Etiket arşivi: Eminönü

Şiddet 60| Devlet Şiddeti 6

Kaba Polis, Banksy, 2002. Global Karaköy İstanbul, 2016. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Kaba Polis, Banksy, 2002.
Global Karaköy İstanbul, 2016.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Görünüşleri memurun hoşuna gitmeyen kişiler, genellikle sakallı, uzun saçlı, kot pantolonlu olanlar polis tarafından taciz edilirler ve bazı ülkelere sadece görünüşlerine bakılarak ülkeye girişleri reddedilebilir.
  • Devlet güçlerinden biri olan polisin şiddeti de tüm dünyada sıkça gündeme geliyor. 2017’nin ilk ayında Hindistan’da polisin düzenlediği terörle mücadele operasyonunda polislerin 16 kadına tecavüz ettiği sonra da dövdüğü Ulusal İnsan Hakları Komisyonu tarafından bildirildi; ayrıca, bunun gibi 20 vakanın daha incelenmesi gerektiğine dikkat çekildi.
  • İtalyan siyaset felsefesi düşünürü ve eğitimcisi Giorgio Agamben (1942-) hukuk ve şiddeti bir görür. Agamben, devletin mutlak egemenliğinden yana olan Hobbes’un violence ve common power ayrımını siler. Ona göre polis, şiddetin en bariz ortaya çıktığı yerdir ve Körfez Savaşı’ndaki Uluslararası Harp ve Harekat Hukuku (jus belli, casus belli) uygulaması, bir polis operasyonu şeklinde karşımıza çıkmıştır.
Stop and Search-Study, Banksy, 2007. Global Karaköy İstanbul, 2016. ABD’li şair ve deneme yazarı Kenneth Rexroth (1905-1982), “Yoksullar, varoşlarda kalıp kendi suç yahnilerini kaynatmaya devam ederlerse polisin copu onları rahatsız etmez,” diye yazar. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Stop and Search-Study, Banksy, 2007.
Global Karaköy İstanbul, 2016.
ABD’li şair ve deneme yazarı Kenneth Rexroth (1905-1982), “Yoksullar, varoşlarda kalıp kendi suç yahnilerini kaynatmaya devam ederlerse polisin copu onları rahatsız etmez,” diye yazar.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Devletin şiddeti kapsamında yer alan mübadele oldukça karmaşık bir konu. Devletin doğuşuyla birlikte ortaya çıkan korunmaya karşılık itaat mübadelesi bunların en eskisi. İki devlet arasında yapılan anlaşma gereği karşılıklı olarak insan değişimi olan nüfus mübadelesi ülkemizde de yaşanmış bir olaydır. 30 Ocak 1923 tarihinde Türkiye ile Yunanistan Krallığı arasında din esas alınarak, 1.200.000 Ortodoks Hıristiyan Rum Anadolu’dan Yunanistan’a, 500.000 Müslüman Türk de Yunanistan’dan Türkiye’ye zorunlu göçe tabi tutulmuştur.
  • Dünyada etnik, dinsel, dilsel ve kültürel açıdan TEK tipleştirme projelerinin örnekleri çoktur.
  • 1954 yılında başlayan Kıbrıs ile ilgili sürtüşmeler ve kışkırtma, 6-7 Eylül 1955 olaylarına yol açmıştır. Türk basınına göre 11 kişi ölmüştü. Yaralı sayısı resmi rakamlara göre 30, gayrı resmi kaynaklara göre 300′dü. Sadece Balıklı Rum Hastanesi‘nde 60 kadın tecavüz nedeniyle tedavi görmüştü. Resmi rakamlara göre 5.300′ü aşkın, gayrı resmi kaynaklara göre 7 bine yakın bina saldırıya uğramıştı. En büyük tahribat Beyoğlu’nda yaşanmıştı. Bunu Eminönü, Fatih, Şişli, Beşiktaş, Sarıyer, Kadıköy, Adalar, Üsküdar, Bakırköy ilçeleri izlemişti. İstanbul’daki kadar olmasa da İskenderun, İzmir ve Çanakkale’de de olaylar yaşanmıştı.
  • 1963’ten itibaren Kıbrıs’ta toplumlar arası çatışmalar hızlandı. Türkiye’de 17 Mart 1964’te tapu dairelerinde, Rum vatandaşlara dair işlemler durduruldu. Tapu daireleri bir tedbir olarak satış ve intikal işlemlerine dair muameleleri askıya aldı. 1964 yılında 12 bin kadar Rum Türkiye’yi terk etti. Daha sonradan Türkiye’deki atmosferden endişe duyanlar da ayrılınca sayı 45 bine ulaştı. 1914’te 2 milyon kadar olan Rum nüfus 2 bin kişiye kadar düşmüş oldu.
İsimsiz, Tunca Subaşı, 2012. Baksı Müzesi, 2016. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

