Etiket arşivi: Ezra Pound

Faşizm / Diktatörlük 2

Ortaçağlardaki Gibi, John Heartfield (1891-1969), 1934. Eserin teması şehitliktir. Ortaçağdaki din şehitleri ile Üçüncü Reich veya diğer adıyla Nazi Almanyası’nın kanına girdiklerini gamalı haçı Çarmıh gibi kullanarak ifade ediyor. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Tate Modern, Londra, 2017.

Ortaçağlardaki Gibi, John Heartfield (1891-1969), 1934.
Eserin teması şehitliktir. Ortaçağdaki din şehitleri ile Üçüncü Reich veya diğer adıyla Nazi Almanyası’nın kanına girdiklerini gamalı haçı Çarmıh gibi kullanarak ifade ediyor.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Tate Modern, Londra, 2017.

  • İtalyan faşizmi bir Avrupa ülkesinde iktidara gelenilk sağcı diktatörlük olmuştu. İtalyan faşizmi bir liturji, bir folklor, bir giyim tarzı yaratan ilk rejimdir. Öteki faşist hareketler ( Letonya, Estonya, Litvanya, Polonya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan, Yunanistan, Yugoslavya, İspanya, Portekiz, Norveç, Almanya ve Güney Amerika’da) 1930’lu yıllarda ortaya çıkmıştır. Avrupa’nın liberal liderlerini, bu yeni rejimin ilginç toplumsal reformlar gerçekleştirdiğine ve komünizm tehlikesine karşı ılımlı devrimci bir seçenek oluşturduğuna ikna eden İtalyan faşizmi olmuştur.
  • Adolf Hitler’in Kavgam adlı kitabı, bir siyasal program bildirisidir. Naziliğin bir ırkçılık ve Ari ırk kuramı, bir yoz sanat anlayışı, bir iktidar istenci ve üstinsan felsefesi vardı.
  • Mussolini’ninbir felsefesi yoktu. Başlangıçta ateistken sonradan faşizmi kutsayan piskoposlar ile yakın ilişki içinde olmuş, “Tanrı’nın Gönderdiği Adam” olarak anılmıştı. İtalyan faşizmi monarşi ile devrimi, kraliyet ordusu ile Mussolini’nin özel milisini, mutlak denetim ile piyasa ekonomisini bir araya getirmişti. Devrimciydi ama tutucu toprak sahipleri tarafından finanse edilmişti. Başlangıçta cumhuriyetçiydi ama yirmi yıl boyunca kraliyet ailesine bağlılığını dile getirdi. İtalya’daki iki önemli sanat ödülünden biri olan Bergamo Ödülü avangart sanatın yeni denemelerini teşvik ediyordu. Oysa Almanya’da avangart sanat, üstü örtülü bir komünizm propagandası sayılıyordu; yozlaşmışlığın ürünü olarak görülüp yasaklanmıştı.
  • İtalyan faşizmi de Nazizm gibi bir diktatörlüktü ama felsefi zayıflığı yüzünden diğeri gibi tam totaliter bulunmaz. Ama muhalefet liderleri suikasta kurban gitmişler, siyasal muhalifler sürgüne gönderilmiş, özgür basın susturulmuş, sendikalar dağıtılmış, yasama erki kağıt üstünde kalmış, yürütme yargıyı ve kitle iletişim araçlarını denetlemiş, doğrudan yasalar çıkartmış, ırkın saflığını korumaya yönelik yasalar yapılmış, Yahudi katliamı resmen desteklenmiştir. Benito Mussolini, demokratik bir parlamentonun temelinin en iyi içeriden, yavaş yavaş çürütülebileceğini biliyordu.
  • İtalya’da Benito Mussolini döneminde (1922-1943) söylevlerinin önemli bulunan bölümleri okullarda ezberletilirdi.
  • Faşizmden emperyalizmi çıkardığımızda karşımızda İspanya’dan Franco’nun aşırı Katolik falanjizmini ve Portekiz’den Salazar’ı buluruz.
  • Faşizmden sömürgeciliği çıkardığımızda Balkan faşizmiyle karşılaşırız.
  • İtalyan faşizmine radikal bir kapitalizm karşıtlığını eklediğimizde Ezra Pound’a; faşizme Kelt mitolojisi kültü ile Kutsal Kase mistisizmini eklediğimizde Julius Evola’ya ulaşırız.
  • 1940’lı yılların sonunda Bertolt Brecht şöyle yazar: “Demokratik ülkelerde ekonominin şiddet özelliği fark edilmez, otoriter ülkelerde fark edilmeyen, şiddetin ekonomik özelliğidir.”
  • Eduardo Galeano’ya göre Latin Amerika’da devlet terörü, yönetici sınıflar başka yollarla işlerini yürütemedikleri için harekete geçer. İşkence, etkili olduğu için vardır. Demokrasi güç anlarda ulusal güvenliğe, yani oligarşinin ayrıcalıklarının ve yabancı yatırımların güvenliğine karşı bir suç teşkil eder. Onur kırıcı yapı uluslararası pazarlarda ve mali merkezlerde başlar, her yurttaşın evinde biter. Posta ve banka gibi terörün de memurları vardır ve terör gerekli olduğu için uygulanır, bir sapıklar ortaklığı değildir.
  • Günümüzde Avrupa’nın çeşitli yerlerinde etkinlik gösteren Nazi çizgisinde hareketler var. Bunlar tabii ki kaygı uyandırıyor. 1997 yılında Umberto Eco, Nazizm’in özgün biçimiyle, ulusal bir hareket olarak yeniden doğacağına inanmadığını ancak en masum kılıklarla yanaşmaya başladığında maskesini düşürmek gerektiğini yazmıştı.
Sapar Murad Niyazov (1940-2006), 1985 yılından beri Türkmen Komünist Partisi Birinci Sekreteri olarak yönettiği ülkenin, Sovyetler’in çökmesi sonrası 1991’de bağımsızlığını ilan etmesiyle Türkmenistan’ın ilk devlet başkanı olmuştu. Türkmenbaşı adını benimsemiş, 1999 yılında kendisini ebedi devlet başkanı ilan ettirmiş, sonra 70 yaşında görevi bırakacağını açıklamıştı. 2001 yılında çıkardığı Ruhname adlı kitabının okullarda okutulmasını, üniversiteye giriş ve ehliyet alımında sınav konusu olmasını zorunlu kıldı. Ocak ayına kendi adını, nisan ayına annesinin adını verdi. Türkmenbaşı adı bir meteora, ayda bir kratere, ülkenin en yüksek tepesine, caddelere, çiftliklere, at sürülerine, bir kente verildi. Her sokağa bir heykeli yapıldı, her binaya posteri asıldı. Hipokrat yeminini kaldırıp doktorları kendisine yemin ettirdi.  Aşkabat’ta yaptırttığı 95 metre yüksekliğindeki heykelin en üstündeki altın çocuk kendisini temsil ediyor. Başka altın Türkmenbaşı heykelleri de yapılmıştı. Fotoğraflar: Füsun Kavrakoğlu

