Etiket arşivi: Byron

James Joyce 8

Ulysses’in geçtiği yerler Dublin’de, yerinde, bronz levhalarla işaretlenmiştir. Burada eserin 150. sayfasına ait levha görülmektedir. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Ulysses’in geçtiği yerler Dublin’de, yerinde, bronz levhalarla işaretlenmiştir. Burada eserin 150. sayfasına ait levha görülmektedir.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • James Joyce da Thomas Mann gibi modern dünyadaki sorunlara, meselelere, farkındalıklara, kaygılara temel mitolojik temaları uygular.
  • Ulysses adlı eserin kahramanlarından Bloom Ulysses’i, Stephen Telemakhos’u, Molly Penelope’yi temsil eder.
  • James Joyce’un Ulysses’te (1922) ele aldığı ve geliştirdiği tema merhamettir. Kahramanı Stephen Dedalus’un Leopold Bloom ile paylaştığı müşterek merhamet sonucu mertlik gözünün açılması, onun kalbinin sevgiye uyanışı ve yolunun açılmasıdır.
  • Bazı yorumculara göre Stephen için Bloom, karşısında mücadele verdiği devlettir. Bloom gerçekte Hıristiyanlığın dönüştüğü şeyi yansıtır; Stephen ise Bloom’u reddeden ya da kabul edemeyen kişilerin dönüştüğü şeydir ve Joyce ikisini de kendinden yola çıkarak yaratmıştır.
  • Nilüfer Kuyaş Ulysses’de otobiyografik öge ile roman ögesinin dengede olduğunu, Odysseus destanı model alınmışsa da, Ulysses’in tamamen Ödipal bir roman olduğunu yazar. Joyce’un kimliğini temsil eden Stephen Dedalus karakteri kendi ailesini, babasını reddeder, toplumsal koşullarını, kültür mirasını sorgular ve yeni baştan kurar. Leopold Bloom’da farklı bir baba figürü bulur. Bir Yahudi, bir Öteki figürüdür bu; Dedalus’un ait olmama ve isyan duygularını temsil eder. Romanın kahramanı mitolojik ve ayrıksı ilişkiler kurarak, kendisini yeniden yaratır. Roman aslında Joyce’un kimlik manifestosu sayılabilir, kendi kimliğiyle hesaplaşmasıdır.
  • Ulysses’te bir son hedeflenmez, bir kesit sunulur.
  • Joyce, bir gün Dublin ortadan kalksa, kitabının sayfaları izlenerek kentin yeniden kurulabileceğini söylemiştir. Yazarın adı, Dublin ile özdeşleşmiştir.
  • Ulysses’te alıntılar ve göndermeler çoktur. Bunlar arasında Shakespeare’in eserleri (Hamlet, Hırçın Kız, Size Nasıl Geliyorsa, Kral Lear vb.) başı çeker. Edebiyat tarihindeki ve felsefedeki en önemli metinlerden biri olarak kabul edilen Hindu kutsal metni Bhagavad Gita bir diğeridir. Yeats, Byron, Milton, Dante ve Wilde da eserde yer alırlar. En yoğun alıntı ve göndermelerin kullanıldığı bölüm dokuzuncu bölümdür.
  • Joyce, Ulysses romanında neredeyse bütün anlatı tekniklerini kullandığı için, bilinç akışından gerçekçiliğe, fantastikten dramatik diyaloğa kadar her yönteme başvurduğu için eleştirildiği zaman “Beni hedefe ulaştıran her şey geçerlidir,” diye yanıt vermiştir.

 

 