İsimsiz, Tunca Subaşı, 2012.
Baksı Müzesi, 2016.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Tehcir, bir topluluğun veya yerin güvenliğini sağlamak üzere devlet eli ve iradesi ile devlet sınırları içerisinde daha uygun ve sorun çıkma olasılığı düşük bir yere geçici veya kalıcı olarak göç ettirilmesidir. Tarihte bunun birçok örneğine rastlanmakla birlikte nedenleri çok çeşitli olmuştur. Türkler ve Müslümanların Balkanlar’dan göç ettirilmeleri bu bağlamdadır. Osmanlı’da tehcir, sınır dışı etmez, sınır içinde yer değiştirtir. Karamanoğulları’na, Alevi Türkmenlere ve Ermenilere uygulanmıştır. Birinci Dünya Savaşı’nda İngiltere, Almanları; İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlar Belçikalıları, Ruslar Polonyalıları, ABD Japon asıllı ABD vatandaşlarını tehcir etmiştir.
  • 1976’da Başbakan İndira Gandi tarafından ilan edilen ve 21 ay süren Olağanüstü Hal esnasında temel haklar askıya alınmış, gazeteler sansüre uğramış ve nüfus kontrolü adı altında, çoğu Müslüman, binlerce erkek kamplara doldurulup zorla hadım edilmişti. İç Güvenliğin Temini Yasası adlı yeni bir kanunla hükumet istediğini istediği gibi gözaltına alabiliyordu.
  • Olağanüstü hal mutlak şeffafsızlık durumudur. Olağanüstü hal, şiddetle hukukun ayırt edilemediği noktadır; OHAL hukuktan kurtulmuş bir mekan yaratır.
  • İstihbarat örgütlerinin topladıkları bilgiler doğrultusunda hareket etmeyip, zaman zaman olayları önlemekten kaçınmaları derin devlet iddialarını gündeme taşır.

 

Artıklar, Luis Camnitzer, 1970. Eser Latin Amerika’da yaşanmış olan politik baskı ve kargaşa dönemini yansıtır. Ayrı ayrı paketlenmiş kutularda insan artığı bulunduğu ima edilmektedir. 1960’lı yılların sonlarında Uruguay kaosa sürüklenmişti. İşçi ayaklanmaları Devlet Başkanı Jorge Pacheco emriyle kanlı bir şekilde bastırılmış, sıkıyönetim ilan edilmiş, muhalifleri tutuklamalar ve işkence sürüp gitmişti. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Tate Modern, 2017.

Artıklar, Luis Camnitzer, 1970.
Eser Latin Amerika’da yaşanmış olan politik baskı ve kargaşa dönemini yansıtır. Ayrı ayrı paketlenmiş kutularda insan artığı bulunduğu ima edilmektedir. 1960’lı yılların sonlarında Uruguay kaosa sürüklenmişti. İşçi ayaklanmaları Devlet Başkanı Jorge Pacheco emriyle kanlı bir şekilde bastırılmış, sıkıyönetim ilan edilmiş, muhalifleri tutuklamalar ve işkence sürüp gitmişti.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Tate Modern, 2017.