Sapar Murad Niyazov (1940-2006), 1985 yılından beri Türkmen Komünist Partisi Birinci Sekreteri olarak yönettiği ülkenin, Sovyetler’in çökmesi sonrası 1991’de bağımsızlığını ilan etmesiyle Türkmenistan’ın ilk devlet başkanı olmuştu. Türkmenbaşı adını benimsemiş, 1999 yılında kendisini ebedi devlet başkanı ilan ettirmiş, sonra 70 yaşında görevi bırakacağını açıklamıştı. 2001 yılında çıkardığı Ruhname adlı kitabının okullarda okutulmasını, üniversiteye giriş ve ehliyet alımında sınav konusu olmasını zorunlu kıldı. Ocak ayına kendi adını, nisan ayına annesinin adını verdi. Türkmenbaşı adı bir meteora, ayda bir kratere, ülkenin en yüksek tepesine, caddelere, çiftliklere, at sürülerine, bir kente verildi. Her sokağa bir heykeli yapıldı, her binaya posteri asıldı. Hipokrat yeminini kaldırıp doktorları kendisine yemin ettirdi.
Aşkabat’ta yaptırttığı 95 metre yüksekliğindeki heykelin en üstündeki altın çocuk kendisini temsil ediyor. Başka altın Türkmenbaşı heykelleri de yapılmıştı.
Fotoğraflar: Füsun Kavrakoğlu

 

Yararlanılan Kaynaklar

  • Budalalıktan Deliliğe, Umberto Eco, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2016.
  • Latin Amerika’nın Kesik Damarları, Eduardo Galeano, Sel Yayıncılık, 2014.
  • Yere Göğe Adını Verdi, Aklına Eseni Yasakladı, Radikal Gazetesi, 22 Aralık 2006.
  • Beş Ahlak Yazısı, Umberto Eco, Can Yayınları, 2014.

 

 

James Joyce 6

  • İlk romanı Stephen Hero yayınevleri tarafından reddedilmiş otobiyografik bir anlatıydı. Bu ilk yazdıklarından yola çıkarak daha sonra Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’ni yazmıştır. Her iki kitap da aynı konuları işler: aile baskısı, din baskısı, dil ve toplum baskısı, yabancılaşma, sürgün, sanat, baba arama. Stephen Hero’da Joyce kahramanını dışarıdan bakarak anlatmış, Portre’de ise kahramanı içerden görerek sunmuştur. İlk kitapta kendini kahramanından ayıramaz; bu eseri liriktir; Portre ise dramatiktir. Stephen Hero’da çok canlı çizilen kişiler, Portre’de donuklaşır; olayların geçtiği, dramın oynandığı sahne Stephen’nin zihni, bilincidir.
  • Bin sayfa olduğunu bildiğimiz Stephen Hero’dan geriye kalan 200 sayfa James Joyce öldükten sonra kardeşi Stanislaus tarafından yayınlanmıştır.
Fotoğraf: andreachronopoulos.com

