Etiket arşivi: Don Kişot

Gabriel Garcia Marquez

GABRIEL GARCIA MARQUEZ
(1927-2014)

  • Kolombiyalı.
  • İspanyolca konuşulan dünyada Gabo diye anılan,
  • Kendisini “Mercedes’in kocası” olarak tanıtan,
    (Karısına ilk kez evlenme teklif ettiğinde kendisi 18, Mercedes 13 yaşında.)
  • Cervantes’ten sonra dünyada en çok dile çevrilen yazar.
  • Her sabah sözlüğü açıp birkaç sayfa okuma alışkanlığı olan,
  • Romanlarını yayımlandıktan sonra bir daha okumayan,
  • Ağır sigara tiryakisi,
  • Eserlerinde hayali Macondo ülkesini anlatan yazar. Macondo, Bantu dilinde muz demek. Muz, Latin Amerika sömürüsünün simgesi olan bir ürün.
Fotoğraf: Alinteri.org

Fotoğraf: Alinteri.org

  • Gabriel Garcia Marquez, daima görsel bir imgenin romanlarının çıkış noktası olduğunu söyler. Hafızamızın ve beklentilerimizin seçtiği fotografik imgeleri seçebilen; ölü ve gereksiz olan her şeyi eleyen ve bunu edebi bir dille aktarabilen kişiyi yazar olarak tanımlar.
  • Ruhsal durumlardan, düşüncelerden, duygulardan, iç hesaplaşmalardan uzun uzun bahsetmez; olayları yalın bir biçimde anlatır. Söyleyeceğini satır aralarında söyleyerek, iç dünyayı okuyucunun sezgisine bırakır.
  • Franz Kafka’nın Dönüşüm adlı eserini okuduktan sonra, içinde yazmak için büyük bir istek uyandığını, ilk öykülerini o sıralarda, 1946’da yazdığını; Kral Oidipus adlı yapıtın ve Ernest Hemingway ile William Faulkner’ın da kendisini etkilediğini belirtir.
  • Yanlarında büyüdüğü liberal görüşlü emekli bir subay olan ve ona savaşı, ölümü, siyasi olay ve çatışmaları anlatan dedesi ile ona masallar, yerli mitolojisinden hikayeler anlatan anneannesinin öykülerinin kitaplarının özünü oluşturduğu söyler.
  • Marquez, yazdıkları içinde en çok, en kendiliğinden, en içten bulduğu 1950’de yazdığı, önce reddedilip ancak 1955 yılında basılabilen, ilk romanı Yaprak Fırtınası’nı beğendiğini söyler.
  • 1965 yılına kadar basılan eserleri hiç satmıyor. O yıl, 18 ay, günde 8 saat bir odaya kapanıp, dedesi ile anneannesinin çocukluğunda ona anlattıklarından esinlenen Yüzyıllık Yalnızlık adlı eserini yazıyor. İnanılmaz olanları gerçekmiş gibi gösterme hünerini çok etkileyici biçimde ortaya koyduğu kitap, basıldığı 1967 yılında ilk hafta 8000 adet, sonraki 3 yılda 500.000 adet satıyor. Marquez, dünyanın en çok tanınan ve okunan yazarlarından biri oluyor. Yüzyıllık Yalnızlık için, İspanyolca’nın Don Kişot’tan sonra yazılmış en bilinen kitabı deniyor. Kitap, günümüze kadar 60 milyona yakın sattı.
  • Yüzyıllık Yalnızlık’ta şiirsel dil, alegori, doğaüstü iç içe. Bireyleri, klasik roman dünyasının bireyleri değil. Romanın öznesi tarih. Düşle gerçekliği, gerçekçilikle fantastiği iç içe anlatıyor. Eserin dünyasında zamanın ampirik zaman kavramıyla ilgisi yok; isterse geri dönüyor, isterse yavaş, isterse hızlı akıyor. Tarihi düşlerle iç içe geçirerek, dönüştürerek, döngüsel hale getirerek anlatıyor. Aynı mitlerin zamanı gibi, geri dönüşlerden, tekrarlardan oluşuyor. Doğa ile insan arasındaki denge durmadan bozulup yeniden kuruluyor.
  • Fantastik ögelerle kurulan metinlerinde okur yabancılaşmaz, anlatıya katılır. İrkiltici ögeler, okuyucuda bir korku, kaygı yaratmaz, yadırgatıcı olmaz.
  • Büyülü Gerçekçilik’in yaratıcısı olarak bilinse de Rulfo ve Borges’in açtığı yolda yürüyor ve bu anlatımın bilinirliğini artırıyor.
  • 1982 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülüyor.
  • Kolera Günlerinde Aşk (1986), ailenin muhalefetine rağmen büyük bir aşk yaşayan anne-babasının hikayesini anlatıyor. Bu romanı yazarken bilgisayar kullanmaya başlayan yazar; o zamana dek bir romanı yedi yılda bitirirken, bilgisayar kullanmaya başladıktan sonra sürenin üç yıla düştüğünü ve bilgisayarda yazmanın daktiloda yazmaktan daha az yorucu olduğunu Newsweek röportajında belirtmişti.
  • Benim Hüzünlü Orospularım (2005) adlı eseri, 2005 yılında İspanyolca konuşulan dünyada bir milyon adet basıldı ve daha yayımlanmadan korsan baskıları çıktı.
  • Fidel Castro’nun (1926-2016) yakın arkadaşı olan Marquez’in, her röportaj için talep ettiği 50 bin doları Küba’ya gönderdiği söylenirdi. Ama Castro’nun Susan Sontag’ın kitaplarını yasaklamasına karşı çıkmış, Kuba’daki ölüm cezasına karşı çıkarak sayısız insanın Kuba hapishanelerinden çıkıp ülkeyi terk etmesini sağlamıştı. Castro’nun ona Havana’nın en ayrıcalıklı mahallesi Savoney’de devasa bahçeli bir villa hediye ettiği söylenirdi.
  • Kendisi de gazeteci olan Marquez, genç gazetecilerin eğitimine son anına kadar destek oldu.
  • 1980’li yıllarda Kolombiya devletine karşı yıllardan beri silahlı mücadele veren FARC gerillalarıyla haşır neşir olmakla suçlandı. Bu yüzden ülkesinden sürgün oldu, Meksika’ya yerleşti.
  • Kolombiya hükümeti ile FARC gerillaları arasında; Washington-Bogota-Kuba arasında arabuluculuk yapmış; El Salvador ve Nikaragua’daki iç savaşların önlenmesi için çaba göstermişti.
  • ABD’ye giriş yasağı Başkan Bill Clinton (1993-2001) tarafından kaldırılmış; Clinton, Yüzyıllık Yalnızlık’ın en sevdiği eser olduğunu söylemişti.
  • Lenf kanserinden öldüğü gün, kendisini sürgüne göndermiş olan Kolombiya devletinin Cumhurbaşkanı Juan Manuel Santos onu, “Bugüne kadar yaşamış en büyük Kolombiyalı” olarak nitelendirdi.
  • Gabriel Garcia Marquez’in külleri, doğduğu ülke olan Kolombiya ile 30 yıla yakın yaşadığı ve öldüğü ülke olan Meksika arasında bölüştürüldü.

