Etiket arşivi: Büyükada

Çağdaş Sanata Varış 289|Video Sanatı 2

Hıslayan, Ed Atkins, çoklu ses kanalları ile iki kanallı video ve karışık teknik, 21:50 dk. 2015. Ed Atkins (1982-), dijital çağda nasıl algıladığımız, nasıl iletişim kurduğumuz ve bilgiyi nasıl elediğimize dikkat çekmek istiyor. Çoğunlukla yüksek çözünürlüklü video ve metinleri şiirsel ve yazınsal bir biçimde kullanıyor. Ürettiği videolar tamamlanmamış veya kesintiye uğramış şarkı, konuşma, altyazı ve el yazısından oluşan çok katmanlı imgeleri bir araya getiriyor. Bir bilgisayar canlandırma uzmanı ile ortaklaşa çalışan Atkins, yeni yazılım sistemlerinin ürettiği hipergerçek yüzeylerden faydalanıyor, karmaşık ve kaotik ortamlar yaratıyor.  Yukarıdaki Hıslayan adlı işinde bize 2013 yılında Florida’daki evinde uyuduğu sırada yatağının tam altında açılan çukur tarafından yutulan Jeffrey Bush’un absürt öyküsünü anlatıyor. Büyükada’da yıkık, eski ahşap bir evde sunulan Hıslayan, Bush’un hayatının son dakikalarını anlatıyor. 14. İstanbul Bienali, Büyükada, Rizzo Palas. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Hıslayan, Ed Atkins, çoklu ses kanalları ile iki kanallı video ve karışık teknik, 21:50 dk. 2015.
Ed Atkins (1982-), dijital çağda nasıl algıladığımız, nasıl iletişim kurduğumuz ve bilgiyi nasıl elediğimize dikkat çekmek istiyor. Çoğunlukla yüksek çözünürlüklü video ve metinleri şiirsel ve yazınsal bir biçimde kullanıyor. Ürettiği videolar tamamlanmamış veya kesintiye uğramış şarkı, konuşma, altyazı ve el yazısından oluşan çok katmanlı imgeleri bir araya getiriyor. Bir bilgisayar canlandırma uzmanı ile ortaklaşa çalışan Atkins, yeni yazılım sistemlerinin ürettiği hipergerçek yüzeylerden faydalanıyor, karmaşık ve kaotik ortamlar yaratıyor.
Yukarıdaki Hıslayan adlı işinde bize 2013 yılında Florida’daki evinde uyuduğu sırada yatağının tam altında açılan çukur tarafından yutulan Jeffrey Bush’un absürt öyküsünü anlatıyor. Büyükada’da yıkık, eski ahşap bir evde sunulan Hıslayan, Bush’un hayatının son dakikalarını anlatıyor.
14. İstanbul Bienali, Büyükada, Rizzo Palas.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

On/Off, MARCK, 2015. İşlerinde genellikle kadınların toplum içinde yaşadığı fiziksel ve psikolojik engelleri konu aldığı için “ Kadınları çıkışı olmayan metal kutulara kapatmayı seven sanatçı” olarak anılan İsviçreli video heykeltıraş MARCK, kadınların dar alanlarda bile sürekli hareket etmelerini hep bir sınırları aşma umudu olarak yorumluyor.  Contemporary Istanbul 2015. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

On/Off, MARCK, 2015.
İşlerinde genellikle kadınların toplum içinde yaşadığı fiziksel ve psikolojik engelleri konu aldığı için “ Kadınları çıkışı olmayan metal kutulara kapatmayı seven sanatçı” olarak anılan İsviçreli video heykeltıraş MARCK, kadınların dar alanlarda bile sürekli hareket etmelerini hep bir sınırları aşma umudu olarak yorumluyor.
Contemporary Istanbul 2015.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Yeşil Hat, Francis Alys, 2004. Fotoğraf: locart.be

Yeşil Hat, Francis Alys, 2004.
Fotoğraf: locart.be

  • Belçikalı sanatçı Francis Alys (1959-), ideolojik sınırların geçerliliğini sorgulayan çok parçalı bir proje üretti. Çalışma, Arap-İsrail Savaşı’nın sonucunda 1949’da çizilmiş sınırlara gönderme yapar. Yeşil Hat, aynı zamanda tampon bölge anlamına gelir. Adındaki yeşil, resmi anlaşmalar sırasında harita üstüne sınırı çizerken kullanılan kalemin rengini ifade eder. Sanatçı bu toprak taksimine tepki olarak Yeşil Hat boyunca elindeki kutudan yere yeşil boya akıtarak yürür. Proje video dokümantasyonu, sanatçının yürüyüş rotasının işaretlendiği bir harita, konuyla ilgili resimler, desenler, fotoğraf kolajları ve heykeller içerir.
  • İstanbul’un 2010 yılında Avrupa Kültür Başkentlerinden biri olması vesilesiyle tasarlanan projelerden biri, İstanbul’un bazı semtlerinde MOBESE (Mobil Elektronik Sistem Entegrasyonu) kameralarının bulunduğu kamusal alanlarda sanatçıların yapacağı Performans ve Yerleştirmelerin, kameraların kayıtları aracılığıyla 24 saat canlı olarak internet üzerinden izlenebilmesi idi.
  • Gözden ziyade zihni taklit etmesi, düşünce ve davranışın kalıplarını açığa vurması, sosyal ve siyasi gerçeklikleri sergileyip parçalarına ayırması, dünyayı görme ve anlama yollarımız hakkında düşünmemize yol açması Video Sanatı’nın gelişen nitelikleri haline gelmiştir.