Fotoğraf: andreachronopoulos.com

  • Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi 1914 yılında Şair Yeats ve Ezra Pound’un yardımıylatefrika halinde çıkmaya başlar.Joyce 1915’de Zürih’e yerleşir ve yine Yeats ve Pound’un yardımıyla Kraliyet Edebiyat Vakfı’ndan parasal destek almaya başlar. 1917 yılında ise ona yaşam boyu destek verecek olan iki ABD’li hamisi Harriet Shaw Weaver ve Edith Rockefeller ile tanışır.
  • 1916 yılında Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi basılır, Chicago’da şiirleri yayımlanır. Eserinde, kendisi on bir yaşındayken ailenin mali durumunun bozulmasının ve kendisinin okul taksitleri ödenemediği için okuldan alınma sefahatini ve sanatı seçmek için İrlanda’yı terk etme kararını uzun uzun ve çok canlı bir dille anlatmıştır.
  • Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi, Ulysses ve ölümünden sonra yayımlanan, ilk yapıtı Stephen Hero’nun başkahramanının adı Stephan Dedalus’tur. Stephen adının ilk Hıristiyan şehidi Aziz Stefanos’tan geldiği düşünülür. Kahramanın soyadı, Yunan mitolojisindeki ilk sanatçıdır. Girit kralı ona ünlü labirenti yaptırmış, sonra kızarak onu oğluyla birlikte hapsettirmiştir. Daedalus kendine ve oğlu İkarus’a kanatlar yaparak kaçar. Joyce’un gözünde İrlanda ulusçuluğu, aile, dil ve din bu labirenti temsil eder. Kitapta gerek labirenti, gerekse uçuşu simgeleyen birçok şey vardır. Karanlık ve kirli Dublin sokakları, Cizvit okulunun koridorları gibi.
  • Kitapta İrlanda kendi yavrularını yiyen kocamış dişi bir domuzdur; Katolikliğin maddi, ticari zihniyeti anlatılır. Soğuk, Kilise’ye yakıştırılan bir niteliktir. Islaklık, her zaman papazları ve dinle ilgili şeyleri betimlerken ortaya çıkar. Dinin sık sık bağdaştırıldığı şeylerden biri de beyaz renktir. Beyaz ilk bakışta güzeldir, ama belirli bir çağrışım bağlamı içinde olumsuz ve kötü olduğu görülür. Anlatıda bütün beyaz şeylerin nemli ve soğuk mu olduğu düşünülür.
  • Joyce, Portre’yi on yılda yazmıştır.
Fotoğraf: emaze.com

Fotoğraf: emaze.com

  • Joyce, Giacomo Joyce’u yazdığı sırada Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi’ni bitirmek ve Ulysses’e başlamak üzereydi. Giacomo Joyce, Dublin’de geçmeyen tek eseridir, Trieste’de geçer. Yazar, isminin bu İtalyanca biçimini başlık yaptığı eserinde yaşamındaki bir kesite işaret eder, 1913-1914 yıllarına. Bu kısa eser özenle seçilmiş detaylar, tekrarlanan kelime, ses ve sembolleri ile düzyazıdan çok lirik şiir özellikleri taşımaktadır.
  • Kitap sayısız epifanlar üzerine kuruludur. Küçük küçük epifanlar bir araya gelerek bölüm sonlarının büyük epifanlarını meydana getirirler. Her bölümün sonunda Stephen gerçeğe biraz daha yaklaşmış, bir zafer kazanmış olur. Birinci bölümün sonunda papazların haksızlığını yenmiş, ikincide cinsel hayatın gerçeğini tatmış, üçüncüde inayete kavuşmuş, dördüncüde sanatçı olmaya karar vermiştir. Son epifani kendini bütün bağlarından kurtararak sanatın çağrısını yanıtlamasıdır.

 

Hemingway

Üniversite mezunu olmayan Ernest Hemingway, Ezra Pound, Gertrude Stein, T. S. Eliot, e. e. Cummings, John Dos Passos, William Faulkner ve F. Scott Fitzgerald ile The Lost Generation (Kayıp Kuşak) yazarları arasında sayılır. Hemingway’in 1923 yılına ait pasaport resmi.

Üniversite mezunu olmayan Ernest Hemingway, Ezra Pound, Gertrude Stein, T. S. Eliot, e. e. Cummings, John Dos Passos, William Faulkner ve F. Scott Fitzgerald ile The Lost Generation (Kayıp Kuşak) yazarları arasında sayılır.
Hemingway’in 1923 yılına ait pasaport resmi.

“Hep Hemingway’in yüzündendi, kör olası Hemingway’in erkeklik, yiğitlik palavralarının ve yazarın dostu olup, onu ciddiye alan, herkesi yazdıklarını okumaya zorlayan dedesinin yüzündendi……Yazarları ciddiye almak yanlıştı. Gevezelik etmiş olmak için, güzel sözcükleri peş peşe sıralamak için konuşuyor, her türlü boş lafın basılınca genelgeçer bir gerçeklik kazandığını bildiklerinden, basılı sayfalardan yararlanıyorlardı. Hemingway’in kitaplarını okumaktan başka bir günah işlememiş ve varlıklı bir Venedikli olmanın değerini bilmeyen on dokuz yaşındaki bir delikanlıydı.

……

“Beyrut’ta ne işimiz var, niye geldik buraya? Sen biliyor musun?”

“Elbette biliyorum, Hemingway’in yüzünden. Burada olmamın nedeni Hemingway!”

“Hemingway mi, boğaları yazan, ağzına kurşun sıkan yazar mı?”

“Ta kendisi. Her işin başı o.”

“Ölmedi mi?”

“Ölsün, ne çıkar? Kitapları aracılığıyla gönderdi beni. Celp teskeresi geldiğinde Çanlar Kimin İçin Çalıyor’ u okuyordum. “

“Çanlar Kimin İçin Çalıyor’ da ne anlatıyor?”

“Her zaman anlattıklarını. Savaşın insanı adam ettiğini söylüyor. Çünkü savaşta korkuyla, ölümle burun buruna gelindiğini, erkeklik sınavı verildiğini söylüyor…Doğru muydu bunlar, öğrenmek istiyordum. Hemingway on sekizinde savaşa gitmişti. Oysa ben on dokuzuma basmıştım. Gitmek istiyordum, korkuyla, ölümle burun buruna gelmek, erkeklik sınavı vermek, adam olmak, kimliğimi anlamak istiyordum.”

