Etiket arşivi: Felsefe

Çağdaş Sanata Varış 329|Çağdaş Sanata Yöneltilen Eleştiriler

Düşünen, Cody Choi (1961-). Rodin’in Düşünen Adam’ı tuvalet kağıdı, Pepto-Bismol adlı mide bağırsak rahatlatıcı, alçı ve ahşap ile 1995-1996’da üretilmiş. Düşünen’in üzerine konduğu ahşap sandık ise sanatçının 1994 yılındaki bir yapıtı. Bienal’de eser, diğerinin fotoğrafı ile birlikte sergileniyordu. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Venedik Bienali, Kore Pavyonu, 2017.

Düşünen, Cody Choi (1961-). Rodin’in Düşünen Adam’ı tuvalet kağıdı, Pepto-Bismol adlı mide bağırsak rahatlatıcı, alçı ve ahşap ile 1995-1996’da üretilmiş.
Düşünen’in üzerine konduğu ahşap sandık ise sanatçının 1994 yılındaki bir yapıtı. Bienal’de eser, diğerinin fotoğrafı ile birlikte sergileniyordu.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Venedik Bienali, Kore Pavyonu, 2017.

  • Dünyadaki büyük metropollerin hepsinin birbirine benzemesi, mimarinin kendini kopyalaması olarak düşünülüyor.
  • Sanatın insanı şaşırtması, sarsması gerektiği genel kabul gören bir kanı. Ama çağdaş görsel sanat yapıtlarının aracı amaç haline getirdiği; bütün meselenin hüner göstermeye indirgendiği; sanatın gösteri yanının ağır basmaya başladığı; hatta lunapark derinliğine indiğini; söylenmek istenen sözlerin çok sıradan olduğu; çağdaş sanatçının daha az estetik, daha çok etik talep ettiği; içerik ön plana çıktıkça da sığlaşmaya, zayıflamaya başladığı getirilen eleştiriler arasında.
  • Nasıl ki popüler kültürün baskısı bir dönem edebiyatı tepki olarak felsefe yapmaya ittiyse, görsel sanatta da özellikle Pop Art akımına tepki olarak Kavramsal Sanat bir dönem için önem kazanmıştı. İki alanda da derinleşme uzun sürmedi, küreselleşmenin etkileriyle bir kez daha tezli ya da slogancı edebiyat ağır basar oldu, Kavramsal Sanat da yerini yerleştirme, video, fotoğraf gibi araçlarla bir tür slogancı sanata bıraktı. Etik açıdan derinleşmek yerine, etik boyut giderek sığlaştı, politikleşti. Çağdaş sanat gazeteciliğe, röportaja, belgesele benzemeye başladı, deniyor.
  • Politik ya da sosyolojik kurgularla, estetiğin tamamen ikinci plana atıldığı, çarpıcı söz söylemenin en önem verilen konu olduğu söyleniyor. Çağdaş Sanat derinlikli sanat yapıtları değil, çarpıcı tek söz söyleyen politik ya da sosyolojik kurgular olmakla suçlanıyor.
  • Etik boyutu tamamen politikaya indirgeyen, gerçekliğe slogancı, yararcı açıdan yaklaşan, güzelliği yadsıyan bir estetik.
  • Militan sokak estetiği.
  • Radikal olmayı taklit eden ama hiç radikal olamayan bir başkaldırı.
  • Çağdaş sanatta “güzel” büsbütün anlamsızlaşıyor, çağdaş sanat bizi çirkinin, korkunç olanın ortasında bırakıyor.
  • Çağdaş sanat bize karşı şiddet uygulayarak uyarıyor bizi.
  • Çağdaş sanatın dinin yerine geçme eğilimi var.
  • Zanaat eksikliği ile malul.
  • İfade düzeyinde zaman zaman fazla kolaylaşabiliyor.
  • Venedik Bienali’nde 100 yıldır hangi ülkeler askeri, ekonomik açıdan güçlüyse onların pavyonları var. Diğer ülkeler kenarda köşede yer alıyor. Çağdaş Sanat, bütün başkaldırı iddiasına rağmen, bu ekonomi-kültür-coğrafya politikalarına hala tutsak.
  • Çağdaş Sanatı, aşırı incelikle en üst düzeyde basitliğin birbirine girdiği bir yapı olarak tanımlayanlar da var.
  • Bu dönemde kültür kelimesinin sanat kelimesini; teknoloji kelimesinin bilim kelimesini; yönetim kelimesinin politika kelimesini; cinsellik kelimesinin aşkı sildiği öne sürülür.
David, Guan Xiao; üç kanallı, renkli ve sesli video enstalasyonu, 2013. Çinli heykeltıraş ve video sanatçısı Guan Xiao (1983-), Rönesans’ın ünlü ustası Mikelanj’ın David adlı heykelini ele alıyor. Sanatçı ünlü heykelin kupalarda, önlüklerde ve daha pek çok ıvır zıvırın üzerindeki izini sürerek bu kült eserin değerinin düşürülüşünü vurguluyor. Görüntülere sanatçının söylediği bir şarkı eşlik ediyor. Şarkının sözleri de eserin ana fikrini destekliyor. David, sadece kaydettiğimizi, anmadığımızı; sanat eserinin metalaştırılmasını, ticarileştirilmesini, anlamının içinin boşaltılmasını vurgulayan alegorik ve eleştirel bir çalışma. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Venedik Bienali, 2017.

