Etiket arşivi: Büyük İskender

Şiddet 59| Devlet Şiddeti 5

Savaş ve Tecavüz

  • Roma’nın krallık döneminden beri savaş ekonomik bir faaliyettir.
  • Ulusların açık onayı alınarak yapılan savaş, sıcak savaş olarak adlandırılır.
  • ABD’li sosyolog Robert Alexander Nisbet (1913-1996), tarihte savaş koşullarında doğmamış olan ve kökü özel savaş disiplinlerine dayanmayan, bilinen hiçbir devlet yoktur, der. Bu açıdan bakıldığında devlet, savaş yapma aygıtının kurumsallaşmasıdır.
  • İkinci Dünya Savaşı, yedi kıtanın altısında, okyanusların tümünde yaşanan, elli milyon insanın ölümüne, yüz milyonlarcasının yaralanmasına yol açan, uygarlık merkezlerini yerle bir eden bir trajedi idi.
  • 1950-1970’lerde ABD ve Komünist ülkeler arasında vekalet savaşları (proxy wars) yapıldı. İki taraf doğrudan birbiriyle savaşmak yerine, üçüncü tarafların savaşlarına müdahil oldular. ABD ve Sovyetler Birliği Kore, Küba krizi, Afganistan aracılığıyla birbirlerine meydan okumuşlardı.
  • Şiddetli bir korku, aşırı fiziksel zorluk, korkunç yaralanmalar, kollarında ölen arkadaşlar gibi savaşçıların yaşadıkları koşulların yol açtıklarına çeşitli savaşlarda çeşitli isimler verildi:
    Birinci Dünya Savaşı sonrası savaş bunalımı,
    İkinci Dünya Savaşı sonrası savaş nevrozu,
    Vietnam, Irak, Afganistan savaşları sonrası yaşananlara ise post travmatik stres bozukluğu (PTSB) dendi. PTSB, travmatik bir olayın fiziksel olarak yeniden yaşanması, kabuslar ya da geriye dönüşler ile tekrar tekrar ortaya çıkarak anksiyete ve depresyona yol açmasıdır.
  • 18 yaşın altındakileri askere alan ülkelere yaptırım uygulama gayretleri varsa da, Irak, Myanmar ve Afganistan gibi ülkelerin ordu ya da milis kuvvetlerde çocuk asker kullandığı biliniyor.
  • Çocuklukta yaşanan cinsel taciz, fiziksel taciz, suç, büyük araba kazaları gibi savaş da psikolojik travmanın önemli kaynaklarından biridir.
İsrail-Filistin davasında “taş atan çocuklar” intifadanın sembolü olmuşlardı. 2017 yılında da Kudüs direnişinin sembolü çok sayıda İsrail askeri tarafından askeri karakola gözleri bağlı şekilde götürülen Fevzi el Cuneydi oldu.  Fotoğraf: AA, Wisam Hashlamoun.

İsrail-Filistin davasında “taş atan çocuklar” intifadanın sembolü olmuşlardı. 2017 yılında da Kudüs direnişinin sembolü çok sayıda İsrail askeri tarafından askeri karakola gözleri bağlı şekilde götürülen Fevzi el Cuneydi oldu.
Fotoğraf: AA, Wisam Hashlamoun.

İkinci Dünya Savaşı sırasında seks kölesi olmuş ve hayatta kalmayı başarmış Güney Koreli bir Konfor Kadını. Fotoğraf: https://onedio.com

İkinci Dünya Savaşı sırasında seks kölesi olmuş ve hayatta kalmayı başarmış Güney Koreli bir Konfor Kadını.
Fotoğraf: https://onedio.com