 

Yararlanılan Kaynaklar

  • Kafka’nın Dönüşüm’ü Bende Yazma İsteği Uyandırdı, Rita Guibert, Cumhuriyet Kitap Sayı 803.
  • Çevirmenin Gözünden G. G. Marquez, İnci Kut, Cumhuriyet Kitap 803.
  • Büyü Bunun Gerçekliğinde, Semih Gümüş, Radikal Kitap, 13 Mayıs 2005.
  • Sevgiden Öte Sürekli Ölüm, Füsun Akatlı, Yeni Yayınlar, 1980.
  • Aslolan Hatırlanandır, A. Ömer Türkeş, Milliyet Sanat.
  • Marquez ve Romanda Yenilik, Murat Belge, 1981 ve www.aymavisi.org.
  • Gabo Bugünlerde Ne Yapıyor?, Pınar Savaş, Milliyet Sanat.
  • http://www.haberturk.com/yazarlar/muhsin-kizilkaya-2291/1246131-gabonun-kulleri

 

 

Roman 2

  • Roman yazılmadan önce de anlatı türü vardı.

Eski epikler,
Ortaçağ’da koşukla veya düzyazı ile yazılan romanslar,
Rönesans’taki gezgin hikayeleri,
16. yüzyıl sonunda Sir Philip Sidney’in yazdığı düzyazı romans Arcadia,
17. yüzyılın sonlarında çıkan John Bunyan’ın dini alegorisi Hac Yolunda,
18. yüzyılın ilk çeyreğinde yayımlanan Jonathan Swift’in Gulliver’in Gezileri gibi.