“Anladım! Ne öğrendin peki?”

“Acı çekmekten hoşlanmadığımı öğrendim, korkuyu, ölümü sevmediğimi öğrendim.”

 

İnşallah, Oriana Fallaci, Can Yayınları, 1994.

 

 

Çağdaş Sanata Varış 56 | Art Deco

1920’li yıllar, Fitzgerald’ın verdiği isimle Caz Çağı (The Jazz Age), Kükreyen Yirmiler (The Roaring Twenties), Patlama Yılları (The Boom) olarak adlandırılır. Amerika Birleşik Devletleri’nin Birinci Dünya Savaşı’na katılması sonucu, toplumda ahlaki değerlerin yeniden sorgulanması, dünya nimetlerinden yararlanma arzusunun artması, bu yıllarda özlem ve fırsatların peşinde koşulduğu, mucizelerin, sanatın, her şeyin bol olduğu yıllar olmasını sağlamıştır. Hızla zengin olma arzusu yaygındır. Borsa çılgınlığı yaşanmıştır. 3 Eylül 1929’da Dow-Jones endeksi 381 olmuş, 28 Ekim 1929’da ise 261’e düşmüş, 1932’de 41’e çökmüştür. Wall Street’in çöküşü, 20’li yılların bolluğunun bitişini ve 30’lu yılların Büyük Depresyonu’nu başlatmıştır. Fitzgerald bu durumu “tarihin en pahalı orjisinin bitişi” olarak tanımlar. Bu dönem için Kayıp Kuşak ( the Lost Generation) da denir.

Savaş sonrasında, 1919-1933 yılları arasında 14 yıl süren, içki üretimini, satışını ve taşınmasını yasaklayan; yoksullukla mücadeleyi, aile içi şiddete son vermeyi, alkole bağlı sosyal problemleri çözmeyi amaçlayan içki yasağı  uygulanmıştır. Bu yasak, Amerikalıların haklarına kısıtlama getiren tek anayasa değişikliği olduğu gibi, ortadan kaldırılmasıyla, kaldırılan yegane anayasal düzenleme olmuştur. Yasak döneminde kaçak üretilen içkilerin sertliği daha fazla olmuş, yasaktan faydalanan kaçakçıların oluşturduğu yeni zengin bir sınıf türemiştir. Yasak, çözmeye çalıştığı sosyal problemlerin daha da büyümesine neden olmuştu.

ART DECO

  • Ana vatanı Fransa’dır.
  • 1920’lerden sonra, yani Art Nouveau’nun hemen ardından başlar.
  • Art Nouveau gibi el emeğine değil, sanayiye dayalıdır.
  • Art Nouveau gibi Gotik süsleme öğelerinden yararlanır.
  • 1920’lerde egzotizm bir tutkudur: Ballets Russes’ın oryantalizmi, Çin ve Japon hayvan ve çiçekleri, Eski Mısır imajları, Afrika sanatı ve Rus geleneksel motifleri çok önemsenmiştir.
Mimaride Art Deco’nun ilk büyük örneğinin Eliel Saarinen’in Helsinki Garı olduğu öne sürülür.

Mimaride Art Deco’nun ilk büyük örneğinin Eliel Saarinen’in Helsinki Garı olduğu öne sürülür.

  • Adını, 1925 yılında yapılan Exposition Internationale des Arts Décoratifs et Industriels Modernes (Uluslararası Modern Dekoratif ve Sınai Sanatlar) sergisinden almıştır.
  • Filmler, Manhattan, Caz moda olmuştur.
  •  Desenleri geometriktir. Geometrik desenler, insanlığın tüm sorunlarını çözeceğine inanılan makine ve teknolojinin simgeleridir.
  • Etkileri özellikle mimaride görülmüştür.
  • Net ve basit çizgileri, alçak kabartma süslemeleri 1920-1940 arasında gözde olmuştur.
  • Depresyon yıllarında önem kazanan ekonomik olma özelliği taşır. Alçak kabartma, binaları ekonomik şekilde güzelleştiren bir yöntemdir.
  • 1930′lardan sonra mimarların mimariyi süsten arındırmak istemeleri ve süslemeyi değil işlevselliği savunmalarıyla son bulmuş; 1960′lı yıllarda yeniden itibar görmeye başlamıştır.
  • Chrysler Binası (1928-1930), Rockefeller Binası (1930-1939), Empire State Binası (1932) Art Deco’nun mimarideki en bilinen ve en görkemli eserleridir. Gökdelen silueti 20. yüzyılın sembolü olur. Ankara Tren Garı da Art Deco tarzında yapılmıştır.
Ankara’daki gar binasının inşaatı 1935 yılında başlamış, 1937 yılında hizmete açılmıştır. Mimarı, Şekip Akalın’dır.

Ankara’daki gar binasının inşaatı 1935 yılında başlamış, 1937 yılında hizmete açılmıştır. Mimarı, Şekip Akalın’dır.

