Etiket arşivi: Cannes Film Festivali

Çağdaş Sanata Varış 328|Çağdaş Sinema 5

  • Günümüzün en tartışmalı interaktif belgesel yönetmeni olan Michael Moore, bir gözlemciden çok bir katılımcıdır. Roger and Me (1989) adlı belgeselinde büyük şirketlerin başkanlarının uyguladıkları politikaların yarattığı toplumsal yıkımdan sorumlu olduklarını savunur; zengin ve güçlü insanların işsizliğin yoksullar üzerindeki etkisini nasıl anlamadığını göstermek ister. Bowling for Columbine (2002) adlı filminde ise ABD’nin silah kültürüne düşkünlüğünü tartışır.
  • Yeni nesil yönetmenlerden Güney Koreli alaylı sinemacı Kim Ki Duk (1960-), özel mülkiyeti sorgulayan, herkesin hem suçlu hem suçsuz olduğu, göz dahil her şeyin silah olduğu filmler çekiyor.
  • Hong Kong’lu sinemacı Wong Kar-Wai (1958-), extradiegetic olarak adlandırılan anlatıcılardan. Filmini anlamak için diğer filmlerini de bilmek gerekiyor. O da Matrix serisi gibi seyirciyi pasif olmaktan çıkartmak, seyirciyi tüm öyküyü anlamak için tüm ürünlerini takip etmeye çağırıyor. Bilimkurgusu da alışılmışın dışına çıkıyor.
  • Olivier Assayas’ın2016 yılında çektiği ve Cannes Film Festivali’nde En İyi Yönetmen Ödülünü aldığı Personal Shopper (Hayalet Hikayesi), hayaletle iletişim ileteknolojik aletlerle iletişim arasında paralellik kuruyor. Her ikisinin de sanalla iletişim olduğunu vurguluyor. Film, sinema hayaletler yaratır diyen Jacques Derrida’yı akla getiriyor.
Yönetmenliğini Spike Jonze’un yaptığı, senaryosunu Charlie Kaufman’ın yazdığı 2002 yılı yapımı Adaptation, Tersyüz isimli film, tipik bir üstkurmaca örneğidir. Fotoğraf: Cinematic Intelligence Agency

Yönetmenliğini Spike Jonze’un yaptığı, senaryosunu Charlie Kaufman’ın yazdığı 2002 yılı yapımı Adaptation, Tersyüz isimli film, tipik bir üstkurmaca örneğidir.
Fotoğraf: Cinematic Intelligence Agency

  • Cyberspace estetiği ve internet gibi yeni gösterim imkanları doğmuştur.
  • Bazı sahneler, dijital işlenmiş görüntülerle, arşivden alınmış gerçek resim ve sesler karıştırılarak oluşturulmaya başlamıştır.
  • İletişim alanında, teknolojik gelişmeler sayesinde erişilen hız, film yapımında da önemli bir etken olmuştur.
  • Arthur Danto’ya göre sanat, Francis Fukuyama’ya göre tarih, David Lynch’e göre ise sinema bitmişti. 2015 yapımı Listen to Me Marlon adlı filmde başrolü 2004 yılında vefat eden Marlon Brando oynuyordu. Artık film yapmak için bir başrol oyuncusuna bile ihtiyaç kalmamıştı: Jacques Derrida sinemanın hayaletler yarattığını söylemişti.
  • Televizyonun, kasetlerin, DVD’lerin sinema salonuna rakip olmasının ardından bilgisayarda film indirme, akıllı televizyonlarda arzu edilen filmin arzu edilen zaman ve mekanda izlenebiliyor olması ile süreç devam ediyor.

 

 

Çağdaş Sanata Varış 221| Postmodern Sinema 7 Kadın Yönetmenler

  • Lacancı psikanalizde, erkeksiliği tanımlayan, fallus değil, bir gösterendir: hadım edilmenin göstereni. Yani bu bir dışsal eklentidir ve bilinçdışı dil gibi yapılanmıştır. Bir erkeğin erkeksiliğini tanımlayan kendi otoritesinin dayandığı bir dış fallik gösterenle girdiği ilişki tarzıdır. Bunu, ona otorite bahşeden bir Öteki figürünün dikkatini çekmek için kullanır, diye yorumlar Slavoj Zizek.
  • Lacan’ın bakış ve hadım edilme üzerine tezleri, feminist film kuramının odak noktası olmuştur. Britanyalı feminist film teorisyeni Laura Mulvey’e (1941-) göre, Hollywood sinemasının ataerkil düzeni kadınların erkeklerde uyandırdığı hadım edilme korkusuna iki çözüm getirir: kadındaki bu eksikliğin, yaptığı bir yanlıştan dolayı cezalandırılmış olmasının bir parçasıdır ya da fetişleştirilerek vücudunun herhangi bir bölümüne önem atfedilir. Erkek izleyiciler, erkeğin hadım edilme endişesini yok eden kadın imgesini fetişleştiren sinemayı izlerken haz duyar.
  • Feminizm’in ilk dalgası 1800’lü yılların sonlarına, ikinci dalgası 1960’lı yıllara tarihlendirilir.
Oscar Ödülü getiren The Hurt Locker filmi ABD’de CIA’in gizli bilgileri film yapımcılarına sızdırdığı konusunda tartışma yaratmıştı. Kathryn Bigelow filmin çekiminde. Fotoğraf: cuarts.wordpress.com

Oscar Ödülü getiren The Hurt Locker filmi ABD’de CIA’in gizli bilgileri film yapımcılarına sızdırdığı konusunda tartışma yaratmıştı. Kathryn Bigelow filmin çekiminde.
Fotoğraf: cuarts.wordpress.com

  • 1970’lerden günümüze, Amerikan film endüstrisine giren birçok kadın olmuştur. Önceleri endüstri, kadınları yönetmenlik veya prodüksiyon gibi üst düzey işlerden büyük ölçüde dışlayan erkeklere özel bir alandı.
  • 1895-1920 döneminde yalnızca Alice Guy Blaché ve Louis Weber yönetmen olarak çalışmıştı. Hollywood’un klasik döneminde ise yalnızca Dorothy Arzner ve Ida Lupino vardı.
  • Joan Micklin Silver, ana akım stüdyo filmlerine geçmeden önce, 1970’lerde bağımsız filmlerde yönetmenliğe başlamıştır. Gale Ann Hurd de, bağımsız prodüksiyondan Terminatör filmleri (1984,1991,2003), Uçurum (1989), Dante Yanardağı (1997) ve Hulk (2003) gibi stüdyo filmlerine geçmiştir.
  • Susan Seidelman, düşük bütçeli bağımsız film sektöründe çalışmış, ilk filmi Smithereens (1982), Cannes Film Festivali’nde ödül alan ilk bağımsız Amerikan filmi olmuştur. Daha sonra Desperately Seeking Susan (1985) gibi daha büyük bütçeli stüdyo filmlerine geçmiştir. Yönetmenin bütün filmlerinde güçlü bir kadın başkahraman vardır ve kadınları, dışarıdan birinin görüş açısı ile değil, içeriden bir görüş açısıyla sunar.
  • Pek çok kadın yönetmen kariyerlerine istismar filmleri yaparak başlamıştır. Stephanie Rothman The Velvet Empire (1971) filminde bir erkeği kurban rolüne koyarak alışılagelmiş janr geleneklerini tersine çevirir.
  • Bazı kadın yönetmenler film okulu mezunu iken, bazıları oyunculuktan yönetmenliğe geçmiştir.
  • Sanat okulu mezunu Kathryn Bigelow, uzun metrajlı filmlerinde, Hollywood’un geleneksel maskülen film janrlarına Avrupa Sanat Sineması yaklaşımı uygular. Bu janrları bir tek filmde birleştirerek karma janrlar oluşturur. Örneğin 1987 yılı yapımı Near Dark (Karanlık Bastığında) filmi, korku-vampir filmi ve Western arasında karma bir filmdir. Filmleri janrları karıştırırken bir sanat filmi duyarlılığı içerir. Bigelow’un filmleri karamsar, mavi tonlarda, aydınlatma ve dokulara dayalı güçlü, ayırt edici görsel bir stile sahiptir. Kurgu hızları ya çok yavaş, ya çok hareketlidir. Filmleri daima klasik filmlere saygı ögeleri içerir. 1981 yapımı klasik Hollywood filmi ile yeraltı filmi estetiğini birleştiren Loveless (Sevgisiz), klasik Hollywood motosikletli genç filmlerine bir saygı ifadesi ve yeniden tanımlama amacı taşır. Filmlerindeki en yaygın karakterlerden biri çift cinsiyetli kadındır. Filmlerinde tecavüz sahnesi gösterilmez, işlenen ensest suçu ima edilir.
  • Mary Lambert ve Kathryn Bigelow, kadın yönetmen etiketini; kadın estetiği, kadın gözü gibi kavramları zayıflatıcı ve cinsiyetçi bulur; onlara göre yönetmenlik, cinsiyete göre tanımlanan bir meslek değildir. Her iki yönetmen de, genelde maskülen olduğu düşünülen janrlar olan korku ve aksiyon filmleri yapmayı tercih etmiştir.
  • Kathryn Bigelow ve Mark Boal, The Hurt Locker (2008) filmi ile Akademi’nin En İyi Yönetmen Ödülünü almıştır. 2011 yılında MOMA’da Crafting Genre: Kathryn Bigelow adlı bir sergi açılmıştır.

 

Çağdaş Sanata Varış 102|Amerikan Pop Sanatı 1 | Andy Warhol

  • Pop Art’ın temel amacı, nesneyi büyüteç altına almak ve onu olası en aşırı boyutta yansıtmaktır.
  • Amerikan yaşam biçiminin dünyaya sunduğu nesneler, sabun kutuları, cola, hamburger, sigara paketleri gibi, biraz da alaycı ve ironik bir biçimde konu alınmış; tabularla ve idollerle dalga geçilmiştir.
  • Nesne veya idol, tek resmedilse mitleştirme anlamına gelebilirdi. Ama imgeyi çok sayıda resmetmek veya boyutunu çok büyütmek onu sıradanlaştırdı.
  • ABD, Savaş sonrası dönemde azalan tüketimi arttırmaya yöneldi. Yaşanan ekonomik krizle azalan talepleri arttırmak için başlayan reklam furyası, Hollywood’un ikonları ile lokomotif bir güce dönüştü. Amaç; her türden kullanıcıya ulaşmaktı ve popüler kültür, ortak bir yaşam biçimi, ortak bir kültür sunuyordu.
  • ABD’deki Pop Sanat İngiltere’de olduğu gibi bir grup sanatçının ortak düşüncesinden kaynaklanmamıştır. Kitle iletişim araçlarının yararlandığı imgelerin görsel gücünün bilincine varılması ile bireysel olarak ortaya çıkmıştır. Amerikan Pop Art sanatçıları stilleri ve teknikleri birbirinden çok farklı bir gruptur. İçerik yönünden benzerlikleri olmasına ve ortak bir imge dili kullanmalarına rağmen stilleri birbirinden farklıdır. İngiliz Pop Sanatı’ndan daha az duygusaldır.
  • Halk kültürünün imgelerini ele alır, eserin her türlü kişisellikten arınmış olmasına özen gösterir.
  • Soyut Dışavurumculuk’a gösterilen tepkilerden biridir.  Soyut Dışavurumculuk’un öznel yaklaşımını reddederek, daha nesnel bir bakış açısını vurgulamaya başlamış, 1960′larda boyutları genişlemiş ve ülkede yeniden Amerikan yaşamının gerçeklerine dönme eğilimi başgöstermiştir. Daha sonra, 1960’ların ortasından sonra, Foto Gerçekçilik ile birleşmiştir.
  • Soyut Dışavurumculuk’un benmerkezcilik ve romantizmine tepki olarak, kitleyi hedef alan Pop Art (popüler sanat) doğdu. 50’li ve 60’lı yıllarda gelişen, klasik tarzın oldukça dışında duran, grafik tasarımdan, illüstrasyondan, çizgi roman ve fotoğraftan beslenen Pop Art, savaş sonrası toplumda çöken değerleri ve trajik olayları daha düz, basit ve anlaşılır bir şekilde yorumlamaya başladı.
  • 1958 yılında Leo Castelli Galerisi, New York’ta açılan sergide yer alan Jasper Johns’un The American Flag (Amerikan Bayrağı) adlı eseri ve Robert Rauschenberg’in işleri, Amerikan Sanatı’nın gidişatını radikal biçimde etkiledi.
  • Pop Sanat’ın ABD’deki gelişimi Jasper Johns ve Robert Rauschenberg’in Soyut Dışavurumculuk’un çalışma tarzını (fırça vuruşlarını, akıtmalarını) korumakla birlikte yapıtlarına günlük yaşamdan alınmış imge ve nesneleri sokmuşlardır.
  • Pop Art açısından Jasper Johns’un eserlerine baktığımızda, Johns resme figürü yeniden almış; resimleri sanatla gerçek arasında yer alan başka bir varlık oluşturmuştur.
  • Rauschenberg ise resmin, yaşamla sanat arasındaki çizgide yer almasını önerir. Yapıtları, içine kent yaşantısından referansların da karıştığı bir imgeler kurgusudur.
  • ABD Pop Art sanatçıları Johns ve Rauschenberg’den etkilenmişlerdir ama onların anlatımcı, şiirsel yönünü almamışlar, fırça vuruşlarında kişiliksizleşmeye gitmişler, malzemenin etkisinden kaçınmışlardır.
  • Eski resimli romanlardan dev boyutlarda ve aslına son derece sadık kopyalar çıkaran Lichtenstein ve Warhol etrafımızı çepeçevre saran sanayileşmiş dünyaya karşı bir tür alaycı polemik başlattılar. Her gün gördüğümüz, ama işlevlerinin gözümüzde birer fetiş gibi olduğunun farkına varamadığımız nesneleri kendi eserlerinde dondurdular.
  • Sanat dünyası bu yeni akım ile derinden değişti.
  • Andy Warhol, Roy Lichtenstein, James Rosenquist, Tom Wesselmann ve Claes Oldenburg akımın başlıca temsilcileridir.
  • New York ve onun değerleri sanatın içine dahil oldu. Otomobiller, alenileşmiş cinsellik, konserveler….New York sadece Pop Art akımının değil, Kavramsal Sanat’ın da merkezi oldu.
  • Pop Art sanatçıları günlük yaşamın bir yansıması olan sanatlarının herkese seslenmesi gerektiğini savundular.

 

ANDY WARHOL
(1930-1987)
“Kültürel bir ikon”

  • Andrew Warhola, Slovenya’dan göç etmiş fakir bir ailenin çocuğuydu. Çocukluğunda geçirdiği romatizmal ateşli hastalık, hareketlerini ve ruhsal durumunu derinden etkilemişti.
  • Warhola şu anki adıyla Carnegie-Mellon Üniversitesi’ne girerek, 1949 yılında Sanat ve Tasarım Bölümü’nden mezun oldu.
  • Okulu bitirince, seksüel tercihleri nedeniyle kendini daha az kısıtlanmış hissedeceği New York’a taşındı.
  • Üniversitede aldığı eğitim ile Bauhaus ekolüne hakimdi. Bauhaus profesörlerinden biri olan Moholy-Nagy’nin tamamiyle mekanik, herhangi bir duygudan bağımsız yaratımından ve okutulan Paul Klee’nin Pedogojik Çizim eserinden çok etkilenmiştir.
  • Kısa sürede Warhol, New York’un en çok aranan moda illüstratörü haline geldi.
  • İlk kişisel sergisini 1952’de New York’ta açan sanatçının sergisinin adı Truman Capote’nin Yazıları Üzerine 15 Çizim idi.
  • Yazar Truman Capote (1924-1984), Andy Warhol’un kendisine takıntısı olduğunu öne sürmüştür.
  • Andy Warhol Superman resimleri üzerinde çalışmaya, Roy Lichtenstein’ın çizgi roman resimlerini tamamladığı zaman ile aşağı yukarı aynı dönemde başladı. Warhol, Leo Castelli Galerisi’nde Lichtenstein’ın resimlerini gördüğünde üzerinde çalıştığı konuyu değiştirip Campbell çorba konserveleri serisi üzerinde çalışmaya başladı.
  • Warhol’un stili, her ne kadar ikisi de bir dönem çizgi karakterleri konu almış olsalar da, Lichtenstein’ınkinden biraz daha romantik ya da daha ressam işidir.
  • “Çizgi roman boyamaları yapmak için artık çok geç. Lichenstein ya da Rosenquist’in işlerinden farklı, kendine özgü ve onların yaptıklarıyla kesinlikle aynı görünmeyen bir şeyler yapmalıyım”.
  • Warhol’un ilk Pop Art tabloları 1961 yılında New York’un mağaza zincirlerinden Bronwit Teller’ın vitrinine çıktı.
Campbell Çorba Kutuları Serisi, 1962. Muriel Latow, Warhol’a, herkes tarafından dikkat çekici bir şey, her gün görülen, mesela Campbell’in çorba kutuları gibi, diyerek  serinin fikrini üretmiştir. Warhol, hiçbir zaman başka birine fikir sormaktan çekinmediğini; birine fikir sormakla, bir dergiyi karıştırmanın farklı olmadığını; zaten Pop denen şeyin dışardan geldiğini söylemiştir. Fotoğraf:indigodergisi.com

Campbell Çorba Kutuları Serisi, 1962.
Muriel Latow, Warhol’a, herkes tarafından dikkat çekici bir şey, her gün görülen, mesela Campbell’in çorba kutuları gibi, diyerek serinin fikrini üretmiştir.
Warhol, hiçbir zaman başka birine fikir sormaktan çekinmediğini; birine fikir sormakla, bir dergiyi karıştırmanın farklı olmadığını; zaten Pop denen şeyin dışardan geldiğini söylemiştir.
Fotoğraf:indigodergisi.com

Yine 1962 yılının ürünü olan Marilyn Diptych (Mariyln İki Kanatlı Tablo), tuval üzerine akrilikle yapılmıştır ve Londra’daki Tate Modern’de sergilenmektedir. 4 Ağustos 1962’de Marilyn Monroe’nun trajik haberinin duyulmasıyla Warhol, en ünlü eserlerinden biri haline gelecek serisine başlamış, seride resmettiği Marilyn Monroe portresi için, 1953’te aktrisin yer aldığı Niagara filmi çekimleri sırasında Gene Kornman tarafından çekilen fotoğraftan esinlenmiştir. Teknikten kaynaklanan kusur ve renk lekelerini yücelten bu eserde, 20 Marilyn  portresini yan yana, alt alta sıraladı. Warhol birçok Marilyn portresini tekrarlayan şekilde resmetmiştir ama bu seri diğer tüm Marilyn’lerden en hatırlananı olacaktır. Hepsi aynıdır fakat kendi içinde farklıdır. Warhol’un seri imgelerinde tekrar edilen Marilyn, farklılığın tekrarıdır. 1959-1960 yıllarında reklamcılıktan sanata geçmeye karar veren Warhol, Campbell marka çorba kutuları ve Marilyn Monroe serileriyle tanınmıştır. Fotoğraf:indigodergisi.com

Yine 1962 yılının ürünü olan Marilyn Diptych (Mariyln İki Kanatlı Tablo), tuval üzerine akrilikle yapılmıştır ve Londra’daki Tate Modern’de sergilenmektedir.
4 Ağustos 1962’de Marilyn Monroe’nun trajik haberinin duyulmasıyla Warhol, en ünlü eserlerinden biri haline gelecek serisine başlamış, seride resmettiği Marilyn Monroe portresi için, 1953’te aktrisin yer aldığı Niagara filmi çekimleri sırasında Gene Kornman tarafından çekilen fotoğraftan esinlenmiştir. Teknikten kaynaklanan kusur ve renk lekelerini yücelten bu eserde, 20 Marilyn portresini yan yana, alt alta sıraladı. Warhol birçok Marilyn portresini tekrarlayan şekilde resmetmiştir ama bu seri diğer tüm Marilyn’lerden en hatırlananı olacaktır. Hepsi aynıdır fakat kendi içinde farklıdır. Warhol’un seri imgelerinde tekrar edilen Marilyn, farklılığın tekrarıdır.
1959-1960 yıllarında reklamcılıktan sanata geçmeye karar veren Warhol, Campbell marka çorba kutuları ve Marilyn Monroe serileriyle tanınmıştır.
Fotoğraf:indigodergisi.com

  • 1962 yılında Warhol’un araba kazaları, intiharlar ve elektrikli sandalyelerle yaptığı tekrarlar, aslında günlük yaşamda her gün yüz yüze geldiğimiz durumlardı. Her gün gazeteyi açtığımızda okumaya alışkın olduğumuz haberler ya da televizyondan izlediğimiz sahnelerdi.
  • Çizgi film kahramanları, gazetelerden seçtiği konular, Brillo ve Campbell kutuları, Coca Cola şişeleri gibi gündelik yaşamı ve tüketim toplumunu yansıtan konulara yönelmiş; bunları reprödüksiyonlar halinde gerçekleştirmiştir.
  • ABD’de büyük ve adeta kutsal bir anlatım gücüne sahip olan imgeleri kullanmak istemiştir.
  • Tekniği, çok sayıda görüntünün yan yana kullanılması, reklamcılık dünyasına ait bir anlatım özelliğidir.
  •  “Benim güzel resim anlayışım, odağında ünlü olandır”, der Warhol. Doygun renkler, abartılı göz ve dudak makyajı, donuk klişe bir gülümseme ile bu ünlüleri serigrafi ile tablosuna konu yapar.
  • Warhol yalnız sinema yıldızlarının değil Jackie Kennedy, Mao Zedung, Muhammed Rıza Pehlevi gibi farklı alanda ünlü olanların da portrelerini kullanmıştır.
  • Red Jackie portresini 1964 yılında John F. Kennedy’nin suikastından aylar sonra yaptı. Portredeki grenli dokuyu, Jackie’yi saran trajedi olarak yorumlar.
  • Yapıtlarında endüstriyel serigrafi tekniğini kullanan Warhol, bu alanda uzmanlaşmış kişilerle çalışmış; böylelikle sanatsal yaratı ile maddesel üretimi birbirinden ayırarak Kavramsal Sanat düşüncesinin habercisi olmuştur.
Andy Warhol Fabrika’da film çekerken. Fotoğraf:indigodergisi.com

Andy Warhol Fabrika’da film çekerken.
Fotoğraf:indigodergisi.com

  • 1963’ün ortalarında stüdyosunun çalışmak için fazla kalabalık bir hale gelmesiyle  Warhol, yeni bir yer kiralamaya karar verir: The Factory (Fabrika).
  • Arkadaşı Billy Name sokaktan bulduğu eşyalarla Fabrika’yı döşedi; dökülen duvarları, boruları, klozetin içi dahil, hemen her şeyi gümüş rengine boyadı. Bu rengi, Hudson Köprüsü’nün endüstriyel alüminyum boyasından ilham aldığını söyledi. Billy Name, Fabrika’da yaşıyordu ve Andy’nin orada kalmasına izin verdiği tek kişiydi.
  • Fabrika beş yıl boyunca bir sanat komünü oldu. Fabrika’da her zaman parti oluyordu. Amfetaminin ortama hakim olduğu, öfke nöbetleri geçirilen, herkesin iç yüzünü gösterebildiği, çılgınlığın insanlara enerji verdiği, ortaya fikirlerin saçıldığı bir ortam oluştu. Fabrika’da bulunmak isteyenlerin sayısı giderek arttı. Bu kitlenin bir kısmını uyuşturucu bağımlısı, duygusal ve mental problemleri olan insanlar oluşturuyordu. Warhol her zaman bu sosyal açıdan uyumsuz kişiliklere karşı hoşgörülüydü.
  • Kendisinde “sosyal hastalık” olduğunu söyleyen Warhol için bu ortam çok uygundu. Her gece dışarı çıkmak isteyen bir kişi olan sanatçının, hayatı boyunca ihtiyaç duyduğu psikolojik desteği elde ettiği, başkaları tarafından yüceltildiği bir yer olmuştu Fabrika.
  • Zamanla sorunlar çıkmaya başladı. Fabrika’ya erişimin kolaylığı, dengesiz uyuşturucu kullanımı ve psikolojik ve duygusal problemler iç güvensizliklere ve olaylara sebep oluyordu. 1968’de Warhol Valerie Solanas tarafından vuruldu, ameliyat oldu. Bir partinin, gerçek bir parti olabilmesini Warhol’un mevcudiyetine bağlayan ortam, böylece tatsızlıkla sonuçlandı.
2012 yılında Fabrika’nın üçüncü adresi New York, 860 Broadway’in önüne Rob Pruitt’in eseri Andy Abidesi yerleştirildi. Fotoğraf:en.wikipedia.org

2012 yılında Fabrika’nın üçüncü adresi New York, 860 Broadway’in önüne Rob Pruitt’in eseri Andy Abidesi yerleştirildi.
Fotoğraf:en.wikipedia.org

  • Warhol giderek sinemaya yakınlaşmış, sinema alanında çizgi dışı bir Amerikan yaşamını anlatmıştır.
  •  İlk filminin çekimini, Fabrika’nın kuruluşu ile yaptı. Andy Warhol’un Fabrika’sı ticari açıdan başarılı  bir dizi underground film üretti.
  • 1963 yapımı Sleep (Uyku) adlı ilk filmi altı saat boyunca, o sırada sevgilisi olan John Giorno’nun uyku halini gösteriyordu. Aynı tarzda çektiği bir diğer filmi Empire’ da ise sekiz saat boyunca, Empire State Building’in alacakaranlıktan sabahın erken saatlerine kadar olan değişimini  göstermekteydi.
  • Film sektöründe ilk başarısı Chelsea Girls (Chelsea Kızları) ile gerçekleşti. 195 dakikalık bu film, ikiye bölünmüş (split-screen) ekran düzleminde, siyah-beyaz çekilmişti. Film, Chelsea Hotel’de konaklayan birçok kişinin yaşam kesitlerinden oluşmaktaydı. 1967’de Warhol Fransa’ya Chelsea Girls filminin Cannes Film Festivali’nde gösterilmesini umarak gitti, fakat film festivalde gösterilmedi.
  • Ardından Bikeboy, I, a Man, filmlerini çekti. 1968 yılında vurulduktan sonra ise Paul Morrissey ile birlikte Flesh adlı filmi çekti. 1969’da ise yarı-pornografik bir yapım olan Blue Movie’nin gösterimi için hardcore gay porno filmlerinin gösterildiği Manhattan sinemasını kiraladı. 1976 yılında Bad isimli son filmini çekti.
Warhol, Jean-Charles de Castelbajac imzalı platin rengi sentetik peruğunu hiç çıkarmadı. Fotoğraf:www.huffingtonpost.com

Warhol, Jean-Charles de Castelbajac imzalı platin rengi sentetik peruğunu hiç çıkarmadı.
Fotoğraf:www.huffingtonpost.com

  • 1970 yılında Warhol’un işleri Kaliforniya, Londra, Paris, New York gibi birçok önemli şehirde sergilenmeye devam etti. Çorba kutuları serisi ile açık arttırmada, yaşayan, gelmiş geçmiş en yüksek fiyata erişen Amerikan sanatçısı ilan edildi.
  • 1980 yılında Freud, Einstein, Gershwin, Martin Buber ve Marx Kardeşler’in portrelerinin de bulunduğu Ten Portraits of Jews of the Twentieth Century (Yirminci Yüzyılın On Yahudisinin Portresi) isimli serisini yayınladı. Daha sonraki çalışmalarında da dolar işareti, bıçaklar, silahlar ve mitlerden esinlendi. Fakat daha fazla seri olmayacaktı.
  • Warhol ve aynı akımdan sanatçıların eserleri, tüketimi yüceltmek, piyasa kültürüne teslim olmakla eleştirildi.

 

Çarpıcı sözleri:

 

  • Evet, eserlerim özgün değiller. Öylece, olan bir şeyi kopyalıyorum. Çünkü bunu yapması daha kolay.
  •  Gelecekte, herkes 15 dakikalığına ünlü olacaktır.
  • Ben herkesin aynı şeyi düşünmesini istiyorum. Çünkü zaten herkes aynı şekilde görünüyor, aynı şekilde davranıyor ve her zaman aynı şeyi yapıyor, aynı şeyi, yeniden ve yeniden.. Bence herkes bir makine olma yetisine sahip. Bir gün herkes sadece ne düşünmek istediğini düşünecek ve sonra herkes muhtemelen aynı şeyi düşünüyor olacak.
  • Makinelerin daha az problemleri var. Makine gibi olmak isterdim.
  • Andy Warhol’u tanımak istiyorsanız, tablolarıma, filmlerime, bana bakın. İşte oradayım. Ardında hiçbir şey yok. Çok derinden yüzeyselimdir.
  • Los Angeles’ı seviyorum. Hollywood’a bayılıyorum. Hepsi çok güzeller. Herkes plastik, ama plastiği seviyorum. Ben de plastik olmak istiyorum.
  • Hayat bir parti olmalı, iş bir parti olmalı. Varolan her şey bir parti olmalı.

 

Çağdaş Sanata Varış 98|Fransız Yeni Dalga Sineması 2|Chabrol, Truffaut, Resnais

  • Jean-Luc Godard, François Truffaut, Claude Chabrol, Eric Rohmer, Jacques Rivette önce Cahier du Cinéma dergisinin yazarları, sonra Yeni Dalga’nın ünlü yönetmenleri olmuşlardır. Louis Malle ve Alain Resnais yönetmenliğe eleştirmen olarak başlamadılar ama paralel tutumlar sergilediler.
  • Yeni Dalga, sinemaya özgürlük getiren bir akım olmuştur.
  • Fransız sineması Yeni Dalga ile çok köklü bir değişime uğrar. 1950-1965 yılları arası Fransız sinemasının yükseliş dönemidir.
  • ABD filmleri, Fransız Sinematek’i, Bazin ve Cahiers du Cinéma dergisi ile auteur kuramı, Fransız Yeni Dalga akımının oluşmasında etkili olmuş gelişmelerdir. Yönetmenler bir sinema kültürüne ve sinema mirasına sahiptiler.
  • Dolayısıyla hiçbir  zaman örgütlü bir hareket haline gelmemiş olan Yeni Dalga’da her film ayrı bir sanat manifestosu olmakla birlikte:

    *Yeni Dalga, film üzerine düşünen film yapar.
    *deneysel anlatım özellikleri taşır,
    *klasik film formunu reddetmesi,
    *toplumsal ve siyasi değişimlere filmlerde yer vermesi,
    *burjuva karşıtlığı,
    *öteki ben (alter ego),
    *non-diagetic ses kullanımı,(kameranın çektiği alan içindeki herşey diagetic; kameranın çektiği alan dışından gelen sesler non-diagetic olarak adlandırılır. Örneğin üst ses non-diagetic’tir.)
    * doğrudan ses kaydı,
    *tabuları yıkma cesareti,
    *kurgu, görsel biçim ve sinematografik anlatımlarda farklılıklar yaratması,
    *dışarıda çekim,
    *açık bırakılmış senaryo,
    *lineer olmayan kurgu,
    *jump-cut (kameranın açısı değişmeden sahnenin, aksiyonun değişmesi)  kullanımı,
    *sesle görüntü arasında eşzamanlılık olmayışı ortak noktalar olarak belirtilebilir.
    * Fransız Yeni Dalga akımı kültürel nostaljiyi bayrak yaptığı için, edebiyattan, eski filmlerden alıntılar, göndermeler yapar.
    *50’li yıllar TV’nin Batı’da yaygınlaştığı, popüler kültürün yayıldığı ve entelektüellerin bu durumu sorgulamaya başladıkları bir dönemdir.

 

İlk Yeni Dalga filmleri:
1958  Louis Malle, İdam Sehpası
1958  Claude Chabrol, Yakışıklı Serge
1959  François Truffaut,  400 Darbe
1959 Alain Resnais,  Hiroşima Sevgilim
1959 Jean-Luc Goddard,  Serseri Aşıklar

Yakışıklı Serge’in afişi. Fotoğraf:www.tersninja.com

Yakışıklı Serge’in afişi.
Fotoğraf:www.tersninja.com

Claude Chabrol (1930-2010)

  • Yeni Dalga’nın kimi özelliklerini ilk kez perdeye getiren Yakışıklı Serge (1958), Chabrol’ün filmi.
  • Yeni Dalga’nın en verimli yönetmenidir.
  • Hitchcock’tan çok etkilenmiştir.
  • Burjuva değerlerini yeren filmler yaptı.
  • Konulara mesafeyle, akılcı biçimde yaklaşan bir yönetmen oldu. Bu tavır onu Hitchcock ve Truffaut’dan ayırt eden başlıca özelliklerden biriydi.
  • 60’ların sonlarında, sinemada lezbiyen bir ilişkiyi ele alan ilk filmlerden birini yapmıştır.

François Truffaut, Alfred Hitchcock ile. Fotoğraflar:thehitchcockreport.wordpress.com ve www.goodreads.com

François Truffaut, Alfred Hitchcock ile.
Fotoğraflar:thehitchcockreport.wordpress.com ve www.goodreads.com

François Truffaut (1932-1984)

  • Çok önemli ve etkili bir yönetmen olmadan önce, yazıları yankılar yapan, makaleleri önemsenen bir sinema yazarı idi.
  • 1954’te, Cahiers du Cinéma dergisinde 22 yaşında iken yazdığı, yönetmenin filmin tek ve son sahibi olduğunu söyleyerek auteur kuramının temellerini güçlendirmiştir.
  • Filmlerindeki ana amaç, o gün yaşananları en uç noktaya taşıyarak, böyle devam edilirse neler olabileceğini anlatmak, toplumun farkındalığını korkutarak artırmaktır. İçinde bulunulan duruma yabancılaştırıp, dışardan bakmayı sağlayarak, toplumu uyarmaya çalışır. TV onun görüşüne göre beyin yıkayan bir alettir.
  • Yenisini alınca eskisini atan tüketim toplumunu eleştirir.
  • 1959’da ilk uzun metraj filmi olan 400 Darbe ile Cannes Film Festivali’nde ödül aldı. Bu film ile Yeni Dalga’nın belki de en etkileyici ve manifesto filmini yapmış oldu.
  • Truffaut 400 Darbe’de seyirciye bir tuzak kurar. Seyirciyi bir beklenti içine sokar, sahne ansızın biter. Bu tuzak ile, kentsoylu ahlakının ikiyüzlülüğünü sergileyerek seyircinin kendisiyle yüzleşmesini, bilinçli bir özeleştiri yapmasını ister.
  • Piyanisti Vurun (1960), Amerikan sinemasına ve polisiye romanına olan hayranlığının yansıdığı bir film olmuştur.
  • Farklı olanın dışlanmasını; kurumların görev alanlarının gerektirdiğinin tam ters yönde faaliyet göstermesini işlemiştir.
  • Fahrenheit 451 (1966) adlı filmde, toplumsal hafızanın kasası olan kitaplar yok edilmektedir. Filmde jenerik, filmin özüne uygun olarak, yazılı değil sözlüdür; yakılan kitaplar Truffault’nun kendi sevdiği kitaplardır. İlk yakılan kitap Don Kişot’tur. Filmde kitapların yasaklanma nedeni, kitapların insanları mutsuz etmesidir. (Ignorance is bliss)
  • Ray Bradbury’den yaptığı bu uyarlamadan sonra başka edebiyat uyarlamaları da yaptı.
  • Bazı filmlerinde kendisi de rol aldı.
  • 1973 yılında yaptığı La Nuit Américaine ile En İyi Yabancı Film Oscarı’nı aldı.
  • Onun için Fransa’nın yeni Renoir’ı dendi.
  • Ölümü, Fransa’da neredeyse ulusal matem havası yaratmıştır.

 

Alain Resnais (1922-2014)

  • Fransa’da 1953-1963 arasında denenen Yeni Roman’ı sinemaya taşıdı. (Yeni Roman, 24.9.2013 tarihinde bloğumuzda yayımlanmıştı.) Romancılarla yakın bir iş birliği içinde çalıştı.
  • Çağdaş sorunlar karşısındaki kaygısını yansıttığı, 1959 yılında ilk uzun metraj filmi Hiroşima Sevgilim, Marguerite Duras’nın aynı adlı eserinin uyarlamasıdır.
  • Hiroşima Sevgilim’de, bir iç monoloğu leit-motiv olarak kullandı: “Sen Hiroşima’da hiçbir şey görmedin”.
  • Sinemaya, yaşanan zaman ile geçmişin yer aldığı, zaman içinde bir yolculuğa çıkmayı; bellek sahibi olmayı, hatırlama ve geçmişe uzanmayı öğretti. Düşünme eyleminin karmaşık mekanizmasına dikkat çekti.
  • 1961’de Alain-Robbe Grillet’nin eserinden uyarladığı Geçen Yıl Marienbad’da adlı filmde bir kadınla bir erkek geçmişi arıyorlardı.
  • Hem şiirsel, hem toplumsal, siyasal bilinç taşıyan filmler yaptı. Zeki, düşünen, öğretici ve sürükleyici yapıtlar ortaya koydu.
  • Filmlerinin, seyircinin bilinçaltının toplanma yeri olduğunu yazdı.
  • Biçimi önemsediğini, ancak biçim aracılığıyla seyirciyle iletişim kurulabileceğine inandığını belirtmişti.

Çağdaş Sanata Varış 53 | Sürrealizm 4

Alberto Giacometti (1901-1966), Sürrealist Masa, 1933 (üstte). Sabahın Dördünde Saray, 1932 (altta). İncecik Ekspresyonist heykelleriyle tanınan Giacometti, Sürrealist yapıtlarını sonraları şiddetle reddetmiştir. Sabahın Dördünde Saray, oneirizm ile yapılmıştır.

Alberto Giacometti (1901-1966), Sürrealist Masa, 1933 (üstte). Sabahın Dördünde Saray, 1932 (altta). İncecik Ekspresyonist heykelleriyle tanınan Giacometti, Sürrealist yapıtlarını sonraları şiddetle reddetmiştir. Sabahın Dördünde Saray, oneirizm ile yapılmıştır.

 

Alsace-Lorraine'li Jean Arp (1887-1966), 1916 yılında Zürih'teki Dada grubunun kurucu üyeleri arasına katıldı. 1930'lardan sonra heykel yapmaya başladı. Hep değişken olabilecek formlar kullandı. Uluslararası büyük Sürrealist ve Soyut sanatçı sergilerine katıldı. Gezdiğimiz müze, 19. yüzyıla ait bir villanın içine ve bahçesine kurulmuş, bir tarafı deniz, bir tarafı nehir ile çevrili harika bir yerdi. Sergilenen eserlere ayrı bir güzellik katıyordu. Jean Arp, Helsingor, Louisiana Açık Hava Müzesi, Danimarka.

Alsace-Lorraine’li Jean Arp (1887-1966), 1916 yılında Zürih’teki Dada grubunun kurucu üyeleri arasına katıldı. 1930′lardan sonra heykel yapmaya başladı. Hep değişken olabilecek formlar kullandı. Uluslararası büyük Sürrealist ve Soyut sanatçı sergilerine katıldı.
Gezdiğimiz müze, 19. yüzyıla ait bir villanın içine ve bahçesine kurulmuş, bir tarafı deniz, bir tarafı nehir ile çevrili harika bir yerdi. Sergilenen eserlere ayrı bir güzellik katıyordu.
Jean Arp, Helsingor, Louisiana Açık Hava Müzesi, Danimarka.

 

  • Freud bizlerin kendi bilinçaltımızın medyumları olduğumuzu söylüyordu. Uykusunda yürüyenler ya da konuşanlar vardır. Buna bir tür ruhsal otomatik diyebiliriz. Sürrealistler de otomatik yazı ile kendi bilinçaltlarına medyumluk yapmaya çalışıyorlardı. Medyum ölünün sesiyle konuşarak ya da otomatik yazı yardımıyla yüzlerce yıl önce yaşamış birinden mesaj alır. Bu da ölümden sonra bir hayat olduğunun ya da insanın birden çok kere yaşadığının kanıtı olarak görülür. 20. yüzyılda ara ara bir spiritüalizm uyanışı yaşanmıştır.
  • Otomatik yazı yöntemi ile gerçeküstü dünyanın düşsel, cinsel, sapkın, imgelerini geliştirmeye çalıştılar.
  • Sürrealist edebiyatta anlam kapalılığı esastır.
  • Olağanüstülük, düş ve hayal şiirinin konusunu oluşturur.
  • Şairlerin dizelerindeki sözcükler mantıksal bir sıra izlemiyor, psikolojik süreçlerle bir araya geliyordu.
  • Sürrealizmin dünya edebiyatındaki temsilcileri: Andre Breton, Louis Aragon, Benjamin Peret, Federico Garcia Lorca, Jacques Prevert, Dylan Thomas, Paul Eluard’dır.
  • Türk edebiyatındaki temsilcileri ise Birinci Yeni’den Orhan Veli ve İkinci Yeni sanatçılarından Sezai Karakoç, Cemal Süreya, İlhan Berk, Turgut Uyar ve Ece Ayhan.

 

Federico Garcia Lorca ve Savador Dali.

Federico Garcia Lorca ve Salvador Dali.

 

 

  • Paul Eluard (1895-1952) Fransız Dadacı ve Sürrealist şair. Gerçeküstücülük yeni sözcükler yaratma sanatını kazandırdı. 1912 yılında “yaşamımın güneşi” dediği Gala’ya aşık oldu. Kendi deyişiyle “ulu bir yapının temellerini atan” Apollinaire’in ölümüyle çok sarsıldı. 1930’da Gala, Dali için Eluard’ı terk etti ve Dali ile evlendi. Eluard kuşkusuz, kendi topluluğunun en gerçekçi ozanıydı. Birkaç dizesini paylaşıyoruz:

Yaratılmışım, yaratırım, tek denge bu,

Tek eşitlik.

***

Bir portakal gibi mavi yeryüzü

Yanlışı yok sözcükler yalan söylemez.

  • Federico Garcia Lorca (1898-1936), şiirleri ve oyunlarının yanı sıra dostlukları ve ölümü ile de sık anılan 27 Kuşağı üyelerindendir. Granada’daki evini gezdiğimizde ne yazık ki fotoğraf çekme izni alamamıştık. Evde sergilenen fotoğraflarda çok sayıda Dali-Bunuel-Lorca dostluğunu görmüştük. Oyunlarından en bilinenleri Kanlı Düğün (1932) ve Bernarda Alba’nın Evi’dir (1936). Lorca, sağ kesimin İspanya’da seçimleri kazanması ve 1933 yılından itibaren Falanj birliklerinin aktifleşmesi üzerine Madrid’den doğduğu kente, Granada’ya dönmüştür.  Ancak 1936’da tutuklanmış, Manuel de Falla arabulucu olmak istemiş ama Lorca’nın tutuklandıktan iki gün sonra kurşuna dizildiğini öğrenmiştir. Cesedi ise yol üzerine atılmıştır. İspanyol burjuvazisi ile alay eden; Mağribiler, Çingeneler, zenciler gibi ötekileştirilen grupların destekçisi; Katolik inançlarına ve aile kurumuna dil uzatan; sol düşünceyi savunan ve başta Dali olmak üzere yaşadığı eşcinsel aşkları ile gündemde olan Lorca’nın ortadan kaldırılmasının sembolik bir değeri olduğu kesindir. Dali ile aşkları Paul Morrison tarafından 2008’de çekilen Little Ashes adlı filme konu olmuştur.

 

  • Sürrealist Sinema ise Salvador Dali ve Luis Bunuel (1900-1983)ortaklığı ile çekilen 16 dakikalık Endülüs Köpeği (1929) ile başlar. İki sanatçı gördükleri rüyaları çekerek konusuz bir film yapmışlar. Bunuel ustura ile göz kesme sahnesinin çekiminden sonra bir hafta hasta yatmış. Bunuel, 1930 yılında çektiği 60 dakikalık Altın Çağ filmine de Dali ile başlamış, sonra senaryo yazımı sırasında aralarında çıkan anlaşmazlık sonucu Dali projeden ayrılmış. Avrupa’daki ilk sesli filmlerden biri olan ve Katolisizme eleştiri yönelten Altın Çağ, gösterime girince olay çıkmış ve film 1980 yılına kadar ticari gösterime girememiş. Film, dönemin sürrealist topluluğunun kolektif hedeflerine ait. Altın Çağ, Sürrealistler tarafından manifestonun görsel karşılığı olarak kabul görebilmiş tek film olmuştur. Bunuel, 1932 yılında Sürrealist gruptan ayrılmıştır, ama akımın görüşlerine bağlılığı devam etmiştir. Anlaşılan o ki, Dali ile olan anlaşmazlık az bir şey değil. Dali ABD’de Bunuel’in komünist olduğunu söyleyince Bunuel Meksika’ya geçmek zorunda hissediyor kendisini. Herhalde Dali de böyle şeyler yaptığı için sevilen bir kişi olmamış. 1950’de Meksika’da çektiği üçüncü filmi olan Los Olvidados- Unutulmuşlar ile Cannes Film Festivali’nde En İyi Yönetmen Ödülü’nü alıyor. Bunuel filmlerini rüyaya yaklaştırmak ve otomatizmden yararlanmak istiyor. Bunuel  aristokrat bir aileden geliyor. Hıristiyanlık ve burjuvazi ile hesaplaşması var. Burjuvaziyi temsil eden piyanoya filmlerinde çok yer veriyor. Burjuvazinin kendi düzeni dışındaki hiçbir şeye aldırmadığını düşünüyor. Kadınları küçük görüyor, kadına histeri yüklüyor. Estetiği öne çıkaran filmlerden nefret ediyor. Filmlerinde erotizm önemli yer tutuyor. 1951 yılında yine Meksika’da çektiği Susana adlı filmi de Cannes Film Festivali En İyi Öncü Film Ödülü’nü alıyor. UNESCO Memory of the World için iki film seçiyor: biri, ilk bilimkurgu filmi, Fritz Lang’ın Metropolis’i (1927), diğeri Los Olvidados. Filmlerinde sıkça yer alan hayvanlar vahşeti temsil ettiği gibi, “insanların hayvan gibi yaşadığı” fikrini de betimlemek için kullanılıyorlar. Cannes Film Festivali Bunuel’e ödül vermeye doymamış: 1959’da Nazarin ile Jüri Özel Ödülü; 1960’da The Young Ones ile Özel Mansiyon; Vatikan’ın afaroz ettiği 1961 yapımı Viridiana ile Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye alıyor. Bunuel, Viridiana’da dilencilerle Son Akşam Yemeği tablosu çiziyor. Filmde, asetizmin özellikle de rahibeliğin doğal bir şey olmayışı işleniyor, fallik semboller kullanılıyor. Bastırılan şeylerin daha şiddetli ortaya çıktığı vurgulanıyor. Sürrealizm’in yıkıcılığı var filmde. Sadece dini değil, acıdığımız yoksulluğu da yıkıyor Bunuel. Aslında, Bunuel’in İspanya’da sansürü aşıp bu filmi çekebilmesi filmin en gerçeküstü yanı. Gündüz Güzeli (1967) ile Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan; 1972’de Burjuvazinin Gizli Çekiciliği adlı filmi ile Akademi’den En İyi Yabancı Film Oscar’ı ve üç ödül daha almıştır. Özgürlük Hayaleti (1974) ve Arzunun O Belirsiz Nesnesi (1977) ile çeşitli ödüller almış, bol ödüllü bir yönetmendir. 1970 yılında çektiği Tristana’da burjuvaziyi ve kadınları aşağılama; eksik kişinin yetkin oluşu fikri; seçme özgürlüğünün mutluluk getirmeyeceği, yanlış seçimler de yapılabileceği; fallik semboller; aynı rüyayı sürekli görme teması vardır ama çok fazla Bunuelci oyunlar, sürrealist ögeler yoktur. Filme adını vermiş olan ‘arzunun belirsiz nesnesi’ vajinadır. Entelektüel birinin de arzusuna erişemeyince entelektüel düzeyin dağılıp gittiğini, komik duruma düştüğünü, elde edememenin takıntıya dönüştüğünü anlatıyor Bunuel. Bu filminde biliçaltını cüceye temsil ettirmiş.
    • Bunuel’in filmleri dışındaki sürrealist filmlerden bazı örnekler verirsek:
    • The Star Fish, Man Ray, 1928.
    • L’atalente, Jean Vigo, 1934.
    • Orpheus, Jean Cocteau, 1950.
    • Woman in the Dunes, Hiroshi Teshigara, 1964.
    • Uccellacci e uccellini, Pier Paolo Pasolini, 1966.
    • The Holy Mountain, Alejandro Jodorowsky, 1973.
    • L’arbre de Guernica, Fernando Arrabal, 1975.
    • Eraserhead, David Lynch, 1977.
    • Brazil, Terry Gilliam, 1985.
    • Aaah Belinda, Atıf Yılmaz, 1986.
    • Delicatessen, Jean-Pierre Jeunet, 1991.
    • Little Otik, Jan Svankmajer, 2000.
    • The Wayward Cloud, Tsai-Ming Liang, 2005.
    • Taxidermia, György Palfi, 2006.
    • Holy Motors, Leos Carax, 2012.

Breton’un ortodoks Sürrealizm’i ve onun takıntılı ilkeleri değilse de, Sürrealizm’in politik konumu, dini inanca Sürrealist tonda saldırılar, Sürrealizm’e dair anahtar fikirler ve skandal pratiği günümüze kadar devam etmiştir.