  • Büyük İskender’in MÖ 334 yılında yaptığı İran Seferi sırasında iki askeri, evli iki İranlı kadına tecavüz ettikleri için İskender’in emri ile asılmışlardı.
  • İkinci Dünya Savaşı sırasında Japon ordusu, askerlerinin cinsel ihtiyaçlarını karşılaması için birçok Koreli kadını, senelerce seks kölesi haline getirdi, bu kadınları kenef diye adlandırdı. Sayıları 200.000’e yaklaşan bu kadınların oluşturduğu topluluğu ise Konfor Kadınları diye adlandırdı. Askerlere hizmet verilmesi için oluşturulan evlerin aşırı sağlıksız koşulları ve cinsel yollarla bulaşan hastalıklar nedeniyle birçok kadın hastalanmış, hastalanan kadınlar ya askerlerce bizzat öldürülmüş ya da ölüme terk edilmiştir. Güney Kore hem bir özür, hem de bu durumun mağdurlarına tazminat ödenmesini istese de, 2015’in sonuna kadar Japonya bu yaşananlardan dolayı ne özür dilemeyi ne de mağdurlara para ödemeyi kabul etmedi. Birçok Japon politikacı tarafından olayın normal bir durum olduğu dillendirildi. Ancak, kamuoyu baskıları ve yapılan eylemler sonucunda 2015 yılında Japonya hem özür diledi hem de mağdurlara ve ailelerine yaklaşık 8 milyon Dolar tazminat ödemeyi kabul etti.
  • Günümüze yakın bir tarihte gündeme geldiği ve uzun süre gündemden düşmediği, ayrıca bir de isim verildiği için Koreli kadınların yaşadığı trajedi aslında tekil bir olay olarak görülmemeli. Savaşa maruz kalmış tüm ülkelerde kadınların yaşadığı durum ve ardından politikacıların yaptığı açıklamalar hemen hemen aynı. Savaş, savaşan erkeğe olduğu kadar, cephe gerisindeki kadına da cehennem hayatı yaşatan bir durum.
  • 1931’de Japonya’nın Mançurya’yı işgal etmesiyle başlayan Çin işgalinde çok önemli bir tarihsel vaka olan Nanjing Katliamı’nda Japon askerleri tarafından 200-300 bin Çinlinin öldürüldüğü, 20 bin civarında kadına tecavüz edildiği tahmin edilmektedir.
  • 1990’lı yıllarda Yugoslavya’nın parçalanması ile başlayan milliyetçi çatışmalarda Sırp ordusunun kurduğu kamplarda Hırvat ve Müslüman kadınlara sistematik olarak tecavüz edildi ve bu kadınlar hamile bırakıldı. Sırp kültüründe, Katolik Hırvatlar ve Müslüman Boşnaklarda olduğu gibi, çocuğun babanın tohumundan oluştuğu ve annenin yalnızca kuluçka vazifesi gördüğü inancı yaygındır. Kadınlar, kişisel aşağılanmalarının yanı sıra; onuru, kadının namusu ile özdeşleştiren kültürlerde halklar da aşağılanmış kabul edilirler. Hayatta kalan Müslüman kadınlar, eşleri ve aileleri tarafından reddedildiler.
  • 1994 yılında yaklaşık yüz gün içinde 800.000 Tutsi ve ılımlı Hutu‘nun, aşırı uç Hutular tarafından öldürüldüğü Ruanda katliamı neticesinde Hutu ağırlıklı hükumet düşürülmüş, öç almak isteyen Tutsilerin saldırması ile yüz binlerce Hutu, komşu Zaire‘ye (Kongo Cumhuriyetine) sığınmıştı. Aile ve Kadın Bakanı, Hutu milislerinden, Tutsi kadınlarına ve genç kızlarına öldürmeden önce tecavüz etmelerini istemişti. Kendisi de kadın olan bu bakan, soykırımı teşvikten uluslararası mahkemeye çıkartılan ilk kadın olmuştu.
  • Kadının iffetinin, ailenin, ülkenin, halkın onuruyla özdeşleştirildiği durumlarda kadınlar, birden çok defa cezalandırılmış oluyor.
  • 1993 yılında Viyana’da, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu’nda tecavüzün ve her çeşit cinsel şiddetin savaş suçları listesine alınması kararlaştırıldı. Sonraki toplantılarda bu karar, bazı Müslüman ülkelerle Vatikan Devleti’nin bazı maddelere muhalefet şerhi koymasına rağmen onaylandı. Anlaşmanın pratik sonuçlarının sınırlı kalacağı bekleniyor.
  • 2000’li yılların ürünü IŞİD, Ezidi kadınları kaçırıp köle pazarında sattı; bir kadına on militan tecavüz edince kadının Müslüman olduğu, tecavüz edenin de sevaba girdiği yalanlarıyla kız çocuklarının, kadınların rahimleri paramparça edildi.
  • Savaş, tüm çirkinliklerine kesinlikle tecavüzü de ekliyor.

