Etiket arşivi: dans

Süreyya Operası’ndaki Sergi ve Bizde Operanın Başlangıcı 1

  • Opera, solistleri, korosu, orkestrası, kostümü, sahnesi, ışığı, dramatik oyunu ile müziğe uyarlanmış tiyatrodur. Wagner, operayı tüm sanat dallarını birleştiren eser olarak tanımlar.
  • Opera sahnesine sonradan eklenen bale, sahne efektleri, zengin çalgı topluluğu, dekor ve ışık derinliği ile öne çıkar.
  • Operada müzik, oyuna sonradan eklenmiş bir öge değildir. Operanın müziği, metin ve sahnelemeyle kenetlenmiş bir ögedir.
Müzik ve sahne sanatlarına uygun bir bina yaptırmak isteyen, aynı zamanda konser, konferans, dans, balo, çay, nişan-düğün gibi sosyal ihtiyaçları da karşılayacak bir bina tasarlamak için Süreyya İlmen Paşa  (1874-1955) Avrupa’daki ünlü opera ve tiyatroları gezer. Paris'in Champs-Élysées Tiyatrosu'nun fuayesinden, iç bölümler için ise Alman tiyatrolarından örnek alarak binayı tasarlatır. Üç yıl süren binanın yapımı 1927 yılında tamamlanır. Uzun yıllar sinema salonu olarak kullanıldıktan sonra 2007 yılında restorasyon sonrası Anadolu Yakası'nın birinci, Türkiye'nin ise altıncı Opera binası olarak açılır. Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası fuayesinde sahne sanatlarında kullanılan orijinal kostüm ve aksesuarlar, orijinal kostüm çizimleri opera ve bale eserlerindeki örnekleriyle sergileniyor. Sergi 6 Haziran 2017 tarihine kadar devam edecek. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Müzik ve sahne sanatlarına uygun bir bina yaptırmak isteyen, aynı zamanda konser, konferans, dans, balo, çay, nişan-düğün gibi sosyal ihtiyaçları da karşılayacak bir bina tasarlamak için Süreyya İlmen Paşa (1874-1955) Avrupa’daki ünlü opera ve tiyatroları gezer. Paris’in Champs-Élysées Tiyatrosu‘nun fuayesinden, iç bölümler için ise Alman tiyatrolarından örnek alarak binayı tasarlatır. Üç yıl süren binanın yapımı 1927 yılında tamamlanır. Uzun yıllar sinema salonu olarak kullanıldıktan sonra 2007 yılında restorasyon sonrası Anadolu Yakası’nın birinci, Türkiye’nin ise altıncı Opera binası olarak açılır.
Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası fuayesinde sahne sanatlarında kullanılan orijinal kostüm ve aksesuarlar, orijinal kostüm çizimleri opera ve bale eserlerindeki örnekleriyle sergileniyor.
Sergi 6 Haziran 2017 tarihine kadar devam edecek.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Köprülü Mehmed Paşa’nın oğlu, IV. Mehmet döneminde 1661-1676 tarihleri arasında on beş yıl sadrazamlık yapmış olan Köprülü Fazıl Ahmet Paşa, bir düğün için Venedik’ten tam kuruluşlu bir opera getirtmeyi istemiş, törene çok kısa süre kaldığı için bu istek gerçekleşememiştir.
  • 1719 yılında Paris’e elçi gönderilen Yirmisekiz Mehmet Çelebi ve aynı yüzyılda Berlin ve Petersburg’a giden elçiler orada izledikleri operaları detaylı şekilde anlatmışlardır.
  • İlk opera seyreden padişah, bilgili ve kültürlü bir şehzade olarak yetiştirilen III. Selim’dir (1789-1807). 1797 yılında Topkapı Sarayı’nda bir İtalyan operası izlemiştir. Eserin adını kayıtlarda bulamadım.
  • Sultan II. Mahmut, önce Manguel adlı bir Fransızı sonra da (Gaetano Donizetti’nin kardeşi) Giuseppe Donizetti’yi (1788-1856) bando şefi olarak 1828’de İstanbul’a getirtir. Donizetti, çoksesliliğin ilk adımlarının atıldığı Muzika-yi Hümayun’u kurar. Öğrencilerine Batı sistemindeki nota yazısını öğretir. Mahmudiye marşını besteler. 1865 yılında Paşa ünvanını alır. Abdülmecit padişah olunca onun için Mecidiye marşını besteler. Mahmudiye marşı 11 yıl, Mecidiye marşı 22 yıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu’nun ulusal marşı olarak çalınır.
  • Konser gezilerine çıkan Franz Liszt 1847 yılında İstanbul’a gelmiş, yaz aylarını İstanbul’da geçirmiş, Sultan Abdülmecit’e resitalini Beşiktaş Sarayı’nda vermiştir. Programına çeşitli operalardan yaptığı düzenlemeleri almıştır. Batı müziğine ilgi duyan Abdülmecit döneminde (1839-1861) sarayda sık sık operetler temsil edilmiş, misafir opera trupları davet edilmiştir.
  • Tanzimat’tan (1839) sonra Beyoğlu’nda halk için tiyatrolar açılmıştır. Bosko Tiyatrosu’nda opera gösterilerine de yer verilmiştir. Genellikle İtalyan operaları tercih edilmiş, metin çevirileri izleyicilere dağıtılmıştır. Tercüme metinlerden ilki 1842 yılında basılan Gaetano Donizetti’nin 1836 yılında Venedik’te ilk kez sahneye konulan Belisario adlı yeni eserine aittir.
Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası fuayesinde sergilenen şapkalardan bazıları. Yücel Tanyeri, Serdar Başbuğ, Şanda Zıpçı, Çimen Somuncuoğlu, Osman Şengezer ise sergide eseri bulunan sanatçılardan bazıları. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası fuayesinde sergilenen şapkalardan bazıları.
Yücel Tanyeri, Serdar Başbuğ, Şanda Zıpçı, Çimen Somuncuoğlu, Osman Şengezer ise sergide eseri bulunan sanatçılardan bazıları.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