  • Göçmenler (immigrant) sosyal veya ekonomik nedenlerle gönüllü olarak bir başka ülkeye gidenlerdir. Mülteciler (refugee) ise ırk, dil, din, siyasal düşünce veya kimlikleri nedeniyle kendi ülkelerinde baskı görüp terk etmek zorunda kalanlardır. Bir başka ülkeye sığınma talebinde bulunup resmi süreç devam ederken veya talebin kabul edilmemesi halinde ise statü sığınmacıdır (asylum seeker).
  • Macaristan yasa dışı göçü engellemek için sınırlarına jiletli tel örgü çekmiştir.
  • Eduardo Galeano’ya göre Latin Amerika’da devlet terörü, yönetici sınıflar başka yollarla işlerini yürütemedikleri için harekete geçer. İşkence, etkili olduğu için vardır. Demokrasi güç anlarda ulusal güvenliğe, yani oligarşinin ayrıcalıklarının ve yabancı yatırımların güvenliğine karşı bir suç teşkil eder. Onur kırıcı yapı uluslararası pazarlarda ve mali merkezlerde başlar, her yurttaşın evinde biter. Posta ve banka gibi terörün de memurları vardır ve terör gerekli olduğu için uygulanır, bir sapıklar ortaklığı değildir.
  • Kanlı din, mezhep ve kabile savaşlarının eksik olmadığı Afrika kıtasında her gün yaklaşık 15 bin kişinin evlerini terk etmek zorunda kaldığı 2017 yılı Ülke İçinde Yerinden Edilme İzleme Merkezi (IDMC) ile Norveç Mülteci Konseyi (NRC) raporlarında yer aldı. Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Nijerya ve Güney Sudan’da iç göç rakamları şiddet olayları nedeniyle bir önceki yıla göre %5 artarak %75’e çıktı. Dünya üzerinde zorunlu iç göçe maruz kalanların ⅓’ü Sahra-altı Afrika’da yaşayanlardı. Raporda evlerini terk etmek zorunda kalanların kendi hükumetlerinden çok az koruma ve yardım gördüklerine dikkat çekildi.
  • Dünyayı değiştirenler arasında mülteciler de vardı. Albert Einstein, Steve Jobs, Sigmund Freud, George Soros, Henry Kissinger bunlardan bazıları.
  • Sadece Suriye’de 6 yıl içerisinde 5 milyon kişi başka ülkelere iltica etmişti.
  • Yaklaşık 12.5 milyon insan terör, şiddet ve çatışma koşullarından kaçmak için daha güvenlikli gördükleri yerlere ulaşmaya çalışıyordu.

 

Çağdaş Sanata Varış 281|Çağdaş Enstalasyon 1

  • Eserin görülebilmesinin yanı sıra dokunulabildiği, hatta bazen duyulabildiği, koklanabildiği eserler önce çevre olarak adlandırılıyordu. Daha sonra Çağdaş Sanat terminolojisinde Enstalasyon adı verildi.
  • 1990’lardan itibaren Çağdaş Sanat çalışmaları esere bakan kişiyi doğrudan muhatap alır. Enstalasyon ve Performans Sanatı, izleyicileri daha açık yanıtlara teşvik ettikleri için ilişkisel sanat formlarıdır.
  • Her Yerleştirme aslında bir iktidar kurmadır. Yerleştirmenin temel amacı iktidarın merkezden çevreye kaydırılmasıdır. Nesneler arası ilişkiyi öne çıkaran ve nesneyi uzamın içindeki anlam açılımlarıyla tanımlayan Descartesçı mantık ile nesnenin ben-ötesi anlamlarını tercih eden Kantçı-Hegelci aşkınlaştırma süreci dikkate alındığında Duchamp’ın ready made/hazır nesne mantığının Descartesçı, Yerleştirme Sanatı’nın mantığının ise Kantçı olduğu söylenebilir.
Kolombiyalı sanatçı Doris Salcedo’nun (1958-), 2003 yılında 8. İstanbul Bienali için yaptığı Enstalasyon. Sanatçı, Eminönü’ndeki iki binanın arasına, üç kat yüksekliğinde, 1550 sandalyeyi yığmıştı. Hüzünlü bir görüntüye sahip olan bu gerçeküstü yığın ile Salcedo, sıradan olanın aşırılıkla iç içe geçtiğini göstermek;  günlük yaşamın içine kazınmış bir çatışma alanı topografyası yaratmak istediğini belirtmiştir. Kayboluşu, yok oluşu, terk etmeye zorlanmayı anıştıran böyle koleksiyonların Auschwitz’deki mahkumlardan alınan eşya yığınları ile güçlü bağları olduğu düşünülür. Salcedo, bir yıl önce de benzer bir işi 280 sandalye ile Bogota’da, Adalet Sarayı’nda uygulamıştı. Bogota’daki binanın işgal edilmesi sırasında yaşanan şiddet olaylarının on yedinci yıldönümünde, elli üç saat süren işgal için aynı süre boyunca sanatçı, sembolik bir anma için binanın cephesinden aşağı bir dizi sandalye indirmişti. Amacı, on yedi yıl önce hükümeti devirmek için başarısız bir girişimde bulunup ölenleri anmaktı. İstanbul’daki yerleştirmesinin amacı ise, Global ekonominin çarklarını çeviren kimliksiz göçmen kitleleri anımsatmak idi. Doris Salcedo, sıradan nesnelerle, genelde mobilyalarla çalışan bir sanatçı. Bunlarla yaptığı Enstalasyonlarında yerleştirmenin içinde bulunduğu alanın tarihiyle, belleğiyle, kültürüyle bütünleşmeyi amaçlar. Büyük ölçekli yapıtlarla kamusal ve kurumsal alanlara yaptığı müdahalelerle tarihin yükü konusuna yoğunlaşır. Fotoğraf: www.universes-in-universe.d