David, Guan Xiao; üç kanallı, renkli ve sesli video enstalasyonu, 2013.
Çinli heykeltıraş ve video sanatçısı Guan Xiao (1983-), Rönesans’ın ünlü ustası Mikelanj’ın David adlı heykelini ele alıyor. Sanatçı ünlü heykelin kupalarda, önlüklerde ve daha pek çok ıvır zıvırın üzerindeki izini sürerek bu kült eserin değerinin düşürülüşünü vurguluyor. Görüntülere sanatçının söylediği bir şarkı eşlik ediyor. Şarkının sözleri de eserin ana fikrini destekliyor. David, sadece kaydettiğimizi, anmadığımızı; sanat eserinin metalaştırılmasını, ticarileştirilmesini, anlamının içinin boşaltılmasını vurgulayan alegorik ve eleştirel bir çalışma.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Venedik Bienali, 2017.

Jeff Koons’un eserlerinin taklitleri Çin’de bir lokantanın paravanında kullanılmış. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, 2017.

Jeff Koons’un eserlerinin taklitleri Çin’de bir lokantanın paravanında kullanılmış.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, 2017.

Aynısı Hatta Daha İyisi, Jake ve Dinos Chapman, 2010. Tracey Emin’in tanınmış yapıtlarından biri olan Bugüne Kadar Beraber Olduğum Herkes’in yangında yok olmadan önce çekilmiş fotoğrafları yardımıyla yeniden yapımı. Chapman Kardeşler, içeriği anlamdan boşaltma girişimi kapsamında tekrarı bir taktik olarak kullanarak kültürel değeri sıfır olan işler üretmeyi arzuluyorlar. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Arter, 2017.

Aynısı Hatta Daha İyisi, Jake ve Dinos Chapman, 2010.
Tracey Emin’in tanınmış yapıtlarından biri olan Bugüne Kadar Beraber Olduğum Herkes’in yangında yok olmadan önce çekilmiş fotoğrafları yardımıyla yeniden yapımı. Chapman Kardeşler, içeriği anlamdan boşaltma girişimi kapsamında tekrarı bir taktik olarak kullanarak kültürel değeri sıfır olan işler üretmeyi arzuluyorlar.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Arter, 2017.

  • Çağdaş görsel sanat izleyiciye kendini tanımayı ve var olmayı öğreten değil, sadece öfkelenme yolları öneren bir sanat olarak eleştiriliyor.
  • Marksist düşünür Theodor Adorno’nun (1903-1969) estetik teorisi de bir ders veya mesaj vermeye adanmış bir sanat eseri yaratmanın terk edilmesi gerektiği üzerineydi. Sanat eseri dünyanın gidişatına, örneğin mevcut toplumsal düzene, sadece formu yoluyla direnmelidir. Jacques Lacan da (1901-1981) sanatla alakasız bir şeyler ifade etme düşüncesine karşıdır. Sanat kurumunun alternatiflere dikkat çekme amacı taşımadığını belirtmiştir.

