedenle ilişkisindeki eşik nerede başlar gibi Çağdaş Döneme ait soruları konu alan sanatsal etkinlikler devam etmektedir.
ORLAN performanslarında kendi bedenini, feminist sorunlara eğilmek için bir ortam olarak kullanmıştır.
Burada Kavramsal Sanat, Beden Sanatı, Feminist Sanat, Performans Sanatı, Video Sanatı iç içedir.
Žižek’e göre Batı’nın toplumsal sistemi “liberal kadınları” rekabet güçlerini koruyabilmek için güzellik ameliyatlarına katlanmak için devasa bir baskı altına almaktadır. Kadınların gönüllü olarak güzellik ameliyatı eziyetine katlandıkları Batılı toplumun, kadınları sünnete maruz bırakan Afrika toplumundan ilke olarak farkı yoktur.
Fotoğraf: biografieonline.it

  • Feminizm, felsefeye yeni bir boyut katmıştır: Kişinin cinsiyetinin dünyaya yaklaşım tarzını belirleyen önemli bir koşul olduğunda ısrar eder; biyolojik koşulların da felsefi problemlerin formüle edilmesinde belli farklılıklara neden olacağını öne sürer.
  • 19. yüzyılda Avrupa ve Kuzey Amerika’da ilk evre feminist hareketler özellikle kadınların oy verme hakkında ısrarlı oldular.
  • Feminist felsefenin ikinci evresi, 1949’da Simone de Beauvoir’nın İkinci Cins kitabının yayımlanmasıyla başladı. Beauvoir, Varoluşçuluk ile feminizmi birleştirerek felsefedeki cinsiyet ve biyolojik farklılıklarla ilgili tartışmayı başlattı. Beauvoir, kadınların erkeklere göre Öteki olduklarını kabullenerek toplumsallaştıklarını öne sürüyordu. Kadınların bu içsel sınırlardan kendilerini kurtarmaları gerekiyordu. Kadınların özgürlüğünün erkeklerin özgürlüğünü de sağlayacağını söylüyor, “Kadın olarak doğulmaz; kadın olunur” iddiası ile, temel önemde bir ayrımın, cinsiyet ile toplumsal cinsiyetin ortaya çıkmasına yol açıyordu.
  • 1960’ların sonlarında, Amerika ve Avrupa’daki sol hareketlerin parçası olan feminist hareketler, kadınları boyun eğmeye zorlayan toplumsal ve psikolojik yapıların yok edilmesiyle ilgilendiler; farkında olmadan sürdürülen seksist varsayımları analiz ettiler. Batı felsefesinin “evrensel” ve “nesnel” tutumu beyaz erkeğin tutumuydu.
  • 1968 sonrası karşı kültürcü eleştiri geleneğinden doğan, aktif azınlık hareketi olan Feminizm, Çağdaş Dönemde Avrupa toplumlarında çoğunluğun egemen değeri haline geldi. Erkek üzerinden kadına dayatılanları; erkek dünyasına hizmet veren kadınları; çok küçük yaşta zorla evlendirilenleri; evdeki baskıdan dolayı evden kaçan genç kızları; bir kocaya ve babaya ait olarak kadının var olabilmesini kabullenmek Batı’da artık mümkün değil.
  • Feminizmin üçüncü dalgası daha alt düzeydeki toplumsal sınıflar ile kültürlerden gelen kadınlarla özel olarak ilgilenmeye önem verdi. Feminizm, azınlık grupların ve üçüncü dünyadan kadınların bakış açısıyla yeniden ele alınıyor ve yeniden tanımlanıyor, birçok kadının marjinalleştirilmesi giderilmeye çalışılıyor.
  • Feministler cinsiyetçi dile karşı çok eleştireldir. Tahakküm ideolojilerinin kız/kadın kelimelerinin kullanımı ile kurumsallaştığı öne sürülür. İş “adamları”ndan bahsettiğimizde de aynı sonuca ulaşırız.
  • Feministler, tecavüzü cinsel bir suç olarak değil, bir şiddet suçu olarak görürler. Tecavüz, güç isteminin cinsel bir ifadesidir. Tecavüzcü, toplumsallaşması eksik olan kişidir.
  • Polonyalı psikolog Elisabeth Brami’nin yazdığı, Fransız çizer Estelle Billon-Spagnol’un resimlediği Kız Çocuk Hakları Bildirgesi adıyla Türkçeye de çevrilen çocuk kitabı, kadınların da her şeyi yapabileceğini anlatan, cinsiyet ayrımcılığına karşı çıkan 15 maddeden oluşan küçük bir kitap ama misyonu büyük. Konunun beyinlere genç yaşta işlenmesi gerektiğinin altını çizen bir çalışma.
  • UNESCO verilerine göre, bilim eğitimi alanların %53’ü kadınken çalışma hayatında bu rakam %28’e geriliyor. Nedenler, ülkelerin ve bölgenin bulunduğu konuma göre ele alındığında:
    Arap ülkelerinde bilim politikasıyla ilgili birikim olmaması; araştırma enstitüleri ve fonların sayısının düşük olması öne çıkarken İngiltere ve ABD’de ise eşitlik, terfi ve fırsatlarda denklik olmaması bu duruma neden olarak görülüyor.
  • 2017 yılında Paul Auster, ABD başkanlık seçim sonuçlarını değerlendirirken, ABD halkının kadın başkan fikrine hala hazır olmadığının anlaşıldığını söylüyor.

