Etiket arşivi: Deleuze

Çağdaş Sanata Varış 319|Çağdaş Dönemde Edebiyat 1

ABD’li ressam, animasyon sanatçısı ve heykeltıraş David Kracov’un (1968-) Book of Life adını verdiği metal heykeli. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

ABD’li ressam, animasyon sanatçısı ve heykeltıraş David Kracov’un (1968-) Book of Life adını verdiği metal heykeli.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • 1990’lı yıllardan itibaren dünyanın dört bir yanını, bilgisayar ekranlarından takip edilen ve yönetilen sanal bir ağ kuşattı. Bilgisayarın ve internetin sanal ortamı ile yayıncılık analogdan dijitale dönüştü. 2004 yılında Web 2.0 ile interaktivite/etkileşimlilik de hayatımıza girdi.
  • Teknolojinin gelişmesi ile kelimeler ve görsel öğeler arasında çapraz referanslar ve bağlantılar oluşturularak yazılmış etkileşimli bir doküman olan hipermetin doğdu. Bağlantılar; metin, kelime, cümle, resim veya resmin bir bölümü, düğme(buton), film veya tablo gibi içerik sunabilir.
  • Günümüzde web sitelerinin çok büyük bir çoğunluğu Hipermetin İşaretleme Dili (HTML) (Hyper Text Markup Language) kullanmaktadır.
  • Bağlantılı metinler olarak tanımlanan hipermetinler çoklu ve zenginleştirilmiş içeriğe sahiptir. Doğrusal olmayan (non-linear) bir biçimde inşa edilir ve doğrusal olmayan bir şekilde okunurlar. Okura bilgiyi kavrama sırasını seçme şansı tanırlar. Hipermetin ve diğer elektronik içerikler fikirlerimizi düzenleme ve düşünme yöntemimizi değiştirmeyi gerektirir. Okur bu metinlerin bazı bölümlerini okumayı seçerek kendine göre bir metin oluşturabilir. Böylece metnin yazarı yorum, görüş, link vs. eklemesi yapanlarla birden çok kişi haline gelir.
  • Umberto Eco, hipermetnin, yazar ile okur arasındaki mahremiyeti bozacağını öne sürer.
  • Düşüncenin nerede ve nasıl ortaya çıktığı, içerdiği fikirlerin nasıl organize edildiği ve sunulduğu, kendi dışındaki güçlerle hangi yollardan bağ kurduğu ve zaman içinde nasıl bir yol kat ettiği onun oluş biçimleri üzerinde belirleyici bir etkiye sahiptir diye düşünen Deleuze ve Guattari’ye göre, zihinde şekillenen model, uygulandıkça şekillenir, karşılaştığı engellerden ötürü yerini yeni söylemlere bırakır. Böylesi bir biçim, Deleuze ve Guattari tarafından göçebe düşüncede bulunur. Böyle bir düzenleniş içinde, fikirlerin hiyerarşik bir yapı veya merkezi bir gösterenin buyurganlığı ile birbirine bağlanmaları söz konusu değildir. Tıpkı merkezsiz bir yapı olan köksapın (rizom) yerin altında gelişmesi gibi göçebe düşünce iktidarın yüzeyinde değil, yeraltında gelişir. Uygun bulduğu anda yüzeye çıkması ve etkili olması mümkündür. Belirgin bir merkezi olmadığı için tümüyle yok edilemez.
  • Deleuze ve Guattari’nin görüşüne göre rizomatik, bağıntıları geçici ve henüz belirlenmemiş yollara göre biçimlendiren organik ve organik olmayan parçaların bir kompozisyonu; katı, sabit ya da ikili düşünce ve yargıların yapısının hakkından gelmeye, onları altüst etmeye ve dönüştürmeye hizmet eden; yeni etkiler, yeni kavramlar, yeni bedenler, yeni düşünceler yaratan bir ağdır rizomatik ağ.
  • Yeni, doğrusal olmayan bir okuma şekline rizomatik okuma adı verildi.