 

Bir Dahi – BORIS VIAN 1

BİR DAHİ – BORIS VIAN 1
(1920-1959)

5 yaşında okuma yazma öğrendi.

10 yaşına geldiğinde Fransız edebiyatının neredeyse bütün klasiklerini okumuştu.

15 yaşında tifo oldu. Bu hastalık, kalp rahatsızlığının tohumlarını attı.

Sağlık nedenleriyle askere alınmadı.

17 yaşında felsefe ve matematik dallarında bakaloryasını aldı.

Aşk hayatı hareketli geçti. İki kez evlendi.

Çok yönlü biriydi: yazar, şair, müzisyen, şarkıcı, şarkı sözü yazarı, çevirmen, eleştirmen, pek çok filmde aktör, senarist, tiyatro yazarı, dramaturg, köşe yazarı, radyo programcısı, mucit, metalürji mühendisi….10 roman, 42 kısa hikaye, 7 tiyatro eseri, 10 senaryo, 400 şarkı, 4 şiir kitabı, üç libretto, caz eleştirileri…. Hepsi 39 yıla sığdı.

Vian tiyatrosu kışkırtır, aşağılar, küfreder, saldırır ve güldürür. Söz icatlarıyla dolup taşan son yazdığı oyunu İmparatorluk Kuranlar ya da Şümürz, dünya çapında en çok sahnelenen ve en çok ses getiren yapıtıdır. Şümürz, icat edilmiş bir sözcüktür; kötü, işe yaramaz bir şey, boşluğun kendisidir. Oyun, Uyumsuzluk Tiyatrosu’nun en önemli örneklerinden biri sayılır.

Duke Ellington, Charlie Parker, Miles Davis gibi ünlülerle birlikte çaldığı da oldu. Fotoğraf: fr.groovecollector.com

Duke Ellington, Charlie Parker, Miles Davis gibi ünlülerle birlikte çaldığı da oldu.
Fotoğraf: fr.groovecollector.com

Metalürji dalında araştırmalar, buluşlar yaptı, patent aldı.

Mühendis olarak çalışırken mesai saatlerinde romanlarını yazdı.

Amerikan edebiyatından çeviriler yaptı.

1942-1950 yılları arasında geceleri caz kulüplerinde trompet çaldı. Sağlığı bozulunca müzisyenliği bıraktı, cazla ilgili köşe yazıları yazdı.

İlk albümü Asker Kaçağı şarkısı yüzünden sansüre uğradı.

 

Bizans İmparatorluğu 136|Bizans’ta Felsefe 2

  • Roma siyasal otoritesi gibi Bizans siyasal otoritesi de filozofların oluşturduğu yıkıcı potansiyel konusunda daima dikkatli davranmıştır.
  • Felsefe öğretimini kontrol altına almak için önce Atina’da doğrudan imparator tarafından finanse edilen kürsüler oluşturulur. Sonra da Beyrut, Atina ve İskenderiye gibi antikçağın retorik, hukuk ve felsefe alanlarındaki eğitim merkezlerini zayıflatmak amacıyla, İmparator II. Theodosius tarafından (401-450), 425 yılında Konstantinopolis Üniversitesi olarak bilinen kurum yaratılır.
  • Atina ve İskenderiye 5.-6. yüzyıllar arasında didaktik ve felsefi araştırma merkezleri olarak itibarlarını korumayı başarırlar.
  • Zıt bir felsefi amaca sahip olmalarına ilaveten siyasi ve dini meseleler karşısında sergiledikleri tavırlar da farklı olan Atina ve İskenderiye Okulları arasında sürekli olarak öğretmen değiş tokuşu olur.
  • Başta Hıristiyanlığa karşı daha az düşmanca tavırlar sergileyen, hatta daha sonra Hıristiyanlığa açıkça destek veren İskenderiye Okulu, siyasal açıdan merkezi iktidara karşı daha temkinli ve uzlaşmacıdır.
  • Atina Okulu’nun temsilcileri azimli paganlardır ve Platon’un Devlet’ini örnek alan bir toplumu desteklerler.
  • Atina Okulu, Justinyen tarafından 529 yılında bir emirname ile kapatılmış, emirnamede dini, kültürel ve siyasi yönler vurgulanmıştır.
Raphael’in Atina Okulu adlı tablosunun (1509) merkezinde yer alan Platon (solda) ve Aristo (sağda). Fotoğraf:kulturakademietexphil.wordpress.com