 

 

Hindistan’da Dans ve Kathakali

Şiva, Hinduizm'in tanrılar hiyerarşisinde en büyük tanrılardan biri. Tüm Hindu tanrılarının pek çok yönü oluyor. Tanrı Şiva’nın pek çok yönünden biri de Dansın Tanrısı olması, Nataraja. Nataraja'nın iki türlü dansı var. Biri eril, öbürü dişil. Eril dansın adı Tandava, yok oluşu sembolize ediyor. Dişil dansın adı ise Lasya, var etmeyi sembolize ediyor. Yok oluş ve sonrasında varoluş ve tam tersi, bir döngü halinde. Bu yüzden tanrı, bir çemberin içinde betimleniyor. Fotoğraf: www.cbseguess.com

Şiva, Hinduizm’in tanrılar hiyerarşisinde en büyük tanrılardan biri. Tüm Hindu tanrılarının pek çok yönü oluyor. Tanrı Şiva’nın pek çok yönünden biri de Dansın Tanrısı olması, Nataraja. Nataraja’nın iki türlü dansı var. Biri eril, öbürü dişil. Eril dansın adı Tandava, yok oluşu sembolize ediyor. Dişil dansın adı ise Lasya, var etmeyi sembolize ediyor. Yok oluş ve sonrasında varoluş ve tam tersi, bir döngü halinde. Bu yüzden tanrı, bir çemberin içinde betimleniyor.
Fotoğraf: www.cbseguess.com

  • Dans, Hindistan’da güçlü Hindu tanrısı Şiva’dan ötürü önemlidir.
  • Kutsal ile dans iki ayrı şey değildir; dans, kozmosun ritminden kaynaklanır.
  • Dünyada dans olmazsa güneş yok olur, yıldızlar söner.
  • Dans, Hindu dininin ve felsefesinin bir parçasıdır.
  • Dans, kutsal ile bağlantılı olduğu için, iyi bir dansçının, tanrı ile yakın temasta olduğu düşünülür. Bu sebeple, hangi kasttan olduğuna bakılmaz; iyi bir dansçı toplumda yüksek statü sahibidir.
  • Hindu çocuk 7-8 yaşında dans eğitimi almaya başlar.
  • Chennai dans okulları ünlüdür.
  • 20. yüzyıla kadar dans sadece tapınaklarda yapılırdı ve dansçılar ayrı bir kast oluştururdu.
Kerala Eyaleti’nin Koçin şehrinde izlediğimiz Kathakali gösterisinden bir sahne. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Kerala Eyaleti’nin Koçin şehrinde izlediğimiz Kathakali gösterisinden bir sahne.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Dansçı kastın adı Devadasi’dir; Devadasi, tanrının kölesi anlamına gelir. Bu kavram, 20. yüzyıldan sonra ortadan kalkmıştır.
  • Hinduizm’de sadece artistik olanlar değil, yaşayan ve yaşamayan her şey kutsaldır; hiçbir şey laik değildir, her şey Yüce Varlık’ın bir görünümüdür.
  • Kathakali 17. yüzyılda Kerala’da doğmuş bir dans türüdür.
  • Kathakali dansçıları en az altı yıl eğitim almadan sahneye çıkmazlar.
  • Ramayana ve Mahabharata epik şiirlerinden uyarlanmış konularla dans ederler.
  • Truplar genelde 12 dansçı, 4 şarkıcı, 4 perküsyondan oluşur.
  • Kadın rollerini de erkekler oynar.
  • Geleneksel Kathakali’nin başlangıcı, gün batımında davullarla duyurulur; genelde saat 18’den 21’e kadar sürer.
Kathakali temsilinde Tanrı ve kahraman rolü oynayanlar yüzlerini yeşile, kadın rolündekiler sarıya, kötüler ise yüzlerini kırmızı veya siyaha boyarlar. Kerala Eyaleti, Koçin şehri. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Kathakali temsilinde Tanrı ve kahraman rolü oynayanlar yüzlerini yeşile, kadın rolündekiler sarıya, kötüler ise yüzlerini kırmızı veya siyaha boyarlar.
Kerala Eyaleti, Koçin şehri.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Kerala Eyaleti’nde dansör/aktöre ve festival zamanı yapılan seremoniye Teyyam deniyor.
  • Teyyam, musonlardan önce bölge insanının derdini dinleyen, sorularını cevaplayan, bolluk bereket için dua eden, kötü ürünü uzaklaştıran tanrı bedenleşmelerine verilen addır.
  • Günümüzde dansör/aktörler genelde alt sınıf kasttan oluyor. Gösteri olmadığı zaman terzi, postacı gibi esas görevlerini yapıyorlar.

 

Yararlanılan Kaynak

India & the Sacred, Frederic Soltan & Dominique Rabotteau, Om Books Int., India, 2008.

Kadınlık Halleri ve Laura Esquivel

Acı Çikolata (1990) ile tanıştığım yazarın ilk kitabını çok tatlı bulmuştum. Romanın baş karakteri Tita’nın ömrü mutfakta geçiyor, ruh halini yaptığı yemeklere yansıtıyor, ruh haline göre menü seçimi yapıyordu. Tita, acı tatlı duygularını, tutkusunu, sevgisini, hüznünü yemeklerine yansıtıyor, bu duygularla hazırladığı yemekler yiyenler üzerinde de etkisini gösteriyordu.

Mutfakta yemekler kaynarken Meksika da kaynıyor, federaller ile devrimciler çatışıyordu. Baskı ve direniş vardı, hem Tita’da hem de ülkede. Uysal ama sağlam bir direnişti bu, tıpkı Tita’nın karakteri gibi.

1992 yılında Acı Çikolata, Esquivel’in eski eşi Alfonso Arau tarafından, Esquivel’in uyarlaması ile, filme çekildi. Roman milyonlarca kopya satmıştı, film de birçok ödül aldı.

Saklı Lezzetler (1998) adlı eserinin alt başlığı Mutfağa Felsefi Bir Yaklaşım idi. Esquivel, “yaşamdan tat alınmazsa yaşamın bir kıymeti olmadığını, yaşam tadı taşımayan bir yazının var olamayacağını” söylüyor; “katıldığımız devrimlerden hiçbiri yeni insanın ortaya çıkmasına elverişli bir sistem yaratmayı başaramadı” diye hayıflanırken, “yeni bir devrimin olması yakın” diyerek umudunu kaybetmiyordu. Yazar, ülkesinin “Tanrı İspanyolları kendi suretinden, yerlileri şeytanın korkunç imgesinden yarattı” tavrından; mestizo (İspanyol-Kızılderili melezi), ladino (Avrupalı-Kızılderili melezi), creole (anası-babası Avrupalı, Amerika kıtasında doğmuş İspanyol) ve mulatto (Avrupa-Afrika melezi) adlandırmalarından son derece rahatsız olan biri. Tüm baskılara olduğu gibi dini baskılara da karşı: “ Aztek tanrı imgeleri aziz tasvirleriyle bire bir eşti, Aztek rahipleri nasıl kurbanların etini yiyip kanını içiyorsa İspanyol rahipler de kan içip İsa’nın bedenini yiyordu”.