 

Minör Edebiyat 1

  • Minör edebiyat toplumsal ve politik bir işleve sahip olan, kolektif ifadeleri besleyen ve dilin güçlü yersizyurtsuzlaşma katsayılarıyla kullanıldığı edebiyat tarzını tanımlar.
  • Deleuze ve Guattari tarafından geliştirilen bu kuramda sözü edilen yersizyurtsuzlaşma, düşünürlerin göçebe düşünce kavramı ile ilgilidir.
  • Düşüncenin nerede ve nasıl ortaya çıktığı, içerdiği fikirlerin nasıl organize edildiği ve sunulduğu, kendi dışındaki güçlerle hangi yollardan bağ kurduğu ve zaman içinde nasıl bir yol kat ettiği onun oluş biçimleri üzerinde belirleyici bir etkiye sahiptir diye düşünen Deleuze ve Guattari’ye göre, zihinde şekillenen model, uygulandıkça şekillenir, karşılaştığı engellerden ötürü yerini yeni söylemlere bırakır. Böylesi bir biçim, Deleuze ve Guattari tarafından göçebe düşüncede bulunur. Böyle bir düzenleniş içinde, fikirlerin hiyerarşik bir yapı veya merkezi bir gösterenin buyurganlığı ile birbirine bağlanmaları söz konusu değildir. Tıpkı merkezsiz bir yapı olan köksapın (rizom) yerin altında gelişmesi gibi göçebe düşünce iktidarın yüzeyinde değil, yeraltında gelişir.
2017 Venedik Bienali’nde sergilenen pişirilmiş ekmek hamuru ve kağıttan yapılmış 17 adet Ekmek Ansiklopedisi adlı işinde Maria Lai (1919-2013), gündelik malzemeyi yaratıcı biçimde kullanmayı tercih eden bir sanatçı olduğunu belirtmiştir. Bu esere bir nevi ekmek hamurunun yersizyurtsuzlaştırılması da diyebiliriz. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

2017 Venedik Bienali’nde sergilenen pişirilmiş ekmek hamuru ve kağıttan yapılmış 17 adet Ekmek Ansiklopedisi adlı işinde Maria Lai (1919-2013), gündelik malzemeyi yaratıcı biçimde kullanmayı tercih eden bir sanatçı olduğunu belirtmiştir. Bu esere bir nevi ekmek hamurunun yersizyurtsuzlaştırılması da diyebiliriz.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Minör kavramı, majör kavramıyla karşıtlık içinde yer alır.
  • Majörlük değişmezliğe, durağanlığa, standarda işaret eder. Standart model yetişkin, beyaz, heteroseksüel, Avrupalı, standart dil konuşan erkektir.
  • Minörlük, standarttan sapan bir değişim ve oluştur.
  • Model hiçbir zaman tam olarak gerçekleşmediğinden majörlük hiç kimsedir; minör ise herkestir. Minörün sınırları çizilmemiştir. Kadın minördür.
  • Minör edebiyat, bir azınlığın majör dilde yaptığı edebiyattır.
  • Majör bir dilin içindeki azınlıklar, majör dili değiştirip kendilerinin kılarlar.
  • Sözdiziminde alışılmadık bir şeyler vardır. İki ayrı sözdizimi yapısı bir virgülün iki yanına kusurlu biçimde yerleştirilmiş gibidir. Bilgi tuhaf bir biçimde parçalanmıştır, cümlelerin nereye gittiği konusunda ilginç bir belirsizlik vardır ama anlam tuhaf ya da belirsiz gibi gelse de ileriye doğru hareket son derece özgüvenlidir. Kullanılan bazı kelimeler sözlükte yoktur. Metin, oksimoronlarla doludur, bu da genel bir güvensizlik hissi uyandırır. Metin kaynak kültürde kendine özel bir konum edinir, okurlarla ilişkisi de özeldir.
  • Kafka gibi dilin minör kullanımını icra eden yazarlar, o dilin yoksunlaşma sürecini bir yaratıcılık kaynağına dönüştürürler ve onun yersizyurtsuzlaşma eğilimini kullanırlar. Onlar dilin yoğun bir kullanım modelini  keşfederler.
  • Dolayısıyla minör bir edebiyat salt bir yerel dile ya da bir toplumsal azınlığa bağlı olmayan ancak gizemi kendi dilinde bir azınlık gibi olmak olan bir edebiyattır; egemen sistemden becerikli bir şekilde kaçıştır. Majör dili bozarak dilin yersizyurtsuzlaşmasını sağlar. Minör edebiyatın amacının, gelecek olan ya da eksik olan bir halk için yazmak olduğunu belirtirler. Bu nedenle Deleuze ve Guattari için Kafka büyük bir yazardır. Standart bir halk kavramı olmadan yazdığı için, gelecek olan bir halkın sesi olarak yazdığı için büyük bir yazardır.
  • Deleuze ve Guattari için minör edebiyattaki her şey siyasaldır.