James Joyce 2

  • Joyce İrlanda’dan ayrılmasını bir taşra atmosferinde, milliyetçi ve Katolik bir ortamda büyük bir yazar olamadığı için ayrılmaya mecbur kaldığını ileri sürer. Oysa oradan ayrıldığında kitapları yayımlanmakta, şöhreti artmaktaydı. Bazı iddialara ise genç ve eğitimsiz kız arkadaşını ailesine ve entelektüel dostlarına eşi olarak tanıştırmaktan utandığı için İrlanda’dan ayrıldığı yönündedir.
  • İrlanda onun için üç bağımlılığı, aileyi, dini ve İrlanda ulusçu politikasını temsil ediyordu.
  • İrlanda, öteden beri Avrupa’nın en koyu Katolik üyesiydi. Kilise şekillere sımsıkı bağlı, çok güçlü bir örgüte sahip, karşı çıkılmaz bir gericilik kurumuydu. Ulusçuluk akımını da kendi bünyesi içine almayı başarmıştı.
  • 1898’de bugünkü adıyla University College of Dublin’e girmiş, Modern Filoloji bölümünden (Latince, İtalyanca, Fransızca, Almanca ve Norveç dilleri) yeterlik derecesiyle 1902 yılında mezun olur. Sonra Paris’te tıp okumaya gider fakat dersleri Fransızca takip etmekte zorlandığı için eğitimini yarıda bırakır.
  • Dublin’de üniversitede okurken Yeats’in bir tiyatro oyununu protesto etmeyi reddetmiş, Dublinli Katolikler tarafından aforoz edilen Henrik Ibsen’i savunan makaleler yazmış, İrlanda tiyatro sahnelerinin dar görüşlülüğüne hücum eden denemeler yayımlamıştır.
  • Koyu bir Katolik olan annesi Mary Joyce’un kanser olduğunu öğrenince Fransa’dan İrlanda’ya döner. Annesinin ölümünün ardından çok zor bir dönem geçirir. Geçimini gazete makaleleri yazarak ve ders vererek kazanır. Şarkı söylediği de bilinir, hatta tenor sesinin güzelliği sayesinde bir yarışmada ikincilik almış ve hakkında güzel şeyler yazılmıştır. Bu dönem Joyce’un içmeye başladığı dönemdir.
  • Yine o günlerde bir otelde oda hizmetçisi olan Nora ile tanışır. İlkokul mezunu Nora ile olan birlikteliği dini ve toplumsal baskılara maruz kalmasına sebep olur. Birlikte kıta Avrupa’sına kaçarlar, Trieste, Roma, Paris, Zürih, Pula’da (Hırvatistan) yaşarlar. Trieste o sırada Avusturya işgali altındadır. İtalyan gazetesinde İrlanda ile İngiltere’nin ilişkisini anlatarak Avrupa’da İrlanda’nın sesi olduğu gibi, benzeşim yoluyla Avusturya sansürünü de kırmış olur. Sürgünde yaşayabilmek için gazete yazarlığından başka bankada memurluk ve öğretmenlik de yapar.

  • Byron, Shelley, Lawrence gibi Joyce da sürgünü kendisi istedi. Bu yazarların tümü henüz hayattayken uluslararası şahsiyetler oldular. Onları büyütmüş olan uluslar için ve çoğunlukla onlara karşı yazmaya devam ettiler. ABD’li edebiyat eleştirmeni Richard David Ellmann (1918-1987), Joyce’un yaşamı bir yerde yeterince karmaşa içine girince onu çözmek yerine başka bir yere gitmeyi tercih ettiğini savunmuştur.
  • Joyce her zaman şiddet karşıtı, ırkçılığa ve baskıya karşı sesini duyurmuştur. Ülkesindeki dini baskının gücünü, katı Katolik halkın bireyler üzerindeki dayanılmaz baskısını da anlatmış, şüpheciliğin engellenemediğini, fikir üretiminin olanaksız kılındığını da dile getirmiştir. “Kendisine saygısı olan hiç kimse İrlanda’da kalmak istemez. Aksine Jüpiter tarafından lanetlenmiş gibi ülkeden kaçmak ister” diye kendi sürgün nedenini açıklamıştır.
  • 1904 yılında terk ettiği İrlanda’ya üç kez döner. Bunlar mecburi yapılmış dönüşlerdir ve hep kısa kalmıştır. Son gelişi 1912 yılındadır. Şehirle ilişkisi bir aşk/nefret ilişkisidir. Giacomo Joyce hariç bütün eserleri Dublin’de geçer, başka bir yeri yazmamıştır, Dublin eserlerinin başkarakteri gibidir.
  • Fredric Jameson’a göre, Joyce ya da Mallarmé’nin başını çektiği bir modernizmin peşinde koştuğu ideal, “vatansız sözü” söylemekti; bunun için her türlü anlatı biçimi kullanılmalı, karıştırılmalıydı ki söz evrensellikle buluşsun.