 

Çağdaş Sanata Varış 247|Bilişsel Kapitalizm

Bilginin güç kazanması ile ortaya çıkan duruma bilişsel kapitalizm adını verenler de var.

Rizzo Palas, Büyükada. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Rizzo Palas, Büyükada.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Günümüzde ekonominin tüm sektörlerinde ticari mallar eskiye nazaran daha çok bilgi ve beceri barındırırlar. Bilgi-değerin önemi artarken, emek-değerin önemi azalmaktadır savı olduğu gibi, emek-değerin zaten bilgi-değeri barındırdığını öne sürenler de vardır.
  • Fransız filozof ve ekonomist Yann Moulier-Boutang’ın değerlendirmesine göre, kapitalizmin sömürdüğü yeni sınıf kognitarya (kognitif+proletarya), bilişsel işçilerdir. Kognitarya, zeka ve eğitime sahip, yeni tip bir işçidir.
  • Bilişsel ağırlıklı ürünlerin üretiminde, emeğin ölçümü zordur. Çalışma günün her saatine yayılır ve yaşamla eşanlamlı olur.
  • Bilişim gibi, yeniliğin en üst noktasında yer alan sektörlerin ekonomideki nispi önemlerinin artışı ile bilişsel çalışanların sayısı da hızla artmaktadır.
  • Değer Kanunu, bir metanın değerinin o metanın içerdiği emeğin niceliğine bağlı olduğunu savunur. Değer kanunu, eleştirel ekonomistlere göre, çağdaş kapitalizmde egemen olmaya devam etmektedir.
  • Umberto Eco şöyle diyor: “Eskiden İtalya’da olgunluk sınavı, Almanya’da Abitur, Fransa’da bakalorya vardı. Bu sınavlardan sonra, üniversiteye giden seçkinler dışında kimse öğrenmeye mecbur tutulmazdı. Dünya değişmezdi. Bilgilerinizi ölünceye kadar kullanabilirdiniz. İlkel dediğimiz, değişmeyen dünyada, ihtiyarlar iktidar sahibiydi, çünkü bilgi birikimini gençlere aktaran onlardı. 18-20 yaşlarında insanlar öğrenmekten emekli olurdu. Günümüzde bir şirket çalışanı bildiklerini sürekli güncellemek zorunda, yoksa işini kaybeder. Ebedi öğrenciler olmaya mahkum edildik.” “Küreselleşmeyle birlikte herkesin aynı şekilde düşüneceğine ikna olmuştuk. Her açıdan bunun tam tersi bir sonuç ver elimizde: Küreselleşme ortak deneyimin parçalanmasına katkıda bulunuyor.”

 