Dublin’de Guiness bira fabrikasının yaptırdığı işçi evlerinin dış cephesi Jonathan Swift’in Gulliver’in Gezileri  kitabından tablolarla bezeli. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, 2001.

Dublin’de Guiness bira fabrikasının yaptırdığı işçi evlerinin dış cephesi Jonathan Swift’in Gulliver’in Gezileri kitabından tablolarla bezeli.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, 2001.

  • Japon sarayındaki nedimelerden biri olan Murasaki Şikibu tarafından yazılmış Genji’nin Hikayesi (1007/1010), Japon edebiyatının kesinlikle ilk başyapıtıdır ve bazı kaynaklarda dünyanın ilk romanı olarak geçer.
  • Bugünkü romanı hatırlatan ilk eser Givoanni Boccacio tarafından yazılmış olan Dekameron’dur (1353).
  • Roman türünün ilk örneklerinden birini de Fransız yazar François Rabelais  (1494-1553) vermiştir.
  • Miguel de Cervantes’in Don Kişot’u (1605) roman türünün ilk başarılı örneği olarak kabul edilir.
  • Madame De La Fayette’in (1634-1693), ilk yayımlanan romanı Montpensier Prensesi’dir (1662). En önemli kitabı ise 1678 yılında yayımlanan Clèves Prensesi’dir.
  • İnsanı açıklamak ve tanımlamak için kullanılan din kaynağı, Aydınlanma’dan sonra gerileyerek yerini ampirik gerçeklik kavramına bıraktı.
  • Murat Belge, somut ayrıntı, sıradan kişiler, üslubun niteliği açısından romanın kurmak istediği dünyaya uygun olmak açısından bakıldığında dünyadaki ilk romancının Daniel Defoe (1660-1731), ilk romanın da Robinson Crusoe (1719) olduğunu yazıyor. Romanın birey olmadan var olamayacağını; romanda kişilerin özgül olduğunu, özgül bir zaman ve mekanda yaşadıklarını, romandaki olayların belirli nedenleri olmasının beklendiğini vurgulayarak klasik romanın, ampirik gerçekliğin gereklerine uyduğunu söylüyor. Murat Belge, daha önce verilen eserler arasında Hac Yolunda adlı eserin, yukarıda sıralanan nitelikler açısından, romana en yakın düşen örnek olduğunu yazıyor.
  • Neoklasik Çağ’dan Romantik Dönem’e geçilirken korku türünün ilk örnekleri olan Gotik roman doğuyor.
  • Psikolojinin bir bilim olarak ortaya çıkışı ile bilinçdışı sanata giriyor. Bilinçdışının kullanılışı, geleneksel ampirik dünyayı bozmuyor, ona yeni bir boyut getiriyor.
  • 20. yüzyılda ampirik gerçeklik kavramı değişiyor.
  • Modern çağda çağrışımlarla yüklü romanlar imgeler, simgelerle dolmaya başlıyor. Çağdaş romanlara doğaüstü de giriyor. İnsanı, hem psikolojik boyutlarıyla, hem de politik ve tarihi koşullarıyla açıklama zorunluluğu hissedilmeye başlıyor.
  • Marquez’in romanları bireylerin, toplumun değil, hayatın hikayesine dönüşüyor.
  • Çağdaş dünya romanında ampirizm soluyor.

 

Yararlanılan Kaynaklar

 

Çağdaş Sanata Varış 98|Fransız Yeni Dalga Sineması 2|Chabrol, Truffaut, Resnais

  • Jean-Luc Godard, François Truffaut, Claude Chabrol, Eric Rohmer, Jacques Rivette önce Cahier du Cinéma dergisinin yazarları, sonra Yeni Dalga’nın ünlü yönetmenleri olmuşlardır. Louis Malle ve Alain Resnais yönetmenliğe eleştirmen olarak başlamadılar ama paralel tutumlar sergilediler.
  • Yeni Dalga, sinemaya özgürlük getiren bir akım olmuştur.
  • Fransız sineması Yeni Dalga ile çok köklü bir değişime uğrar. 1950-1965 yılları arası Fransız sinemasının yükseliş dönemidir.
  • ABD filmleri, Fransız Sinematek’i, Bazin ve Cahiers du Cinéma dergisi ile auteur kuramı, Fransız Yeni Dalga akımının oluşmasında etkili olmuş gelişmelerdir. Yönetmenler bir sinema kültürüne ve sinema mirasına sahiptiler.
  • Dolayısıyla hiçbir  zaman örgütlü bir hareket haline gelmemiş olan Yeni Dalga’da her film ayrı bir sanat manifestosu olmakla birlikte:

    *Yeni Dalga, film üzerine düşünen film yapar.
    *deneysel anlatım özellikleri taşır,
    *klasik film formunu reddetmesi,
    *toplumsal ve siyasi değişimlere filmlerde yer vermesi,
    *burjuva karşıtlığı,
    *öteki ben (alter ego),
    *non-diagetic ses kullanımı,(kameranın çektiği alan içindeki herşey diagetic; kameranın çektiği alan dışından gelen sesler non-diagetic olarak adlandırılır. Örneğin üst ses non-diagetic’tir.)
    * doğrudan ses kaydı,
    *tabuları yıkma cesareti,
    *kurgu, görsel biçim ve sinematografik anlatımlarda farklılıklar yaratması,
    *dışarıda çekim,
    *açık bırakılmış senaryo,
    *lineer olmayan kurgu,
    *jump-cut (kameranın açısı değişmeden sahnenin, aksiyonun değişmesi)  kullanımı,
    *sesle görüntü arasında eşzamanlılık olmayışı ortak noktalar olarak belirtilebilir.
    * Fransız Yeni Dalga akımı kültürel nostaljiyi bayrak yaptığı için, edebiyattan, eski filmlerden alıntılar, göndermeler yapar.
    *50’li yıllar TV’nin Batı’da yaygınlaştığı, popüler kültürün yayıldığı ve entelektüellerin bu durumu sorgulamaya başladıkları bir dönemdir.

 

İlk Yeni Dalga filmleri:
1958  Louis Malle, İdam Sehpası
1958  Claude Chabrol, Yakışıklı Serge
1959  François Truffaut,  400 Darbe
1959 Alain Resnais,  Hiroşima Sevgilim
1959 Jean-Luc Goddard,  Serseri Aşıklar

Yakışıklı Serge’in afişi. Fotoğraf:www.tersninja.com

Yakışıklı Serge’in afişi.
Fotoğraf:www.tersninja.com

Claude Chabrol (1930-2010)

  • Yeni Dalga’nın kimi özelliklerini ilk kez perdeye getiren Yakışıklı Serge (1958), Chabrol’ün filmi.
  • Yeni Dalga’nın en verimli yönetmenidir.
  • Hitchcock’tan çok etkilenmiştir.
  • Burjuva değerlerini yeren filmler yaptı.
  • Konulara mesafeyle, akılcı biçimde yaklaşan bir yönetmen oldu. Bu tavır onu Hitchcock ve Truffaut’dan ayırt eden başlıca özelliklerden biriydi.
  • 60’ların sonlarında, sinemada lezbiyen bir ilişkiyi ele alan ilk filmlerden birini yapmıştır.

François Truffaut, Alfred Hitchcock ile. Fotoğraflar:thehitchcockreport.wordpress.com ve www.goodreads.com

François Truffaut, Alfred Hitchcock ile.
Fotoğraflar:thehitchcockreport.wordpress.com ve www.goodreads.com

François Truffaut (1932-1984)

  • Çok önemli ve etkili bir yönetmen olmadan önce, yazıları yankılar yapan, makaleleri önemsenen bir sinema yazarı idi.
  • 1954’te, Cahiers du Cinéma dergisinde 22 yaşında iken yazdığı, yönetmenin filmin tek ve son sahibi olduğunu söyleyerek auteur kuramının temellerini güçlendirmiştir.
  • Filmlerindeki ana amaç, o gün yaşananları en uç noktaya taşıyarak, böyle devam edilirse neler olabileceğini anlatmak, toplumun farkındalığını korkutarak artırmaktır. İçinde bulunulan duruma yabancılaştırıp, dışardan bakmayı sağlayarak, toplumu uyarmaya çalışır. TV onun görüşüne göre beyin yıkayan bir alettir.
  • Yenisini alınca eskisini atan tüketim toplumunu eleştirir.
  • 1959’da ilk uzun metraj filmi olan 400 Darbe ile Cannes Film Festivali’nde ödül aldı. Bu film ile Yeni Dalga’nın belki de en etkileyici ve manifesto filmini yapmış oldu.
  • Truffaut 400 Darbe’de seyirciye bir tuzak kurar. Seyirciyi bir beklenti içine sokar, sahne ansızın biter. Bu tuzak ile, kentsoylu ahlakının ikiyüzlülüğünü sergileyerek seyircinin kendisiyle yüzleşmesini, bilinçli bir özeleştiri yapmasını ister.
  • Piyanisti Vurun (1960), Amerikan sinemasına ve polisiye romanına olan hayranlığının yansıdığı bir film olmuştur.
  • Farklı olanın dışlanmasını; kurumların görev alanlarının gerektirdiğinin tam ters yönde faaliyet göstermesini işlemiştir.
  • Fahrenheit 451 (1966) adlı filmde, toplumsal hafızanın kasası olan kitaplar yok edilmektedir. Filmde jenerik, filmin özüne uygun olarak, yazılı değil sözlüdür; yakılan kitaplar Truffault’nun kendi sevdiği kitaplardır. İlk yakılan kitap Don Kişot’tur. Filmde kitapların yasaklanma nedeni, kitapların insanları mutsuz etmesidir. (Ignorance is bliss)
  • Ray Bradbury’den yaptığı bu uyarlamadan sonra başka edebiyat uyarlamaları da yaptı.
  • Bazı filmlerinde kendisi de rol aldı.
  • 1973 yılında yaptığı La Nuit Américaine ile En İyi Yabancı Film Oscarı’nı aldı.
  • Onun için Fransa’nın yeni Renoir’ı dendi.
  • Ölümü, Fransa’da neredeyse ulusal matem havası yaratmıştır.

