Etiket arşivi: Dostoyevski

Trajedi 3

forum.donanimhaber.com

forum.donanimhaber.com

  • Aristo’dan beri trajedi kahramanları soylulardan seçiliyordu. Alman Lessing  “krallara acıyorsak, kral oldukları için değil, insan oldukları içindir” diyerek insanın en çok kendi durumunu anımsatan durumlardan etkilendiğini savundu.
  • İngiliz Coleridge duyguyu trajedinin temel öğesi saydı.  18. yüzyılda  prenslerin yerini sıradan kentliler, Tanrı’nın buyruklarının yerini de yüreğin sesi aldı.
  • 19. yüzyılda insani ve toplumsal ilerlemeye duyulan güven, karanlık ve olumsuz trajik bakış ile çelişti.
  • Hegel’e göre klasik trajedide kahramanlar, kişiliklerindeki ahlaki zayıflıktan çok, iki ahlak sistemi arasında kaldıkları, birine bağlı kalırken kaçınılmaz olarak ötekiyle çatışmaya girdikleri için sonunda yenik düşerler. Trajedinin sonunda kahraman yenilsede süreç tamamlanmakta, tam da o yenildiği için daha kapsamlı bir iyiye ulaşılmaktadır.
  • Schopenhauer’e göre gerçek trajedi, kahramanın kendi günahlarından değil, varoluşun temelinde yatan ilk günahtan ( Adem ile Havva ) kaynaklanır. İnsan ancak acı çekerek bu günahtan, kendi bencilliğinden arınabilir.
  • Nietzcshe’ye göre Eski Yunan trajedisinin iki önemli bileşeni vardı:

1)      Apollon’un simgelediği ölçülülük ve düzen
2)      Dionysos’un simgelediği çoşku ve taşkınlık.

  • Trajedi, Yunanlıların bu iki ucu birleştirmeleri ve yaşamı bir oyun olarak görmelerinin ürünüydü.
  • 20. yüzyılda İbsen, Çehov, Strindberg’in oyunlarında trajik bir boyut vardır. Eugene O’Neill klasik trajediyi çağdaş bir ortamda ve psikanalitik  bir yorumla yenilemeye çalışan tek oyun yazarıdır.
  • II. Dünya Savaşı sonrasında ise, trajediyi bir tiyatro türü olmaktan çok, felsefi bir bakış açısı olarak ele alma eğilimi güçlendi. Klasik trajedinin boyutlarına en çok ulaşabilmiş yapıtlar, roman alanında Dostoyevski, Thomas Hardy, Joseph Conrad, William Faulkner tarafından verilmiştir.
www.greenpeace.org

www.greenpeace.org

 

Çağdaş Sanata Varış 42 |Fütürizm 1

Geometrik Soyutlama

Cezanne’dan sonra ortaya çıkan Fütürizm, Orfizm, Neo Plastisizm/De Stijl, Süprematizm, Konstrüktivizm, Geometrik Soyutlama adını alıyor.

Bu dönemde, ressam ve heykeltraşların geometrik ve çok bilimsel, matematiksel yaklaşımları oldu. İyi renk armonileri; hangi karenin hangi kareyle dengelenmesi gerektiği; ışığın renklerden yansıyışı, hangisiyle ters düştüğü, birbirlerini nasıl etkiledikleri gibi, karşıdakine hiçbir şey iletmeyen, kendisinden başka hiçbir şeyin simgesi olmayan, çok bilimsel, mantıklı soyutlamalar yapıldı.

Amerikan Formalizmi’nden önce Avrupa’da Geometrik Soyutlama vardı.

 

FÜTÜRİZM/GELECEKÇİLİK
1909-1920’ler

 

  • 19. yüzyılın sonlarında gelişmeye başlar.
  • Fütürizm, donmuşluğa, tutucu usçuluğa bir başkaldırıdır.
  • Sanat çağcıl olmalıdır. Sanatçı, çağını yansıtan bir ayna, durağan değil, eylemin uygulayıcısı olmalıdır.
  • Yaşamdaki sürekli değişim kendisini sanatta da göstermelidir. Bu sebeple geçmişini bütünüyle reddedip,  tüm sanat akımlarını ve kuramlarını yok saymak gerekir.
  • Onlara göre ahlakçılık, yararcı bir korkaklıktır. Müzeleri ve kütüphaneleri de kaldırmak gerekir. Sanat tarihçileri sadece faydasız değil, aynı zamanda zararlıdırlar. Onları yok saymalıdır.
  • Yenileşmenin, ilerlemenin, makineleşmenin heyecanını taşıyan, sanatta da değişkenliği, hareketliliği savunan bir akımdır.