Troçki’nin Sürgün Evleri 3

  • 1931 yılında köşkte su ısıtıcısının verdiği bir kaçak nedeniyle yangın çıkar.  Aile, üç hafta Savoy Otel’de konakladıktan sonra Şifa Sokak’ta, Dr. Mahmut Ata’nın evinin karşı köşesinde Avukat Hasan Fehmi Bey’in evine  Moda’ya taşınır. Evin önü denizdi, sağında rahibelerin yaşadığı binalar vardı.
  • Troçki, Moda’ya yerleştikten sonra kara avcılığına merak sarmıştı, Samandıra köyü civarına, Ömerli’ye, Şile’ye ava gidiyordu. Askere alınan balıkçı Haralambos yerine Büyükadalı Yani ile balığa çıkıyordu. İstanbul’da kaldığı süre içinde bir kez sinemaya gitti: Taksim’e Artistik Sineması’na Charlie Chaplin’in Şehir Işıkları adlı filmine.
Yanaros Köşkü, bahçesi ve iskelesi, 1850’lerde Büyükada’nın Batı tarafında Nikola Demades tarafından yaptırılmıştır. Lev Troçki, adadaki dört yıllık sürgününün sonlarına doğru, 1932-1933 yılları arasında bu evde yaşamıştır. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Yanaros Köşkü, bahçesi ve iskelesi, 1850’lerde Büyükada’nın Batı tarafında Nikola Demades tarafından yaptırılmıştır. Lev Troçki, adadaki dört yıllık sürgününün sonlarına doğru, 1932-1933 yılları arasında bu evde yaşamıştır.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Büyükada emniyet bakımından daha avantajlı bulunduğundan tekrar adaya döndüler. Bu defa yine Nizam’da, deniz kenarında, Hamlacı Sokak 4 numaradaki  Yunan tebaalı Yanaros’un köşkü kiralandı. Burası da Rusya’dan ve birçok memleketten talimat almaya gelmiş kişilerle dolup taştı. Silahlı muhafızları, gizli konferanslarını yaptığı odanın kapısında nöbet tutuyorlardı.
  • 600 liraya kendine bir tekne satın almıştı. Hemen her sabah güneş doğmadan balığa çıkıyordu.
  • 1932 yılında Troçki, eşi ve oğlu Lev Sedov Sovyet hükümetinin aldığı bir kararla vatandaşlıktan çıkartıldılar.
Yanaros Köşkü, günümüzde özel mülktür, ne yazık ki, bugün bir izbeyi andırmaktadır. Çatısı ve bazı duvarları yoktur; burada bir zamanlar Troçki’nin yaşadığına dair hiçbir bilgi, plaket konulmamıştır. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Yanaros Köşkü, günümüzde özel mülktür, ne yazık ki, bugün bir izbeyi andırmaktadır. Çatısı ve bazı duvarları yoktur; burada bir zamanlar Troçki’nin yaşadığına dair hiçbir bilgi, plaket konulmamıştır.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Yanaros Köşkü’nün eğimli, denizle kavuşan bahçesi de bakımsız; yabani bitkilerle, şimdiki görevlinin yetiştirdiği bitkilerle kaplı. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Yanaros Köşkü’nün eğimli, denizle kavuşan bahçesi de bakımsız; yabani bitkilerle, şimdiki görevlinin yetiştirdiği bitkilerle kaplı.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Troçki, siyasi mültecilere mahsus bir Türk pasaportu ile Türkiye’den, Kopenhag’da bir konferans vermek için, eşi ve üç katibi ile 14 Kasım 1932’de ayrılır. Döndüğünde “Türkiye’ye döndüğü için çok mesut olduğunu” yazar. Kopenhag’a giderken yolda karşılaştığı zorluklar olmuştur.
  • 1933 yılının başında Berlin’e tedaviye göndermiş olduğu kızı Zina’nın intihar haberi gelir.
  • Kendi özgür iradesi ile gelmediği Büyükada’da çalışmanın çok tatlı bir şey olduğunu yazar. Stalin muhaliflere baskıyı artırırken, Troçki kendisi için de çemberin daraldığını düşünüp Büyükada’dan, bu defa istemeden, ayrılmak zorunda kalır. İçişleri ve dışişleri bakanlarına birer teşekkür mektubu bırakarak Temmuz 1933’te İstanbul’dan ayrılır.
  • Türkiye’de iken yazdığı kitaplar, makaleler, mektuplar hariç, 5000 matbaa sayfası olarak hesaplanmıştır. İstanbul’dan yollanan makalelerin önemli bir kısmı 3 cilt halinde 1955-1959 yılları arasında Paris’te yayımlanmıştır.
  • İlkin şartlı yerleşme izni veren Fransa’ya gider, iki yıl dolmadan ayrılmak zorunda kalır. 1935’te Norveç vizesi alır, Sovyet baskısı yüksektir, ona vize vermeyi kabul eden Meksika’ya Ocak 1937’de varır. Burası son durağı olacaktır.
The Most Beautiful of All Mothers (Tüm Annelerin En Güzeli), Adrian Villar Rojas, Troçki Evi, İstanbul Bienali, 2015. Tarih yapmış bir kişinin yakınlarıyla yaşadığı yıkık evi görüp, bakımsız bahçeden geçip kıyıya indiğimizde deniz kokusuyla birlikte Bienalin bize yaşattığı en unutulmaz anlardan birini yaşıyoruz. Adrian Villar Rojas’ın (1980-), Troçki’nin evinin kıyısına, çakıl plajın biraz açığında yarattığı heybetli heykel enstalasyonunda Troçki’ye doğrudan hiçbir gönderme yokmuş. Eser 20 kadar beton kaide üzerinde tek tek veya grup halinde duran 29 hayvan heykelinden oluşuyor. Hayvanların yüzü eve dönük. Beyaz fiberglastan yapılmış hayvanlar toprak renginde birer hayvanı sırtlarında taşıyor. Bu halleriyle hayali birer canavar oluşturuyorlar. Üstteki hayvanlar organik ve atık malzemelerle (deniz kabukları, balık ağları, kemikler, cam kırıkları, sebzeler, et) toprak, kum, tuz, asfalt, çimento, doğal pigmentler, kompost ve reçine karışımından yapılmış. Tuzlu suya dirençli olan alttaki hayvan ile onun sırtında duran ve deniz suyuyla aşınıp bozulmaya elverişli hayvan arasında bir tezat ve ittifak var. Bu hayvanlar belki de Troçki’nin korkularını, kabuslarını yansıtıyorlar? Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

The Most Beautiful of All Mothers (Tüm Annelerin En Güzeli), Adrian Villar Rojas, Troçki Evi, İstanbul Bienali, 2015.
Tarih yapmış bir kişinin yakınlarıyla yaşadığı yıkık evi görüp, bakımsız bahçeden geçip kıyıya indiğimizde deniz kokusuyla birlikte Bienalin bize yaşattığı en unutulmaz anlardan birini yaşıyoruz.
Adrian Villar Rojas’ın (1980-), Troçki’nin evinin kıyısına, çakıl plajın biraz açığında yarattığı heybetli heykel enstalasyonunda Troçki’ye doğrudan hiçbir gönderme yokmuş. Eser 20 kadar beton kaide üzerinde tek tek veya grup halinde duran 29 hayvan heykelinden oluşuyor. Hayvanların yüzü eve dönük. Beyaz fiberglastan yapılmış hayvanlar toprak renginde birer hayvanı sırtlarında taşıyor. Bu halleriyle hayali birer canavar oluşturuyorlar. Üstteki hayvanlar organik ve atık malzemelerle (deniz kabukları, balık ağları, kemikler, cam kırıkları, sebzeler, et) toprak, kum, tuz, asfalt, çimento, doğal pigmentler, kompost ve reçine karışımından yapılmış. Tuzlu suya dirençli olan alttaki hayvan ile onun sırtında duran ve deniz suyuyla aşınıp bozulmaya elverişli hayvan arasında bir tezat ve ittifak var.
Bu hayvanlar belki de Troçki’nin korkularını, kabuslarını yansıtıyorlar?
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