 

Alain Resnais (1922-2014)

  • Fransa’da 1953-1963 arasında denenen Yeni Roman’ı sinemaya taşıdı. (Yeni Roman, 24.9.2013 tarihinde bloğumuzda yayımlanmıştı.) Romancılarla yakın bir iş birliği içinde çalıştı.
  • Çağdaş sorunlar karşısındaki kaygısını yansıttığı, 1959 yılında ilk uzun metraj filmi Hiroşima Sevgilim, Marguerite Duras’nın aynı adlı eserinin uyarlamasıdır.
  • Hiroşima Sevgilim’de, bir iç monoloğu leit-motiv olarak kullandı: “Sen Hiroşima’da hiçbir şey görmedin”.
  • Sinemaya, yaşanan zaman ile geçmişin yer aldığı, zaman içinde bir yolculuğa çıkmayı; bellek sahibi olmayı, hatırlama ve geçmişe uzanmayı öğretti. Düşünme eyleminin karmaşık mekanizmasına dikkat çekti.
  • 1961’de Alain-Robbe Grillet’nin eserinden uyarladığı Geçen Yıl Marienbad’da adlı filmde bir kadınla bir erkek geçmişi arıyorlardı.
  • Hem şiirsel, hem toplumsal, siyasal bilinç taşıyan filmler yaptı. Zeki, düşünen, öğretici ve sürükleyici yapıtlar ortaya koydu.
  • Filmlerinin, seyircinin bilinçaltının toplanma yeri olduğunu yazdı.
  • Biçimi önemsediğini, ancak biçim aracılığıyla seyirciyle iletişim kurulabileceğine inandığını belirtmişti.

Çağdaş Sanata Varış 58 | 1920’lerde Müzik ve Dans

  • 1920’li yıllarda Paul Hindemith (1895-1963), Kurt Weill (1900-1950) ve Ernst Krenek (1900-1991) yararlı müzik kavramını ortaya atmışlardır.
  • Yararlı müzik kavramı, Bertolt Brecht’in (1898-1956) sanatı daha geniş çevrelere yayma, eğitim amacıyla kullanma görüşünden kaynaklanmıştır.
  • Sanat sanat içindir felsefesinden çıkıp, halk için sanat, kullanılabilir, yararlanılabilir sanat kavramları gelişmiştir.
  • Müziğin karmaşık boyutlara ulaştığı, dinleyici ile bestecinin arasına uçurumlar girdiği ileri sürülür.
  • Artık amatör müzisyenlerin de yorumlayabileceği; yazılışı tekniği yalın, dinleyip anlaması kolay bestelerin yapılması gerektiği savunulur.
  • Bu fikirleri yansıtan, Bertolt Brecht’in yazdığı, müziklerini Kurt Weill’in bestelediği Üç Kuruşluk Opera, ilk kez 1928’de çalınır.
George Balanchine ve Suzanne Farrell Don Kişot için provada.. New York State Theatre, 1965. theguardian.com

George Balanchine ve Suzanne Farrell Don Kişot için provada.. New York State Theatre, 1965.
theguardian.com