 

Çağdaş Sanata Varış 10 | Romantizm 7

Romantik  Edebiyat

turkyorum.com

  • 18. yüzyıl sonunda başlayan, duygu, coşkunluk ve düşlere çokça yer veren edebiyat çığırıdır.
  • Doğaya tutkun yazarlar egemenliği. Yalnızlık sevgisi romantikleri sık sık kırlara, ormanlara, dağlara, okyanuslara yöneltir. Vahşi ve çarpıcı görünüşlü, güzel yerlerin tanımlanması yapılır. Doğada Tanrı’nın krallığını görürler. Ama kurtarıcı bir Tanrı’dan çok, ruhun gençleşmesi, dünyasal ve geçici olanı daha derinden yaşama istenci söz konusudur.
  • Klasisizmin katı kurallarından kurtulup, duyguya ve gerçek yaratıcı güce yer vermek amaçlandı.
  • 1830’larda Fransa’da iyiden iyiye patlak veren Romantizm, sanat bakımından olduğu kadar, toplumsal, siyasal ve ruhi bir devrimdi.
  • İnsan hak ve hürriyetlerinin bir çeşit garanti altına alınmasıyla eskisi kadar baskı görmeyen yazarlar, düşüncelerini daha açık seçik biçimlendirme olanağına kavuşmuşlardı.
  • Fransız Devrimi, monarşinin baskısını nasıl kırıp atmışsa, Romantizm de bir edebi devrim olarak klasisizme son vermiştir.
  • Daha 18. yüzyılın içindeyken Rousseau’nun yazdıklarından bir bölümü ile 19. yüzyılın başında Madame de Stael’in ve Chateaubriand’nın yazdığı eserler bu yeni eğilimin ilk habercileri arasında yer alır. Romantizm, Werther ve Faust’tan da esinlenmiştir.
  • Romantik edebiyatın ayırt edici özelliği, yeni toplumsal ilişkilerden kaynaklanan düşünce ve duyguların yeni düzenini dile getirmekti.
  • Fransa’da en büyük, en tanınmış kuşak, hepsi de 1797-1802 yılları arasında doğmuş olan Lamartine, Vigny, Hugo, Balzac ve Michelet,  1830’dan itibaren halkın yoksunluklarını yazmaya başladılar.
  • Fransız genç romantikleri ise Nerval, de Musset, Gautier. Fransız romantizmini 1802- 1856 arasına yerleştirebiliriz.
  • Hugo’ya göre Romantizm, edebiyatta liberalizmden başka birşey değildir. Hugo bu tanımlamasıyla ilham hürriyetini, sanatların kardeşliğini, türlerin eşitliğini ve bağdaşımını savunmaktadır.
  • Romantikler için en önemli kural  güzel olmaktı, yazar dediğin kimseyi taklit etmemeli, kendi başına düşünmeli, kendi yüreğiyle duymalı ve kendi diliyle söylemeliydi. Onun için özgünlük büyük bir üstünlüktü.
  • Şövalye ruhu, halk masalları, ulusal ruh ve ulusal gelenekler bu dönemde canlanmıştır.
Parlak Yıldız adlı filmde John Keats’in hayatı canlandırıldı.

Parlak Yıldız adlı filmde John Keats’in hayatı canlandırıldı.

  • İngiltere’de 1760 dolaylarında doğmuş öncü Burns ve Blake kuşağı var. Daha sonra akımın kurucuları geliyor: Wordsworth ve Coleridge.
  • İngiltere’deki yıldız romantikler ise Byron, Shelley, Keats, Walter Scott.
  • İngiltere’de, Shakespeare ve Elisabeth Çağı tiyatrosundan itibaren zaman ve mekan birliği söz konusu değildi.
  • Almanya’da tek bir Romantizm yoktur, çok farklı ulusal ya da yerel özellikler söz konusudur. Heine’nin romantizminin Novalis’inkiyle hiçbir ilişkisi yoktur.
  • Almanya’da Kleist, Hoffmann, Heine, Schegel Kardeşler, Novalis, Tieck, Fichte ve Schelling; İtalya’da Manzoni, Leopardi Romantik sanatçılardı.
  • Hans Christian Andersen masallarında bilinçli bir nahif ve yalın bir üslup görülür; Hoffmann’ınkine yakın fantastik öge ile folklorik ve kuzeyli nitelik, romantizminin kanıtlarıdır.
  • Şiirde, imgelem ve düşlemin hiçbir engel tanımadığı gösterilmişti.
  • Avrupa romantik şiiri genellikle kısa dizelerden oluşan, biçemi yalın, somut, genellikle halka yönelik ya da nahif olmayı amaçlar. Konu, dokunaklı hatta trajik bir serüven olabilir, ulusal yaşamın bir olayı olabilir, din dışı ya da dinsel bir efsane olabilir. Romantik ruhun temel eğilimleri olan geçmiş tutkusu, halk sanatı biçimleri sevgisi, gizem ve ürkü ve bu türlerin karışımı kullanılır.
  • Romantik, ulusal düşüncenin savunucusudur. Romantik edebiyat, ulusal bir edebiyattır.
  • Romantikler, Polonya, İtalya ve Yunanistan’daki tutsak ulusları açıkça desteklemişlerdir. Romantik yazar partizan bir yazardır. Oysa eskiden, mevcut iktidara bağlıydı.
  • Romantik yazar, Güzel Sanatlar dizgesini savunur. Stendhal hem resim hem de müzik konularında yazmıştır. Birçok roman kahramanı müzisyendir. Hugo, de Musset, Gautier, Blake, Puşkin yetenekli bir desenci ya da ressamdırlar.
  • Aşkın değişik biçimleri ve özellikle yıldırım aşkının sonuçları çözümlenir.
  • Tanzimat edebiyatının (1859-1896) ilk yıllarında, romantizm akımının başlıca yapıtları verildi. Tanzimat Edebiyatının pek çok yazar ve şairi , Ahmet Mithat, Namık Kemal, Şemsettin Sami, Abdulhak Hamit, Recaizade Mahmut Ekrem Romantizm akımının etkisindeydiler. Namık Kemal‘in İntibah romanı Kamelyalı Kadın’ın; Vatan yahut Silistre oyunu da Romeo ve Juliet‘in etkisindedir. Edebiyat-ı Cedide döneminde Halit Ziya Uşaklıgil‘nın Mai ve Siyah adlı romanındaki Ahmet Cemil karakteri romantik yazarları okumak için özlem duyar. II.Meşrutiyet döneminden sonra Milli Edebiyat döneminde Yusuf Ziya Ortaç‘ın Binnaz adlı oyununda Hugo’nun etkisi vardır. Fransız Romantik Edebiyatının etkisi edebiyatımızda hissedilmiştir.

 

 

 

Çağdaş Sanata Varış 5 | Romantizm 2

  • Rönesans ve Manyerizm’in son evresinin Barok’a yol vermesi, Neo-Klasisizm’in Barok’a tepki olarak doğması gibi, romantik ressamların çoğu önceleri Neo-Klasik akımın takipçileri idi.
  • Romantik resimde insan ve doğa farklı kavrandı.
  • Akımın ressamları manzara resimlerine melankoli ve düşlerini de kattılar. Peyzaj için nimfalar, satirler, mitolojik kişiler kullanma gereği kalmadı.
  • İngiliz ressamlar Constable, Turner, Crome, Bonington ile Géricault romantizmin öncüleri olarak kabul edilirler.
  • Neo-Klasik ressamlar Ingres ve Akademi tarafından üç kez reddedilen David’in talebeleri romantik akımın ilk ressamları oldular. David’in kendisi de ülkesinin ilk romantik kuşağında yer aldı: tablonun konusuna bağlı olarak, bazı tabloları Neo-Klasik, bazı tabloları Romantik tarzdadır.
Louvre Müzesi’nde sergilenmekte olan, romantik resmin doruk yapıtlarından biri olarak kabul edilen, Théodore Géricault’nun en ünlü tablosu Medusa’nın Salı. Tablo, bir Fransız gemisinin kayalara bindirerek batışı sonucunda bitkin düşmüş ve deliliğin sınırlarına varmış kazazedelerin ufukta bir yelkenli gördükleri duygusal anı yansıtmaktadır. Yapıtlarındaki piramit biçimli hareket, ters ışık uygulamaları, dehşet ve çılgınlık sahneleri, ayrıntıların gerçekçiliğine rağmen onu Romantizm’in temsilcilerinden biri yapmıştır. Medusa’nın Salı, yıkım, acı ve yoksunlukla biçimsizleşmiş vücutlar ve yüz ifadeleri, kalın ve yoğun boya tabakalarındaki yalın ve gerçekçi tekniği ile Goya’ya yaklaşır.

Louvre Müzesi’nde sergilenmekte olan, romantik resmin doruk yapıtlarından biri olarak kabul edilen, Théodore Géricault’nun en ünlü tablosu Medusa’nın Salı.
Tablo, bir Fransız gemisinin kayalara bindirerek batışı sonucunda bitkin düşmüş ve deliliğin sınırlarına varmış kazazedelerin ufukta bir yelkenli gördükleri duygusal anı yansıtmaktadır.
Yapıtlarındaki piramit biçimli hareket, ters ışık uygulamaları, dehşet ve çılgınlık sahneleri, ayrıntıların gerçekçiliğine rağmen onu Romantizm’in temsilcilerinden biri yapmıştır.
Medusa’nın Salı, yıkım, acı ve yoksunlukla biçimsizleşmiş vücutlar ve yüz ifadeleri, kalın ve yoğun boya tabakalarındaki yalın ve gerçekçi tekniği ile Goya’ya yaklaşır.

  • Restorasyon’la birlikte (Bourbon Restorasyonu 1814/1815-1830), romantizmin büyük dönemi gelişmeye başladı. Eskilerle yeniler, klasiklerle romantiklerin, Ingres gibi klasisizm yandaşları ile Delacroix gibi romantizm savunucularının birarada bulunduğu bir dönemdir bu. Bourbonların yönetimi tekrar ele geçirmeleri belli bir klasizmi yüreklendirmişse de, romantizmin yandaşlarının çoğalmasına engel olamamıştır.
Eugéne Delacroix’nın Avrupa’nın en önemli diplomatlarından, Fransız Dış İşleri Bakanı Talleyrand’ın evlilik dışı oğlu olduğu söylenir. Sakız Adası Kırımları adlı tablosunda 1822 yılında kılıçtan geçirilen Yunanlıların trajik öyküsünü dile getirir. Bu yapıt, yalnızca bir siyasal tavır alış değil, aynı zamanda gerçek bir romantizm bildirisi ve o yıl asiler arasında can veren Byron’a bir sungudur.

Eugéne Delacroix’nın Avrupa’nın en önemli diplomatlarından, Fransız Dış İşleri Bakanı Talleyrand’ın evlilik dışı oğlu olduğu söylenir.
Sakız Adası Kırımları adlı tablosunda 1822 yılında kılıçtan geçirilen Yunanlıların trajik öyküsünü dile getirir. Bu yapıt, yalnızca bir siyasal tavır alış değil, aynı zamanda gerçek bir romantizm bildirisi ve o yıl asiler arasında can veren Byron’a bir sungudur.

Halka Yol Gösteren Özgürlük, Fransız resim sanatının başyapıtlarından biri olarak kabul edilir.  1830 senesinde Kral  X. Charles’in devrilişine yol açan üç günlük halk ayaklanmasının anısına yapılmıştır. Tüm dünyada Fransız Devrimi’nin simgesi kabul edilmektedir.  Resimde, özgürlüğü simgeleyen bir kadın, bir elinde Fransız bayrağı, diğer elinde ise bir tüfek taşıyarak yürümekte, peşinden gelen devrimci insanlara barikatları aşmada öncülük etmektedir. Elbisesi yırtıktır, göğsü ve ayakları çıplaktır, başında özgürlük simgesi olan Frigya başlığı vardır. Bir yanında yoksulları temsil eden, her iki elinde de birer tabanca taşıyan bir çocuk, öbür yanında burjuvaları temsil eden, eli tüfekli, başında silindir şapka olan bir adam vardır. Çatışma içindeki bir şehirde, yerdeki yaralıların ve ölülerin arasından geçmektedirler. Bu tablo, modern resim sanatının ilk politik çalışması olarak kabul edilmektedir. Louvre Müzesi’nde sergilenmektedir. Resimdeki eli tabancalı çocuk figüründe Victor Hugo’nun Sefiller romanındaki Gavroche karakterinden esinlenildiği düşünülmektedir. Silindir şapkalı adamın kim olduğu konusu tartışmalıdır. Bazıları ressamın kendisini çizmiş olduğunu söylemektedir, bazı iddialara göre ise bu figürü çizerken ressam tiyatro yönetmeni Etienne Arago’yu model almıştır. Delacroix, bu resmi 1830 yılının sonbaharında yapmıştır. İlk olarak Mayıs 1831’de sergilenmiştir. Eleşirmenler, resimde özgürlüğün kıllı, yarı-çıplak ve pis bir kadın olarak simgelenmesini eleştirmişlerdir. Fransız hükümeti tarafından 3000 frank ödenerek satın alınmıştır. Krala kendisini tahta getiren Temmuz Devrimi’ni ve devrimi yaratan halkı hatırlatacak bir eser olarak Lüksemburg Sarayı’nda sergilenmesi uygun görülmüştür. Ancak kışkırtıcı nitelikte bir politik mesaj taşımakta olan bu tablo, sadece birkaç ay Saray Müzesi’nde kalabilmiş, başlangıçta eseri çok seven Kral Louis Philippe, siyasi geleceğinden endişe etmeye başlayınca bu tablodan rahatsız olup onu sarayından atmak istemiştir. Ressamın tabloyu geri almasına ve teyzesine göndermesine izin verilmiştir. 1848 devrimi sonucunda Kral Louis Philippe devrilip III. Napolyon başkan seçildiğinde, Halka Yol Gösteren Özgürlük yeniden sergilenebilmiştir. 1848 ve 1855’te kısa süreli olarak sanat sergilerinde yer alan eser, 1874’ten itibaren Louvre’da sergilenmeye başlanmıştır. 1990lar’ın başında bu resim, Fransa’da 100 franklık paraların üzerine işlenmiştir. New York’taki Özgürlük Anıtı, Delacroix’in tablosundaki kadın örnek alınarak yapılmış, Fransa tarafından Amerika’ya hediye edilmiştir. Ancak, Amerikalı yetkililer kadının yarı-çıplak vaziyette olmasını uygun bulmadıklarından, heykelde değişiklik yaparak kadının açıkta kalan göğsünü kapatmışlardır.

Halka Yol Gösteren Özgürlük, Fransız resim sanatının başyapıtlarından biri olarak kabul edilir. 1830 senesinde Kral X. Charles’in devrilişine yol açan üç günlük halk ayaklanmasının anısına yapılmıştır. Tüm dünyada Fransız Devrimi’nin simgesi kabul edilmektedir.
Resimde, özgürlüğü simgeleyen bir kadın, bir elinde Fransız bayrağı, diğer elinde ise bir tüfek taşıyarak yürümekte, peşinden gelen devrimci insanlara barikatları aşmada öncülük etmektedir. Elbisesi yırtıktır, göğsü ve ayakları çıplaktır, başında özgürlük simgesi olan Frigya başlığı vardır. Bir yanında yoksulları temsil eden, her iki elinde de birer tabanca taşıyan bir çocuk, öbür yanında burjuvaları temsil eden, eli tüfekli, başında silindir şapka olan bir adam vardır. Çatışma içindeki bir şehirde, yerdeki yaralıların ve ölülerin arasından geçmektedirler. Bu tablo, modern resim sanatının ilk politik çalışması olarak kabul edilmektedir. Louvre Müzesi’nde sergilenmektedir.
Resimdeki eli tabancalı çocuk figüründe Victor Hugo’nun Sefiller romanındaki Gavroche karakterinden esinlenildiği düşünülmektedir. Silindir şapkalı adamın kim olduğu konusu tartışmalıdır. Bazıları ressamın kendisini çizmiş olduğunu söylemektedir, bazı iddialara göre ise bu figürü çizerken ressam tiyatro yönetmeni Etienne Arago’yu model almıştır.
Delacroix, bu resmi 1830 yılının sonbaharında yapmıştır. İlk olarak Mayıs 1831’de sergilenmiştir. Eleşirmenler, resimde özgürlüğün kıllı, yarı-çıplak ve pis bir kadın olarak simgelenmesini eleştirmişlerdir. Fransız hükümeti tarafından 3000 frank ödenerek satın alınmıştır. Krala kendisini tahta getiren Temmuz Devrimi’ni ve devrimi yaratan halkı hatırlatacak bir eser olarak Lüksemburg Sarayı’nda sergilenmesi uygun görülmüştür. Ancak kışkırtıcı nitelikte bir politik mesaj taşımakta olan bu tablo, sadece birkaç ay Saray Müzesi’nde kalabilmiş, başlangıçta eseri çok seven Kral Louis Philippe, siyasi geleceğinden endişe etmeye başlayınca bu tablodan rahatsız olup onu sarayından atmak istemiştir. Ressamın tabloyu geri almasına ve teyzesine göndermesine izin verilmiştir. 1848 devrimi sonucunda Kral Louis Philippe devrilip III. Napolyon başkan seçildiğinde, Halka Yol Gösteren Özgürlük yeniden sergilenebilmiştir. 1848 ve 1855’te kısa süreli olarak sanat sergilerinde yer alan eser, 1874’ten itibaren Louvre’da sergilenmeye başlanmıştır. 1990lar’ın başında bu resim, Fransa’da 100 franklık paraların üzerine işlenmiştir.
New York’taki Özgürlük Anıtı, Delacroix’in tablosundaki kadın örnek alınarak yapılmış, Fransa tarafından Amerika’ya hediye edilmiştir. Ancak, Amerikalı yetkililer kadının yarı-çıplak vaziyette olmasını uygun bulmadıklarından, heykelde değişiklik yaparak kadının açıkta kalan göğsünü kapatmışlardır.

Halkın yoksulluğuna, yönetici sınıfların adaletsizliğine ve zulmüne tanık olan Honoré Daumier, gerçekçi romantizmi ile yeteneklerini ezilenlerin hizmetine sunup öfkesini dile getirir. Mevcut iktidara karşı, adalet örgütüne karşı, keyfi baskılara karşı yaptığı siyasi karikatürleri, taş baskıları ya da resimleri bütün romantik kavramları kapsar. Özgür ifade tarzı, coşkun üslubu ve dinamizmi de romantiktir. Armut biçiminde, Gargantua adını verdiği, 1831 tarihli taş baskısında kralı, Louis Philippe’i çizdi. Bunun sonucu olarak altı ay hapse mahkum oldu. Mevcut iktidarı destekleyenlere, yani burjuvalara karşı tavır aldı.  Jürilerin sürekli düşmanlığı karşısında öcünü taş baskılarla aldı. Hapishaneden çıkınca parlamenterlerin bir dizi renkli pişmiş toprak büstlerini yaptı. Bu çalışmalar 1930’larda bronza döküldü.

Halkın yoksulluğuna, yönetici sınıfların adaletsizliğine ve zulmüne tanık olan Honoré Daumier, gerçekçi romantizmi ile yeteneklerini ezilenlerin hizmetine sunup öfkesini dile getirir. Mevcut iktidara karşı, adalet örgütüne karşı, keyfi baskılara karşı yaptığı siyasi karikatürleri, taş baskıları ya da resimleri bütün romantik kavramları kapsar. Özgür ifade tarzı, coşkun üslubu ve dinamizmi de romantiktir.
Armut biçiminde, Gargantua adını verdiği, 1831 tarihli taş baskısında kralı, Louis Philippe’i çizdi. Bunun sonucu olarak altı ay hapse mahkum oldu. Mevcut iktidarı destekleyenlere, yani burjuvalara karşı tavır aldı. Jürilerin sürekli düşmanlığı karşısında öcünü taş baskılarla aldı. Hapishaneden çıkınca parlamenterlerin bir dizi renkli pişmiş toprak büstlerini yaptı. Bu çalışmalar 1930’larda bronza döküldü.

 

Fransız – İspanyol Savaşı’na katılan Francisco Goya (1746-1828), toplumsal çalkantıların çözümleyicisi, savaşların iğrençliklerinin yansıtıcısı olarak yaptığı tablolardan biri olan Üç Mayıs adlı eserinde ve diğer eserlerinde aşırı kişiselleştirme, portrelerindeki dışavurumculuk, kösnül bakış açısı, düşsel koreografiye dönüşen toplumsal çözümleme, savaşın suçlanması ile Goya’nın yapıtları tümüyle romantizmden kaynaklanır. Resim tekniği bilinçaltına inmeyi amaçlar. Çizgiler giderek ortadan kalkar, yüzler buruşuk maskelere, karikatüre, ölüye dönüşür. Goya, düşsel dışavurumculuğun sanatçısıdır.

Fransız – İspanyol Savaşı’na katılan Francisco Goya (1746-1828), toplumsal çalkantıların çözümleyicisi, savaşların iğrençliklerinin yansıtıcısı olarak yaptığı tablolardan biri olan Üç Mayıs adlı eserinde ve diğer eserlerinde aşırı kişiselleştirme, portrelerindeki dışavurumculuk, kösnül bakış açısı, düşsel koreografiye dönüşen toplumsal çözümleme, savaşın suçlanması ile Goya’nın yapıtları tümüyle romantizmden kaynaklanır. Resim tekniği bilinçaltına inmeyi amaçlar. Çizgiler giderek ortadan kalkar, yüzler buruşuk maskelere, karikatüre, ölüye dönüşür. Goya, düşsel dışavurumculuğun sanatçısıdır.