  • İlk Fütürist manifestoyu yazan, İtalyan şair, romancı, oyun yazarı ve yayın yönetmeni Filippo Tommaso Marinetti’dir (1876-1944). Fütürizm’in ilkeleri 1909 yılında Le Figaro’da yayımlanmıştır.
  • 1912’de ressam Umberto Boccioni (1882-1916) yayınladığı teknik bir bildirge ile geçmişin öldüğünü, geleceğin mumyalardan kurtarılması gerektiğini vurgular; gençliğin, güçlünün ve yüreklinin egemenliği üzerinde durur ve Marinetti’nin fikirlerini görsel alana uygular.
  • İtalya’nın ardından önce Rusya ve İngiltere’de, sonra birçok ülkede paralel hareketler ortaya çıkmış, akım her sanat dalında etkinliğini göstermiştir.
  • Marinetti, sanatçının yığınlara karışmasının sanatın başta gelen koşullarından biri olduğunu, birey-toplum ilişkisine yeni bir açıdan bakmanın gerekliliğini savunur. Ay ışığı, kadın,evlilik, tango, erkek modası ve parlamentercilik üzerine pek çok kışkırtıcı bildiri yayımlar. Teknik, erkek, yumruk döğüşü, savaş, hızlılık, sanayileşmeyi över.
  • Makine, geleceğe dair en önemli simgedir. Hızın üstünlüğünü fark etmek gerekir. Bir yarış otomobili bir Yunan heykelinden daha güzeldir.
  • Sevilen konular uçaklar, otomobiller, trenlerdir.
  • Kübistlerin gözünde yeni ürünler, yeni buluşlar, yeni enerji türleri, eski düzeni ortadan kaldıracak silahlardı. Yine de ilerlemeye duydukları ilgi derindi. Fütüristler ise makinayı, kendilerini özdeşleştirdikleri vahşi bir tanrı olarak görüyorlardı. Bu bakımdan Kübistler, Fütüristlerden ayrılıyordu.
  • Resim sanatı da hareketi, canlılığı, dinamizmi yansıtmalıdır.
  • Tehlikeye, cesarete aşıklar. Hırs, hareket, darbeler, sıçrayışlar istiyorlar.
  • Tanınmış Fütürist sanatçılardan bazıları ressam Giacomo Balla, ressam ve heykeltraş Umberto Boccioni, ressam, şair ve sanat eleştirmeni Gerardo Dottori’dir.
  • Edebiyat  durgunluktan kurtulmalı, savaş gibi, kavga gibi hareketli konuları işleyen edebi eserler yazılmalı, edebiyatta sürat hissedilmelidir.
  • Guillaume Apollinaire (1880-1918), 1913’teki bildirisiyle donmuş, kalıplaşmış değerlere karşı olduğunu açıklar. Şiirle resmin birlikte gelişmesini savunur. Apollinaire’in şiirinde sokağın düşlemsel gürültüsü duyulur.
  • Fütürist edebiyat Nerval-Baudelaire-Rimbaud kuşağından filizlenir.
  • Şiir toplumun şimdi’sinden, geleceğe, geleceğin durumlarına doğru özgürce atılmalı; çağının gelişim, gereksinim ve isteklerini ileriye yönelik biçimde sunmalıdır. Bu hem şiiri, hem de eylemlerimizi geleceğe açık ve canlı tutacaktır.
  • Şiir geleneğindeki ölçü, uyak ve tüm dil bilgisi kuralları Fütüristler tarafından yok sayılmış, özgür nazım tekniği ile şiirler yazılmıştır. Cesaret, cüret ve isyan önemsenmiştir. İtalya’da ilk Fütürist şiir antolojisi 1912’de yayımlanmıştır.
  • Mantıklı cümle kurmayı reddetmiş, sözcüklere özgürlük tanınmasını savunmuşlardır.
  • Ezra Pound, D. H. Lawrence  bu akımdan etkilenen yazarlardır.
  • Savaşı yücelten beyanları olmuş, zamanla İtalya’da faşizm ile özdeşleştirilmişlerdir: “Biz dünyadaki gerçekten sağlıklı tek şeyi, yani savaşa ve ölüme götüren güzel düşünceleri yüceltiyoruz.”
Modern Sanat Müzesi, Fütürist Salon, Roma.

Modern Sanat Müzesi, Fütürist Salon, Roma.