Kolombiyalı sanatçı Doris Salcedo’nun (1958-), 2003 yılında 8. İstanbul Bienali için yaptığı Enstalasyon.
Sanatçı, Eminönü’ndeki iki binanın arasına, üç kat yüksekliğinde, 1550 sandalyeyi yığmıştı. Hüzünlü bir görüntüye sahip olan bu gerçeküstü yığın ile Salcedo, sıradan olanın aşırılıkla iç içe geçtiğini göstermek; günlük yaşamın içine kazınmış bir çatışma alanı topografyası yaratmak istediğini belirtmiştir.
Kayboluşu, yok oluşu, terk etmeye zorlanmayı anıştıran böyle koleksiyonların Auschwitz’deki mahkumlardan alınan eşya yığınları ile güçlü bağları olduğu düşünülür.
Salcedo, bir yıl önce de benzer bir işi 280 sandalye ile Bogota’da, Adalet Sarayı’nda uygulamıştı. Bogota’daki binanın işgal edilmesi sırasında yaşanan şiddet olaylarının on yedinci yıldönümünde, elli üç saat süren işgal için aynı süre boyunca sanatçı, sembolik bir anma için binanın cephesinden aşağı bir dizi sandalye indirmişti. Amacı, on yedi yıl önce hükümeti devirmek için başarısız bir girişimde bulunup ölenleri anmaktı. İstanbul’daki yerleştirmesinin amacı ise, Global ekonominin çarklarını çeviren kimliksiz göçmen kitleleri anımsatmak idi.
Doris Salcedo, sıradan nesnelerle, genelde mobilyalarla çalışan bir sanatçı. Bunlarla yaptığı Enstalasyonlarında yerleştirmenin içinde bulunduğu alanın tarihiyle, belleğiyle, kültürüyle bütünleşmeyi amaçlar.
Büyük ölçekli yapıtlarla kamusal ve kurumsal alanlara yaptığı müdahalelerle tarihin yükü konusuna yoğunlaşır.
Fotoğraf: www.universes-in-universe.d

2003 Venedik Bienali’nde Almanya pavyonunda sanatçı Martin Kippenberger (1953-1997), zemine yerleştirdiği metro havalandırma ünitesine belirli aralıklarla duyulan metro geçiş sesini de eklemiş. Bu görebildiğimiz, havalandırma ünitesinden gelen esintiyi hissedebildiğimiz ve duyabildiğimiz bir Enstalasyon. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