 

Çağdaş Sanata Varış 274|Çağdaş Kavramsal Sanat 5

Kimlik 4
Feminist Sanat 1

Human Target, Kezban Arca Batıbeki, 2015. Sanatçının, antika anatomik poster üzerine akrilik, kolaj ve kaligrafi ile ülkemizde sayıları gittikçe artan boşanmak isteyen, komutlara direnen kadınların cinayete kurban gitmesi, şiddete maruz kalması ile bağlantılı olarak düşünülebilecek eseri İstanbul Bienali 2015’te sergilenmişti. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Human Target, Kezban Arca Batıbeki, 2015.
Sanatçının, antika anatomik poster üzerine akrilik, kolaj ve kaligrafi ile ülkemizde sayıları gittikçe artan boşanmak isteyen, komutlara direnen kadınların cinayete kurban gitmesi, şiddete maruz kalması ile bağlantılı olarak düşünülebilecek eseri İstanbul Bienali 2015’te sergilenmişti.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • 1968 sonrası karşı kültürcü eleştiri geleneğinden doğan, aktif azınlık hareketi olan Feminizm, Çağdaş Dönemde Avrupa toplumlarında çoğunluğun egemen değeri haline geldi. Erkek üzerinden kadına dayatılanları; erkek dünyasına hizmet veren kadınları; çok küçük yaşta zorla evlendirilenleri; evdeki baskıdan dolayı evden kaçan genç kızları; bir kocaya ve babaya ait olarak kadının var olabilmesini kabullenmek artık mümkün değil.
  • Feministler cinsiyetçi dile karşı çok eleştireldir. Tahakküm ideolojilerinin kız/kadın kelimelerinin kullanımı ile kurumsallaştığı öne sürülür. İş “adamları”ndan bahsettiğimizde de aynı sonuca ulaşırız.
  • Sabire Susuz’un (1967-) serigrafi, yerleştirme ve performansları bulunuyor. Eserlerinde farklı malzemeler kullanıyor. Sabire Susuz 2009 yılında Benleniyorum adlı bir Performans gerçekleştirmiş; yarısı gelinlik, yarısı damatlık olan bir giysi giymiş, düğün pastası yenilmiş, düğün dansı yapılmış, balayına gidilmişti! Susuz, başka birinin hayatında iyi bir nesne olmaktansa, kendi hayatının öznesi olmayı seçtiğini açıklamıştı. Kadının hayatta ulaşabileceği en üst mertebenin, gelinliği giyip evlendiği zamanmış gibi kurgulandığını, iki kişi evlendiğinde öznelliklerinin yok olduğunu, “biz” olduklarını kadının bundan kurtulması gerektiğini söylüyor.
Feminist sanatçılar eserlerinde tarihsel süreçte minör olarak görülen, kadınla özdeşleştirilen el sanatları, dikiş, nakış ve örgüye bilinçli olarak başvurmuşlardır. Art International 2015’te İstanbul’da sergilenen, İstanbul için üretilmiş eserlerden biri. Joana Vasconcelos’un (1971-) yapıtı  Diego, Ramona ve Cervantes. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Feminist sanatçılar eserlerinde tarihsel süreçte minör olarak görülen, kadınla özdeşleştirilen el sanatları, dikiş, nakış ve örgüye bilinçli olarak başvurmuşlardır.
Art International 2015’te İstanbul’da sergilenen, İstanbul için üretilmiş eserlerden biri. Joana Vasconcelos’un (1971-) yapıtı Diego, Ramona ve Cervantes.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Eserlerinde muhafazakar erkek egemenliğine karşı duruşuyla tanınan ABD’li sanatçı Georgia O’Keefe’in (1887-1986) 1932’de ürettiği Jimson Weed isimli tablosu, 2014 yılında bir müzayedede 44 milyon 400 bin dolara alıcı bularak, bir müzayedede bir kadın sanatçıya o yıla kadar ödenmiş en yüksek fiyata satıldı. Bu satış, Feminist Sanat’ın öne çıkması ile kadın sanatçıların eserlerinin fiyatının yükselmesi olarak da yorumlandı.
  • İsrailli klinik psikolog, yazar ve ressam Bracha Ettinger (1948-), Lacan, Levinas, Deleuze ve Guattari’den feyz alan bir düşünür. Lacan’ın fallus ile erkek cinsel organı arasında kurduğu analojinin simgelediği eril iktidarın karşısına, matris ile dölyatağı arasında kurduğu analoji aracılığıyla dişil iktidarı koydu. Sanatçının işlerinin kadınlar ve kadınlık, doğum, beden, cinsellik ve insanlar arası ilişkiler üzerine olduğu söylenebilir.
Bracha Ettinger, 14. İstanbul Bienali’ne 18 adet resim, tuttuğu defterler, çizimler ve diğer kişisel nesnelerden oluşan bir enstalasyon ile katıldı. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Bracha Ettinger, 14. İstanbul Bienali’ne 18 adet resim, tuttuğu defterler, çizimler ve diğer kişisel nesnelerden oluşan bir enstalasyon ile katıldı.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