Raphael’in Atina Okulu adlı tablosunun (1509) merkezinde yer alan Platon (solda) ve Aristo (sağda).
Fotoğraf:kulturakademietexphil.wordpress.com

  • 7.-12. yüzyıllar arasındaki Orta Bizans Dönemi’nde felsefe ile teoloji arasında gidip gelen bir durum vardır.
  • Bir efsaneye göre, Platon Hades’te İsa’nın vaaz ettiklerine ilk inanan kişiydi.
  • Ama bu dönemde bile Platon ve Aristo’nun otoritesine açıkça atıfta bulunulduğu ortamlar da az değildi.
  • Aristo’ya olan ilgi, 9. yüzyılda yaşanan ilk Bizans hümanizmi döneminde de devam etti.
  • Hem Yunan dönemi öncesi Doğu’nun ilmiyle hem de Hıristiyanlığın temel dogmalarıyla fikir birliğinde olan Platon lehine daha önce sergilenmiş olan ilgi vurgulanmış; dünyanın bir başlangıcının olmadığını savunan Aristocu doktrin Hıristiyan dogması ile uzlaştırılamayacağı için kınanmıştır.
  • Makedon Rönesansı’ndan (920-1057) itibaren Yeni Platoncu felsefe ile Aristoculuk’un destekçileri arasında tartışmalar yaşanır.
  • Farklı eğilimlere rağmen, Bizans teoloji-felsefe alanında ne tamamıyla klasik karşıtı yönelim ne de felsefi-akılcı yönelim baskın olmayı başarır.
  Aziz Thomas Aquinas’ın Yüceltilmesi, Francisco De Zurbaran, 1631. Fotoğraf: www.salvemariaregina.info


Aziz Thomas Aquinas’ın Yüceltilmesi, Francisco De Zurbaran, 1631.
Fotoğraf: www.salvemariaregina.info

  • 14. yüzyılda Nicephoros Chumnos ve Theodoros Metochites gibi dönemin ileri gelenleri Aristocu olmuşlardır. Bizans’ta felsefe alanında 15. yüzyılda, Georgios Gemistos Plethon’un Yeni Platoncu okulundan da bahsetmek gerekir.
  • 13.-16. yüzyıllarda, Bizans için, en belirleyici olay, Konstantinopolis’te Latin Krallığı’nın kurulmasıdır (1204-1261). Bu dönemde Bizans dünyası Batı’nın skolastik felsefesiyle doğrudan bağlantıya geçer.
  • Haçlı işgali, imparatorun prestijini kaybetmesi, Latinler’in başlıca düşman olarak görülmeye başlanmasıyla Helenizm ile yakınlaşmayla doğan yeni bir etik, yeni bir yönetim kuramı olarak Yunan felsefesinin, özellikle de Platonculuk’un dirilişi buradan kaynaklanmıştır. Ancak, düşünsel düzeyde kalan bu hümanist akım, dar entelektüel çevrelerde kalmıştır. Bizans halkının beklentilerini karşılamaktan uzak kalmış, bir teoloji çatışmasına dönüşmüştür. Aziz Aquino’lu Thomas’ın izinde ilerleyen, gerçeğin akıl yoluyla araştırılmasını savunan Calabria’lı keşiş Barlaam’ın görüşü, tefekküre ve çileye çekilerek Tanrı esinine aracıya gerek kalmadan kavuşulacağını ileri sürenler tarafından eleştirilmiştir.
  • Güney İtalya’daki Yunan manastırları özellikle 14. yüzyılda Bizans ile İtalyan hümanizmi arasında dindışı gelenek ve dini kültür arasında aracılık rolü üstlenir. Dominikenler, Thomas Aquinas’ın (1221-1274) yazılarını Doğu’da yaymak için ilk çabayı gösterenler olur.
  • Aquinas’a duyulan ilgi Aristo üzerine yapılan araştırmaları artırır.
  • Teolog Patrik Gennadios Skolarios (1403?-1472), Aquinas’ı Aristo’nun yorumcuları arasında en önemlisi ilan eder.
  • Doğu ile Batı Kiliselerinin birleştirilmesi için son bir kez daha gayret gösterilen Floransa Konsili’nin (1438-39) teolojik-felsefi temelleri büyük ölçüde bu etkiden kaynaklanır.
  • Patrik Skolarios’un Aristo yanlısı tutumu Bizans dönemi sonrası Ortodoks Kilisesi’nin, Platon öğretileri konusunda çok şüpheci davranan resmi ideolojisinin gelişiminde önemli rol oynamıştır.