  • Yeni Zelanda’da 1931’de meydana gelen deprem sonrasında Napier ve Hastings adlı şehirler yeniden kurulurken Art Deco binalar tercih edilmişti. Ama buradaki Art Deco, Maori motifleri ile süslenmiş benzersiz bir Art Deco’dur. Gösterişli, binaların dışında  çıkma yapan, depremde bir çok cana ve yaralanmaya sebep olmuş süslemeler yerine Art Deco’nun alçak kabartma süslemelerinin tercih edildiği bir tarzdır. Ayrıca, tüm şehri yeniden kurarken, güzel olduğu kadar ekonomik olması da doğal olarak önemsenmişti.
Napier’de her yıl Art Deco kutlamaları yapılıyor. Söz konusu hafta sonunda, 1930’ların kıyafetleri ve antika otomobilleri ile şehre gelenler yaklaşık 25 bin kişiyi buluyor. Gelenler antik uçaklarla yapılan şovu izliyor, caz dinliyor ve şehir, yılın ticari açıdan en başarılı zamanını yaşıyor.Fotoğraf: www.newstalkzb.co.nz

Napier’de her yıl Art Deco kutlamaları yapılıyor. Söz konusu hafta sonunda, 1930’ların kıyafetleri ve antika otomobilleri ile şehre gelenler yaklaşık 25 bin kişiyi buluyor. Gelenler antik uçaklarla yapılan şovu izliyor, caz dinliyor ve şehir, yılın ticari açıdan en başarılı zamanını yaşıyor.Fotoğraf: www.newstalkzb.co.nz

  • Yeni, modern çağı simgelemek üzere çeşme, fıskiye, güneş dekoratif temalar olarak sık kullanılır.
  • Dönemin ulaşım ve iletişimde kaydettiği gelişimi, hız, güç ve uçma sembolleri ile vurguladılar.
  • Teknolojik gelişmelere rağmen Eski Mısır medeniyetine karşı hayranlık sürer.
  • Kendisini dahi olarak adlandıran, diğer yazarlarla sık sık dalga geçen, Amerikalı entelektüel Gertrude Stein (1874-1946), bir keresinde Hemingway’e, onu ve çağdaşı yazarları kayıp bir nesil olarak gördüğünü söylemiş, Kayıp Kuşak terimi o günden sonra gruptaki yazarları tanımlamak için kullanılmıştır. Kayıp Kuşak yazarlarından bazıları Fitzgerald, Hemingway, John dos Passos, Sherwood Anderson, Kay Boyle, Ford Maddox Ford’dur. Bu terim ile 1920’li yılların edebi eserlerine yansıyan, Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı moral bozukluğu ile ahlaki normlardaki, inançlardaki kayıp ifade edilir. Ahlaklı davranışın iyi şeylere vesile olduğu inancı, Savaş’a giden pek çok iyi adamın geri dönemeyişi, ya da fiziki ve/veya zihni onarılamaz yaralarla evlerine dönüşü ile sarsılmıştır. Umut, kaybolmuştur. Terimin Hemingway tarafından Güneş de Doğar adlı eserinde kullanılması kalıcılığını sağlamıştır.
  • Bu çılgın ve bolluk yıllarında yetişen pek çok Amerikalı yazar vardır: William Faulkner, Thomas Wolfe, Willa Cather, Sinclair Lewis, Eugene O’Neill, Wallace Stevens, e. e. cummings, Ezra Pound, T. S. Eliot gibi.
  • Birinci Dünya Savaşı sonrası Amerikan toplumunun belirgin ahlaksal çöküşüyle bakışları şekillenen bu kuşağın edebiyatçıları metinlerinde eleştirel bir yapı geliştirirler. Fitzgerald da romanları ve hikayeleriyle bu yapının temellerini atan isimlerden biridir. F. Scott Fitzgerald’ın (1896-1940), 1920’lerin caz çağındaki Amerika’yı karakterize eden, umut ve umutsuzluk halini çok iyi yansıttığı düşünülen The Great Gatsby adlı eseri, o dönemin en başarılı romanı, hatta en büyük Amerikan romanı olarak değerlendirilmiştir.
Alexander's ragtime band by Boo-the-hamster. Fotoğraf: boo-the-hamster.deviantart.com

Alexander’s ragtime band by Boo-the-hamster. Fotoğraf: boo-the-hamster.deviantart.com

 