 

Çağdaş Sanata Varış 221| Postmodern Sinema 7 Kadın Yönetmenler

  • Lacancı psikanalizde, erkeksiliği tanımlayan, fallus değil, bir gösterendir: hadım edilmenin göstereni. Yani bu bir dışsal eklentidir ve bilinçdışı dil gibi yapılanmıştır. Bir erkeğin erkeksiliğini tanımlayan kendi otoritesinin dayandığı bir dış fallik gösterenle girdiği ilişki tarzıdır. Bunu, ona otorite bahşeden bir Öteki figürünün dikkatini çekmek için kullanır, diye yorumlar Slavoj Zizek.
  • Lacan’ın bakış ve hadım edilme üzerine tezleri, feminist film kuramının odak noktası olmuştur. Britanyalı feminist film teorisyeni Laura Mulvey’e (1941-) göre, Hollywood sinemasının ataerkil düzeni kadınların erkeklerde uyandırdığı hadım edilme korkusuna iki çözüm getirir: kadındaki bu eksikliğin, yaptığı bir yanlıştan dolayı cezalandırılmış olmasının bir parçasıdır ya da fetişleştirilerek vücudunun herhangi bir bölümüne önem atfedilir. Erkek izleyiciler, erkeğin hadım edilme endişesini yok eden kadın imgesini fetişleştiren sinemayı izlerken haz duyar.
  • Feminizm’in ilk dalgası 1800’lü yılların sonlarına, ikinci dalgası 1960’lı yıllara tarihlendirilir.
Oscar Ödülü getiren The Hurt Locker filmi ABD’de CIA’in gizli bilgileri film yapımcılarına sızdırdığı konusunda tartışma yaratmıştı. Kathryn Bigelow filmin çekiminde. Fotoğraf: cuarts.wordpress.com