 

Tarih Yazımı

  • Bilginin bir biçimi olan tarih, şeyleri düzenlemenin bir yoludur.
  • Tarihin kökleri, 19. yüzyıldaki Alman tarihçi Otto von Ranke’nin çalışmalarına, onun geçmişi incelemek için oluşturduğu yönteme dayanır.
    *Ranke geçmişi sunarak yeniden yaratmayı amaçlar.
    *Tarihçinin nesnel olması, dünya üzerindeki konumunu unutması gerektiğini vurgular.
    *Tarihçinin ampirik bir yöntem izleyerek, olgular karşısında edilgin bir tutum benimseyip sadece kanıtları düzenlemesini gerekli görür.
  • Epistemoloji, felsefenin şeyleri nasıl bildiğimizle ilgilenen dalıdır. Epistemoloji, tarihsel olguları nasıl bildiğimiz iddiasında bulunabileceğimizi araştırır. Her tarihçiyi temel önemde bir dizi sorunla karşı karşıya bırakır.
    *Tarihçinin anlattıkları geçmişin tamamını kapsayamaz. Geçmişin çok geniş kapsamlı, eksiksiz bir anlatısı imkansızdır. Bilgilerin çoğu kaydedilmemiştir.
    *Geçmişe dair anlatılanların doğruluğunu geçmişe giderek değerlendirmemiz mümkün değildir. Bir tarihçinin anlattıklarının doğruluğunu, başka bir tarihçinin anlattıklarına göre değerlendiririz, arşiv kaynaklarına başvururuz. Fakat bunların hiçbiri anlatılanın gerçeğe uygunluğunu kontrol etmekle aynı şey değildir, çünkü geçmiş ebediyen geçmiştir.
    *Tarih bugünden düne bakılarak kurulur. Geçmişe ilişkin bilgi kıyaslamayla doğrulanamaz. Geçmiş ile tarih arasında bir fark vardır. Tarih, geçmişin gerçekte olduğu gibi yeniden yaratılması değildir. Tarih, geçmiştekilere ilişkin olarak anlattığımız hikayelerin ismidir. Doğrudan geçmişi bilme biçimimiz değildir.

  • Mesele, tarihçilerin amaçları ve ilgi alanlarının, kim olduklarına bağlı olarak değişmesidir. İlgi alanları farklı olduğu için farklı şeylere, farklı biçimlerde bakarlar. Önemli olan tarihçinin genleri değil, ilgisini yoğunlaştırmayı seçtiği alan, bu alandaki çalışmalarını nasıl yürüteceğine ilişkin tercihi ve bu tercihleri dayandırdığı noktalardır. Kadınların tarihi ve siyahların tarihi 20. yüzyılın büyük bölümünde ihmal edilmiştir.
  • Tarih yazımı, bir tarih metodolojisi ya da felsefesinin ürünüdür.
  • Geçmişe ilişkin anlatılar, tarihçinin metodolojisiyle biçimlendirilir; bu metodoloji de tarihçinin dünya görüşüne bağlıdır.
  • Her tarihçi, bazı kilit kavramları temel alır. Yaklaşımlardaki farklılıklarla birlikte bu fikirler ve kavramlar da değişir:

    Marksist bir tarihçi açısından temel, üstyapı ya da sınıf gibi kavramlar, sosyal adaleti sağlama amacı odak noktasında yer alır.