Santiago Atitlan. Kilisede azizlere gerçek giysiler giydirilmiş. Meksika Guatemala Gezisi 1998. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Santiago Atitlan. Kilisede azizlere gerçek giysiler giydirilmiş.
Meksika Guatemala Gezisi 1998.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

“Kişiyi yediği, onu nasıl yediği ve onu kiminle yediği belirler” diyerek iki kitabında da tat almaya verdiği önemi bir kez daha vurguluyor. İki kitabında da yemek tarifleri veriyor, mutfağı hayatın merkezine oturtuyor. Bunları gelenek, politika ve tarihle ilişkilendiriyor.

Lupita Ütü Yapmayı Seviyordu (2014) adlı eserinde perspektifi daha geniş tutmuş. Bir kadını ilgilendiren konular ile (çamaşır, ütü, yün örme, iş işleme, toprağı ekmek, haklı olmak, koruyucu olmak, koşu, dans, seks, içki….) Meksika’nın Aztek geçmişi, şamanik uygulamaların Katolik uygulamalara adaptasyonu, çağdaş Meksika siyaseti, politikacıların yozluğu, mafya kuralları, politik suikastları iç içe geçirerek anlatmış. Romanın polisiye kurgusunun yanında Aztek tanrı inançları, şaman adetleri, Meksika’ya özgü halusinojen otları da kapsayan mistik bir yanı da var.

Lupita, hayatındaki kırılmaları ütü yaparak, cinsel açlığını dans ederek gidermeye çalışan bir kadın polis.

Yazarın cinsiyetini bilmeseniz bile bir kadının yazdığını hemen anlayabileceğiniz eserler veriyor Esquivel. Roman sanatının feministi diyebiliriz ona. Kadınlık halleri üzerine kuruyor eserlerini. Devrimciliğini ve kadınlığını aynı anda vurguluyor. “Tanrıların bilgeliğinden şüphe edilmez, bir nedeni olmasa erkekleri yaratmazlardı” diyor.

Laura Esquivel (1950-), fantezi ile gerçeğin buluştuğu; olağanüstü olayların, büyülerin, gerçekliğin sınırlarını genişlettiği büyülü gerçekçilik akımının önemli temsilcilerinden.

 

Yararlanılan Kaynaklar

  • Acı Çikolata, Laura Esquivel, Can Yayınları, 1997.
  • Saklı Lezzetler, Laura Esquivel, Can Yayınları, 2010.
  • Lupita Ütü Yapmayı Seviyordu, Laura Esquivel, Can Yayınları, 2016.
  • Lupita Ütü Yapmayı Seviyordu, Billur Şentürk, Cumhuriyet Kitap, 7 Temmuz 2016.

 

Çağdaş Sanata Varış 208| Sahnede Postmodernizm 1

  • İtalyan Luigi Nono’nun (1924-1990) 1984 de yazdığı Prometeo adlı operasının özelliği, içinde hiçbir sahne etkinliği olmayışıdır. Yapıtlarının çoğu korolu ve insan sesi ile elektronik seslerin karışımı ortamlardır.
  • İtalyan besteci Luciano Berio (1925-2003), müzik tiyatrosu olarak anılan; ses, metin ve jestlerin iç içe örüldüğü yapıtlarında konser salonu sahnesine, tiyatro nitelikleri taşımaktadır. Berio’nun bu tür eserlerinde solist, yalnız çalgısının ustası değil, dramatik yetkinliğe de sahip olmalıdır. Piyanistin kusursuz bir tekniğe ve üstün bir el çabukluğuna sahip olması, jestleriyle bir anlatım getirmesi ve ayaklarını da kullanması gerekir.
  • Amatör obuacı ve elektronik müzik bestecisi Emmanuel Ghent (1925-2003), 1960’larda bestelerinde bilgisayar kullanmaya başladı, insan sesini sentezledi. 1970’lerde bilgisayar teknolojisindeki gelişmelerle müzik ve ışıklandırmayı, daha sonra da müzik, dans ve ışıklandırmayı senkronize etti.
Arthur Mitchell. Fotoğraf: www.haikudeck.com