 

Troçki’nin Sürgün Evleri 2

  • Stalin Troçki’yi yurtdışına sürgüne yollamaya karar verdiği zaman, dünyada Troçki’ye vize verecek tek bir devlet çıkmamıştır. Batı, işçi sınıfının ayaklandırılmasına göz yumamazdı. Stalin bunun üzerine Türkiye Cumhuriyeti’ne başvurmuş, onun siyasi mülteci olarak kabulünü istemiştir. Stalin’in bu talep için Troçki’nin sağlık durumunu öne sürdüğü söylenir.
  • O günlerde Türkiye, petrol, gaz, mazot ihtiyacının büyük kısmını Rusya’dan ithal etmekteydi.
  • Sovyet sefiri çağırılarak Mustafa Kemal’in Troçki’yi kabul için şart koştuğu dört madde iletilmişti.
    *Troçki tam bir siyasi mülteci muamelesi görecektir. Bunun dışında Sovyet hükümetinin herhangi bir özel muamele isteği mevzubahis olamaz.
    *Troçki, başka bir memleketten vize temin ettiği takdirde, o memlekete gitmekte serbest olacaktır.
    *Troçki, Türkiye sınırları içinde faaliyet gösteremeyecek, neşriyat yapamayacaktır. Fakat Türkiye’de istediğini yazabilir, yazılarını Türkiye dışına yollayabilir ve oralarda bunları bastırabilir. (Zaten o sırada İstanbul’da yazıların Rusça dizilmesine de imkan yoktu. Yazıları Paris’e yollanıyordu.)
    *Troçki’yi TC’de öldürmek için Sovyetler tarafından herhangi bir teşebbüs yapılmayacağına dair kati teminat verilecektir.

Sovyet sefiri, şartları Moskova’ya duyurdu; yazılı herhangi bir anlaşma yapılmadı, şifahi sözleşme ile yetinilmişti.