  • Mimarlık sanatında Art Deco’nun yenilikleri caz modernizmini simgeler.
  • Caz, Batı müziği ile Afrika ritim ve ezgisinin Amerika’da birleşmesinden doğan bir sentezdir. Afrika’nın vokal müzik biçimi olan iş şarkıları, savaş şarkıları, tapınma törenleri, duygulu blues stili zamanın popüler şarkıları ile birleşmiştir. Spiritual’lar da cazda önemli yer tutar.
  • Caz müziğinin başlıca karakteristiği doğaçlama, senkoplu ritim (ritim vurgusunun güçlü vuruşa değil, ölçünün hafif vuruşlarına rastlaması) ve kendine özgü bir tonlama şeklidir. Duke Ellington (1899-1974) için, ritmi olmayan anlamsızdır.
  • Başlangıçta yazılı bir kompozisyona değil, yorum anına bağlı bir müziktir. İlk çalgı nüvesi komet, trompet, klarinet, trombon ve davullardır. Sonradan piyano, gitar, saksofon ve banjo gibi çalgılar eklenir.
  • Spirituals denen dini müzik, sosyo-politik protestolarda da yer almıştır. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Afro-Amerikalılara özgüdür. Afrika’dan köle getirilmiş Latin Amerika veya Karayibler’de görülmez.
  • Ragtime, 1895 – 1918 arasında en gözde olduğu dönemi yaşamış, en çok St. Louis ve New Orleans’da Afro-Amerikalı’ların yaşadığı bölgelerde dans müziği olmuş, 1917’den sonra caz müziğinin gözde olmasıyla caz müziği içinde uygulanan stillerden biri olmuştur. 1940’lardan sonra bir çok caz orkestrası repertuvarına ragtime almış, ragtime 78’likleri kaydedilmiştir. 1950’lerde geçmişin ragtime’ları plak yapılmış, yeni rag’ler bestelenmiş ve kaydedilmiştir.
  • Blues stilinin katkısıyla gelişen caz, gece kulüplerinin ve kafelerin vazgeçilmez müziği haline gelir. Blues terimi, Batı Afrika kültüründe cenaze ve yas törenlerinde acının ifadesi olarak kullanlan maviden gelmektedir. Mistik bir türdür. Blues, 17. yüzyıldan itibaren Afrika’dan getirilen kölelerin tarlalarda çalışırken söyledikleri hüznü, umudu, özgürlüğü ve derin acıyı anlatan şarkılardan doğmuştur. İlk yayınlanan Blues notası Hard A. Wand‘ın 1912 tarihli “Dallas Blues”udur. Blues, 1865 yılından itibaren köleliğin kaldırılmasıyla birlikte Amerikan toplumu içinde yayılmaya başlar ve buradan da zaman içerisinde tüm dünyaya yayılır. Bu şehirlerdeki kültürle ve müzikle harmanlanır ve yeni Blues türleri ortaya çıkar, bunlardan bazıları Delta Blues, Memphis Blues, Texas Blues‘dur. 1930′lu yıllara gelindiğinde Blues, Caz müzik ile harmanlanır.
  • Caz kayıtlarının en eskisi, 1917’de New York’ta beyazlardan oluşan Original Dixieland Jazz Band’e aittir. Caz kelimesinin de bu orkestranın adından kaynaklandığı sanılmaktadır.
  • Bessie Smith, Louis Armstrong ve Duke Ellington cazın efsane isimleridir.
  • 1920’den sonra New York ve Chicago cazın merkezi olmuştur.
  • 1930’lu ve 1940’lı yılların karakteristiği swing, blues dağarcığına ağırlık veren, çoşkulu temposuyla dansa ivme kazandıran bir türdür. 1940’larda Bebop, 1950’lerde cool caz, 1960-1970 arasında özgür caz stili gelişmiştir. Ama ana gaye hep aynı kalmıştır; melodik, armonik ve ritmik kısıtlamalardan kurtulmak, özgür dünyanın özgür müziğini yapmak.
  • Caz müziği, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Avrupa ve Amerika’daki sanat müziğini de etkilemiş, caz baleler yazılmış, George Gershwin caz müziği stilini, piyano ve orkestra için yazdığı tek bölümlük yapıtı Rhapsody in Blue (1924) ile konser seyircisine sunmuş, Paris’te Bir Amerikalı (1928) ve Porgy and Bess (1935) ile de bu uygulamayı sürdürmüştür. Günümüzde 20. yüzyılın en iyi Amerikan operalarından biri olarak kabul edilen; dönemine göre çok cüretkar bir seçimle, hikayesi Güney Carolina’da bir zenci mahallesinde geçen ve oyuncuları siyah olan Porgy and Bess, beyazlar tarafından beğenilmemiş, siyahlar tarafından ise ırkçı bulunmuştu.
  •  Ravel’in, Debussy’nin, Stravinski’nin, Krenek’in, Weill’in, Copland’ın, Antheil ve Bernstein’ın yapıtları, caz müziğini sanat müziği ile birleştirirler.
  • Caz, yalnız müzikte değil, sanatın diğer dallarında da bir çağ olarak ismini duyurmuştur. Fitzgerald (1896-1940) Muhteşem Gatsby (1925) adlı kitabında Caz Çağı’nın insanlarını anlatır. T.S. Eliot (1888-1965), Kayıp Ülke (1922) adlı şiirinde caz müziğinin akışını şiirsel tekniğine uygular.

 

 

 

 

 

Çağdaş Sanata Varış 42 |Fütürizm 1

Geometrik Soyutlama

Cezanne’dan sonra ortaya çıkan Fütürizm, Orfizm, Neo Plastisizm/De Stijl, Süprematizm, Konstrüktivizm, Geometrik Soyutlama adını alıyor.

Bu dönemde, ressam ve heykeltraşların geometrik ve çok bilimsel, matematiksel yaklaşımları oldu. İyi renk armonileri; hangi karenin hangi kareyle dengelenmesi gerektiği; ışığın renklerden yansıyışı, hangisiyle ters düştüğü, birbirlerini nasıl etkiledikleri gibi, karşıdakine hiçbir şey iletmeyen, kendisinden başka hiçbir şeyin simgesi olmayan, çok bilimsel, mantıklı soyutlamalar yapıldı.

Amerikan Formalizmi’nden önce Avrupa’da Geometrik Soyutlama vardı.