2003 Venedik Bienali’nde Almanya pavyonunda sanatçı Martin Kippenberger (1953-1997), zemine yerleştirdiği metro havalandırma ünitesine belirli aralıklarla duyulan metro geçiş sesini de eklemiş. Bu görebildiğimiz, havalandırma ünitesinden gelen esintiyi hissedebildiğimiz ve duyabildiğimiz bir Enstalasyon.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Modernist ortama özgü sanatın değişimi engellediğini, farklı malzemelerin bir fikri ifade etmek için daha etkili araçlar olabileceğini düşünen çağdaş sanatçılardan Jean-Luc Cornec’in Telephone Sheep, 2013 adlı  Enstalasyonu. Birleşimler, sanatsal olmayan kaynaklardan elde edilen iki ve üç boyutlu elementleri birleştirerek Modernist zevkin kısıtlamalarına karşı oluşturuldu. Çağdaş Sanat, eserin çoklu ortam ve nesneden üretilebileceği fikrini geliştirildi. Çağdaş sanat eserlerinin çok azı ortama özgü olarak sınıflandırılabilir. Modernistler için bu eser, heykel kategorisinin herhangi bir tanımında yer bulamaz. Geleneksel olmayan materyal ve süreçler kullanan çalışmalar estetik etkiyle ya çok az ilgilenir ya da hiç ilgilenmez. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Modernist ortama özgü sanatın değişimi engellediğini, farklı malzemelerin bir fikri ifade etmek için daha etkili araçlar olabileceğini düşünen çağdaş sanatçılardan Jean-Luc Cornec’in Telephone Sheep, 2013 adlı Enstalasyonu.
Birleşimler, sanatsal olmayan kaynaklardan elde edilen iki ve üç boyutlu elementleri birleştirerek Modernist zevkin kısıtlamalarına karşı oluşturuldu. Çağdaş Sanat, eserin çoklu ortam ve nesneden üretilebileceği fikrini geliştirildi. Çağdaş sanat eserlerinin çok azı ortama özgü olarak sınıflandırılabilir.
Modernistler için bu eser, heykel kategorisinin herhangi bir tanımında yer bulamaz.
Geleneksel olmayan materyal ve süreçler kullanan çalışmalar estetik etkiyle ya çok az ilgilenir ya da hiç ilgilenmez.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

 

Kahve

Kahve, kışın yaprağını dökmeyen küçük bir ağaç. Yaprakları sivri uçlu, yaprak kenarları dalgalıdır. Çiçekleriyse beyaz, yaprakların koltuklarında küme halindedir. Meyvesi, düzgün yüzeyleri birbirine değen iki tohum içerir ve kırmızıdır. Tohumları, içerdiği kafeinden dolayı uyarıcıdır. Kahve bitkisi, yabani olarak 8-10 metreye kadar büyüyebilir.  Güney Hindistan, Periyar’da ziyaret ettiğimiz Spice Village Thekkady’de kahve bitkisi.

Kahve, kışın yaprağını dökmeyen küçük bir ağaç. Yaprakları sivri uçlu, yaprak kenarları dalgalıdır. Çiçekleriyse beyaz, yaprakların koltuklarında küme halindedir. Meyvesi, düzgün yüzeyleri birbirine değen iki tohum içerir ve kırmızıdır. Tohumları, içerdiği kafeinden dolayı uyarıcıdır. Kahve bitkisi, yabani olarak 8-10 metreye kadar büyüyebilir.
Güney Hindistan, Periyar’da ziyaret ettiğimiz Spice Village Thekkady’de kahve bitkisi.

Meyva suları ve şerbetler, alkolü yasaklayan İslam dünyasında ve daha çok da Osmanlı topraklarında geliştirilmişti. Kahve de öyle. Ortaçağ’da Avrupa bunları hiç bilmiyordu.

Kahve muhtemelen Etiyopya’dan Arabistan’a getirilmiş, Yemen başlıca kahve üreticisi bölge olmuştu. Kahve tarımı 15. yüzyılda başlamış, İstanbul’da ilk kahvehane Kanuni döneminde, 1554’te Tahtakale’de açılmıştır.

