Etiket arşivi: Dara

Dövme – Tendeki Nakış 4

  • 1960’lardan itibaren beden, kültürün izlerini üzerine kaydettiği bir alan olarak düşünüldü. Beden, kültürün ve tarihsel gelişmelerin canlı bir tanığı olarak kabul edildi. Antropoloji metinlerinde beden, kültürün ve sosyal yapının dövmeyle, giysiyle, ritüelle, dansla yansıdığı bir alan olarak yerini aldı. M. Foucault, G. Deleuze, J. Derrida, J. F. Lyotard, J. Baudrillard gibi çağdaş filozoflar bu alana özel bir ilgi göstermişlerdir.
  • Beden yüzeyindeki yazılar, bedenin boyanması, dövmeler kültürün bir biçimde beden üzerine yazılmasını simgeler.
  • Modern insanların yaptırdıkları dövmeler de birer kimlik göstergesi olarak okunabilirler ama geleneksel topluluklarda görülen dövme, kültürel bağlamın tüm örüntülerini sergiler. Dövme yaptırmaya kendi iradeleriyle karar vermiş olsalar da, buna yol açan kültürel ortamın varlığı esas belirleyicidir.
  • Süs için, inanç nedeniyle, bir sağaltma tekniği, bekaretin simgesi olarak yapılan dövmeler vardır. Ülkemizde geleneksel dövmelerin sembolleri aşiretleri ya da bazı aileleri simgeler.
  • Etnisite, din, coğrafya, yaş ve cinsiyet gibi değişkenler dövmede kullanılan sembolleri etkileyebilir. Dolayısıyla dinler tarihi, antropoloji, sosyoloji, halkbilim, sanat tarihi, göstergebilim dövme söz konusu olduğunda kavramsal tartışmalarda kendilerine yer bulabilecek disiplinlerdir.
Mardin’de kadınların yüzlerinde, ellerinde dövmeler vardır. Bazı kadınların alt dudağı mosmordur. Peygamberin kızı Fatma’yı bir kölenin ısırdığına, bu kutsal insanın alt dudağını yaraladığına inanırlar, bu yüzden alt dudaklarını dövmeyle morartırlar. Hazreti Fatma’yı zenci bir kölenin öpmesi ile/şeytanın öpmesi ile dudağının morardığı da söylencenin başka şekilleridir. Zamanın genç kızlarının Hz. Fatma bundan utanç duymasın diye, Hz. Fatma’ya benzemek için, alt dudaklarına dövme yaptırdıklarına inanılır. Bu yüzden alt dudağa yapılan dövme helal, diğerleri haramdır da denir.  Dara’da yalnızca fotoğraf yoluyla iletişim kurabildiğimiz bu hanımın da dudağında küçük, mor bir dövmesi vardı. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Mardin’de kadınların yüzlerinde, ellerinde dövmeler vardır. Bazı kadınların alt dudağı mosmordur. Peygamberin kızı Fatma’yı bir kölenin ısırdığına, bu kutsal insanın alt dudağını yaraladığına inanırlar, bu yüzden alt dudaklarını dövmeyle morartırlar. Hazreti Fatma’yı zenci bir kölenin öpmesi ile/şeytanın öpmesi ile dudağının morardığı da söylencenin başka şekilleridir. Zamanın genç kızlarının Hz. Fatma bundan utanç duymasın diye, Hz. Fatma’ya benzemek için, alt dudaklarına dövme yaptırdıklarına inanılır. Bu yüzden alt dudağa yapılan dövme helal, diğerleri haramdır da denir.
Dara’da yalnızca fotoğraf yoluyla iletişim kurabildiğimiz bu hanımın da dudağında küçük, mor bir dövmesi vardı.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Ülkemizde dövmenin birçok bölgede var olduğu bilinmektedir. Ama geleneksel dövmenin nispeten yoğun görüldüğü iller Şanlıurfa, Mardin ve Gaziantep’tir. Diyarbakır, Batman ve Kilis de listeye eklenebilir. Dövme taşıyan kişi sayısının Şanlıurfa’da ve özellikle Harran çevresinde en yoğun olduğu saptanmıştır. Bölgede dövme daha çok Araplar ve Kürtler arasında; Kürtlerde ise daha çok Ezidilerde yaygındır. Aynı bölgede vücutların mahrem bölgelerine de dövme yapılabildiği bilinmektedir.
  • Bölgede yaşayan Arap, Kürt, Türkmen, Karaçi, Ezidi topluluklarının benzer dövme simgeleri ve teknikleri kullandığı söylenebilir. Coğrafi açıdan dövme görülme sıklığı, Suriye sınır bölgesine yaklaştıkça artmaktadır.
  • Süryaniler, haç ziyareti sırasında kollarına haç sembolü ve haccın gerçekleştiği yılı dövme ile işlerler.