 

  • Akımın Rusya’daki temsilcileri, savaş karşıtı bir tavır sergileyerek, makine ve hız kavramlarını ekonomik bir fikir olarak ele almışlardır.
  •  Rusya’da  Velemir Hlebinikov ve Vladimir Mayakovski (1893-1930), Fütürizm’in güçlü isimlerindendir. Mayakovski, şiirleri ve resimleri ile Fütürizm’i ülkesine tanıtmıştır. Rus Fütüristleri kendi manifestolarını yayınladılar; Puşkin, Tolstoy, Dostoyevski reddedildi, şiirde sokak dilinin kullanılması istendi. 1917 Ekim Devrimi’nden sonra da Gelecekçi akım güçlendi.
  •  Mayakovski için güzellik, bilimin ellerindeki mikroskoptu.
  • Mayakovski şiirlerinde çoğunlukla geleceğin insanlarına seslendi. 1915 yılında yazdığı Pantalonlu Bulut şiiri ile ün saldı, Gorki tarafından bile övüldü. Şiirlerine gösterilen tepki tiksinti ile çoşku arasında değişti. Mayakovski’nin aşk, sanat, toplum ve din görüşü, Marinetti’nin görüşlerinden farklıydı. Gogol onun gözde sanatçısıydı. Başkişiler bakımından Dostoyevski ile aralarında büyük benzerlik vardır. Mayakovski’nin Bu Konuda adlı eseri ile Suç ve Ceza arasında metin koşutlukları görülür. Kendini öldürme örgesi Mayakovski’nin eserlerinde çok olağandır. 1930 yılında Rus Banyosu adlı oyununun aldığı ağır eleştiri; 20 yıllık çalışmalarını sergilediği alanın halkla dolup taşmasına rağmen tüm yazınsal ve resmi kişiler tarafından boykot edilmesi; yazınsal yalnızlığı ve sevdiği kadının yaptığı evlilik onu çok yıpratır. Geleceği simgeleyen iyi topluma siyasal devrimle de ulaşılamadığını görmesi sonucu 37 yaşında kendini kalbinden vurur.
  • Fütürizm Rusya’da kültür tekeli kurmaya niyetli oluşlarından dolayı Lenin tarafından şüpheyle karşılanmasına rağmen, Petersburg’da Ego-Fütüristler (Severiyanin-1911), Moskova’da Kübo-Fütüristler (Kruçenıyn, Hlebnilov, Kamenskiy, Mayakovski, E. Guro, 1913), Tsentrifuga ılımlıları veya Santrifüj Grubu (Aseyev, Pasternak), Kive (M. Semenko), Tiflis (grup 41º) ve Vladivostok’a kadar (Yaratım, 1920-1921) yayıldı.
  •  1913 yıIından itibaren Rusya’da Kübizm’in formlarını, Fütürizm’in dinamikliğini esas alan Kübo-Fütürizm okulu gelişti. Kübo-Fütüristler daha ziyade harflerin şekillerinde, metnin kağıt üzerindeki yerleşiminde, hatta matbaa aşamasındaki detaylarda anlam buldular. Kelimelerle nesneler arasında aslında büyük bir fark olmadığına, bir şairin şiirinde kullandığı kelimeleri bir ressamın tualinde renkler ve şekillerle yaptığı gibi düzenlemesi gerekliliğini savundular. Gramer, sözdizimi ve hatta mantık, tutarlılık gibi ögeleri boş verip yeni kelimeler türettiler, mevcut kelimelere yeni anlamlar yüklediler. Tabuları yıkan hatta toplumda kutsal sayılan şeylerle alakalı hazmı zor sözcükler kullanıp, yer yer aşırı agresif bir dil kullandılar.
  • Kübo-Fütürizm,  Süprematizm ve Konstrüktivizm’in soyutlaştırma anlayışına bir geçiş oluşturur. Kazimir Malevich, ilerleyen dönemde Süprematizm akımı ile sanat yaşamına devam etmiştir.
  • Türk edebiyatında ise Fütürist ürünleri, Rusya’da bulunduğu yıllarda (1922-1928) Nazım Hikmet Ran kaleme aldı. Mayakovski ve başka Fütürist şairlerin bir takım öz ve biçim yeniliklerini benimseyen şair, İtalyan ve Rus Fütürizmi’nin özellikleri olan özgür nazım tekniği, teknoloji hayranlığı (demir raylarda koşan demir beygir, asma köprüler, elektrikli tezgahlar), hızın güzelliği, çalışan kadının yüceltilmesi gibi öğeleri kullandı (“Makinaşmak istiyorum”, “Sanat Telakkisi” gibi şiirler). Ancak Nazım Hikmet’te Fütürizm’in etkisi uzun sürmedi.
  • Nazım Hikmet’in Mayakovski’yi taklit ettiği zaman zaman öne sürülen bir görüştür. Her ikisinin sanat görüşleri birbirine az çok uymasının yanı sıra, her ikisi de eski bir yönetimden yeni bir yönetime geçişi yaşadılar. Her ikisi de tanrıtanımaz ve devrimci. Her ikisi de içinde yaşadıkları yönetimle çatıştılar. Her ikisi de Lenin’le Stalin arasındaki dönemi yaşadılar (1924-1927). Böyle ortak noktalar var. Nazım Hikmet, Bursa Cezaevi’nden Adalet Cimcoz’a yazdığı mektupta “Ben Mayakovski’yi şahsen tanıdım. Bir yılbaşı gecesi kendisine takdim edildim, şiir okumasını dinledim. Üstadı bizde tercüme etselerdi, aramızda ne kadar az benzerlik olduğu meydana çıkardı. Üstad, bir çeşit müstezatlı aruzla yazar, bendeniz böyle bir ölçü kullanmam. Üstadda, kafiye meselesi ön planda geliyor. Bendeniz ise bunu ancak gerektiği zaman bir unsur olarak kullanırım” demiştir.