 

Yararlanılan Kaynak

Minör Edebiyat ve Minör-Oluş, Mustafa Demirtaş, Göçebe Düşünmek, Metis Defterleri, 2014.

Ben Buradan Okuyorum, Tim Parks, Metis Yayınları, 2014.

 

 

Çağdaş Sanata Varış 284|Cam ve Ayna 1

BİR SANAT ARACI OLARAK CAM VE AYNA 1

“Sanatçının kendini yapıtın öznesi olarak sunduğu işlerde sanatçı, büyük anlatıların bunaltıcı etkisini yok etmek için küçük anlatılara sarılıyor ve özgürleştirici bir Yapısöküm için bu yöntemi seçiyor. Sanatçının göğsünde birden fazla “kendi” var; kişi farklı “kendi”lerden ve karşıt/çelişkili özelliklerin bütünleşme(me)sinden oluşuyor.  Deleuze ve Guattari Kapitalizm ve Şizofreni’ye “biz bir kalabalığız” diyerek başlıyorlar. Adorno şöyle diyor: “Sanatçılar kendilerini yüceleştirmez. Onlar arzularını ne doyurur ne de bastırır ama toplumsal olarak arzu edilen başarılara dönüştürür; yapıtları Psikanalitik yanılsamalardır. Ne var ki, günümüzde geçerli sanat yapıtları, istisnasız toplumsal olarak arzu edilmezler. Sanatçılar, daha çok özgürce dolaşan ve gerçekle çarpışan, nevrozla damgalanmış şiddetli sezgileri açığa vururlar.” Baudrillard’a göre, sanatçı için imgeler, kendisini “fraktal özne” olarak gördüğü güçlü bir “ayna aracı” görevi görürler. Eğer Marksistlerin hep belirttiği üzere hiçbir zaman tarafsız ve nesnel olmak mümkün değilse, her zaman “bir yerden” konuşuyorsak, o zaman kendi portresi her zaman sanatçının (siyasal, iktisadi, etik ve estetik bağlamlarda) durduğu yer(ler)in sorumluluğunu üzerine almaya çalışmasıdır. Bu sorumluluk anı, çokluğu olumlayan bir sorumluluk; hem de geriye dönük bir süreci de içine alan bir sorumluluktur.” Kendi Portresi, Beral Madra, Borusan Sanat Galerisi Katalog Metni, Ekim 2002.

“Sanatçının kendini yapıtın öznesi olarak sunduğu işlerde sanatçı, büyük anlatıların bunaltıcı etkisini yok etmek için küçük anlatılara sarılıyor ve özgürleştirici bir Yapısöküm için bu yöntemi seçiyor.
Sanatçının göğsünde birden fazla “kendi” var; kişi farklı “kendi”lerden ve karşıt/çelişkili özelliklerin bütünleşme(me)sinden oluşuyor.
Deleuze ve Guattari Kapitalizm ve Şizofreni’ye “biz bir kalabalığız” diyerek başlıyorlar.
Adorno şöyle diyor: “Sanatçılar kendilerini yüceleştirmez. Onlar arzularını ne doyurur ne de bastırır ama toplumsal olarak arzu edilen başarılara dönüştürür; yapıtları Psikanalitik yanılsamalardır. Ne var ki, günümüzde geçerli sanat yapıtları, istisnasız toplumsal olarak arzu edilmezler. Sanatçılar, daha çok özgürce dolaşan ve gerçekle çarpışan, nevrozla damgalanmış şiddetli sezgileri açığa vururlar.”
Baudrillard’a göre, sanatçı için imgeler, kendisini “fraktal özne” olarak gördüğü güçlü bir “ayna aracı” görevi görürler.
Eğer Marksistlerin hep belirttiği üzere hiçbir zaman tarafsız ve nesnel olmak mümkün değilse, her zaman “bir yerden” konuşuyorsak, o zaman kendi portresi her zaman sanatçının (siyasal, iktisadi, etik ve estetik bağlamlarda) durduğu yer(ler)in sorumluluğunu üzerine almaya çalışmasıdır. Bu sorumluluk anı, çokluğu olumlayan bir sorumluluk; hem de geriye dönük bir süreci de içine alan bir sorumluluktur.”
Kendi Portresi, Beral Madra, Borusan Sanat Galerisi Katalog Metni, Ekim 2002.