 

Mitos 3

  • MÖ yaklaşık 20.000-8000 arasına tarihlenen Paleolitik, yani avcı toplumların mitolojisinin temeli, göksel varlıklarla daha yakın yaşanan bu dönemde, tanrılar arasına katılma yönündeydi. Taş, kutsal olanın kendini göstermesi; kendini yenileme yeteneğine sahip olan ağaç mucizevi diriliği; ayın büyümesi küçülmesi kutsal güçlerin yeniden dirilişi; bunların kutsal sayılmalarının nedeni gizli gücün dışavurumu olmalarıydı. Gökyüzü erişilmezdi, aşkın olmanın ta kendisiydi. Hemen her tapınağın bir Gök Tanrısı vardı. Şamanların ruhu esrime anında havaya süzülüp halkın iyiliği için tanrılarla görüşürdü. Daha sonraki yüzyıllarda bu inanışlar, peygamberlerin yüksek dağlara çıkmaları, göğün çeşitli katlarına çıkmaları ile devam etmiş, uçuş ve göğe yükselişle ilgili mitler bütün kültürlerde görülmüştür. Avcı toplumlarda hayvanlar üstün akla sahiptirler. Altın Çağ’da, yani günah işlenmeden önce, insanoğlunun hayvanlarla konuşabildiği düşünülür. Mit, kutsal bilgiyi ortaya koyar. Mite dayalı anlatı, bizi alışıldık dünyanın kesin bilinenlerinin ötesine taşımak üzere tasarlanmıştır. Kahramanlık mitlerinin, şamanlarla avcıların deneyimlerinden doğduğuna kesin gözüyle bakılmaktadır. Kahramanlık mitosu insanın içine öyle işlemiştir ki, tarihsel kişilerin yaşamları bile bu arketipal örüntüye göre anlatılır.
Bol bol balık yakalayabilmek için su perisine adak olarak ırmağın kıyısındaki bir ağaca çeşitli renklerde kumaş parçaları, ya da ip, bez parçaları, püsküller bağlamak, günümüzde de devam eden tapınma biçimlerinden biri. Aynı şekilde, kutsal sayılan yerlerde, ziyaretçiler, dilek ağaçlarına ipler ve çaputlar bağlıyorlar, buna yalma geleneği deniyor. Neredeyse tüm kültürlerde bulunan bu geleneğin çıkış noktası ağacın kutsallığı. Ağaca bağlanan bu kumaş parçaları, kansız kurbanlar sayılıyor. Mardin, Dara.

Bol bol balık yakalayabilmek için su perisine adak olarak ırmağın kıyısındaki bir ağaca çeşitli renklerde kumaş parçaları, ya da ip, bez parçaları, püsküller bağlamak, günümüzde de devam eden tapınma biçimlerinden biri. Aynı şekilde, kutsal sayılan yerlerde, ziyaretçiler, dilek ağaçlarına ipler ve çaputlar bağlıyorlar, buna yalma geleneği deniyor. Neredeyse tüm kültürlerde bulunan bu geleneğin çıkış noktası ağacın kutsallığı. Ağaca bağlanan bu kumaş parçaları, kansız kurbanlar sayılıyor.
Mardin, Dara.

Mumlar yakmak, ateşe, suya ve taşlara dua etmek ve bunların sonucunda tanrılardan birşeyler beklemek...Bunlar, kökleri ateşin kutsal olduğu düşünülen çok eski zamanlara uzanan inançların günümüzdeki kalıntıları. Ateşe yağ dökerek ya da şarap veya su serperek kansız kurbanlar sunuluyor. Fotoğrafta, dağın tepesindeki yöresel bir ibadet yerinde, günlük giysileri içinde bir şaman, yanan ateşin önünde mum yakıp, alevlere ağzından alkol püskürterek, hastanın iyileşmesi için yapılan ayini yönetiyor. Guatemala, Chichicastenango, Pasqual Abaj. Fotoğraflar: Gülüm Ilgaz.