 

FÜTÜRİZM/GELECEKÇİLİK
1909-1920’ler

 

  • 19. yüzyılın sonlarında gelişmeye başlar.
  • Fütürizm, donmuşluğa, tutucu usçuluğa bir başkaldırıdır.
  • Sanat çağcıl olmalıdır. Sanatçı, çağını yansıtan bir ayna, durağan değil, eylemin uygulayıcısı olmalıdır.
  • Yaşamdaki sürekli değişim kendisini sanatta da göstermelidir. Bu sebeple geçmişini bütünüyle reddedip,  tüm sanat akımlarını ve kuramlarını yok saymak gerekir.
  • Onlara göre ahlakçılık, yararcı bir korkaklıktır. Müzeleri ve kütüphaneleri de kaldırmak gerekir. Sanat tarihçileri sadece faydasız değil, aynı zamanda zararlıdırlar. Onları yok saymalıdır.
  • Yenileşmenin, ilerlemenin, makineleşmenin heyecanını taşıyan, sanatta da değişkenliği, hareketliliği savunan bir akımdır.

  • İlk Fütürist manifestoyu yazan, İtalyan şair, romancı, oyun yazarı ve yayın yönetmeni Filippo Tommaso Marinetti’dir (1876-1944). Fütürizm’in ilkeleri 1909 yılında Le Figaro’da yayımlanmıştır.
  • 1912’de ressam Umberto Boccioni (1882-1916) yayınladığı teknik bir bildirge ile geçmişin öldüğünü, geleceğin mumyalardan kurtarılması gerektiğini vurgular; gençliğin, güçlünün ve yüreklinin egemenliği üzerinde durur ve Marinetti’nin fikirlerini görsel alana uygular.
  • İtalya’nın ardından önce Rusya ve İngiltere’de, sonra birçok ülkede paralel hareketler ortaya çıkmış, akım her sanat dalında etkinliğini göstermiştir.
  • Marinetti, sanatçının yığınlara karışmasının sanatın başta gelen koşullarından biri olduğunu, birey-toplum ilişkisine yeni bir açıdan bakmanın gerekliliğini savunur. Ay ışığı, kadın,evlilik, tango, erkek modası ve parlamentercilik üzerine pek çok kışkırtıcı bildiri yayımlar. Teknik, erkek, yumruk döğüşü, savaş, hızlılık, sanayileşmeyi över.
  • Makine, geleceğe dair en önemli simgedir. Hızın üstünlüğünü fark etmek gerekir. Bir yarış otomobili bir Yunan heykelinden daha güzeldir.
  • Sevilen konular uçaklar, otomobiller, trenlerdir.
  • Kübistlerin gözünde yeni ürünler, yeni buluşlar, yeni enerji türleri, eski düzeni ortadan kaldıracak silahlardı. Yine de ilerlemeye duydukları ilgi derindi. Fütüristler ise makinayı, kendilerini özdeşleştirdikleri vahşi bir tanrı olarak görüyorlardı. Bu bakımdan Kübistler, Fütüristlerden ayrılıyordu.
  • Resim sanatı da hareketi, canlılığı, dinamizmi yansıtmalıdır.
  • Tehlikeye, cesarete aşıklar. Hırs, hareket, darbeler, sıçrayışlar istiyorlar.
  • Tanınmış Fütürist sanatçılardan bazıları ressam Giacomo Balla, ressam ve heykeltraş Umberto Boccioni, ressam, şair ve sanat eleştirmeni Gerardo Dottori’dir.
  • Edebiyat  durgunluktan kurtulmalı, savaş gibi, kavga gibi hareketli konuları işleyen edebi eserler yazılmalı, edebiyatta sürat hissedilmelidir.
  • Guillaume Apollinaire (1880-1918), 1913’teki bildirisiyle donmuş, kalıplaşmış değerlere karşı olduğunu açıklar. Şiirle resmin birlikte gelişmesini savunur. Apollinaire’in şiirinde sokağın düşlemsel gürültüsü duyulur.
  • Fütürist edebiyat Nerval-Baudelaire-Rimbaud kuşağından filizlenir.
  • Şiir toplumun şimdi’sinden, geleceğe, geleceğin durumlarına doğru özgürce atılmalı; çağının gelişim, gereksinim ve isteklerini ileriye yönelik biçimde sunmalıdır. Bu hem şiiri, hem de eylemlerimizi geleceğe açık ve canlı tutacaktır.
  • Şiir geleneğindeki ölçü, uyak ve tüm dil bilgisi kuralları Fütüristler tarafından yok sayılmış, özgür nazım tekniği ile şiirler yazılmıştır. Cesaret, cüret ve isyan önemsenmiştir. İtalya’da ilk Fütürist şiir antolojisi 1912’de yayımlanmıştır.
  • Mantıklı cümle kurmayı reddetmiş, sözcüklere özgürlük tanınmasını savunmuşlardır.
  • Ezra Pound, D. H. Lawrence  bu akımdan etkilenen yazarlardır.
  • Savaşı yücelten beyanları olmuş, zamanla İtalya’da faşizm ile özdeşleştirilmişlerdir: “Biz dünyadaki gerçekten sağlıklı tek şeyi, yani savaşa ve ölüme götüren güzel düşünceleri yüceltiyoruz.”
Modern Sanat Müzesi, Fütürist Salon, Roma.

Modern Sanat Müzesi, Fütürist Salon, Roma.