  • Hafif, saydam, göz alıcı, şeffaf, kırılgan, kendi kurallarını koyan, ışığı kucaklayan ve yansıtan; aydınlığı, dış dünyayı içine alan; bin bir anlam yüklenen cam ve ayna, sadece mimarinin değil, hemen tüm sanat dallarının gözdesi.
  • Cam malzeme kullanılarak üretilmiş sanat eserlerinden oluşan ve dünyayı gezen özel sergiler de açılıyor. Glasstress bunlardan biri. Glasstress, cam malzeme kullanılarak üretilmiş en iyi çağdaş sanat eserlerinden oluşan, 2009 yılında Venedik Bienali kapsamında başlatılmış bir sergi. 2015 yılında yapılan sergiye Türk çağdaş sanatçıları Erdağ Aksel (1953-) ve Yaşam Şaşmazer de katıldı.
İspanya'nın Galiçya bölgesinde La Coruna'da 21. yüzyılı karşılamak için dikilmiş Milenyum Obeliski 50 m. yüksekliğinde, 3 ton ağırlığında, şehrin önemli olay ve kişilerinin işlendiği 178 kaya kristalinden oluşuyor. Obelisk, bir havuzun içinden yükseliyor ve geceleri aydınlatılıyor. Gerardo Porto tasarımlamış, cam heykeltıraşı Louis La Rooy uygulamış. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

İspanya‘nın Galiçya bölgesinde La Coruna’da 21. yüzyılı karşılamak için dikilmiş Milenyum Obeliski 50 m. yüksekliğinde, 3 ton ağırlığında, şehrin önemli olay ve kişilerinin işlendiği 178 kaya kristalinden oluşuyor. Obelisk, bir havuzun içinden yükseliyor ve geceleri aydınlatılıyor. Gerardo Porto tasarımlamış, cam heykeltıraşı Louis La Rooy uygulamış.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Farklı teknik ve malzemelerin bir arada kullanıldığı, çoğunlukla soğuk cam olarak tanımlanan aşındırma tekniği ile yapılan üç boyutlu işler Çağdaş Dönem’de çok karşımıza çıkıyor. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Farklı teknik ve malzemelerin bir arada kullanıldığı, çoğunlukla soğuk cam olarak tanımlanan aşındırma tekniği ile yapılan üç boyutlu işler Çağdaş Dönem’de çok karşımıza çıkıyor.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

 

 