Mumlar yakmak, ateşe, suya ve taşlara dua etmek ve bunların sonucunda tanrılardan birşeyler beklemek…Bunlar, kökleri ateşin kutsal olduğu düşünülen çok eski zamanlara uzanan inançların günümüzdeki kalıntıları. Ateşe yağ dökerek ya da şarap veya su serperek kansız kurbanlar sunuluyor. Fotoğrafta, dağın tepesindeki yöresel bir ibadet yerinde, günlük giysileri içinde bir şaman, yanan ateşin önünde mum yakıp, alevlere ağzından alkol püskürterek, hastanın iyileşmesi için yapılan ayini yönetiyor.
Guatemala, Chichicastenango, Pasqual Abaj.
Fotoğraflar: Gülüm Ilgaz.

  • MÖ yaklaşık 8000-4000 arasına tarihlenen Neolitik, yani tarım toplumlarının mitolojisi, bütün yaratıkları, bitkileri, hayvanları ve insanları içinde barındırdığı için kusal kabul edilen toprağı, dolayısıyla anaerkilliği  yüceltme üzerine kuruludur. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki en erken yaratılış mitlerinden bazıları ilk insanların bitkiler gibi topraktan türediklerini varsayıyordu. Paleolitik çağdan kalma eski kahramanlık öykülerinde halkına yardım getirmek uğruna tehlikeli bir yolculuğa çıkanlar çoğu zaman erkek kahramanlardı. Neolitik devrim ertesinde erkekler çaresiz ve edilgindir. Dünyayı dolaşan, ölümle savaşan, insan soyuna yiyecek getiren tanrıçadır. Toprak Ana, kadın kahramanlığının simgesine dönüşür. Dönemin mitolojisinde, yaşamla ölümün birbirinden koparılamaz olduğu, toprağın ölüp yeniden canlanması ile, ölümün korkutucu, ürkütücü ve kaçınılmaz olduğu, fakat son olmadığı işlendi. Tohumun yeni ürünler vermesi için ölmesi gerekiyordu. Ölümle yüzleşerek, ruhsal açıdan tazelenme, daha gözü pek yaşama, ölüm karşısında sakin davranarak yeryüzünü daha dolu yaşama amaçlandı.
MÖ 7200-5900 arasına tarihlenen Çatalhöyük’ün ünlü ana tanrıça heykelciği.

MÖ 7200-5900 arasına tarihlenen Çatalhöyük’ün ünlü ana tanrıça heykelciği.

Çatalhöyük Neolitik kenti, 2012 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alındı.

Çatalhöyük Neolitik kenti, 2012 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alındı.

  • Yazının bulunması, ilk kentlerin kurulması ile ilk uygarlıklar dönemi MÖ yaklaşık 4000-800’e tarihlenir. İnsanoğlu tarihin her yeni çağına girdiğinde, hem insanlık hem de tanrısallıkla ilgili fikirlerini değiştirir. Şimdi sahnede insan faaliyetleri olduğundan, tanrılar uzaklaşmışlardı ama tanrılar da insanlar gibi kent planlamacısıydı. Tufan, tanrıların dünyadan ellerini çekmelerinin başlangıcına işaret etmektedir. Dünyanın yaratılması ardı arkası kesilmeyen bir süreçti ve ilk varlığın yaratılması için simgesel olarak ilk kargaşaya, kaosa, dönülmesi kaçınılmazdı. Mit ve ona eşlik eden kuttörenler, olayların iyiye gitmeden önce iyice açmaza girebileceğini; sağ kalmanın ve yaratıcılığın savaşmayı gerektirdiğini gösterdi. Kendilerini feda etmeye hazır olmadıkça ne tanrılar ne de insanlar gerçek anlamda yaratıcı olabilirdi. Göksel yardım almadan, kendi deneyimlerinden ders çıkarmayı öğreten, son biçimini MÖ 1300 yıllarında aldığı düşünülen Gılgamış Destanı da dönemin tinsel boşluğunu temsil ediyordu. Tanrılar dünyasını aramak kültürel gerilemeyi temsil ediyordu. Bu durum, başka bir dönüşüme yol açtı.
Akad çivi yazısı ile 12 kil tablete kaydedilmiş olan Gılgamış Destanı için tarihin yazılı en eski destanı, Uruk Kralı Gılgamış için de tarihteki ilk kral kahraman deniyor. Sümerler, Gılgamış’ın vücudunun üçte ikisinin tanrı olduğuna inanmışlar. MÖ 720’ye tarihlenen, Irak’ta, günümüzdeki adıyla, Horsabad Köyü’nde, Musul’un Fransız konsülü Paul Emil Botta’nın 1843’te bulduğu Asur Sarayı’ndan çıkma Gılgamış ve Aslan adlı heykel , İstanbul’dan alınan izinlerle yurtdışına götürülmüş. Bugün Paris’te, Louvre’da sergileniyor.