İstanbul’da Eminönü’nde Mısır Çarşısı’nın arkasında yer alan Tahmis Han, 19. yüzyılda kahve ticaretinin merkezi idi. Şehirde tüketilen kahvenin büyük kısmının kavrulup, öğütüldüğü, toptan veya perakende satıldığı devlete ait bir tekel olan Tahmis Han’ın işletme hakkı Türk bir kahya gözetimindeki Ermeni’lere ait bir şirkete verilmişti. Han’da, kahve çekirdeğinin depolandığı, gruplandığı odalar, kahve çekirdeğinin kavrulduğu ocaklar, öğütüldüğü değirmenler vardı. Değirmenler  atlar tarafından döndürülürdü. Kahve toz haline gelince tartılıp elenirdi. Von Hammer, çıkan kokunun Ermeni işçilerin gözlerini yaktığını, hepsinin bir deri bir kemik kaldığını, sürekli öksürdüklerini, başlarında duran adamın da bu işi altı aydan fazla yapamadığını,  aynı şekilde değirmende çalışan atların da çok zayıf olduğunu yazmış.

Kahvenin Avrupa’ya girdiği yıllarda Protestanlık yayılıyor, burjuva sınıfı büyüyordu. Varlığını, kazanmak için çalışmaya yoğunlaştıran burjuvazi, çalışanın verimini düşüren içkiye iyi gözle bakmıyordu. Bu ortamda uyku kaçıran, sarhoşluğun tersine insanı daha dikkatli hale getiren kahve, burjuvaziye ideal içecek olarak göründü. Böylece kahvehaneler inanılmaz bir hızla yaygınlaştı. Uzun süre kahvehane bir erkek ve aynı zamanda bir iş mekanıydı. Gelişmekte olan kapitalizme özgü yeni mesleklerde çalışanlar kahvelerde hem bilgi toplar, hem müşterileriyle görüşüp iş bağlarlardı. 18. yüzyıl Avrupa’da kahvenin altın çağıdır. Bu yüzyılın edebiyatçıları ve gazetecileri de kahve müdavimiydi. Kahve bitkisi 18. yüzyılın ikinci yarısında Amerika kıtasına götürüldü ve bu kıtada kurulan kahve plantasyonlarında yapılan üretimle kahve üretiminde büyük artış görüldü. Kahve Asya, Afrika ve Amerikalar’ın tropik bölgelerinde yetiştirilmektedir. Günümüzde Brezilya en büyük kahve yetiştiricisidir.

Kahvehaneler Avrupa’da dinamizmin ve üreticiliğin mekanı olurken, Osmanlı hayatında rehavetin özel yeri olmuştur. Ama iki ayrı dünyanın ortak özellikleri de vardı. Erkeğin mekanı olmaları, bilgi alışverişinin mekanı olmaları, kıraathane adının anlattığı gibi, yayınların çok yaygınlaşıp insanın kapısına gelmediği koşullarda okuma ihtiyacının giderildiği mekan olmaları gibi.

Osmanlı’da çeşitli dönemlerde kahvehane kurumu kovuşturmaya uğradı. İşsiz güçsüz adamların mekanı haline geldiğinden ulema kahvehanelere karşı çıkmıştır. Kanuni devrinde, 1545 tarihinde Şeyhülislamlığa getirilen Ebussuud Efendi, başarılı bulunduğu için Sultan I. Süleyman’in ölümünden sonra, II. Selim devrinde de görevini sürdürmüş, pek çok önemli fetvalara ilaveten kahve içilmesini yasaklayan bir fetva da vermiştir. Fetvanın gerekçesi, kömürleşmiş her şeyin tüketilmesinin gerçek imana aykırı olduğu idi. Kovuşturmaların en serti ise IV. Murat zamanında olmuştur. Dini taassuptan çok, devletin, aylak adamların siyaset konuşup fesat çıkaracakları korkusu etken olmuştur. Çünkü o dönemde kahvehane insanların buluşup tartışacağı aşağı yukarı tek kamusal mekandı. Ebussuud Efendi’nin fetvasına ve IV. Murat’ın sayıları beş yüzü bulan kahvehanelerin hepsinin yıkılmasını emretmesine rağmen kahve tüketimi artmıştır. 1655’te seyyah Jean Thévenot, o devirde Fransa’da bilinmeyen kahveye, İstanbul’daki düşkünlüğü anlatır. Ama 1842 yılına gelindiğinde Paris’te tüketilen kahve miktarı yetmiş milyon litreye ulaşmış.