Arthur Mitchell.
Fotoğraf: www.haikudeck.com

  • 1955 yılında bir mucize oldu. George Balanchine (1904-1983) ve Lincoln Kirstein (1907-1996), New York City Ballet’ye ilk Afrikalı-Amerikalı dansçıyı kattılar: Arthur Mitchell (1934-). Balanchine’in koreografisini özellikle Mitchell için yaptığı Agon ve A Midsummer Night’s Dream ile başlayarak Mitchell 15 yıl boyunca kumpanyanın baş dansçısı oldu.
  • 1960’larda Afrikalı-Amerikalıların dans alanında ürettikleri eserler “etnik sanat” fikrinin ötesine geçecek şekilde değerlendirilmeye başlandı. Catherine Dunham, Pearl Primus gibi ilk nesil Afrikalı-Amerikalı dansçılar konularını daha çok kökenleri ile ilişkilendirdikleri Afrika, Karayipler gibi yörelerden almışlar iken Alvin Ailey (1931-1989), Rod Rogers (1937-2002), Eleo Pomare (1937-2008) gibi yeni neslin temsilcileri daha çeşitli konular üzerine çalışmıştır.
  • 1969 yılında, Dr. Martin Luther King Jr.’ın ölümünden kısa bir süre sonra, Arthur Mitchell ve Karel Shook (1920-1985), The Dance Theatre of Harlem’i kurarak, beyaz olmayanların geleneksel “beyaz” balelerini sergilemeleri için bir ortam yarattılar. Burası aynı zamanda profesyonel dansçılar için bir nüve oluşturdu: tüm disiplinlerden sanatçıların ziyaretine açık, provaların izlenebildiği, günümüzde de devam etmekte olan bölge halkına uygun fiyattan kaliteli eğlence imkanı tanıyan bir kültür kurumu oldu.
  • 1960’larda Brezilya’da Augusto Boal (1931-) tarafından kurulan Ezilenlerin Tiyatrosu, gösteri tiyatrosundan farklı, seyircilerin aktör olduğu (spect-actor) deneysel bir tiyatrodur. Boal bireylere, ezilenlere, seslerini duyurabilmeyi, herhangi bir durumla yüzleşmeyi ve onu analiz edebilmeyi öğretmek için bir düzenek geliştirmişti. Tiyatrosu önemli toplumsal ve güncel meselelere dayanır. Vatandaşlar önceden yazılmış bir senaryoyu canlandırmaktan ziyade doğaçlama yaparak dileklerini, ihtiyaç ve arzularını dile getirirler. Boal için tiyatro bir bilgi biçimi olduğu kadar toplumu dönüştürme aracıdır da. Onun bakış açısına göre, tiyatro bize öylece durup gelişini beklemek yerine geleceğimizi inşa etmekte yardımcı olabilir. (Boal’ın aynı adı taşıyan kitabı Boğaziçi Üniversitesi Yayınları’nda vardır.)
Alvin Ailey American Dance Theater. Fotoğraf: www.chicago-theater.com

Alvin Ailey American Dance Theater.
Fotoğraf: www.chicago-theater.com

  • Postmodern dans konusunda çalışmaları olan dans tarihçisi Sally Banes (1950-), Postmodern dansa giden yolu hazırlayan avangard modern sanatçılar arasında, Postmodern kuşağın önde gelen dansçıları olarak Merce Cunningham, James Waring ve Anna Halprin’i sayar.
  • 1952 yılında, Cage ve Cunningham’ın Black Mountain’daki multimedya etkinliği ve sonrasında yapılan Happeningler Postmodern dansın başlangıcı sayılabilir.
  • Happening bölümünde bahsettiğimiz Claes Oldenburg ile sonradan eşi olan Pat Muschinski’nin, New York, Greenwich Village’daki Judson Memorial Kilisesi’nde 1960 yılında sergiledikleri Snapshots from the City adlı Happening de başlangıç noktaları arasında yer alır.
  • Sally Banes, 1950’ler boyunca, hatta Cunningham’ın işlerinde bile, Modern dans estetiğinin hakim olduğunu söyler.

Modern dans estetiği:

Belli bir üslup ve materyalle kurulmuş,
Belli dizgelerle çalışan,
Belli bir ifadeci işlev taşır.