Akad çivi yazısı ile 12 kil tablete kaydedilmiş olan Gılgamış Destanı için tarihin yazılı en eski destanı, Uruk Kralı Gılgamış için de tarihteki ilk kral kahraman deniyor. Sümerler, Gılgamış’ın vücudunun üçte ikisinin tanrı olduğuna inanmışlar. MÖ 720’ye tarihlenen, Irak’ta, günümüzdeki adıyla, Horsabad Köyü’nde, Musul’un Fransız konsülü Paul Emil Botta’nın 1843’te bulduğu Asur Sarayı’ndan çıkma Gılgamış ve Aslan adlı heykel , İstanbul’dan alınan izinlerle yurtdışına götürülmüş. Bugün Paris’te, Louvre’da sergileniyor.

Süryaniler 2

Dövme, Doğu’da her zaman Tanrı’ya kendilerini vakfetmenin bir işaretidir.

Dövme, Doğu’da her zaman Tanrı’ya kendini vakfetmenin bir işaretidir.

  • Tur Abdin, Süryani Ortodoks Kilisesi için ruhani bir merkezdir. Tur Abdin, Tanrı’nın Hizmetkarları Dağı demektir.
  • Tur Abdin, kuzeyde ve doğuda Dicle Nehri, güneyde Suriye sınırıyla çevrilmiş, Cizre’den Mardin’e uzanan bölgedir. Hasankeyf, Mardin, Dara, Nusaybin ve Cizre bölgeyi çevreleyen yerleşimlerdir. Midyat bölgenin merkezidir. Eskiden İpek Yolu üzerinde büyük bir şehir ve ticaret merkezi olan Nusaybin, eski adı ile Nisibis/Nisip, MS 363’ten itibaren Roma –Pers sınırında imiş, bugün de Türkiye-Suriye  sınırında yer almaktadır. Sınırın iki yanında, dikenli tellerle çevrili bir no man’s land uzanmaktadır.
  • İlk keşişlerin 3. yüzyıldan itibaren Mısır ve Suriye’den Tur Abdin’e doğru yola koyuldukları düşünülüyor.
  • Bölge, Nisip’ten başlayarak 4. yüzyılın ortalarında, Mor Yakub’un Nisip piskoposluğu sırasında Hıristiyanlaşır.
  • Tur Abdin platosunun yüksekliği 1200-1500 metre arasında değişir.
  • Bölgenin tarihi, Pavel Dolukhanov’a göre MÖ 4. binyıldan geriye gider. Bölgede milattan önce hüküm sürenler şunlar olmuştur:

*MÖ 4. binyılın ikinci yarısında Sümer-Akad uygarlığı,

*MÖ 3. binyılda Hurri-Mitanni Krallığı,

*MÖ 14. yüzyılda Hititler,

*MÖ 7. yüzyılda Asur hakimiyeti,

*MÖ 6. yüzyılda Persler,

*MÖ 4. yüzyılda Büyük İskender,

*MÖ 4.-2. yüzyılda Selevkos Hanedanlığı,

*MÖ 2. yüzyılda Roma İmparatorluğu.