  • 1920 yılında Londra Kraliyet Dans Akademisi kurulmuştur.
  • 1921 yılında Bronislava Nijinska, Diaghilev Topluluğu’nun (Ballets Russes) koregrafı olarak çalışmaya başladı.
  • Aynı yıl Rus bale sanatçısı Lydia Krassa Arzumanova (1897-1988), 24 yaşında İstanbul’a gelerek bir bale topluluğu kurmak için girişimler başlattı. İstanbul’daki ilk bale gösterisi Casa d’Italia’da, Arzumanova’nın Bedii Raks Topluluğu tarafından 1931 yılının sonunda gerçekleştirildi. Yani çabaların neticesi on yıl sonra alınabildi. 1933 Nisan’ında aynı topluluk bir dizi kısa baleyi Union Française’de sahneledi. 1936’da Taksim Bahçesi’nde, 1942’de ve 1944’de Eminönü Halkevi’nde, 1945’de Doğan Kardeş Dergisi Sanat Müsameresi’nde bale gösterileri sahneye konuldu. Sonraları Müslüman olan Arzumanova, Leyla Arzuman adını almış, Türk balesine çok emek vermiş olan Yıldız Alpar’ın da hocası olmuş, İstanbul’da vefat etmişti. Türk Devlet Balesi’nin nüvesi olan Ankara Devlet Konservatuarı Bale Bölümü’nün ilk aşaması sayılan, Yeşilköy Pansiyon İlkokulu, Ninette de Valois tarafından açıldı. Ankara Devlet Konservatuarı Bale Bölümü’nün açılışı 1950’de olabildi.
  • 1924 yılında Gürcü asıllı Georges Balanchine (1904-1983), Diaghilev Topluluğu’nun koreografı oldu.
Martha Graham. nkfu.com

Martha Graham. nkfu.com

 

  • 1926’da modern dans akımının kurucusu, dansçı ve koreograf Martha Graham (1894-1991), kendi topluluğuyla ilk gösterisini New York’ta sergiledi. Martha Graham’a göre dans eden beden güce, esnekliğe ve dayanıklılığa sahip olmalıdır. Graham tekniğinin 1950’lerde rutin hale gelen temel egzersiz setleri, Amerikan üniversitelerinin dans müfredatında önemli yer tutmasının yanı sıra, günümüzde de  dünya çapındaki dans okullarında, bale eğitiminde bir alternatif olmaya devam etmektedir. Öğrencinin hayali durumlara atıldığı Duncan derslerinin aksine, Graham’ın dersleri sadece dolaylı açıdan psikolojik deneyime başvurur. Böylece, Graham tarafından karanlık ve bastırılmış olarak görülen öz, güçlendirilip, duyarlı hale getirilmiş oluyordu.
  • Modern dansın ustası Merce Cunningham 1919 yılnda Washington’da doğmuştur. Dansçı, koreograf ve eğitmen olan Cunnigham, üçüncü kuşak Amerikalı  modern dansçılardan biri olarak, 1940’ların sonunda koreografi ve tekniğe kendi yaklaşımını getirmek için Martha Graham’ın topluluğundan ayrılıp kendi avangard stilinde çalışacak topluluğunu kurmuştur. Duncan ve Graham’da olanın aksine, Cunningham’a göre öz, bedeni kendi ifade amaçları için kullanmaz; öz, daha çok balede olduğu gibi kendini, hareketi hazırlama ve sunma görevine adar. Cunningham’ın yaklaşımı kendine has fiziksel yapıyı, tuhaflığı ve beklenmeyeni över. Sanatçı 2009 yılında vefat etti.
  • 1927 yılında çağdaş bale akımının kurucusu Maurice Bejart (1927-2007) Marsilya’da doğdu. Dansçı, koreograf ve eğitmen olan Bejart, 20. yüzyılın en önemli çağdaş bale ve dans tiyatrosu ustası sayılır.
  • 1927 yılında en önemli dansçılardan Isadora Duncan öldü.
  • Dans tiyatrosuna büyük emeği geçmiş olan Sergei Diaghilev 1929 yılında öldü.
  • 1933 yılında kurulan Amerikan Bale Okulu’nun kurucularından biri olan ve Neo-Klasik bale akımının yaratıcısı olarak ünlenen George Balanchine müzikallere de koreografi yapmış, New York’un ünlü Central Park’ında balerinleri açık alana çıkarıp ağaçlara tırmandırmak gibi avangard çalışmalar da yapmıştır. Ancak sonraki neslin temsilcilerinden Alvin Ailey (1951-1989) Balanchine’i “kendisi için dans eden herkesi ifadesiz bir hale sokmak” la eleştirmiştir.