 

Libya 39 Cyrene 1

  • UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki kenti, MÖ 7. yüzyılda Santorini Adası’ndan gelen Yunanlar’ın kurduğuna inanılır.
  • MÖ 331’de Büyük İskender, daha sonra Ptolemy Hanedanı, MÖ 96’da ise Roma’nın eline geçen kent, Roma’nın önemli kentlerinden biri, bölgenin başkenti oldu ve Yunan özelliklerini korumaya devam etti.
  • MS 115’te yaşanan Yahudi ayaklanmasında kent yağmalandı, şehir harap oldu.
  • Roma İmparatoru Hadrianus (76-138) şehri neredeyse yeniden inşa etti. Hadrianus, kentin ikinci kurucusu sayılır. Artık kent mimarisine Roma özellikleri hakimdi.
  • 262 ve 365 yıllarında yaşanan iki depremde şehir yerle bir oldu, başkent Tulmeyse’ye taşındı. Sonra Cyrene yavaş yavaş tarihten silindi.
  • Cyrene’nin yeniden keşfedilmesi 1705’te Fransızlar sayesinde oldu. İlk kazılar yıllar sonra İtalyan ordusu tarafından yapıldı.
  • Cyrene, felsefe okulunun kurucusu, Sokrates’in öğrencisi Aristippos’a (MÖ 435-386); aritmetik, geometri, astronomi bilgini Theodorus’a; matematik, coğrafya, astronomi bilgini Eratosthenes’e (MÖ 276-194) ev sahipliği yapmış bir kentti. Eratosthenes, dünyanın çevresini hesapladığı bilinen ilk insandır, İskenderiye’de ölmüştür. 5. yüzyılda yaşamış olduğu düşünülen, kendi adı ile anılan spirali hesap eden bilgin Theodorus için, Platon’un onunla birlikte çalışmak için Cyrene’ye geldiği rivayet edilir. Bilgin hakkındaki tek ilk elden bilgi Platon’un üç yerinde ondan bahsettiği Diyaloglar’dır.
Cyrene’nin Atina tarzı Agora’sından görüntüler. Dört bir yanı Dorik sütunlarla çevrili meydanın Yunanlar tarafından sivil ve askeri spor alanı olarak yapıldığı; Romalılar tarafından politik tartışmaların ve toplantıların yapıldığı Forum’a dönüştürüldüğü düşünülüyor. Yunanlar tarafından spor amaçlı kullanılan kapalı mekanlar Roma döneminde resmi daireler olarak kullanılmaya başlanmış. Tam ortada bulunan, basamakları kalmış olan yükseltinin Jul Sezar’a adanmış bir tapınak olduğu sanılıyor. Şehrin kurucusu olduğu düşünülen Kral Batus’un mezarı da Agora’daymış. Kentin iki ana caddesi var: Biri Apollon Tapınağı’ndan Agora’ya uzanan Kutsal Yol, diğeri ise Agora’dan Akropolis’e uzanan Kral Batus Yolu. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Cyrene’nin Atina tarzı Agora’sından görüntüler.
Dört bir yanı Dorik sütunlarla çevrili meydanın Yunanlar tarafından sivil ve askeri spor alanı olarak yapıldığı; Romalılar tarafından politik tartışmaların ve toplantıların yapıldığı Forum’a dönüştürüldüğü düşünülüyor. Yunanlar tarafından spor amaçlı kullanılan kapalı mekanlar Roma döneminde resmi daireler olarak kullanılmaya başlanmış. Tam ortada bulunan, basamakları kalmış olan yükseltinin Jul Sezar’a adanmış bir tapınak olduğu sanılıyor.
Şehrin kurucusu olduğu düşünülen Kral Batus’un mezarı da Agora’daymış. Kentin iki ana caddesi var: Biri Apollon Tapınağı’ndan Agora’ya uzanan Kutsal Yol, diğeri ise Agora’dan Akropolis’e uzanan Kral Batus Yolu.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Meydana girişler doğu ve güney kapılarından sağlanıyormuş. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Meydana girişler doğu ve güney kapılarından sağlanıyormuş.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Cyrene’nin tiyatrosu. Kentin en zengin dönemi olan MÖ 4. yüzyılda Artemis Tapınağı yapıldı ve nekropol kuruldu. MÖ 331 yılında Cyrene Büyük İskender’in idaresine geçti. Sonra gelen Ptolemy Hanedanı döneminde kente tiyatro ve gimnasyum yapıldı, kentin her yanı çeşmelerle süslendi ve kent, 5,5 km uzunluğunda bir sur ile çevrildi. Kentin en eski yapılarından biri olan tiyatronun Yunanlar tarafından yapıldığı düşünülüyor. Buradaki en eski kalıntılar, sahne ve orkestraya çok yakın oturma yerleri Yunanları işaret ediyor. Tiyatro bin kişi alabiliyor. Burası Romalılar tarafından amfitiyatroya dönüştürülmüş. Amfitiyatro, gladyatör ve vahşi hayvan oyunları için kullanılan, daire ya da elips biçimli, yükselen tribünlerden oluşan bir yapıdır. Tiyatro, yarım daire bir yapı iken, amfitiyatro çift tiyatro, yani dairesel ya da elips şeklindedir. Amfitiyatrolar ahşap malzeme yerine taşla yapılırdı. Cyrene’de de vahşi hayvan oyunları için yapıyı kullanabilmek için, ilave oturma yerleri eklenmiş, sahneye çok yakın olan oturma yerlerinin bulunduğu yere bir duvar yapılmış, sahneye giriş çıkış için bir tünel inşa edilmiş. Cyrene’de bir tiyatro daha olduğu ama 262 yılındaki büyük depremde yıkıldığı düşünülüyor. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Cyrene’nin tiyatrosu.
Kentin en zengin dönemi olan MÖ 4. yüzyılda Artemis Tapınağı yapıldı ve nekropol kuruldu. MÖ 331 yılında Cyrene Büyük İskender’in idaresine geçti. Sonra gelen Ptolemy Hanedanı döneminde kente tiyatro ve gimnasyum yapıldı, kentin her yanı çeşmelerle süslendi ve kent, 5,5 km uzunluğunda bir sur ile çevrildi.
Kentin en eski yapılarından biri olan tiyatronun Yunanlar tarafından yapıldığı düşünülüyor. Buradaki en eski kalıntılar, sahne ve orkestraya çok yakın oturma yerleri Yunanları işaret ediyor. Tiyatro bin kişi alabiliyor. Burası Romalılar tarafından amfitiyatroya dönüştürülmüş. Amfitiyatro, gladyatör ve vahşi hayvan oyunları için kullanılan, daire ya da elips biçimli, yükselen tribünlerden oluşan bir yapıdır. Tiyatro, yarım daire bir yapı iken, amfitiyatro çift tiyatro, yani dairesel ya da elips şeklindedir. Amfitiyatrolar ahşap malzeme yerine taşla yapılırdı.
Cyrene’de de vahşi hayvan oyunları için yapıyı kullanabilmek için, ilave oturma yerleri eklenmiş, sahneye çok yakın olan oturma yerlerinin bulunduğu yere bir duvar yapılmış, sahneye giriş çıkış için bir tünel inşa edilmiş.
Cyrene’de bir tiyatro daha olduğu ama 262 yılındaki büyük depremde yıkıldığı düşünülüyor.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Kral Batus Yolu’nda muhteşem sivil bir yapı var: 2. yüzyılda Apollon Tapınağı’nın baş rahibi Jason Magnus’un evi. Girişi mermerle süslenmiş. Evin odaları iç avlunun etrafına sıralanmış. Avluyu heykeller süslüyormuş. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Kral Batus Yolu’nda muhteşem sivil bir yapı var: 2. yüzyılda Apollon Tapınağı’nın baş rahibi Jason Magnus’un evi. Girişi mermerle süslenmiş. Evin odaları iç avlunun etrafına sıralanmış. Avluyu heykeller süslüyormuş.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Mermer zeminin süslemeleri. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Mermer zeminin süslemeleri.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Jason Magnus’un evinin mozaik süslemeleri. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Jason Magnus’un evinin mozaik süslemeleri.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Kentteki en eski tapınaklardan biri Apollon Tapınağı. Apollon, ışık ve güneş tanrısıdır. Leto ile Zeus’un oğludur. Elinde güneş ışınlarını tutar. Yunan mitolojisindeki güneş tanrısı Helios ile bir tutulur. Apollon, Cyrene’nin koruyucu tanrısıdır. İki yanı altışar, diğer iki kenarı on birer sütunlu tapınak, MÖ 364 yılındaki depremde yıkılmış, yeniden yapılmış. MS 115 yılındaki Yahudi ayaklanmasında tekrar zarar görmüş. 2. yüzyılda Romalılar tarafından yapılan tapınak eskilerinin temeli üzerine kurulmuş. Yıkılan birinci ve ikinci tapınağın izleri barizdi. 1861’de tapınakta bulunan Lir Çalan Apollo heykeli British Museum’da sergileniyor. Tapınağın yanındaki anıtsal çeşme de görülmeye değer.
120-150 yıllarına tarihlendiği düşünülen, Cyrene’nin Apollon Tapınağı’nda 1861 yılında İngiliz arkeologlar tarafından yapılan kazılarda ele geçirilip British Museum’a götürülen mermer heykellerden biri. Fotoğraf:www.britishmuseum.org/collectiononline