Oscar Ödülü getiren The Hurt Locker filmi ABD’de CIA’in gizli bilgileri film yapımcılarına sızdırdığı konusunda tartışma yaratmıştı. Kathryn Bigelow filmin çekiminde.
Fotoğraf: cuarts.wordpress.com

  • 1970’lerden günümüze, Amerikan film endüstrisine giren birçok kadın olmuştur. Önceleri endüstri, kadınları yönetmenlik veya prodüksiyon gibi üst düzey işlerden büyük ölçüde dışlayan erkeklere özel bir alandı.
  • 1895-1920 döneminde yalnızca Alice Guy Blaché ve Louis Weber yönetmen olarak çalışmıştı. Hollywood’un klasik döneminde ise yalnızca Dorothy Arzner ve Ida Lupino vardı.
  • Joan Micklin Silver, ana akım stüdyo filmlerine geçmeden önce, 1970’lerde bağımsız filmlerde yönetmenliğe başlamıştır. Gale Ann Hurd de, bağımsız prodüksiyondan Terminatör filmleri (1984,1991,2003), Uçurum (1989), Dante Yanardağı (1997) ve Hulk (2003) gibi stüdyo filmlerine geçmiştir.
  • Susan Seidelman, düşük bütçeli bağımsız film sektöründe çalışmış, ilk filmi Smithereens (1982), Cannes Film Festivali’nde ödül alan ilk bağımsız Amerikan filmi olmuştur. Daha sonra Desperately Seeking Susan (1985) gibi daha büyük bütçeli stüdyo filmlerine geçmiştir. Yönetmenin bütün filmlerinde güçlü bir kadın başkahraman vardır ve kadınları, dışarıdan birinin görüş açısı ile değil, içeriden bir görüş açısıyla sunar.
  • Pek çok kadın yönetmen kariyerlerine istismar filmleri yaparak başlamıştır. Stephanie Rothman The Velvet Empire (1971) filminde bir erkeği kurban rolüne koyarak alışılagelmiş janr geleneklerini tersine çevirir.
  • Bazı kadın yönetmenler film okulu mezunu iken, bazıları oyunculuktan yönetmenliğe geçmiştir.
  • Sanat okulu mezunu Kathryn Bigelow, uzun metrajlı filmlerinde, Hollywood’un geleneksel maskülen film janrlarına Avrupa Sanat Sineması yaklaşımı uygular. Bu janrları bir tek filmde birleştirerek karma janrlar oluşturur. Örneğin 1987 yılı yapımı Near Dark (Karanlık Bastığında) filmi, korku-vampir filmi ve Western arasında karma bir filmdir. Filmleri janrları karıştırırken bir sanat filmi duyarlılığı içerir. Bigelow’un filmleri karamsar, mavi tonlarda, aydınlatma ve dokulara dayalı güçlü, ayırt edici görsel bir stile sahiptir. Kurgu hızları ya çok yavaş, ya çok hareketlidir. Filmleri daima klasik filmlere saygı ögeleri içerir. 1981 yapımı klasik Hollywood filmi ile yeraltı filmi estetiğini birleştiren Loveless (Sevgisiz), klasik Hollywood motosikletli genç filmlerine bir saygı ifadesi ve yeniden tanımlama amacı taşır. Filmlerindeki en yaygın karakterlerden biri çift cinsiyetli kadındır. Filmlerinde tecavüz sahnesi gösterilmez, işlenen ensest suçu ima edilir.
  • Mary Lambert ve Kathryn Bigelow, kadın yönetmen etiketini; kadın estetiği, kadın gözü gibi kavramları zayıflatıcı ve cinsiyetçi bulur; onlara göre yönetmenlik, cinsiyete göre tanımlanan bir meslek değildir. Her iki yönetmen de, genelde maskülen olduğu düşünülen janrlar olan korku ve aksiyon filmleri yapmayı tercih etmiştir.
  • Kathryn Bigelow ve Mark Boal, The Hurt Locker (2008) filmi ile Akademi’nin En İyi Yönetmen Ödülünü almıştır. 2011 yılında MOMA’da Crafting Genre: Kathryn Bigelow adlı bir sergi açılmıştır.