    Muhafazakar bir tarihçi, insan doğasının kaçınılmaz olarak kusurlu yaratıldığını, geleneklerden öğrenebileceğimizi dikkate alır.

    Michel Foucault’dan (1924-1984) etkilenen bir tarihçi beden, soykütüğü ve kopuş’la ilgili düşüncelerle meşgul olacaktır.

    Liberal tarihçi en büyük erdem olduğuna inandığı hoşgörüye sarılacak, hoşgörüsüzlüğü küçümseyecek;

    Annales Okulu’dan olan tarihçi coğrafya ve ekonomi gibi meseleleri merkeze alacaktır.

    Bunlar, yorumlama ile açıklamada farklılıklara neden olan yaklaşım farklılıklarıdır.

  • Başka başka akademisyenlerin farklı sorular sorması, başka yöntemler uygulaması ve aynı kaynaklardan başka sonuçlara ulaşması garip bir şey değildir.
  • Tarih her zaman, belli bir davayı ya da dünya görüşünü destekleyen bir tarihtir.
  • Postmodernistler, bu nedenle saf, tarafsız, nesnel bir tarihin imkansız olduğunu savunur. Postmodernizm tarihin, geçmişin nesnel olarak yeniden kurulması değil, genel kurallar çerçevesinde yazılmış geçmişi temsil iddiasındaki metinlerden oluştuğunu savunur. Postmodernizm, tarihin üretildiği süreçleri ve tarihsel çalışmalarla ilgili iddiaları incelemeye yönelik sorular sorar.
  • Tarihçinin ne düzeyde ayrıntıya ineceğine ilişkin seçimi, okuyucu kitlesine ilişkin varsayımına dayanır.
  • Geleneksel olarak tarih, gerçekçi roman yazarlarının benimsemiş olduğu gibi, üçüncü şahıs kipinde yazılır. Üçüncü şahıs kipi, gerçekçi tarzın kilit özelliğidir. Dürüstlüğü taklit etme de denebilir. Bu üslubu kullanmayanlara tarihçi gözüyle bakılmaz.
  • Tarihsel metinlerin kaynaklara dayandırılması gerekir. Kanıtların güvenilebilir ya da sınanabilir olması gerekir. Bir tarihçi kanıt gösterdiğinde, başka bir tarihçinin bu kanıtı bulabilmesi, inceleyebilmesi gerekir. Sınanabilme, tarih türünün kilit önemdeki kuralıdır.

 

 Yararlanılan Kaynaklar

  • Postmodernizm ve Holocaust’un İnkar Edilmesi, Robert Eaglestone, Everest Yayınları, 2002.
  • Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Ulus Devlet İnşaası Konferansı,  Prof. Dr. Zafer Toprak, 19.01.2015.

 

 

Çağdaş Sanata Varış 172| Postmodern Sanat 6 Sanat-Bilgi-Manifesto-Felsefe İlişkisi