  • Troçki’nin İstiklal Savaşı sırasında Türkiye’ye yardımları dokunmuş, Sovyet harbiye komiseri olarak silah sevkinde rol oynamıştı.
  • Troçki, Türkiye’ye gitmek istemediğini kati bir dille bildirmişti. Türk polisinin kendisini Beyaz Rusların intikamına terk etmesinden korkuyordu. 1918-1920 yılları arasında 300.000 Beyaz Rus İstanbul’a kaçmış, büyük kısmı başka ülkelere gitmişti. Troçki şehre vardığında İstanbul’da 3.000-4.000 Beyaz Rus vardı.
  • Troçki’nin yurtdışındaki ilk sürgün yeri İstanbul olur.
  • Troçki, eşi ve oğlu Lev Sedov’a TC vizesi verildi. Aile, Ocak 1929’da iki muhafızla, bavullarla birlikte 12 sandıkla İstanbul’a vardı. Sandıklardaki kitaplara ve belgelere gümrükte dokunulmadı. Troçki’nin cebinde, Stalin’in talimatı ile verilmiş 1500 ABD doları vardı. 1929 yılında Troçki de Stalin de 50 yaşına basmışlardı. İkisi de 1879 yılında doğmuştu.
  • Troçki İstanbul’a geldikten sonra 50 Beyaz Rus sınır dışı edildi. Bunlar gemi ile Marsilya’ya gönderildiler.
  • Basın yasağı kondu; Troçki’nin resminin çekilmesi, kaldığı yerler hakkında bilgi verilmesi yasaklandı.
  • Troçki’nin korunmasına büyük bir ekip ayrıldı, polis kadrosu takviye edildi.
  • İngiltere, Troçki’ye Türkiye’nin sığınma hakkı vermiş olmasından hiç memnun olmadı.
  • İstanbul’a varınca Mustafa Kemal’e, kendi rızası ile gelmediğini, koruma istemediğini, ülkesinden en kısa sürede ayrılmak istediğini bildiren bir not gönderir.
  • İstanbul’da uzun süre Rus konsolosluğunda kalır. Sonra Tokatlıyan Oteli’ne geçer. Bir müddet sonra şehirde kendisini daha rahat hisseder ve İstanbul içinde gezilere çıkmaya başlar.
  • Nükseden sıtma hastalığı Fransız Hastanesi’nde tedavi edilir. Mide sancılarından sık sık şikayet eden Troçki, Türkiye’de, Fransa’da, Norveç’te, Meksika’da tedavi görmüştür.
  • Tokatlıyan Oteli’nden ayrıldıktan sonra Şişli’de Bomonti semtinde İzzetpaşa Konağı’na taşınmıştı. Daha sonra bu köşk yıkılarak yerine apartman yapılmış, günümüze ulaşmamıştır.
Troçki Büyükada’da özel dostluklar kurmuştur. Sivil polislerin bulduğu emniyetli Rum bir balıkçı olan Davulas Haralambos ile kayıkla denize açılır, levrekler ve ıstakozlar tutar. Troçki, Rusya ve Türkiye’de bulunan balık türleriyle ilgili akademik yayınlar yapar. Büyükada’da gövdesinde çekiç, kuyruğunda orak figürü olan balık türüne rastlar. Üzerinde çalışmaya başlar. Stalin’in de aynı Troçki gibi balıklarla ilgili araştırmaları vardır. Orak çekiç balığı ile ilgili araştırmayı Stalin tamamlar ve balığa Lenin’e ithafen Sebastes Lenini adını verir. Troçki, Sedef Adası’nın ıssız olduğunu öğrenince orada atış talimi yapmaya başlamıştı. İyi nişancıydı. Pantolonunun her iki cebinde de birer tabanca taşıyordu. Troçki’nin Meksika’da kaldığı evde Büyükada’dan da bir anı vardı. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Troçki Büyükada’da özel dostluklar kurmuştur. Sivil polislerin bulduğu emniyetli Rum bir balıkçı olan Davulas Haralambos ile kayıkla denize açılır, levrekler ve ıstakozlar tutar.
Troçki, Rusya ve Türkiye’de bulunan balık türleriyle ilgili akademik yayınlar yapar. Büyükada’da gövdesinde çekiç, kuyruğunda orak figürü olan balık türüne rastlar. Üzerinde çalışmaya başlar. Stalin’in de aynı Troçki gibi balıklarla ilgili araştırmaları vardır. Orak çekiç balığı ile ilgili araştırmayı Stalin tamamlar ve balığa Lenin’e ithafen Sebastes Lenini adını verir.
Troçki, Sedef Adası’nın ıssız olduğunu öğrenince orada atış talimi yapmaya başlamıştı. İyi nişancıydı. Pantolonunun her iki cebinde de birer tabanca taşıyordu.
Troçki’nin Meksika’da kaldığı evde Büyükada’dan da bir anı vardı.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • 29 gün sonra birçok şeyi kolaylaştıracak yeni bir adres belirlendi. Troçki, Büyükada’da yine İzzet Paşa’ya ait Nizam Caddesi’ndeki yalıya taşındı. Köşkte çok pencere bulunmasından şikayetçi oldu, bazıları kapatıldı. Köşk, Büyükada’da 19. yüzyıl sonlarında Galata bankerlerinden biri olan İlyasko tarafından yaptırılmış; II. Abdülhamit tarafından yakınlarından biri olan, katibi Arap İzzet Paşa’ya 1908’de Meşrutiyet ilan edilince sürgün yeri olarak tahsis edilmiştir. Ortaçağ İtalyan saraylarını andıran, üç katlı, bahçeli, yarı ahşap, tavanlarının tamamı yağlıboya tablolarla kaplı bu köşk, 1978 yılında yıkılarak yerine aynı cephe düzeninde betonarme bir bina yapılmıştır. Ünlü Çinli Lider Lin Çe ve Fransız Komünist Partisi’nin 1924-25 yıllarındaki şefi Albert Treint de Troçki’yi burada ziyaret etmiştir.
  • Troçki’nin Büyükada’ya taşınması ile birlikte dünyanın dört bir yanından buraya akın başlamıştı.
  • Troçki, İstanbul’dan da Rusya’da sol muhalefetin ortadan kaldırılmasını önlemeye çalıştı. İstanbul’dan dünyanın dört bir tarafındaki Bolşeviklerle temas kurdu; dışardan gelen genç Bolşevikler eğitilerek Troçkist fikirleri yaymak için yurtlarına geri gönderildi. Yabancı ajanslardan gelen makale tekliflerini kabul ederek hem para kazandı hem de dünyada sesini duyurmaya devam etti. Troçkistlerden maddi yardım gördü.
  • 1929 yılında İngiltere’de seçimleri İşçi Partisi kazanınca Troçki tekrar vize başvurusu yaptı. Tedavi konusu da yine gündeme geldi. Churchill, Troçki’nin kabulünün aleyhinde, H. G. Wells ve Bernard Shaw ise lehinde uğraşanlar arasındaydı. Shaw, Mustafa Kemal Paşa’nın davranışı ile İşçi Partisi başbakanı Mac Donald’ın davranışı arasındaki tezadı belirtiyor ve “bir Türk hükümetinin bir İngiliz hükümetine verdiği liberalizm dersinin” kolay kolay unulacak bir hareket olmadığını belirtiyordu.
  • İzzetpaşa Köşkü, her biri birkaç lisan bilen Paris’ten, Berlin’den gelmiş katiplerle dolup taşıyordu. Köşkte, Troçki dahil herkes silahlıydı. Büyükada iskelesi devamlı kontrol altında tutuluyordu.
  • 1930’da Troçki Türkiye’ye geldiğinden beri ilk defa, kendisine karşı bir suikast hazırlandığına dair rapor alınmıştı. Prag’da mülteci Rusların İstanbul’a bir fedai göndererek Troçki’yi öldürme planları yaptıkları bilgisi gizli servise ulaşmıştı. Tedbirler alındı, bir vukuat olmadı. 30 yıl sonra ABD’de Stalin ajanı olarak tevkif edilen kişi, 1930-32 yıllarında İstanbul’da Stalin’in ajanı olarak Troçki’nin evinde casusluk yaptığını, onun hareketlerini rapor ettiğini itiraf edecekti.
  • 1930 yılının sonlarına doğru Troçki’nin ilk eşinden Sibirya’da doğmuş ikisi de verem olan kızlarından Nina’nın ölüm haberi geldi. Diğer kızı Zina ise iki çocuğundan birini alarak Büyükada’ya babasının yanına geldi. Stalin çocuklarından birini Rusya’da bırakmasını şart koşmuştu.
  • 1930 yılında sabık Afganistan Kralı Amanullah Han’ın Büyükada’ya geldiğine dair bilgiler de vardır.
  • Büyükada’da Troçki’nin yanında olan oğlu Lev Sedov, 1931 yılında göz ameliyatı geçireceğini öne sürerek vize alıp Almanya’ya gider, 1933 yılına kadar orada kalır, Hitler’in iktidara gelmesi üzerine Paris’e kaçar. 1938 yılında Paris’te ölür. Hastane raporuna göre, geçirdiği ameliyattan sonra yataktan kalkıp düşmüş, başını vurarak ölmüştür. 1958 yılında Lev Sedov’un Stalin’in ajanları tarafından öldürüldüğü itirafı yapılmıştır.