Çağdaş Sanata Varış 274|Çağdaş Kavramsal Sanat 5

Kimlik 4
Feminist Sanat 1

Human Target, Kezban Arca Batıbeki, 2015. Sanatçının, antika anatomik poster üzerine akrilik, kolaj ve kaligrafi ile ülkemizde sayıları gittikçe artan boşanmak isteyen, komutlara direnen kadınların cinayete kurban gitmesi, şiddete maruz kalması ile bağlantılı olarak düşünülebilecek eseri İstanbul Bienali 2015’te sergilenmişti. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Human Target, Kezban Arca Batıbeki, 2015.
Sanatçının, antika anatomik poster üzerine akrilik, kolaj ve kaligrafi ile ülkemizde sayıları gittikçe artan boşanmak isteyen, komutlara direnen kadınların cinayete kurban gitmesi, şiddete maruz kalması ile bağlantılı olarak düşünülebilecek eseri İstanbul Bienali 2015’te sergilenmişti.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • 1968 sonrası karşı kültürcü eleştiri geleneğinden doğan, aktif azınlık hareketi olan Feminizm, Çağdaş Dönemde Avrupa toplumlarında çoğunluğun egemen değeri haline geldi. Erkek üzerinden kadına dayatılanları; erkek dünyasına hizmet veren kadınları; çok küçük yaşta zorla evlendirilenleri; evdeki baskıdan dolayı evden kaçan genç kızları; bir kocaya ve babaya ait olarak kadının var olabilmesini kabullenmek artık mümkün değil.
  • Feministler cinsiyetçi dile karşı çok eleştireldir. Tahakküm ideolojilerinin kız/kadın kelimelerinin kullanımı ile kurumsallaştığı öne sürülür. İş “adamları”ndan bahsettiğimizde de aynı sonuca ulaşırız.
  • Sabire Susuz’un (1967-) serigrafi, yerleştirme ve performansları bulunuyor. Eserlerinde farklı malzemeler kullanıyor. Sabire Susuz 2009 yılında Benleniyorum adlı bir Performans gerçekleştirmiş; yarısı gelinlik, yarısı damatlık olan bir giysi giymiş, düğün pastası yenilmiş, düğün dansı yapılmış, balayına gidilmişti! Susuz, başka birinin hayatında iyi bir nesne olmaktansa, kendi hayatının öznesi olmayı seçtiğini açıklamıştı. Kadının hayatta ulaşabileceği en üst mertebenin, gelinliği giyip evlendiği zamanmış gibi kurgulandığını, iki kişi evlendiğinde öznelliklerinin yok olduğunu, “biz” olduklarını kadının bundan kurtulması gerektiğini söylüyor.
Feminist sanatçılar eserlerinde tarihsel süreçte minör olarak görülen, kadınla özdeşleştirilen el sanatları, dikiş, nakış ve örgüye bilinçli olarak başvurmuşlardır. Art International 2015’te İstanbul’da sergilenen, İstanbul için üretilmiş eserlerden biri. Joana Vasconcelos’un (1971-) yapıtı  Diego, Ramona ve Cervantes. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Feminist sanatçılar eserlerinde tarihsel süreçte minör olarak görülen, kadınla özdeşleştirilen el sanatları, dikiş, nakış ve örgüye bilinçli olarak başvurmuşlardır.
Art International 2015’te İstanbul’da sergilenen, İstanbul için üretilmiş eserlerden biri. Joana Vasconcelos’un (1971-) yapıtı Diego, Ramona ve Cervantes.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Eserlerinde muhafazakar erkek egemenliğine karşı duruşuyla tanınan ABD’li sanatçı Georgia O’Keefe’in (1887-1986) 1932’de ürettiği Jimson Weed isimli tablosu, 2014 yılında bir müzayedede 44 milyon 400 bin dolara alıcı bularak, bir müzayedede bir kadın sanatçıya o yıla kadar ödenmiş en yüksek fiyata satıldı. Bu satış, Feminist Sanat’ın öne çıkması ile kadın sanatçıların eserlerinin fiyatının yükselmesi olarak da yorumlandı.
  • İsrailli klinik psikolog, yazar ve ressam Bracha Ettinger (1948-), Lacan, Levinas, Deleuze ve Guattari’den feyz alan bir düşünür. Lacan’ın fallus ile erkek cinsel organı arasında kurduğu analojinin simgelediği eril iktidarın karşısına, matris ile dölyatağı arasında kurduğu analoji aracılığıyla dişil iktidarı koydu. Sanatçının işlerinin kadınlar ve kadınlık, doğum, beden, cinsellik ve insanlar arası ilişkiler üzerine olduğu söylenebilir.
Bracha Ettinger, 14. İstanbul Bienali’ne 18 adet resim, tuttuğu defterler, çizimler ve diğer kişisel nesnelerden oluşan bir enstalasyon ile katıldı. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Bracha Ettinger, 14. İstanbul Bienali’ne 18 adet resim, tuttuğu defterler, çizimler ve diğer kişisel nesnelerden oluşan bir enstalasyon ile katıldı.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

 