1524 yılında Mekke Kadısı halk arasında karışıklığa neden oluyor gerekçesiyle kahvehaneleri kapatmış, İslam bilginlerinden el-Cezeri 1587 tarihli yazmasında kahveyi sağlık açısından değerlendirmiş, kahvenin özellikle ibadet ve zikir için vücudu zinde tutması özelliği nedeniyle toplumun bazı kesimlerinde yaygınlaşması üzerine kapsamlı bir değerlendirme yapmıştır.

Osmanlı’da kadınlar kahveli toplantılar yapmaya başladıklarında epey hakaret ve  alaya maruz kaldılar.

Thevenot, çadırlarda bile cezvenin ateşin üzerinde olduğunu, kahve çekirdeğinin misafirin gözü önünde kavrulduğunu, arkasından taş veya tunç bir havanda dövüldüğünü veya el değirmeninde çekildiğini, tüm bu işlemlerin bizzat evin hanımı tarafından yapıldığını yazmış.

Seyyahlar, Türklerin kahveyi çok sıcak, sade ve çok sert içtiklerini; İstanbullu Hıristiyanların kahveyi şekerle tatlandırdıklarını; saray ve zengin konaklarda her fincan kahveye amber esansı konduğunu; kahvenin bazen karanfil, yıldız anason veya kakule ile çeşnilendirildiğini yazmışlar.

Kahve hakkında basılan ilk kitap, ilk baskısı 1699 yılında yapılan Antoine Galland tarafından yazılan L’Origine et les Progrés du Café olmuştur.

Şimdi, yazım bittiğine göre, sade, tercihan kakuleli, kallavi bir fincanda bol köpüklü bir kahve ısmarlıyorum.

 

Kahve tarımında sıcaklık ve yağış çok önemlidir. Tohumdan ya da çeltikle üretilen kahve bitkisi dikimden 3-4 yıl sonra meyve vermeye başlar. Etiyopya’da Tana Gölü üzerindeki adalarda manastırlar var. Hıristiyan Amhara halkı ada kıyılarında kahve yetiştiriyor. Fotoğrafta kahve fidelerini görüyoruz.

Kahve tarımında sıcaklık ve yağış çok önemlidir. Tohumdan ya da çeltikle üretilen kahve bitkisi dikimden 3-4 yıl sonra meyve vermeye başlar.
Etiyopya’da Tana Gölü üzerindeki adalarda manastırlar var. Hıristiyan Amhara halkı ada kıyılarında kahve yetiştiriyor. Fotoğrafta kahve fidelerini görüyoruz.

Guatemala, Antigua’da gezdiğimiz Bella Vista kahve çiftliğinde açık havada kurutulmakta olan kahve çekirdekleri.

Guatemala, Antigua’da gezdiğimiz Bella Vista kahve çiftliğinde açık havada kurutulmakta olan kahve çekirdekleri.

Bella Vista kahve çiftliğinde kahve çekirdeği kurutma makinası.

Bella Vista kahve çiftliğinde kahve çekirdeği kurutma makinası.

 

Etiyopya’da, kahvenin anavatanı olduklarını hatırlatmak/kabul ettirmek için her uygun yerde kahve noktaları kurulmuş. Üstteki fotoğraf Addis Ababa’da, alttaki ise Aksum’da havalimanındaki kahve köşelerini görüntülüyor. Kahve ile patlamış mısır ikram ediyorlar.

Etiyopya’da, kahvenin anavatanı olduklarını hatırlatmak/kabul ettirmek için her uygun yerde kahve noktaları kurulmuş. Üstteki fotoğraf Addis Ababa’da, alttaki ise Aksum’da havalimanındaki kahve köşelerini görüntülüyor. Kahve ile patlamış mısır ikram ediyorlar.

   Yararlanılan Kaynaklar

  • Kahve-Konyak-Puro, Murat Belge, Sanat Dünyamız, Sayı 60-61.
  • Seyahatnamelerden Seçmeler I: Kahve, Nazlı Pişkin, Yemek ve Kültür, Sayı 9.