 

Bizans İmparatorluğu 8 | Konstantinopolis 3

  • Antik Roma’nın hamamları, senato binaları, forumları, anıtsal sütunları ve bazilikaları yüzyıllarca Konstantinopolis mimar ve mühendislerine örnek teşkil etti.
  • Haliç kıyısındaki eski limanlara ek olarak I. Theodosius ve Justinyen’in yaptırdıkları liman ve silolarla, kentin dış ticaret ağına Marmara kıyısı da katıldı.
  • Şehir, en sağlam ve gelişkin savunma altyapısına sahip olmanın yanı sıra, zamanın şehirleri arasında en iyi iaşe sistemine de sahipti. Birçok büyük açık ve yüzlerce kapalı sarnıçtan ve yaklaşık 200 kilometreyi bulan ve uzun mesafelerden su taşıyan kemer ağından oluşan su tedarik sistemi, 1204 Dördüncü Haçlı Seferi’ne kadar büyük ölçüde işlevini yerine getirmeye devam etti.
  • Her çeşit tüccar Konstantinopolis’e gelirdi. Kentin günlük geliri, dükkanlardan ve pazarlardan gelen kira, deniz ve kara yoluyla gelen tüccarlardan alınan gümrük vergisi, yirmi bin altına ulaşırdı.
  • Şehre gelen tüccarların isimleri kaydedilir, kente silahsız olarak ve bir seferde en fazla 50 kişi, İmparator temsilcisi eşliğinde girerlerdi. Rus tüccarlar ticaretlerini vergiden muaf yürütürlerdi.
  • Ancak 14. yüzyıla gelindiğinde Cenevizliler şehirde büyük bir zenginlik ve güce kavuşmuşlar, dolaşım serbestisini ve deniz ticaretinin neredeyse bütün vergilerini ele geçirmekle kalmayıp, hazineye para getiren birçok kamu işlerini de ele geçirmişler, böylece Galata’da yılda 200.000 hyperpyron (Ortaçağ doları) vergi geliri toplanırken, Bizans yılda en çok 30.000 hyperpyron toplayabilir olmuştu. Bu bilgiyi astronom, tarihçi ve eğitimci Nikephoros Gregoras’ın yazdıklarından ediniyoruz.
Aya Sofya’nın karşısında bulunan Milion Taşı. Fotoğraf:tr.wikipedia.org