  • Tur Abdin,  7. yüzyılda Arapların, 9. yüzyılda Kürtlerin, 12. yüzyılda Türklerin, 13. ve 14. yüzyıllarda da Moğolların saldırı ve işgallerine uğramıştır.
  • Geçmişteki çalkantılı zamanlar kilise ve manastırların mimarisindeki burçlar ve sur benzeri duvarlarda kendini göstermektedir.
  • Ortadoğu’da Süryaniceyi ayin dili olarak kullanmanın dışında, günlük dil olarak da kullananlar Tur Abdin Hıristiyanlarıdır.
  • Klasik Süryani yazısının Rönesans’ı 11. yüzyılda Tur Abdin’de doğmuştur.
  • Tur Abdin’deki manastırlarda üçer tane kilise vardır. Ana kilise, duanın yapıldığı kilisedir.
  • Süryaniler için en önemli kurum kilisedir. Kilise, ibadetin yanı sıra eğitimin yapıldığı, cemaatin toplandığı yerdir. Kültürün devamlılığı, bu yapıların varlığıyla mümkündür.
  • Kilisenin en kutsal objelerini içeren, ayin eşyalarının durduğu  nişlere kduşkudşin denir. Gökyüzünü simgelemek için üst tarafı yarım kubbe şeklindedir. Renk ve şekil itibariyle çok çeşitlidirler. Önünde İncil’i taşıyan ambon vardır.
  • Patrik tahtı kırmızıdır ve Tur Abdin’de yalnızca Deyrü’z-Zafaran’da, ana kilise Mor Hanonyo’da bulunur.
  • Süryani dini mimarisinde beşik, çapraz ve manastır tonozları görülür. Kubbe de yaygın bir örtü sistemidir.
  • Yapı malzemesi olarak taşın yanı sıra tuğla da kullanılır. Değişmeli taş ve tuğla örgülü duvarlar sık kullanılır. Taş olarak en çok, bölgede yaygın olarak bulunan kireç taşı kullanılır. Süryani taş ve gümüş işçiliği meşhurdur.
  • Kilise ve manastırlarda, kara iklimine karşı bir önlem olarak, revaklara çok sık rastlanır.
  • Manastırlar, birtakım şeylerin üretilip satıldığı; eğitim, disiplin, ekonomi ve yardımlaşma gibi işlevlerin bir araya geldiği yerlerdir. Hastaların tedavi ve bakımı, yolculara ev sahipliği, ölülerin gömülmesi ve anılması da işlevleri arasındadır. Bugün manastırların gelirlerinin çoğu yurtdışında yaşayan cemaatin bağışlarından sağlanmaktadır. Manastırların sebze, meyve, asma yetiştirdikleri geniş bahçeleri vardır. Bu ürünler manastır sakinleri içindir, dışarıya satılmaz. Mor Gabriel ve Deyrü’z-Zafaran’da, törenlerde içilmek üzere şarap üretilir. Manastır, Ortaçağ’da olduğu gibi bir çalışma ve üretim yeridir. Kadınlar ekmek yapar, erkekler tarlaya gider.. Manastırların bir köşesinde dua evi vardır. Vaftiz törenleri genellikle manastırda yapılır.
Mor Gabriel Manastırı’nın mutfak bölümünde manastır bahçesinde yetiştirilen karpuzlar.

Mor Gabriel Manastırı’nın mutfak bölümünde manastır bahçesinde yetiştirilen karpuzlar.

  • Süryani kültürü temel olarak tarım ve manastır kültürü olmaya devam ediyor. Manastırlarda ve tarlalarda aynı ilahiler söyleniyor. Kilisede ve evde duvarları aynı imajlar süslüyor.
  • Süryaniler, kurtuluşu simgeleyen komünyon ekmeğinin yapımında maya kullanmazlar.
  • Doğu’da papazlar, en kadim geleneğe göre, keşişler ya da belli bir olgunluk gösteren ve kendisinde ışık görülen evli erkeklerden seçilir.
  • Süryaniler, üçer saat ara ile günde yedi kere ibadet ederlerdi. Bugün bu sayı üçe inmiştir.
  • Dua sırasında inananlar yüzlerini doğuya çevirirler.
  • Keşişler kural olarak et yemez.
  • Toplu dua büyük önem taşır. Her Pazar, Çarşamba ve Cuma günleri Kutsal Kurbono (Eucharist, ekmek ve şarabın kutsanıp, İsa’nın ızdırabı ve ölümünün anıldığı tören)kutlanır.
  • İbadet mekanında üç bölüm vardır: kutsal mihrap bölümü, ruhanilere ait bölüm ve cemaatin dua yeri. Mihrap bölümü bir perde ile dua bölümünden ayrılır. Ruhanilere ait odalar mihrabın iki yanında yer alır. Mihrap bölümü insanın başının, ruhanilere ait odalar iki elin, cemaat bölümü ise insanın göğüs ve ayaklarının ifadesidir.
  • Ayin usullerinin öğrenimi çocukluktan başlar.
  • Başları örtülü genç kızlar, delikanlılardan oluşan koronun sorduğu sorulara cevap verir, böylece koroların diyaloğu gerçekleşir.
  • Süryani ayin usulleri ilk cemaatin anısını canlı tutar. Ayinlerde dualar iki koro tarafından söylenir, buhurdanlık sallanır, tören alayı, yeri öpme törenleri gerçekleştirilir. Ayine katılanlar, Hz. İsa’nın kanını simgeleyen kutsal sayılan şarabı paylaşırlar.
  • Süryaniler, Büyük Perhiz döneminde çok sıkı bir perhize girerler.
  • Paskalya çok önemlidir, “bayramların bayramı”dır. Noel’den daha coşkulu kutlanır. Paskalya aynı zamanda vaftiz olma bayramıdır. Türkiye dışında yaşayan pek çok Süryani, çocuklarını vaftiz için Tur Abdin’e getirir. Suya daldırma yoluyla vaftiz edildikten sonra konfirmasyon, ardından da komünyon ayini gelir. Şeytan kovma duaları yapılır, çocuk uzlaşma, aydınlanma ve kutsama simgesi olan kutsal yağla yağlanır.
  • Hıristiyan Doğu’da kutsal sanatlar çok sıkı dini kurallar çerçevesinde icra edilir.
  • Istavroz, Süryaniler için, İsa’nın kişiliğinin temel bütünlüğüdür.
  • Dua kitabı, inananlar ve din adamları için büyük bir saygı nesnesidir. Keşişler ona yaklaşmadan önce ellerini törensel bir şekilde temizler.