Felsefe Denen Şey Ne Ki?

Giriş 1

Roger-Pol Droit’in kitabı karmaşık ve korkulan bir konuyu çok iyi açıklıyor diye düşündüğüm için paylaşmak istedim.

Yazar siyasal bilgiler dersi veren, Le Monde ve Point gibi ciddi yayın organlarında yazılar yazan bir araştırmacı. Say Yayınları’ndan çıkmış dört felsefe kitabı var:

*Kısa Felsefe Tarihi
*20. Yüzyıla Yön Veren 20 Büyük Filozof
*101 Gündelik Felsefe Deneyimi
*Kızıma Felsefe Öğretiyorum

 

  • Felsefe hakikatin ne olduğunu araştırır.
  • Filozoflar da kendi fikirlerinden kuşkulanırlar.
  • Filozoflar hakikati ahlak ya da politika alanında aramışlardır.
  • Ahlak, iyinin kötünün ne olduğunu bilmek, doğruyu yanlışı tanımlamak; politika ise yurttaşlar, iktidar ve karar mekanizmaları hakkındadır.
  • Filozoflar bilimle, sanatla, mantıkla, psikolojiyle, politikayla, tarihle ilgilenirler.
  • Filozoflar hakikati fikirler alanında arar.
  • Filozoflar adalet fikriyle, iktidar fikriyle, kanıt fikriyle, kanıtlama fikriyle, sayı fikriyle; olay, devrim, şiddet, barış fikriyle; iyi ve kötü fikriyle, günah, sorumluluk, kural fikriyle ilgilenir.
  • Filozoflar, fikir uzmanlarıdır.
  • Aradıkları şey, her fikrin olası en iyi tanımıdır.
  • Fikirler eylemleri, yaşama biçimlerini, davranışları yönetir.
  • Felsefenin işi bu fikirleri test etmek, deneyden geçirmek, incelemek, doğru fikirlerle yanlış fikirleri ayırmaktır.
  • İncelenmezse, yakından bakılmazsa yanlış bir düşüncenin doğru olduğu sanılır.
  • Beynimizdeki fikirlerin hemen hepsi dışardan gelir ve içimize yerleşip “bizim” fikirlerimiz olur.
  • Felsefe eleştirel bir etkinliktir. Yanlış fikirleri, zarar vermelerini engellemek için, yok etmeye çalışır.
www.forumgercek.com

www.forumgercek.com

  • Felsefe yapmak, insanın kendi düşüncelerini incelemeye başlamasıdır.
  • Felsefenin rüyası her şeyi bilebilmek, bütün bilgileri kucaklayabilmekti. Hakikatin, birbirinden bağımsız alanlara ayrılmış olmadığına inanıyorlardı. Bilginin birliği anlayışı, uzun süreli ve çok etkili olmuştur.
  • “Bilgin” ve “bilge” Yunanca tek kelime ile ifade edilir: sophos. Filozof, sophos olmak isteyen kişidir.
  • Bilgin olmak aynı zamanda iyi ve doğru yaşamayı bilmektir.
  • Bilge olmak mutlak biçimde bilgili olmaktır.
  • Hakikat bilgisinin iyi olanın bilgisini de içerdiğine inanıldı.
  • Bilmek, sadece eğitilmek değildi; aynı zamanda değişmek, dönüşmek ve iyiye doğru gitmekti.
  • Felsefe bilgelik sevgisidir, bilgiyi aramaktır.
  • Bilim dünyasında eski kavramlar güncel bilim tarafından aşılmıştır. Felsefede ise perspektifler değişmiştir, yeni görüşler ortaya çıkmıştır ama bunlar eskileri bütünüyle yok edemezler. Felsefede düşünceler tekrarlanır, tartışılır, çürütülmek istenir, değiştirilir… Felsefede Antik Çağ çok önemlidir, çünkü her zaman o döneme geri dönülmektedir.
  • Antik dönem Yunanlılar çok önemli felsefi eserler bıraktılar. Bu eserler filozoflar için model oluşturdu. Bu metinlerin okunmaları ve tartışılmaları hiç durmamıştır.
  • Dostoyevski, ”Yahudiler gerçek Tanrı’yı, Yunanlılar felsefe ve sanatı, Romalılar devleti hediye etti uluslara” demiştir.
  • MÖ 6. yüzyıla doğru Yunanistan’da bir tür inanç bunalımı yaşandığı, geleneklere ve efsanelere inancın azaldığı, bunların yerine anlama isteğinin geldiği zannediliyor.
  • Başka kültürlerde de Hindistan’da, Çin’de, Yahudi ve Arap kültürlerinde de felsefe ve filozof vardır.
  • Yine aynı yüzyılda, MÖ 6. yüzyılda, Hindistan’da Buda düşüncesi, Çin’de ise Lao-Tzu ortaya çıkmıştır. (Bu iki başlık Çin İmparatorluğu adlı dosyamızda incelenmiştir.) Buda’nın sözleri ile Lao-Tzu’nun Tao Te Çing adlı kitabı da günümüzde halen izlenmektedir.
  • Filozof sözcüğünü Pisagor’un bulduğu söylenir.
  • Filozoflar bilgeliği ararlar.
  • Bilgelik, inşa edilmesi gereken, mantıksal ve rasyonel bir amaçtır.
  • Batı felsefesi tarihi çok kabaca iki döneme ayrılabilir: İlk dönem bilge olmak istenen dönemdir. Antik Çağ. // İkinci dönemde ise bilgin olmak istenir. Modern Çağ.

 

Distopya 2

Yevgeni Zamyatin (1884-1937), Wells’in yapıtlarını Rusçaya çevirmişti. 1920’de yazdığı Biz adlı romanının ülkesinde yayımlanmasına izin verilmedi. Biz’in önce İngilizce (1924), daha sonra Çekçe çevirileri ülkesi dışında yayımlandı. 1929’dan itibaren yapıtlarının SSCB’de yayımlanmasına ve sahnelenmesine izin verilmedi. 1987’de Gorbaçov’un “açıklık” politikasının uygulamalarından biri olarak itibarı iade edildi ve Biz basılmak üzere programa alındı. George Orwell ve Aldous Huxley gibi yazarların öncüsü ve esin kaynağı olan Zamyatin, “gerçek edebiyatın güvenilir ve gayretkeş görevliler tarafından değil, ancak aykırı ve asi ruhlar, çılgınlar ve hayalciler tarafından gerçekleştirilebileceğini” savunarak resmi görüşlere karşı çıkmış, kuşağının en radikal isimlerinden biri olmuştur. Biz, H. G. Wells’in Gelecek Günlerin Bir Öyküsü ve Uyuyan Uyanınca adlı roman/uzun öyküleri ve E. M. Forster’ın Makine Duruyor öyküsüyle birlikte ilk distopya örneklerinden biridir. İleride yaşanacak olan tüm felaketleri hazırlayacak olan sistem (Stalin, Moskova mahkemeleri, kolektifleştirme harekatı, İspanya İç Savaşı, Hitler-Stalin Paktı, Potsdam Konferansı, Troçki’nin sürülmesi vb.) MS 26. yüzyılda toplumun tümüne egemen Tek Devlet aracılığıyla Biz’de öngörülmüş, eleştirilmişti. Biz’de tüm beşeri faaliyetler “akılcı” bir biçimde Devlet tarafından düzenleniyor. İnsanların adları değil numaraları var; insanlar birer birey değil, birer sayı. Herkes ve ben yok, biz var. Ortamın anlatımı mavi, gri, gölge, buz kelimelerinin sıkça kullanımı ile; bütün şekillerin köşeli olşu ile; sesler ve hava için “demir gibi” tanımlaması ile anlatılıyor. Devlet’in başı Velinimet, her defasında oybirliği ile seçiliyor. Ama kararlı bir muhalif azınlık var. Çarpışmalar sürmektedir ve isyancıların bir kısmı kaçmayı başarır. Velinimet’in isyana karşı savaş aracı Büyük Ameliyat’tır. Bu operasyon ile insanların beynindeki Düş Gücü Merkezi çıkartılmaktadır. Zamyatin’in romanı, roman kahramanının ameliyat edilmesiyle biter; bir simgedir bu. Zamyatin tüm velinimetlere, insandaki düş gücünü yok etmedikçe kazanamayacaklarını haykırır. Hedefe varılmış, Devrim bitmiş değildir, en son devrim yoktur. Zamyatin Biz’de, Bolşevik uygulamaların olası sonuçlarından yola çıkarak olası bir gelecekteki totaliter devlet yapısına dair uyarıda bulunuyordu.

Aldous Huxley’in (1894-1963) 1932’de Cesur Yeni Dünya’yı yazışında , İkinci Dünya Savaşı öncesinde kontrolden çıkmakta olduğunu hissettiği toplumun karmaşasına gösterdiği düşünsel tepkiler önemli rol oynamıştır. Huxley, okuyucuyu Ford’dan sonra 632 yılına götürür (Fordizm ve Post Fordizm bloğumuzda daha sonra konu edilecektir.) İsa artık muteber bir şahsiyet olmadığı için Miladi Takvim kullanımdan kalkmıştır. Cemaat, Özdeşlik ve İstikrar önemsenen kavramlardır. İnsanlar kuluçka merkezinde üretilmektedirler, böylece insan ürünü standartlaştırılmakta, cinsellik teşvik edilmekte ancak analık-babalık pornografik sayılmaktadır. Uykuda eğitim sayesinde herkes mutludur. Çalışmak, eğlenmek, haz, kaygısızlık önemlidir. Tiran sevilir, teknolojiye tapılır.

George Orwell (1903-1950), 1948’de kişileri ve konusuyla Zamyatin’in Biz’ine çok benzer bir roman yazdı: 1984. Batı, bu romanı komünizm ile savaş bayrağı yaptı. Oysa, her şeyin bütünüyle devletin denetiminde olduğu belleksiz ve muhalefetsiz bir toplum tehlikesine karşı bir uyarıydı. Zamyatin’in Biz’indeki Velinimet, 1984’te Büyük Birader olur; Zamyatin’de olmayan işkencehane burada vardır ve adı 101 Numaralı Oda’dır. Geçmiş yeniden kurgulanabilir. Dünyayı egemenliği altına almış üç totaliter devlet birbiriyle sürekli savaşmaktadır. Savaş Barıştır, Özgürlük Köleliktir, Bilgisizlik Kuvvettir, sloganlarıdır. Aşk en büyük suçtur. Orwell’in 1984’ünde yenilgi tam ve kesindir. Zamyatin’in muhalif azınlığı, kurtuluşu gerçekleştirebilecek hiçbir güç burada yoktur; 1984’ün kahramanı, Büyük Birader’i severek ölür.

Orwell, sadece 1984’te değil, Hayvan Çiftliği adlı eserinde de totaliter yönetimlerin tehlikelerini sergilemiştir. Ancak, Stalin rejimini eleştiren bu eserini yazdığı İkinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz yayınevleri müttefik Sovyetler Birliği’ne çamur attığı gerekçesiyle bu romanı basmak istemiyorlar. Roman, o sırada Faber&Faber’in başında bulunan T. S. Eliot tarafından da reddediliyor. Yayımlanması 1945 yılına kalıyor.

E. M. Forster, Orwell için şöyle der: “Orwell’e göre özgürlük, yazıyla ilintilidir ve özgürlüğü yok etmek isteyen bürokratlar kötü konuşur, kötü yazarlar; anlamın, bütün anlamın kaybolduğu cümlelere sığınırlar…Orwell’i başkalarından ayıran, dille özgürlük arasında doğrudan bağlantı kurmasıdır.”

Orwellian” sözcüğü evrensel bir terim olmuştur. Orwell’vari diye çevirebileceğimiz kelimenin anlamı oldukça geniştir: totaliter terör kavramı; devletin örgütlü yalanları, baskıları, yönlendirmelerini akla getirir. Ayrıca, aydınca bir dobralık, düşünsel açıksözlülük gösterenler için kullanılır.

Zamyatin ülkesinde Biz’in yayımlanması için Glasnost’u bekledi. Orwell ise 2000’li yıllarda hala Katalonya’ya Selam adlı eserinin İspanya’da sansürsüz yayımlanmasını bekliyor.

Rönesans’tan Wells’e kadar çoğunluğa seçkin bir azınlık tarafından mutluluk hediye edilmesi demek olan ütopya, Huxley ile birlikte seçkin azınlığın kara kalabalık tarafından boğulmasının öyküsü oldu. Yaratıcı aydın, çoğunluğun mutluluğu için tasarlanmış bir ütopyada mutsuz oluyordu. Çünkü çoğunluğun mutluluğu özgürlüğün, seçme hakkının herkes için ortadan kaldırılması demekti. Bu özgürlük/mutluluk ikilemi Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sında en önemli yeri tutar. Ama, kökleri Zamyatin üzerinden Dostoyevski’ye uzanır. Bu özgürlük/mutluluk çatışması Karamazov Kardeşler’de de vardır. Romanda, Büyük Sorgucu, özgürlüğün savunucusu İsa’ya insanların seçme hakkını ellerinden alarak onları mutlu etmek gerektiğini söyler. Zamyatin bu temayı Biz’de kullanır: Velinimet, Büyük Sorgucu’nun bir benzeridir. Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sında aynı tartışma tekrarlanır, Vahşi özgürlük istemektedir. 1950’lerde ütopyanın burjuva kültürü içindeki yeri, seçkin azınlığın kendisini kara kalabalığın elinden kurtarabildiği yalıtılmış bir adacıktır. Orwell’de ise Büyük Birader insanlara ne özgürlük ne de mutluluk vaat etmektedir. Zamyatin’in Huxley’den 12, Orwell’den 28 yıl önce öne sürdüğü, düşünen ve hayal eden insan için özgürlük ve mutluluğun özdeş kavramlar olduğudur. Özgürlük, mutsuzluğa gebe olmak zorunda değildir. Zamyatin’in ütopyası kesintisiz bir mücadeledir ve bir endüstri mühendisi gibi düşünür: Ütopya, Zamyatin için bir ufuktur, vardığını düşünmek teslim olmaktır.

Kontrolsüz bilimsel ve teknolojik gelişmelerin olası tehlikelerine dikkat çeken başka eserler de yazılmış, distopya vizyonu Ray Bradbury’nin  Fahrenheit 451 (1953), Stephen King’in The Running Man (1982), P. D. James’in The Children of Men (1992) gibi eserlerle devam etmiştir.

 

Köhne Urgenç, Türkmenistan.

Köhne Urgenç, Türkmenistan.

1908’den önce İttihat ve Terakki’nin Kahire şubesinin bastırdığı, Neler Olacak!..(1897) başlıklı, 24 sayfalık, rüya biçiminde yazılan, yazarı belirsiz eser bir İttihatçı-Türkçü distopya. Bu kitapçıkta Rus işgali altındaki İstanbul betimlenir. İstanbul Çargrad olmuştur. Boğaz’daki köprünün adı Nikola Asmaköprüsü’dür.  Beyazıt Camii kilise olmuştur. Meydanda, ayaktaki Çar’a diz çökerek dilekçe veren Abdülhamit heykeli vardır. İstanbul’da Türk nüfusu beş-altı bine düşmüştür. Tüm bunların nedeni de meşrutiyet ilan etmektense Ruslara sığınmayı tercih eden Abdülhamit’tir. Anlatıcı bu kabustan Meşrutiyet’in ilan edildiğini duyuran top sesleriyle uyanır.

Filme çekilmiş distopyalardan bahsedeceksek olursak 1927 yılında Alman yönetmen Fritz Lang tarafından siyah beyaz ve sessiz çekilen üç buçuk saatlik dünyanın ilk distopya filmi, 2026 yılında geçen Metropolis ile başlamak gerekir.

Terry Gilliam’ın yazdığı ve yönettiği Brazil, teknokrat bir düzende, işlerin teknoloji ve bilgisayarlar tarafından yönetildiği bir ortamda geçer ve bilgiye, teknolojiye ve tüketime tapanlara bir eleştiridir.

George Orwell’in 1984 adlı distopyası tek tipleşmek, gözetlemek, gözetlenmek üzerine vurgu yapan, romana sadık kalarak Michael Radford tarafından sinemaya aktarıldı.

Stanley Kubrick’in Anthony Burgess’in aynı adlı romanından 1971 yılında sinemaya uyarladığı Otomatik Portakal  “saf kötü”yü ‘18 yaş üstü seyirciye göre’ değerlendirmesine rağmen yine de bazı yerlerde yasaklanmış.

David Crononberg’in yazdığı ve yönettiği eXistenZ ve yine Crononberg’den Videodrome. İki distopyanın da merkezinde medyanın sorgulanması var.

Andrew Nichol’un yazdığı ve yönettiği Gattaca, teknolojinin, insanların “sipariş” edilebilmesine olanak tanındığı bir düzende geçiyor.

Alex Proyas, Dark City’de  seyirciyi güneşin olmadığı, garip Yabancılar tarafından yönetilen karanlık bir şehre götürüyor.

Ridley Scott’ın Blade Runner  filmi, teknolojinin insan-robotları gündelik hayata soktuğu, ultra teknolojik bir toplumda geçiyor.

Wachowski Kardeşler’in Matrix filminde dinden bilimkurguya kadar her şey taklittir. Taklit edilen yaşam, vücutları artık doğmayan, tarlalarda yetiştirilen insanların zihinlerinde yaşamaya devam eder. Bir grup insan Matrix ile savaşır. Bu insanlar Nabukadnezar adı verilen bir geminin içindedir ve Zion adı verilen son insan kenti, batık bir kenttir. Güneş ortalıkta yoktur. Vücut teknoloji tarafından suistimal edilmektedir. Vücut makinalarla her türlü içsel ve dışsal müdahalenin savaş alanıdır. Hieronymus Bosch’un resmi insan vücudunun görsel ütopyası ise, Matrix üçlemesi en uç noktalara çekilen distopya vizyonudur. Matrix’in ilham aldığı filmlere bakıldığında, 1984, Brazil, Dark City, Akira ve en çok da Ghost in the Shell ve Neuromancer’dan bahsedebiliriz.

“Gerçekten etkili totaliter devlet, siyasi patronların ve onların yönetici ordularının tüm güçleri kendisinde toplayan hükümetinin, kölelerden oluşan nüfusu köleler köleliklerini sevdikleri için zor kullanmaksızın kontrol ettikleri devlettir. Günümüzün totaliter devletlerinde köleliği sevdirmek, propaganda bakanlıkları, gazete yayıncıları, ve okul öğretmenlerine verilmiş bir görevdir.

Siyasi ve ekonomik özgürlükler azaldıkça, cinsel özgürlük, dengelercesine artma eğilimi gösterir. Cinsellik köleliğe razı etmede yardımcı olur.”

Aldous Huxley

 

Dostoyevski Evi | St. Petersburg

2000 yılında St. Petersburg’a gittiğimde Dostoyevski’nin evini ziyaret edememiştim. 2003’de St. Petersburg’a gittiğimde ise ilk durağım burası oldu.

St. Petersburg, Dostoyevski’nin mühendislik eğitimini aldığı, ilk işine girdiği ve devlete karşı cürüm işlediği iddiasıyla tutuklandığı kent. Özgürlüğüne kavuştuktan sonra tekrar St. Petersburg’a dönüyor. Orada gömülüyor. Yani St. Petersburg Dostoyevski’nin hayatında önemli bir yer tutuyor. O yüzden “Petersburglu Usta” diye anılıyor. 1997 yılında şehre heykelini dikmişler.

Bu eve Ekim 1878 yılında ailesiyle beraber taşındı ve 28 Ocak 1881’de ölünceye kadar oturdu, Karamazof Kardeşler’i bu evde yazdı ve bu evde öldü.

Evde fotoğraf çekme yasağı olmamasını şükranla karşılamıştım. Bu yazı içinde bazılarını sizlerle paylaşacağım.

Evdeki eşyaların çok azı orijinal. Ev, dönemin eşyaları ile döşenmiş. Aslında hep para sıkıntısı çekmiş olan yazarın evinin bu kadar güzel döşenmiş olması bana pek mümkün gelmedi, daha doğrusu ben böyle hayal etmemiştim. Şapkası, yazı takımı, sigara tabakası, romanların  el yazmaları, müsveddeler, mektuplar, fotoğraflar orijinal. Yazılı tarih yan dairede sergileniyor. Dairelerden biri ev, diğeri müze gibi düzenlenmiş. Karamazov Kardeşler’in çeşitli bölümlerinin yazmaları da buradaymış. Dindarlığı ile tanınan yazarın evinde Genç Hans Holbein’ın Ölü İsa’sının kopyası var. Dostoyevski’nin sırf bu tabloyu görmek için  Basel’e gittiği, müzede bir iskemlenin üzerine çıkıp uzun uzun tabloyu incelediği, seyrettiği ve hayran kaldığını eşinin anılarından biliyoruz.

Epilepsi hastası olan, bu hastalıktan  çok  çeken yazar, bir ciğer kanaması sonucunda 59 yaşında öldü. Yapılan cenaze töreninde yaklaşık otuz bin kişi tabutunun arkasından yürüdü, diye yazıyorlar.

Yattığı yer de çok ünlü. Nevski Manastırı’nın bahçesinde yer alan, ilk bölümünde daha çok bilim insanlarının, ikinci bölümde daha çok 19. ve 20. Yüzyıl sanatçılarının defnedilmiş olduğu kabristanda Dostoyevski’nin kabri, mimar H. Vasilyev ile heykeltraş N. Lavretsky’nin eseri. Ölümün hemen ardından heykeltraş  L. A. Bernshtam yüzünün kalıbını çıkarmış. Cenazesinde yazarın imzası ile başsağlığı kartları dağıtılmış.

Müze evin girişinden alınabilen, The F. M. Dostoevsky Literary-Memorial Museum ile The Norwegian Society of Friends of the Dostoevsky Museum tarafından yayımlanmış rehber kitap da güzel hazırlanmış.