Sanat-Bilgi-Manifesto-Felsefe İlişkisi

  • Gelişen yeni teknolojiler, yeni bir aşamaya gelmiş olan Kapitalist üretim ilişkileri, buna bağlı olarak gelişen tüketim bilinci ve kültürü Postmodern oluşumu destekledi. Bellek, zaman, mekan arasındaki etkileşimler, kimlik, aidiyet gibi olgularla bütünleşerek yepyeni bir görsellik dili yarattı.
  • Artık  sanat bir bilgi nesnesidir.
  • Postmodern dönemde üretilen sanat, kendi içinde saklı ögelerden çok, kendi dışındaki düşünce arayışlarına dayanıyordu. Modernist sanatta da felsefe, sanatın arka planını hazırlamıştı. Kübizm’i yerine oturtmak için Mach felsefesini de, rölativite teorisini de bilmek gerekirdi. Modernist sanat bir manifestolar çağıydı: dünyanın yıkılıp yeniden kurulmasına yol açan olayların içinde üretilmişti o manifestolar. Modern dönemde düşünsel iddiaya dayanmayan tek bir akımdan söz edilemezdi. Modernizm’in manifestoları belli bir akım üretmek iddiasını gösteren sanatçılar tarafından kaleme alınmıştı. Manifestoda, niye öyle bir anlayışın gerekli olduğu sorusu üstünde durulurdu. Oysa Postmodern sanat, kendisinden bağımsız üretilmiş düşüncelerden yola çıktı. Her alanda üretilen sanat belli bir felsefi anlayışı örneklemek, somutlaştırmak için yapıldı adeta. Yapıtı irdeleyebilmek için dayandığı düşünsel, yorumsal süreçleri bilmek gerekiyordu. Örneğin, Yapısökümcü felsefe ortaya çıktıktan sonra mimari yön değiştirdi; birçok mimar yapıtını bu felsefenin bağlamında üretmeye başladı. Yitik gerçek fikriyle ortaya konan, mekan duygusunu altüst eden bir mimarlık çıktı ortaya. Postmodern roman, belli felsefi yaklaşımların oluşturduğu şablonlara dönüşmeye başladı.
  • Postmodern dönemde felsefeciler görsel sanatlar alanında etkin olmaya, sergi düzenlemeye başladılar.
  • İrdelemeler, sanat yapıtını değil, o yapıtın dayandığı felsefeyi sorgulamaya yöneldi.
İtalyan heykeltıraş Arnaldo Pomodoro’nun (1926-) 1983 yılında yaptığı bu heykeli, Kopenhag'da Amalienborg Sarayı önündeki Amaliehaven Park'ta yer alıyor. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

İtalyan heykeltıraş Arnaldo Pomodoro’nun (1926-) 1983 yılında yaptığı bu heykeli, Kopenhag’da Amalienborg Sarayı önündeki Amaliehaven Park‘ta yer alıyor.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Postmodernizm’in stratejilerinin başında çifte kodlama gelir. Alanın uzmanlarından ve halktan oluşan iki ayrı seyirci kitlesi için de bir çekim alanı yaratır. Umberto Eco, bu çifte kodlamayı Postmodern edebiyat için de önermiş ve uygulamıştı. Gülün Adı (1980), hem popüler kitlenin hem de Ortaçağ uzmanlarının aynı anda ilgisini uyandırabilmişti.
  • Toplumsal zeminde yaygınlık kazanmış stereotiplerin, klişelerin, alışkanlıkların, değer yargılarının gizlediği alt anlamları okumaya yönelen Postmodern sanatçılar, göstergeler sistemiyle oynamayı, onları dönüştürmeyi, bildik imgelerden yeni anlamlar yaratmayı amaçlar. Doğru ve mantık terimlerinin de değerini sorgular.
  • Postmodernizm, kültürel, politik ve düşünsel eleştirinin parametrelerini şekillendiren yeni duygu ve düşüncelerin bileşimi olarak da tarif edilmiştir. Postmodernizm, bir dizi ekonomik, toplumsal ve kültürel dönüşümün neticesinde ortaya çıkmış, muhalif ve eleştirel-çoğulcu bir anlayıştır. Bu çerçeve, tek değerliliğin karşına çok değerliliği; saflığın karşısına katışıklığı; yapıtın tekliğinin karşısına metinlerarasılığı koyar. Orijinallik ve özgünlüğe karşı çıkar. Farklı ifade biçimlerini yeğler. Tek bir sanat dalının egemenliğine son vererek, disiplinler arası ve çoğulcu bir anlayış getirir. Bu yeni duygu ve düşüncelerin sanata olan yansımalarını belli bir üslupta, tek bir sanatsal harekette aramak olanaksızdır.
Trinity College’ın şahane kütüphanesinin önünde Arnaldo Pomodoro’nun 1983 tarihli Sphere in Sphere adlı eseri var. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Trinity College’ın şahane kütüphanesinin önünde Arnaldo Pomodoro’nun 1983 tarihli Sphere in Sphere adlı eseri var.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu