Etiket arşivi: Dr. Martin Luther King Jr.

Şiddet 93| Yasaklar ve Sansür Şiddeti 4 Kitaplar 1

  • 15. yüzyılda Milano’da hüküm sürmekte olan Visconti Hanedanı’ndan Giovan Maria, barış ve savaş sözlerini idam cezasıyla yasak etmişti. Papazlar, dualarda “bize barışı ver” yerine “bize sükûnu ver” deme emri almışlardı. Tarih bunun gibi akıl almaz sözcük yasaklarıyla doludur.
  • Tarih boyunca her yeni güç ve ideolojinin, karşıtı olduğu ve üzerinde egemenlik kurmak istediği sistemin bilgisini, yok edilmesi gereken bir tehdit olarak algılayışı ile antik dönemden günümüze kasten milyarlarca kitap yakılmıştır. Kasıtlı yok etmeye doğal afetler ve kazalar da katkıda bulunmuştur ama onlar bizim konumuzun dışında. Konumuz, toplumsal hafızanın ve onun belgelerinin kasten yok edilişinin şiddeti.
  • MÖ 213 yılında Çin İmparatoru Quin Shi, tüm felsefe ve tarih kitaplarını yaktırdığı gibi, görüşlerine itiraz eden düşünürleri de canlı canlı yaktırmış.
  • Paflagonya’da (günümüzde Kastamonu, Sinop ve Çankırı’nın bulunduğu bölge) 160 yılında Epikür’ün kitapları sahte bir peygamberin emriyle çarşı meydanında yakılmış.
  • 400 yılı civarında Batı Roma generallerinden Flavius Stilico, gizli ilimlerle ilgili olduğu düşünülen Sibyl Kitapları’nı yaktırmış.
  • MÖ 3. yüzyılda kurulan İskenderiye Kütüphanesi’nin fanatik Hıristiyanların saldırısıyla ya da Jul Sezar’ın (MÖ 100-44) şehri kuşatması sırasında 150 bin cilt kitabın altı ay boyunca şehrin hamamlarında yakacak olarak kullanıldığı düşünülüyor.
  • MS 5. yüzyılda kafirlik yaydıkları gerekçesiyle Etrüsk disiplinini öğreten kitaplar yakılmış.
  • 435 yılında Konstantinopolis Patriği Nestorius’un kitapları yakılmış.
  • 12. yüzyılda Katolik Kilisesi, Cathar metinlerini yok etmiş.
  • 12. yüzyılda İspanya’da yaşamış Aristocu filozof İbn Rüşd aklı, mantığı ve bilimi savunmaya çalışmış; rasyonalist din yorumları fanatikler tarafından din karşıtı olmakla suçlanmış; kitapları yasaklanmış ve yakılmış, sürgüne gönderilmiş; ancak ölümünden bir yıl önce affedilerek saygınlığına yeniden kavuşabilmişti.
  • 1233’te Yahudi din adamı Moshe ben Maimon tarafından yazılan rehber kitap Fransa’da Montpellier’de yakılmış.
  • Paris’te kurulan mahkemede suçlu bulunan Talmud, 1242 yılında yakılmış.
  • İspanya’da Engizisyon, Katolik olmayan kitapların yakılmasını emretmiş. 1499 ve 1500 yıllarında Endülüs’te bir milyonun üzerinde Arapça ve İbranice kitap yakılmış.
  • 15. yüzyılda İtalya’da Bocaccio’nun Decameron’u ve Ovid’in tüm eserleri yakılmış.
  • Yucatan Yarımadası’na 1549 yılında Roma Katolik Başpiskoposu olarak atanan Diego de Landa, Maya Uygarlığı’na ait bütün eserleri yok ettiği için günümüze sadece 3 adet Maya kitabı ulaşmış.
  • 16. ve 17. yüzyıllarda İngiliz yazımı, sansür mekanizmalarının etkisindeydi. Edebiyat, yazarların doğrudan söylenmesi çoğu zaman mümkün olmayan şeyleri dolaylı şekilde ifade etmelerine izin veriyordu.
  • Papa’nın emriyle Martin Luther’in çevirileri 1624 yılında yakılmış.
  • 1683 yılında Oxford Üniversitesi’nde Thomas Hobbes’un kitapları yakılmış.
  • John Cleland tarafından 1749’da Birleşik Krallık’ta yayımlanan, bir fahişenin anılarının konu edildiği erotik edebiyatın önde gelen klasiği olarak kabul edilen Fanny Hill adlı roman ancak 1963 yılında İngiltere ve ABD’de yasal olarak satılmaya başlamıştır.
  • Robespierre 1793’te dini kütüphanelerin ve kraliyeti olumlayan her türlü kitabın yakılması talimatını vermiş.
  • ABD’de 18. ve 19. yüzyıllarda kölelere okuma öğretmek yasaktı; yasağa Kutsal Kitap da dahildi.
  • 19. yüzyılda İngiltere’de yetkililerce müstehcen bulunan bir kitabın basılması, bir kartpostalın veya fotoğrafın piyasaya sürülmesi ülkenin kanunlarına yapılan bir saldırı olarak algılanıyordu. Başlatılan kovuşturmanın kamuoyu desteği almasına önem veriliyormuş gibi yapılırdı. Ama kamuoyuna sorulmaz, yetkililer kamuoyu rolü oynardı. Bu rol çok benimsendi.
  • James Joyce Trieste’de iken şehir Avusturya işgali altındaydı. Il Piccolo della Sera gazetesinin editörü 1907’de gazetenin yazarlarından olan Joyce’dan İngiliz egemenliği altında yüzyıllardır direnen İrlanda’yı anlatmasını istemişti. Böylece İrlanda üzerinden benzetme yaparak sansürü kırmış olacaklardı.
  • 1920’lerde ABD Posta İdaresi Avrupa’dan yollanan “uygunsuz” kitapları yakarak yok ederdi.
  • Alice Harikalar Diyarında 1931’de Çin’de yasaklandı. General Ho Chien, hayvanların insan gibi konuşmasından hoşlanmamıştı.
  • 10 Mayıs 1933’te Nazi öğrenci örgütü üyeleri Almanya’nın üniversite kentlerinde kitap yakma ayinleri düzenlemişlerdi. Bebelplatz Berlin’in merkezinde Humboldt Üniversitesi’nin önündeki meydanın adıdır. Humboldt Üniversitesi’nin kütüphane binası o dönemde bu meydanda imiş. (Bina günümüzde Hukuk Fakültesidir.) Bebelplatz’da da aynı gün 20 bin civarında kitap yakılmış. Kitap yakma eyleminden önce Propaganda Bakanı Joseph Goebbels ateşli bir konuşma yapmış. Naziler tarafından 180 bin kitap yakılma listesine alınmış ve her gece belli miktarda kitap yakılarak yok edilmiştir. Yakılmaya uygun görülen kitapların yazarları arasında Heinrich Mann, Erich Maria Remarque, Heinrich Heine, Bertolt Brecht, Stefan Zweig, Karl Marx, Albert Einstein da varmış. Bu olaya engizisyoncuların yaktığı ateşten esinlenerek Berlin Otodafe’si adı veriliyor.
Kitaplık, Micha Ullman, 1995. Kitap yakma denilince ilk akla gelenlerden biri 10 Mayıs 1933 felaketidir. Bu olayı unutturmamak için 1995 yılında İsrailli sanat profesörü ve heykeltıraş Micha Ullman (1939-) Bebelplatz’a Kitaplık adlı bir eser yapmış. En üstte parke taşların arasına yerleştirilmiş şeffaf bir cam var. Camdan, 20 bin kitabı alabilecek kapasitede bir kütüphanenin boş rafları görülüyor. Meydanda, Heinrich Heine’nin 1821 tarihli Almansor adlı oyunundan da bir alıntı var: “Bu yalnızca bir başlangıç; kitapların yakıldığı yerde sonunda insanlar da yakılır.” Anıta ek olarak her yıl Mayıs ayının başından 10’una kadar Humbolt Üniversitesi tarafından aynı meydanda edebiyat festivali düzenleniyor; festival boyunca meydana konan raflardan kitap alıp yerlerdeki minder ve hamaklarda okumak mümkün, aynı zamanda öğrenciler kitap satışı yapıyor ve kitap okuma etkinlikleri düzenleniyor. Fotoğraf: e-Skop

Kitaplık, Micha Ullman, 1995.
Kitap yakma denilince ilk akla gelenlerden biri 10 Mayıs 1933 felaketidir. Bu olayı unutturmamak için 1995 yılında İsrailli sanat profesörü ve heykeltıraş Micha Ullman (1939-) Bebelplatz’a Kitaplık adlı bir eser yapmış. En üstte parke taşların arasına yerleştirilmiş şeffaf bir cam var. Camdan, 20 bin kitabı alabilecek kapasitede bir kütüphanenin boş rafları görülüyor. Meydanda, Heinrich Heine’nin 1821 tarihli Almansor adlı oyunundan da bir alıntı var: “Bu yalnızca bir başlangıç; kitapların yakıldığı yerde sonunda insanlar da yakılır.” Anıta ek olarak her yıl Mayıs ayının başından 10’una kadar Humbolt Üniversitesi tarafından aynı meydanda edebiyat festivali düzenleniyor; festival boyunca meydana konan raflardan kitap alıp yerlerdeki minder ve hamaklarda okumak mümkün, aynı zamanda öğrenciler kitap satışı yapıyor ve kitap okuma etkinlikleri düzenleniyor.
Fotoğraf: e-Skop

 

 

 

Çağdaş Sanata Varış 208| Sahnede Postmodernizm 1

  • İtalyan Luigi Nono’nun (1924-1990) 1984 de yazdığı Prometeo adlı operasının özelliği, içinde hiçbir sahne etkinliği olmayışıdır. Yapıtlarının çoğu korolu ve insan sesi ile elektronik seslerin karışımı ortamlardır.
  • İtalyan besteci Luciano Berio (1925-2003), müzik tiyatrosu olarak anılan; ses, metin ve jestlerin iç içe örüldüğü yapıtlarında konser salonu sahnesine, tiyatro nitelikleri taşımaktadır. Berio’nun bu tür eserlerinde solist, yalnız çalgısının ustası değil, dramatik yetkinliğe de sahip olmalıdır. Piyanistin kusursuz bir tekniğe ve üstün bir el çabukluğuna sahip olması, jestleriyle bir anlatım getirmesi ve ayaklarını da kullanması gerekir.
  • Amatör obuacı ve elektronik müzik bestecisi Emmanuel Ghent (1925-2003), 1960’larda bestelerinde bilgisayar kullanmaya başladı, insan sesini sentezledi. 1970’lerde bilgisayar teknolojisindeki gelişmelerle müzik ve ışıklandırmayı, daha sonra da müzik, dans ve ışıklandırmayı senkronize etti.
Arthur Mitchell. Fotoğraf: www.haikudeck.com

Arthur Mitchell.
Fotoğraf: www.haikudeck.com

  • 1955 yılında bir mucize oldu. George Balanchine (1904-1983) ve Lincoln Kirstein (1907-1996), New York City Ballet’ye ilk Afrikalı-Amerikalı dansçıyı kattılar: Arthur Mitchell (1934-). Balanchine’in koreografisini özellikle Mitchell için yaptığı Agon ve A Midsummer Night’s Dream ile başlayarak Mitchell 15 yıl boyunca kumpanyanın baş dansçısı oldu.
  • 1960’larda Afrikalı-Amerikalıların dans alanında ürettikleri eserler “etnik sanat” fikrinin ötesine geçecek şekilde değerlendirilmeye başlandı. Catherine Dunham, Pearl Primus gibi ilk nesil Afrikalı-Amerikalı dansçılar konularını daha çok kökenleri ile ilişkilendirdikleri Afrika, Karayipler gibi yörelerden almışlar iken Alvin Ailey (1931-1989), Rod Rogers (1937-2002), Eleo Pomare (1937-2008) gibi yeni neslin temsilcileri daha çeşitli konular üzerine çalışmıştır.
  • 1969 yılında, Dr. Martin Luther King Jr.’ın ölümünden kısa bir süre sonra, Arthur Mitchell ve Karel Shook (1920-1985), The Dance Theatre of Harlem’i kurarak, beyaz olmayanların geleneksel “beyaz” balelerini sergilemeleri için bir ortam yarattılar. Burası aynı zamanda profesyonel dansçılar için bir nüve oluşturdu: tüm disiplinlerden sanatçıların ziyaretine açık, provaların izlenebildiği, günümüzde de devam etmekte olan bölge halkına uygun fiyattan kaliteli eğlence imkanı tanıyan bir kültür kurumu oldu.
  • 1960’larda Brezilya’da Augusto Boal (1931-) tarafından kurulan Ezilenlerin Tiyatrosu, gösteri tiyatrosundan farklı, seyircilerin aktör olduğu (spect-actor) deneysel bir tiyatrodur. Boal bireylere, ezilenlere, seslerini duyurabilmeyi, herhangi bir durumla yüzleşmeyi ve onu analiz edebilmeyi öğretmek için bir düzenek geliştirmişti. Tiyatrosu önemli toplumsal ve güncel meselelere dayanır. Vatandaşlar önceden yazılmış bir senaryoyu canlandırmaktan ziyade doğaçlama yaparak dileklerini, ihtiyaç ve arzularını dile getirirler. Boal için tiyatro bir bilgi biçimi olduğu kadar toplumu dönüştürme aracıdır da. Onun bakış açısına göre, tiyatro bize öylece durup gelişini beklemek yerine geleceğimizi inşa etmekte yardımcı olabilir. (Boal’ın aynı adı taşıyan kitabı Boğaziçi Üniversitesi Yayınları’nda vardır.)
Alvin Ailey American Dance Theater. Fotoğraf: www.chicago-theater.com