  •  Sally Banes, Postmodern dansın gelişimini 1960’lara, New York’taki Judson Kilisesi’ne yerleştirir ve kısa zamanda buradan sanat galerilerine, çatı katlarına, oradan başka kiliselere ve genelde sahnesi olmayan mekanlara yayıldığını söyler.
  • 1960’ların ilk yıllarındaki deneysel dans, demokratik çoğulculuk ruhuyla yaratılmış, Minimalizm’den multimedyaya uzanan bir çeşitlilik gösteriyordu.
  • Banes, Modern ifadeci gelenekten kopuşu ve Postmodern dansı başlatan hamlenin, 1962-1964 yılları arasında Cunningham Studio’da Robert Dunn’ın (1928-1996) verdiği koreografi derslerinde doğduğunu ve New York, Greenwich Village’daki Judson Memorial Church’te kurulan Judson Dans Tiyatrosu’nda geliştiğini söyler. Dunn, duyguların bedenler ve ritimler yoluyla ifade edilebileceğini düşünen Modern dansın önemli eğitmenlerine (Louis Horst, Doris Humphrey gibi) meydan okur. Dunn’ın hedefi dansı, müzik, resim, heykel, Happening, edebiyat gibi diğer sanat dalları ile buluşturmaktı. Bu eklektizm, geniş bir yelpazede çeşitlilik gösteren denemelere yol açtı. Reddedilen ifadeci estetikti.

Dans alanındaki deneysellik:

Happening dünyasında olup bitenler,
Sanat formlarını karıştırarak yapılan sanatsal denemeler,
Gerçek dünyadan materyallerle ve rastlantı unsuruyla yapılan çalışmalar,
Konvansiyon dışı mekanlar,
Değişken zaman faktörlerini kapsamıştır.

  • Michael Kirby, Postmodern dansın hareketi müzik olarak düşünmekten vazgeçtiğini; anlam, karakterizasyon, duygu durumu gibi unsurlarla ilgilenmediğini; ışık ve kostümü ise sadece işlevsel olarak kullandığını yazmıştır.
  • Postmodern dönemde üretilen pek çok dans çalışmasında, özellikle Twyla Tharp ve Laura Dean’in işlerinde Postmodern mimarinin asal özellikleri görülür: Saflık ve birlik öğretilerinden uzak duran; öğrenilmiş ve eklektik bir tarihselcilik; Modernist avangartlarla orta sınıfa ait ana akım arasındaki asırlık uçurumu kapatma gayreti…

 

 

Japonya 40|Müzik

  • Bugün Japonya’da batı standartlarında birinci sınıf orkestralar, opera ve bale toplulukları ve profesyonel müzik ve dans okulları bulunmaktadır.
  • Klasik Japon müziği ve dansları da hala eski popülerliğini korumaktadır.
  • Berlin’de eğitim gören Suzuki Şin-içi’nin çocuklara müzik, özellikle keman öğretimi için  geliştirdiği metod bugün ABD’de okullarda kullanılmaktadır.
  • Japon enstrümanlarını kullanarak batı tarzında müzikler de geliştirilmektedir.
  • İlk karaoke barları Japonya’da, 1970’lerde açılmış. Yol kenarlarında, açık arazide de ses yalıtımlı  karaoke kutuları var. Bugün ülke genelinde bu kutuların sayısı 100 bini aşmış.
Taiko adlı geleneksel Japon davullarını kullanarak yapılan, adı Japoncada hem “kalp atışı” hem de “davulun çocukları” anlamına gelen KODO, dans, vokal ve enstrümantal öğeleri aynı sahnede buluşturuyor. Gösterinin esin kaynağı ise Japonya’nın en eski tarih kitabında yer alan hikâyeler… Davulcuların ritmi, uyumu ve askeri disiplinleri, senkronizasyonları büyülüyor, topluluk dünya çapında tanınıyor. 2009 yılında, 25 kişilik Kodo Topluluğu İstanbul’a gelmişti.

Taiko adlı geleneksel Japon davullarını kullanarak yapılan, adı Japoncada hem “kalp atışı” hem de “davulun çocukları” anlamına gelen KODO, dans, vokal ve enstrümantal öğeleri aynı sahnede buluşturuyor. Gösterinin esin kaynağı ise Japonya’nın en eski tarih kitabında yer alan hikâyeler… Davulcuların ritmi, uyumu ve askeri disiplinleri, senkronizasyonları büyülüyor, topluluk dünya çapında tanınıyor. 2009 yılında, 25 kişilik Kodo Topluluğu İstanbul’a gelmişti.