Çağdaş Sanata Varış 147| Postmodern Politika 1

Postmodern düşünürlerin çoğu baskıyı sorunsallaştırmıştır. Fotoğraf: solgazetebakis.net

Postmodern düşünürlerin çoğu baskıyı sorunsallaştırmıştır.
Fotoğraf: solgazetebakis.net

  • Louis Althusser’e (1918-1990) göre, kapitalizm bizi sorgular veya över. Sistem bizim kim olduğumuzu tanımlar. Kapitalizmin, bizim için icat ettiği ihtiyaçları karşılayabileceğine inanırız. Tüketimin zevkleri ve reklamcılığın iltifatları bu sürecin örnekleridir. Althusser, 1968 Paris isyanlarından sonra Batı’da kapitalizmin zaferini ve devrimin kaybedişini ilan eder.
  • Michel Foucault, Deleuze ve Guattari, modern toplum ve arzu arasındaki iktidar ilişkisiyle ilgilenmiştir.
  • Deleuze ve Guattari, Modernizm’in söylem ve kurumlarının, varoluşun tüm boyutlarına baskı uygulayarak egemen olan bir tür faşizm olduğunu iddia etmiştir.
  • Kadınlar, öğrenciler, etnik gruplar Marksistler tarafından çoğu zaman sınıf mücadelesinin kenarına itilir veya tek bir sınıf altında değerlendirilir. Deleuze ve Guattari bu hiyerarşiyi reddeder.
  • Faucault da Modern devletin kurumlarının, süjeleri ve zevklerini tanımladığı ve kontrol ettiğine inanır.
  • Kapitalizmin her türlü varoluşa sızdığına ve insanların gerçek özgürlüğü, ifadeyi ve tatmini deneyimleme olasılığını elinden aldığına; kapitalizmde bütün arzuların sahte ve aracılı olduğuna inanılır.
  • Kapitalist sistemler, arzuyu ve yaratıcılığı, tüketimcilik, finans, hukuk, psikiyatri, çekirdek aile, sosyal sınıf ve geleneksel cinsiyet rolleri gibi örgütlenmiş sosyal alanlara veya kodlara yönlendirerek “bölgeselleştirir”. Kapitalist sistemler, arzuyu eşyaların üretimi ve tüketimiyle ilişkilendirir.
  • Kapitalizmin, arzuları aynı anda birçok farklı yöne sevk ederek kimliği feshetme etkisi olduğu düşünülür. Mallar çoğaldıkça, arzu edilecek şeyler, özdeşleşilecek imajlar artar.
  • Arzu, bütün sosyal ve kişisel eylemler ve etkileşimlerin ardındaki güçtür. Değişken ve sürekli adapte olan bir enerji olarak arzu, Deleuze ve Guattari için devrimcidir, sürekli limitleri aşmayı ister. Faydalılık, üretkenlik, verimlilik gibi baskıcı endişeleri yoktur.
Bağdat Caddesi’nde Deleuze ve Guattari’ye destek. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Bağdat Caddesi’nde Deleuze ve Guattari’ye destek.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Deleuze ve Guattari durağan kimlikler fikrini zararlı; farklılık, kaos ve değişimi yararlı bulur. Onlara göre benlik, arzular ve kimlikler akıntısıdır. Bu  düşünürler kimlik için arzunun üretim ve dolaşımının önemini vurgular.
  • Herbert Marcuse (1888-1979) Modernite’nin, iletişim teknolojilerini ve tüketimciliği hayatlarımıza sokma şeklinden kuşku duymuş, bunları,  sinsi bir totalitaryanizm olarak görmüştür. Bu yapı, bilince nüfuz etmeyi, muhalif sesleri nötrleştirmeyi, herkesi kapitalist makinenin değiştirilebilir parçaları kılmayı amaçlar.
  • Theodor Adorno (1903-1969) ve Max Horkheimer (1895-1973), ABD gibi sözde demokratik toplumlarda bile bilinçdışına kapitalist statükoyu enjekte eden ve bireysellikleri yok eden kitle kültürünün insanları pasif sosyal uyumluluğa iten otoriter bir güç olduğunu savunmuştur. Adorno ve Horkheimer, kapitalist sistemi zorlanmış homojenleşme olarak görürler.