Alvin Ailey American Dance Theater.
Fotoğraf: www.chicago-theater.com

  • Postmodern dans konusunda çalışmaları olan dans tarihçisi Sally Banes (1950-), Postmodern dansa giden yolu hazırlayan avangard modern sanatçılar arasında, Postmodern kuşağın önde gelen dansçıları olarak Merce Cunningham, James Waring ve Anna Halprin’i sayar.
  • 1952 yılında, Cage ve Cunningham’ın Black Mountain’daki multimedya etkinliği ve sonrasında yapılan Happeningler Postmodern dansın başlangıcı sayılabilir.
  • Happening bölümünde bahsettiğimiz Claes Oldenburg ile sonradan eşi olan Pat Muschinski’nin, New York, Greenwich Village’daki Judson Memorial Kilisesi’nde 1960 yılında sergiledikleri Snapshots from the City adlı Happening de başlangıç noktaları arasında yer alır.
  • Sally Banes, 1950’ler boyunca, hatta Cunningham’ın işlerinde bile, Modern dans estetiğinin hakim olduğunu söyler.

Modern dans estetiği:

Belli bir üslup ve materyalle kurulmuş,
Belli dizgelerle çalışan,
Belli bir ifadeci işlev taşır.

  •  Sally Banes, Postmodern dansın gelişimini 1960’lara, New York’taki Judson Kilisesi’ne yerleştirir ve kısa zamanda buradan sanat galerilerine, çatı katlarına, oradan başka kiliselere ve genelde sahnesi olmayan mekanlara yayıldığını söyler.
  • 1960’ların ilk yıllarındaki deneysel dans, demokratik çoğulculuk ruhuyla yaratılmış, Minimalizm’den multimedyaya uzanan bir çeşitlilik gösteriyordu.
  • Banes, Modern ifadeci gelenekten kopuşu ve Postmodern dansı başlatan hamlenin, 1962-1964 yılları arasında Cunningham Studio’da Robert Dunn’ın (1928-1996) verdiği koreografi derslerinde doğduğunu ve New York, Greenwich Village’daki Judson Memorial Church’te kurulan Judson Dans Tiyatrosu’nda geliştiğini söyler. Dunn, duyguların bedenler ve ritimler yoluyla ifade edilebileceğini düşünen Modern dansın önemli eğitmenlerine (Louis Horst, Doris Humphrey gibi) meydan okur. Dunn’ın hedefi dansı, müzik, resim, heykel, Happening, edebiyat gibi diğer sanat dalları ile buluşturmaktı. Bu eklektizm, geniş bir yelpazede çeşitlilik gösteren denemelere yol açtı. Reddedilen ifadeci estetikti.

Dans alanındaki deneysellik:

Happening dünyasında olup bitenler,
Sanat formlarını karıştırarak yapılan sanatsal denemeler,
Gerçek dünyadan materyallerle ve rastlantı unsuruyla yapılan çalışmalar,
Konvansiyon dışı mekanlar,
Değişken zaman faktörlerini kapsamıştır.

  • Michael Kirby, Postmodern dansın hareketi müzik olarak düşünmekten vazgeçtiğini; anlam, karakterizasyon, duygu durumu gibi unsurlarla ilgilenmediğini; ışık ve kostümü ise sadece işlevsel olarak kullandığını yazmıştır.
  • Postmodern dönemde üretilen pek çok dans çalışmasında, özellikle Twyla Tharp ve Laura Dean’in işlerinde Postmodern mimarinin asal özellikleri görülür: Saflık ve birlik öğretilerinden uzak duran; öğrenilmiş ve eklektik bir tarihselcilik; Modernist avangartlarla orta sınıfa ait ana akım arasındaki asırlık uçurumu kapatma gayreti…