MERYEMANA MANASTIRI

Meryemana Manastırı.

Meryemana Manastırı.

  • Hah’taki Meryemana Kilisesi “Tur Abdin’in incisi” diye anılır. Bu kilisenin Beytüllahim’den dönen Müneccim Krallar’dan biri tarafından kurulduğuna inanılır. Kubbesinin alt kısmı 7. yüzyıla tarihlenir. Giriş kapısı ve frizlerin 740 yılında yapıldığı tespit edilmiş. Ama sütun başlıklarının ve sahındaki nişlerin bir yüzyıl daha eski olduğu sanılıyor.  Çatıdaki kiremitler, 1907’de yerlerini kesme taşlara bırakmış. 1939’da çan kulesi ilave edilmiş. Hıristiyan çoğunluğa sahip son köylerden biri olan Hah’ta yaşayanlar, manastıra gelip burada çalışıyor ve günde üç kez ibadette bulunuyor. Meryemana Manastırı yüzyıllar boyunca, önemli bir piskoposluk, hatta bütün bölgenin Metropolit merkezi olmuştur.
Meryemana Manastırı’ndaki sütun başları ve koro yerindeki nişler 7. yüzyılın ilk yarısına tarihlendirilmektedir. Korint tarzı sütun başları, yarım kubbeler arasındaki motifler, kıvrımlardaki Grek haçları, deniz kabukları ile zenginleştirilmiş süslemeler, mekanın yüzyıllardan beri devam eden önemini vurguluyor. Süryani Ortodoks dini mimarisindeki süslemeler genellikle Korint düzendedir. Bunun, Büyük İskender tarafından bölgeye tanıtılan Helen kültüründen kaynaklandığı düşünülüyor. Kolon başlıkları kesik ya da kesik olmayan akantus yapraklarıyla bezeli başlıklardır. Bölgede ne İyonik ne de Bizans başlıkları görülür.

Meryemana Manastırı’ndaki sütun başları ve koro yerindeki nişler 7. yüzyılın ilk yarısına tarihlendirilmektedir. Korint tarzı sütun başları, yarım kubbeler arasındaki motifler, kıvrımlardaki Grek haçları, deniz kabukları ile zenginleştirilmiş süslemeler, mekanın yüzyıllardan beri devam eden önemini vurguluyor. Süryani Ortodoks dini mimarisindeki süslemeler genellikle Korint düzendedir. Bunun, Büyük İskender tarafından bölgeye tanıtılan Helen kültüründen kaynaklandığı düşünülüyor. Kolon başlıkları kesik ya da kesik olmayan akantus yapraklarıyla bezeli başlıklardır. Bölgede ne İyonik ne de Bizans başlıkları görülür.

MOR YAKUP MANASTIRI

  • Mor Yakup Manastırı, 5. yüzyıl başında, bir Zerdüşt  tapınağının olduğu yere, Amid’den (Diyarbakır) gelen ve on bir öğrencisiyle 421’de şehit olan Mısırlı keşiş Mor Yakub tarafından kurulmuştur. Mimarisi geç Roma dönemi yapılarından örnek alınmıştır. Civardaki harabeler Hıristiyanlık öncesi döneme ait olabilir. Yapının 8. yüzyılda elden geçirildiği kesindir. Söve üstbaşlığı bir haçla süslenmiştir. Kapı bu şekliyle Tanrı’nın Krallığı’na girişi işaret eder. Mor Yakub dini mimarideki özgün Süryani tarzını yansıtan bir örnektir. Yanlamasına dizilmiş tuğlalarla kaplı beşiktonoz tavanı, Doğu’daki bu türün tek örneği imiş. Bu düzgün karelerin merkezinde, üzerine haç nakşedilmiş bir köşe taşının desteklediği üçgenler görülüyor. Tapınağın ana kapısının yanında bulunan iki diyakoz kapısı ikonostatisi hatırlatıyor. Yalnız üst düzey din adamlarının bu kapıdan geçme hakkı vardır.
    Kürt köylüler, Müslüman olmalarına rağmen, tarlaya gitmeden önce gelip burada dua ederler.