Aya Sofya’nın karşısında bulunan Milion Taşı.
Fotoğraf:tr.wikipedia.org

  • Konstantinopolis, 330-1000 yılları arasında dünyanın merkezi, medeniyetin beşiği olmuştur. IV. Haçlı Seferi için şehrin önüne gelen müttefik donanmasında bulunanlar şaşkınlığa düşmüşlerdir. Konstantinopolis hayallerinin bile ötesindedir.
  • Bütün yollar Roma’ya çıkar” sözünde kastedilen Roma, Konstantinopolis’tir.
  • 330-1453 yılları arasında bütün mesafeler Konstantinopolis’teki Milion Taşı esas alınarak ölçülmüştür. Milion Taşı sıfır kilometre noktasıdır. Taşın hemen yanındaki ofiste, isteyenlere gideceği yere kadar olan yolun Konstantinopolis’e olan uzaklığını gösteren haritalar satılmıştır.
  • Kent yönetiminin başı, praefectus urbi/eparhos, kentte imparatordan sonra gelen ikinci kişiydi. İmparatorun yokluğunda onu temsil etme yetkisine sahipti. Birinci senatör ve imparatorun danışma kurulu üyesiydi. Yiyecekten, güvenlikten, inşaatlardan, ticaretten ve üretimden sorumluydu. Pazarda fiyatları denetliyor, asayişin korunmasını sağlıyordu. Kentte tam bir yargı yetkisine sahipti. Devletin önde gelenlerinin arasındaydı. Hatta biri, III. Romanos adıyla imparator olmuştu.
  • Her bölgede de mahalleyi, polis ve itfaiyeyi denetleyen vicomagistri vardı.
  •  Şehircilik kuralları çok kesindi. Yollar en az 3.5m genişlikte olmak zorundaydı. Ev balkonlarının yerden yüksekliği 4.5m olmalı, uzunluğu 3 metreyi geçmemeliydi. Eğer birisi tarihi değeri olan bir anıtın manzarasını doğrudan görmeyi talep ediyorsa bu kıymeti takdir edebilecek eğitime sahip olduğunu ispat etmek zorundaydı. Evler birbirinin güneşini kesmeyecek şekilde yapılırdı.
  •  21 ana lonca vardı. Aynı kişi iki ayrı loncaya üye olamazdı. Oğul genellikle babasını izlerdi. Loncanın her üyesi sadece kendi ticaretini yapabilirdi. Aracı yoktu. Her üretici malını doğrudan tüketiciye satardı. Her lonca ticaretini şehrin o işe ayrılmış bölümünde yapardı. Sadece yaş sebze satıcılarının şehrin her yerinde dükkanları olmasına izin verilirdi. Bedava olarak halka sunulan bazı hizmetlerin de loncaları vardı, polis hizmeti gibi.
  •  Söylentiye göre, Hazreti İsa’nın bebekken yıkandığı taş beşik, Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde Kudüs’ten Beşiktaş İskelesi’ne getirilmişti.
  •  Fatih Sultan Mehmet zamanında Üsküdar (Bizans’ta Skoutarion) Tekfuru’nun kızı ile meşhur olan Bizans’ın Kız Kulesi yıktırılarak yerine yenisi yapılmış, bu yeni yapıya toplar yerleştirilmiştir.
  •  Prinkipo’ya (Büyükada) II. Justinyen döneminde (669-711), görkemli bir saray yaptırılmış, hanedanın gözden düşen fertlerinin ya da hanedana karşı olan soyluların sürgün yeri olmuştur. Ada, adını da buradan almıştır: Prinkipo, Prens Adası demektir.
  •  Şehirde zengin fakir mahallesi ayrı değildi. Zengin evlerinin etrafında orta sınıf hatta fakirlerin evleri vardı. Zenginlerin evlerinin etrafı yüksek taş duvarlarla çevriliydi.
  •  Roma’da olduğu gib, su kanalları halka sürekli temiz su sağlıyor, yeraltındaki kanalizasyon atıkları topluyordu. Şehrin suyu tuzlu olduğu için şehre Istranca Dağları’ndan su kemeri ile su getiriliyordu.  Valens Kemeri 373 yılında tamamlanmıştı. Şehre saldırı olduğunda su sistemi bozuluyordu. Aksi takdirde şehirde su çok boldu. Meydanlardan, köşelerden su alınabiliyor, para ödenmiyordu.
  • Yapımına I. Konstantin döneminde başlanan Konstantinopolis’in su sistemi Vize’ye kadar uzanıyordu.
  •  Su kaynakları kıymet sırasına göre: kaynak suyu, kuyu suyu, ırmaktan alınan su ve göl suyu olarak değerlendiriliyormuş.
  •  Kanalizasyon kanalları içine insan girebilecek şekilde yapılmıştı,  senede birkaç kez temizlenirdi. Son dönemde sistem çalışmıyordu, atıklar denize boşaltılıyordu.
  • Konstantinopolis, büyük miktarda depolanan tahıl siloları ve pek çok su deposu ile her zaman uzun bir kuşatmaya dayanabilecek güçteydi. Denizden gelebilecek saldırılara karşı Haliç’e zincir gerilmişti.
  •  Şehrin bedava hastaneleri, sokak aydınlatması, kanalizasyonu ve itfaiyesi vardı.
  • Günde yaklaşık 80.000 bedava ekmek dağıtılır, İmparatorların halka et, meyve ve sebze dağıttırdığı da olurdu. Açık hava pazarları yaygındı.
  • Bizans’ta hayat önemli ölçüde evin dışında geçerdi. Her sosyal sınıftan kişiler arkadaşları ve komşuları ile sokakta buluşurlar, konuşurlardı. Sokaklarda ve büyük açık forumlarda buluşmak gelenekseldi. Sokak kahveleri ve lokantaları yaygındı. Sokak müzisyenleri ve Jonglörler vardı.. Pandomim ve müzikal oyunlar oynanır, sirk ve karnavallar yapılırdı. Hipodromda araba yarışları gelenekseldi. 
Hamam süslemesi olduğu düşünülen, Saraçhane’de Bozdoğan Kemeri’nin yanında bulunmuş, mermer Afrodit heykeli gövdesi. Bozdoğan Kemeri yanında, Konstantinianai ismiyle anılan semtte bu hamama ait olduğu kabul edilen görkemli duvar kalıntıları bulunmuştur. Tarihi kaynaklara göre bu hamam İmparator I. Konstantin (324-337) ya da Konstantius (337-361)tarafından yaptırılmıştır. Ayios Menas Kilisesi arkasındaki Anastasius Sütünu’na yakın bir yerdedir ve içi, bir çok heykelle donatılmıştır. İstanbul Arkeoloji Müzeleri.

Hamam süslemesi olduğu düşünülen, Saraçhane’de Bozdoğan Kemeri’nin yanında bulunmuş, mermer Afrodit heykeli gövdesi. Bozdoğan Kemeri yanında, Konstantinianai ismiyle anılan semtte bu hamama ait olduğu kabul edilen görkemli duvar kalıntıları bulunmuştur. Tarihi kaynaklara göre bu hamam İmparator I. Konstantin (324-337) ya da Konstantius (337-361)tarafından yaptırılmıştır. Ayios Menas Kilisesi arkasındaki Anastasius Sütünu’na yakın bir yerdedir ve içi, bir çok heykelle donatılmıştır. İstanbul Arkeoloji Müzeleri.

Konstantinianai Hamamı’na ait olduğu düşünülen, mermer, 5.-6. yüzyıllara tarihlenen boğa başlı büyük konsol. İstanbul Arkeoloji Müzeleri.

Konstantinianai Hamamı’na ait olduğu düşünülen, mermer, 5.-6. yüzyıllara tarihlenen boğa başlı büyük konsol.
İstanbul Arkeoloji Müzeleri.

Hamamı süsleyen heykellerden birine ait kaide. Kazılarda bu hamama ait olduğu düşünülen birçok mimari parça ele geçmiştir.

Hamamı süsleyen heykellerden birine ait kaide. Kazılarda bu hamama ait olduğu düşünülen birçok mimari parça ele geçmiştir.

  • Umumi hamamlar, sosyal toplantı yerlerindendi.
  • Kelt ve Germen halkının etkisiyle olduğu söylenen, Yunan ve Roma’da heykellerde ve gymnasiumda çıplaklık, özellikle de erkek çıplaklığı çok yaygındı. Sparta’da kadınlar da çıplak güreş yapıyor, gymnasiumda çıplak erkekleri seyrediyorlardı. Sparta iffetli kadın yetiştiremedi diye eleştirilmişti. Yunan heykelinde  cinsel organ, vücuda orantılı olmayan şekilde yapılır, cinsel organa başka dilde isim verilir, organın adı net telaffuz edilmezdi. Romalılar Yunanca, Yunanlar Trak dili kullanırdı.
  •  İyi bir Hıristiyanın çıplak gözükmeyeceği öne sürülerek, kilise Roma hamamına karşı çıkmıştı.
  • Miletos’ta genç kızlar arasında intihar yaygınlaşınca, intihar eden kızın cesedinin agorada çıplak olarak teşhir edileceği söylenince intiharlar durmuştu.
  • Musevilerin Olimpiyat Oyunları’na katılması yasaktı. Sünnetin, kapatılması gereken yeri açıkta bıraktığı düşünülürdü. Bir Yahudinin, bir başka Yahudiye çıplak görünmesi uygun bulunmazdı. Hıristiyanlık da çıplak insan vücüdunu İlk Günah’ın izini, çirkinliğini taşıdığını düşündüğü için hamam kültürüne karşı çıkmıştır. Gece karanlıkta, gölgesi dışa vurmasın diye tahta perde arkasında yıkanmak tercih edilirdi.
  • Keşişlere yılda iki kere yıkanma izni veriliyordu. Bu halkta tepki yaratmış, hamam kültüründen vazgeçilememişti.
  • Konstantinopolis’te de Roma’da olduğu gibi hamamlar yönetimin halkın kullanımına sunduğu kamu tesisleriydi. Hamamlar ve Hipodrom imparatorluğun lutfunun birer göstergesiydi.
  • Büyük Konstantin şehri kurarken kentte iki eski hamam vardı. Ahilleus Hamamı ve Severus’un yaptırdığı büyük Zeuksippos Hamamı. Konstantin bu büyük hamamı onartmıştı. Büyük Konstantin’in yaptırdığı hamamlar şehrin öbür ucunda, soyluların yerleşim alanı Konstantianai mahallesinde, Mausoleion’un yanındaydı. Bazı kaynaklarda Konstantianai Hamamı’nı yaptıranın Konstantius olduğu belirtilmektedir.
  •  Hamamın bakımı, çevresine yapılan dükkanlardan gelen gelir ile yapılırdı.
  • Konstantinopolis hamamlarında sosyete kadınları yeni elbiselerini ve mücevherlerini teşhire gidiyor, son dedikodular yapılıyordu.

    Pagan kent devletinden Roma İmparatorluğu’nun eyalet merkezine, daha sonra Hıristiyan Roma’nın başkentliğine doğru yükseliş ve çöküş, ardından Müslüman Osmanlılar’ın elinde yeniden büyük bir imparatorluk merkezi haline geliş  ve tekrar çöküş, laik Cumhuriyet ile birlikte politikadan ve dinsellikten arındırılmış yeni bir kimlik kazanış… İşte İstanbul’umuz.

    Herkül Millas ve Özdemir İnce’ye Türkçesi için teşekkür ederek, Konstantin Kavafis’ten (1863-1933) bir şiir paylaşıyorum.

Bizans anıtlarına blogumuzda ayrı ayrı değineceğiz.

Bizans anıtlarına blogumuzda ayrı ayrı değineceğiz.