 

  • Akımın Rusya’daki temsilcileri, savaş karşıtı bir tavır sergileyerek, makine ve hız kavramlarını ekonomik bir fikir olarak ele almışlardır.
  •  Rusya’da  Velemir Hlebinikov ve Vladimir Mayakovski (1893-1930), Fütürizm’in güçlü isimlerindendir. Mayakovski, şiirleri ve resimleri ile Fütürizm’i ülkesine tanıtmıştır. Rus Fütüristleri kendi manifestolarını yayınladılar; Puşkin, Tolstoy, Dostoyevski reddedildi, şiirde sokak dilinin kullanılması istendi. 1917 Ekim Devrimi’nden sonra da Gelecekçi akım güçlendi.
  •  Mayakovski için güzellik, bilimin ellerindeki mikroskoptu.
  • Mayakovski şiirlerinde çoğunlukla geleceğin insanlarına seslendi. 1915 yılında yazdığı Pantalonlu Bulut şiiri ile ün saldı, Gorki tarafından bile övüldü. Şiirlerine gösterilen tepki tiksinti ile çoşku arasında değişti. Mayakovski’nin aşk, sanat, toplum ve din görüşü, Marinetti’nin görüşlerinden farklıydı. Gogol onun gözde sanatçısıydı. Başkişiler bakımından Dostoyevski ile aralarında büyük benzerlik vardır. Mayakovski’nin Bu Konuda adlı eseri ile Suç ve Ceza arasında metin koşutlukları görülür. Kendini öldürme örgesi Mayakovski’nin eserlerinde çok olağandır. 1930 yılında Rus Banyosu adlı oyununun aldığı ağır eleştiri; 20 yıllık çalışmalarını sergilediği alanın halkla dolup taşmasına rağmen tüm yazınsal ve resmi kişiler tarafından boykot edilmesi; yazınsal yalnızlığı ve sevdiği kadının yaptığı evlilik onu çok yıpratır. Geleceği simgeleyen iyi topluma siyasal devrimle de ulaşılamadığını görmesi sonucu 37 yaşında kendini kalbinden vurur.
  • Fütürizm Rusya’da kültür tekeli kurmaya niyetli oluşlarından dolayı Lenin tarafından şüpheyle karşılanmasına rağmen, Petersburg’da Ego-Fütüristler (Severiyanin-1911), Moskova’da Kübo-Fütüristler (Kruçenıyn, Hlebnilov, Kamenskiy, Mayakovski, E. Guro, 1913), Tsentrifuga ılımlıları veya Santrifüj Grubu (Aseyev, Pasternak), Kive (M. Semenko), Tiflis (grup 41º) ve Vladivostok’a kadar (Yaratım, 1920-1921) yayıldı.
  •  1913 yıIından itibaren Rusya’da Kübizm’in formlarını, Fütürizm’in dinamikliğini esas alan Kübo-Fütürizm okulu gelişti. Kübo-Fütüristler daha ziyade harflerin şekillerinde, metnin kağıt üzerindeki yerleşiminde, hatta matbaa aşamasındaki detaylarda anlam buldular. Kelimelerle nesneler arasında aslında büyük bir fark olmadığına, bir şairin şiirinde kullandığı kelimeleri bir ressamın tualinde renkler ve şekillerle yaptığı gibi düzenlemesi gerekliliğini savundular. Gramer, sözdizimi ve hatta mantık, tutarlılık gibi ögeleri boş verip yeni kelimeler türettiler, mevcut kelimelere yeni anlamlar yüklediler. Tabuları yıkan hatta toplumda kutsal sayılan şeylerle alakalı hazmı zor sözcükler kullanıp, yer yer aşırı agresif bir dil kullandılar.
  • Kübo-Fütürizm,  Süprematizm ve Konstrüktivizm’in soyutlaştırma anlayışına bir geçiş oluşturur. Kazimir Malevich, ilerleyen dönemde Süprematizm akımı ile sanat yaşamına devam etmiştir.
  • Türk edebiyatında ise Fütürist ürünleri, Rusya’da bulunduğu yıllarda (1922-1928) Nazım Hikmet Ran kaleme aldı. Mayakovski ve başka Fütürist şairlerin bir takım öz ve biçim yeniliklerini benimseyen şair, İtalyan ve Rus Fütürizmi’nin özellikleri olan özgür nazım tekniği, teknoloji hayranlığı (demir raylarda koşan demir beygir, asma köprüler, elektrikli tezgahlar), hızın güzelliği, çalışan kadının yüceltilmesi gibi öğeleri kullandı (“Makinaşmak istiyorum”, “Sanat Telakkisi” gibi şiirler). Ancak Nazım Hikmet’te Fütürizm’in etkisi uzun sürmedi.
  • Nazım Hikmet’in Mayakovski’yi taklit ettiği zaman zaman öne sürülen bir görüştür. Her ikisinin sanat görüşleri birbirine az çok uymasının yanı sıra, her ikisi de eski bir yönetimden yeni bir yönetime geçişi yaşadılar. Her ikisi de tanrıtanımaz ve devrimci. Her ikisi de içinde yaşadıkları yönetimle çatıştılar. Her ikisi de Lenin’le Stalin arasındaki dönemi yaşadılar (1924-1927). Böyle ortak noktalar var. Nazım Hikmet, Bursa Cezaevi’nden Adalet Cimcoz’a yazdığı mektupta “Ben Mayakovski’yi şahsen tanıdım. Bir yılbaşı gecesi kendisine takdim edildim, şiir okumasını dinledim. Üstadı bizde tercüme etselerdi, aramızda ne kadar az benzerlik olduğu meydana çıkardı. Üstad, bir çeşit müstezatlı aruzla yazar, bendeniz böyle bir ölçü kullanmam. Üstadda, kafiye meselesi ön planda geliyor. Bendeniz ise bunu ancak gerektiği zaman bir unsur olarak kullanırım” demiştir.