 

Çağdaş Sanata Varış 184| Kavramsal Sanat 8 Feminist Sanat 1

  • Cinsel demokrasinin kökleri 1968 sonrası yıllarda ortaya çıkan karşı kültür ve cinsel özgürleşme hareketlerine uzanır. O dönemden başlayarak Batı’da cinsellik alanında doğal ve toplumsal düzen arasındaki sınırlar aşınmış; cinsiyet ilişkileri sekülerleşme yoluna girmiş; aile, üreme ve cinsel roller dinin ve toplumsal muhafazakarlığın boyunduruğundan çıkmıştır. Doğum kontrolü ve kürtaj hakkı savunulmuş; üreme ile cinsellik iki farklı olgu olarak tanımlanmıştır.
  • Feminizm, 1968 sonrası karşı kültürcü eleştiri geleneğinden doğan, bir aktif azınlık hareketidir.
  • 1970’lerde Özel Olan Politiktir feminist sloganı ile kadının yeri ve cinsellikle ilgili meseleler özel alanın ötesine taşınmış, siyasi ve kültürel alanın merkezine oturmuştur.
  • Michel Foucault, cinsel devrimin bireyleri günah çıkarmaya, itirafa ve cinsellikle ilgili söylemi terk etmeye kışkırttığını söyler.
  • 1960’lı yıllardan itibaren ABD’de kadının sanatta, sanat tarihinde, sanat kurumlarında ve müzelerde yeterince temsil edilmemesine, hatta çoğu zaman tümüyle dışlanmasına karşı mücadele başladı.
  • Feminist Sanat, 1960’lı yıllarda bütün dünyada yaşanan politik eylem ruhu ve muhalefet ortamından doğmuş ve beslenmiştir.
  • Feminist Sanat, kadınların davasının yoğun bir biçimde gündeme gelmesinde önemli rol oynamıştır.
  • Modernizm’in erkek egemen sanatına karşı çıkılmıştır.
  • Feminist Sanat, tarihin göz ardı ettiği kadın sanatçıların keşfine neden olmuş, yeni yazılan sanat tarihlerinde kadın sanatçıların gündeme gelmesinde rol oynamış ve kadın sanatçıların daha fazla temsil olanağı bulmasının yolunu açmıştır.
  • ABD’li sanat tarihçisi Linda Nochlin’in (1931-) 1971’de yayımladığı Neden Hiç Büyük Kadın Sanatçı Yok? başlıklı makalesinin çığır açıcı olduğu düşünülüyor.
  • Başta eğitim olmak üzere kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmayışına; kavramların erkekler tarafından erkekler için belirlenmiş olmasına dikkat çeken eserler verildi. Sanat tarihi yeni bir bilinçle irdelenmeye başlandı.
  • Modernist sanatta ürün veren Helen Frankenthaler (1928-2011), Louise Nevelson (1899-1988), Bridget Riley (1931-) gibi kadın sanatçıların kendilerini bir anlamda cinsiyetlerinden arındıran bir tavırla sanat yaptıklarına dikkat çekildi.
  • 1970’lerde ABD’de sanat, inisiyatif, oluşum, dernek, birlik gibi çeşitli çatılar altında kadın sanatçılar gruplaştı. İmza kampanyaları, protesto gösterileri yapıldı. Kadın sanatçıların sergileri için ayrı mekanlar oluştu, dergiler yayımlandı, Feminist Sanat eğitimleri başladı.
  • İlk kuşak feminist sanatçılar, 1960-1980 arasında, kadınlığın ayırıcı özelliklerini ortaya koymaya çalıştılar. Eserlerde kadın bedenine ve temsillerine, doğurganlığa ve ana tanrıça kültüne odaklanıldı. Bu yaklaşım, tarihsel süreçte kadınlıkla bağlantılandırılan dekoratif, minör, duygusal, amatör gibi özelliklerin üzerine gidilmesine yol açtı. Kadın ve üretiminin küçümsenmesinin nedenleri araştırıldı; ayrımların kültürel yapılar içinde, belli güç ilişkileri temelinde ele alındı.
  • İlk kuşağın işleri arasında temizlik, rejim, bekleyiş gibi kadınlara özgü olduğu düşünülen olgular da konu olmuştur.
The Dinner Party, Judy Chicago, 1979. 1979 tarihli Yemek Daveti adlı enstalasyon, ilk epik Feminist Sanat ürünü olarak kabul edilmektedir. Batı kültürünün 39 ünlü kadınının bu üçgen masada yeri vardır. Virginia Woolf, Bizans İmparatoriçesi Theodora gibi. Sofradaki her tabak el boyaması Çin porselenidir ve tüm peçeteler ile runner’lar nakışlıdır. Her tabakta vajinayı andıran bir taraf vardır. Masanın durduğu zemin üçgen seramiklerle kaplıdır ve her birinin üzerinde tarihte iz bırakmış 999 kadının adı vardır. Eserin yapımı çok sayıda kadın sanatçının katılımıyla 1974-1979 yıllarında devam etmiştir. Eser, çıktığı dünya turnesinde 15 milyon kişi tarafından izlenmiştir. 2007 yılından bu yana New York’ta Brooklyn Feminist Sanat Müzesi’nde sergilenmektedir. Ahşap, seramik, kumaş, metal, boya ile üretilmiş Yemek Daveti, kadın hareketine adanmış bir tür simgesel anıttır. Fotoğraf: saci-art.com