DEYR’UL-UMUR  YA DA MOR GABRİEL MANASTIRI

Mor Gabriel Manastırı, Anastasya Kilisesi. Manastır pek çok defa yağmalandığı için açıklıkları küçük tutmak daha güvenli bulunmuş. Bölgede hakim olan karasal iklim de bir başka nedendir. Mimarlar dışarıdan küçük ancak içeriye doğru genişleyen ‘abajur pencereler’ yapmışlardır. Pencerelerin eğik denizlikleri, ışığın yansımasını sağlar. Pencere sövelerini abartılı taş bezeme ile kaplamak da sık yapılan bir uygulamadır.

Mor Gabriel Manastırı, Anastasya Kilisesi. Manastır pek çok defa yağmalandığı için açıklıkları küçük tutmak daha güvenli bulunmuş. Bölgede hakim olan karasal iklim de bir başka nedendir. Mimarlar dışarıdan küçük ancak içeriye doğru genişleyen ‘abajur pencereler’ yapmışlardır. Pencerelerin eğik denizlikleri, ışığın yansımasını sağlar. Pencere sövelerini abartılı taş bezeme ile kaplamak da sık yapılan bir uygulamadır.

  • Deyr’ul-Umur ya da Mor Gabriel Manastırı, 397’de Samuel adlı bir çilekeş tarafından kurulmuş. Manastır 613’ten 1088’e kadar Tur Abdin metropolitlerine ev sahipliği yapmıştır, bugün de metropolit burada ikamet etmektedir ve bu nedenle manastırın özel bir önemi vardır. Bizans İmparatoru Arcadius  binaların, sarnıçların yapım masrafını karşılamış ve ayinlerde kullanılmak üzere değerli kaplar ve tören giysileri bağışlamış. Bizans İmparatoru I. Anastasios da kilise inşaatını ve tapınağın mozaiklerini finanse etmiş. 512 yılına tarihlenen mozaikte, haddeden geçirilen on yedi kilo altın kullanılmış. Tur Abdin’de yalnızca Mor Gabriel’de bulunan mozaiklerin önemi büyüktür. Anasyasya Kilisesi’nin mozaikleri figürlere karşı tepkinin ilk örneklerindendir. Figürlere karşı tepki, İkonaklazm’dan önce de Mezopotamya’da yaygın bir durumdu. Bizanslılar ile Persler arasındaki savaşlar esnasında Tur Abdin savunmasız kalmıştır. Mor Gabriel Manastırı 570 yılında Persler tarafından yakılmıştır. Manastırın adı, 7. yüzyıldaki Arap fetihleri sırasında başrahip olan Gabriel’den gelmektedir. 19. yüzyılın ortalarına doğru hemen hemen metruk bir halde imiş. 1980’li yılların başında PKK’nın saldırısına maruz kalmış. 1991’de Irak’taki savaştan kaçan Müslüman ve Kürt yüzlerce aile burada misafir edilmiş. Manastırın yatılı öğrencileri var.

 

DEYRÜ’Z-ZAFARAN MANASTIRI

  • 1293-1932 yılları arasında patriklik merkezi olmuş Deyrü’z-Zafaran, zeytinliklerin ve fıstık ağaçlarının arasında yer alır. Romalılar, imparatorluk sınırının en doğu noktasında, Perslerle olan sınırlarında bir kale inşa etmişler, manastırın anıtsal mimarisi de bu kaleden gelir. Kurucusu Mor Hananyo’dur. Mahzen mezarda görülen yapının temeli Roma döneminden. Ana kilise ve başpiskoposların ve piskoposların yattığı mozole 6. yüzyılın ilk yarısına uzanıyor. Süryani geleneğine göre patrikler koltuklarında oturur vaziyette, yan yana gömülürmüş. Arap etkisi, patrik kürsüsünün fildişi ve sedef kakmalarında görülüyor. Cephe 19. yüzyılda yenilenmiş. Piskoposlar Kurulu, yeni patriğin seçimini ve atanmasını ana kilisede gerçekleştirirmiş.
Deyrü’z-Zafaran Manastırı, Meryemana Kilisesi’nin Vaftiz Salonu’ndayız. Bize bilgi veren kişi şimdi Adıyaman ve Çevre İlleri Metropoliti Mor Grigoryos Melki Ürek. Geçenlerde gördüğüm bir fotoğrafında, sakallarındaki beyazlar daha çoktu. Tabii fotoğraf çekileli 13 yıl doldu. Duvarda asılı olan perde-resimler, kumaş üzerine boyama. Kumaş üzerine ikona resmedilmesine ‘basmacılık’ deniyor. Basmacı ustaların sayısı çok azalmış. Diğer Ortodoks kiliselerinde ikonalar duvarın üzerindedir.