The Dinner Party, Judy Chicago, 1979.
1979 tarihli Yemek Daveti adlı enstalasyon, ilk epik Feminist Sanat ürünü olarak kabul edilmektedir. Batı kültürünün 39 ünlü kadınının bu üçgen masada yeri vardır. Virginia Woolf, Bizans İmparatoriçesi Theodora gibi. Sofradaki her tabak el boyaması Çin porselenidir ve tüm peçeteler ile runner’lar nakışlıdır. Her tabakta vajinayı andıran bir taraf vardır. Masanın durduğu zemin üçgen seramiklerle kaplıdır ve her birinin üzerinde tarihte iz bırakmış 999 kadının adı vardır. Eserin yapımı çok sayıda kadın sanatçının katılımıyla 1974-1979 yıllarında devam etmiştir. Eser, çıktığı dünya turnesinde 15 milyon kişi tarafından izlenmiştir. 2007 yılından bu yana New York’ta Brooklyn Feminist Sanat Müzesi’nde sergilenmektedir.
Ahşap, seramik, kumaş, metal, boya ile üretilmiş Yemek Daveti, kadın hareketine adanmış bir tür simgesel anıttır.
Fotoğraf: saci-art.com

The Crowning, Judy Chicago,  Nakış, 1984. Doğum adı verilen projede kadınlar, Ortaçağ’da olduğu gibi birlikte dikiş, nakış yaptılar. Böylece kadınların tarihini devam ettirdiler. www.throughtheflower.org

The Crowning, Judy Chicago, Nakış, 1984.
Doğum adı verilen projede kadınlar, Ortaçağ’da olduğu gibi birlikte dikiş, nakış yaptılar. Böylece kadınların tarihini devam ettirdiler.
www.throughtheflower.org

  • Carolee Schneemann’ın (1939-) Et Şenliği (1964) performansı ve Aybaşı Günlüğü desenleri (1971); Monica Sjoo’nun (1938-2005), 1968 tarihli kovuşturmaya uğrayan Doğum adlı resmi; Judy Chicago’nun (1939-) 22 kadın sanatçıyla birlikte gerçekleştirdiği Yemek Daveti (1974); Yoko Ono’nun (1933-) 1964’te gerçekleştirdiği ve dosyamızda Fluxus konusunda detayını verdiğimiz Kesip Biçme İşi (Cut Piece); Gina Pane’in (1939-), Vücut Sanatı bölümünde de değineceğimiz,  kendi bedenini kanatarak tarihin kadın bedenine uyguladığı şiddete metaforik bir yanıt verdiği Ruh Hali adlı performansı (1974) gibi yapıtlar ilk kuşak feministlerin eserlerine örnek verilebilir.
  • Grapefruit adlı kitabı ile Yoko Ono, o güne kadar benzeri görülmemiş bir Kavramsal Sanat kitabı yazmış oldu. Kitap, çoğunlukla performans önerilerini içeriyor..