Deyrü’z-Zafaran Manastırı, Meryemana Kilisesi’nin Vaftiz Salonu’ndayız. Bize bilgi veren kişi şimdi Adıyaman ve Çevre İlleri Metropoliti Mor Grigoryos Melki Ürek. Geçenlerde gördüğüm bir fotoğrafında, sakallarındaki beyazlar daha çoktu. Tabii fotoğraf çekileli 13 yıl doldu.
Duvarda asılı olan perde-resimler, kumaş üzerine boyama. Kumaş üzerine ikona resmedilmesine ‘basmacılık’ deniyor. Basmacı ustaların sayısı çok azalmış. Diğer Ortodoks kiliselerinde ikonalar duvarın üzerindedir.

Boşaltılmış Süryani köyü, Dereiçi  (Killit) Köyü’nde, muhteşem Süryani işi bir boşgömüt.

Boşaltılmış Süryani köyü, Dereiçi (Killit) Köyü’nde, muhteşem Süryani işi bir boşgömüt.

2000 yılında Deyrü’z-Zafaran’ı ziyaret ettiğimizde Patriklik Divanı’nın duvarlarındaki resimler bunlardı.

2000 yılında Deyrü’z-Zafaran’ı ziyaret ettiğimizde Patriklik Divanı’nın duvarlarındaki resimler bunlardı.

  • Dünyada iki milyon, asıl yurtları Mezopotamya’da üç bin Süryani olduğu söyleniyor. Okuduğumuz rakamlar birbirini pek tutmuyor.
  • Bugün Türkiye’de özellikle istanbul, Mardin, Diyarbakır, Gaziantep’te; Lübnan, Irak, Suriye, Ürdün, Mısır, İsveç başta olmak üzere çeşitli Avrupa ülkeleri ve ABD’de yaşayan Süryani gruplar vardır.
  • Türkiye’de 17-25 bin Süryani yaşıyor. Süryani nüfusun çoğu (17-18 bin ??) İstanbul’da, en çok Bakırköy, Yeşilköy ve Florya’da yaşıyor.
  • Azınlık olarak kabul edilmedikleri için okul açmalarına izin verilmeyen Süryaniler, Ankara 13. İdare Mahkemesi’nde açtıkları davayı kazandı. Milli Eğitim Bakanlığı da temyize gitmeyince Süryani okulu açılmasının önünde bir engel kalmadı. Süryani Ortodoks Anaokulu, 2014-2015 öğretim yılında, Bakırköy ya da Yeşilköy’de açılacak. 19. yüzyılda, Güneydoğu’da 29 tane Süryani okulu varmış. Son Süryani okulu 1928 yılında Metropolit Hanna Gandor’un ısrarlı talebi üzerine kapatılmış. Uzun süre kiliselerde gizli gizli sürdürülen Süryanice eğitim, artık resmen yakında başlayabilecek.
  •  Patrik Mar Ignatius Zakka Liwas’ın ölümü üzerine Mor Cyril Aphrem Karim, Suriye’deki güvenlik sorunu nedeniyle Lübnan’da toplanan, Sen Sinod Meclisi tarafından Mart 2014’te patrik seçilmiştir.
  • Süryanilere ait çok sayıda kilise, manastır, mezarlık gibi mülkler kamu kurumlarına devredilmişti. 2018 yılında Süryani Cemaati’ne ait 30 adet mal varlığının iadesi karara bağlandı.

 

 

Yararlanılan Kaynaklar

  • AnaBritanica Cilt 13, 20, 16.
  • Süryaniler, Sebastien de Courtois, YKY, 2011.
  • Süryaniler: İsa’nın Konuştuğu Dili Konuşanlar, Ayça Örer, Radikal Kitap, 22 Temmuz 2011.
  • Türk Dış Politikası, Cilt 2, Baskın Oran, İletişim Yayınları, 2010.
  • Tur Abdin, Elif Keser, Tarih Vakfı Yayını, 2002.
  • Deyrulzafaran Manastırı’nın Tarihi, P. Gabriyel Akyüz, kendi yayını,1998.
  • Mardin İli ve İlçelerindeki Kiliselerin ve Manastırların Tarihi, P. Gabriyel Akyüz, kendi yayını, 1998.