120-150 yıllarına tarihlendiği düşünülen, Cyrene’nin Apollon Tapınağı’nda 1861 yılında İngiliz arkeologlar tarafından yapılan kazılarda ele geçirilip British Museum’a götürülen mermer heykellerden biri.
Fotoğraf:www.britishmuseum.org/collectiononline

İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde sergilenmekte olan, mermer Artemis heykeli. Cyrene’den ülkemize getirilmiş olan bu heykel, MÖ 2. yüzyılda yapılmış Helenistik orijinalinin Roma dönemindeki  kopyası. Fotoğraf: İstanbul Archaeological Museums, Alpay Pasinli, A Turizm Yayınları, 2001.

İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde sergilenmekte olan, mermer Artemis heykeli. Cyrene’den ülkemize getirilmiş olan bu heykel, MÖ 2. yüzyılda yapılmış Helenistik orijinalinin Roma dönemindeki kopyası.
Fotoğraf: İstanbul Archaeological Museums, Alpay Pasinli, A Turizm Yayınları, 2001.

 

 

Özbekistan Gezisi 47 Özbek Yemekleri

  • Pamuk yağı yemek pişirmekte kullanılıyor. Dolayısıyla yemekler biraz ağır oluyor.
  • Özbek pilavı en ünlü yemekleri. Gerçekten çok lezzetli. Pirincin az bulunduğu zamanlarda bayram yemeğine dönüşüyor.
  • Eski Yunanlar pirinci Büyük İskender’in Hindistan’a düzenlediği seferden sonra tanıdılar.
  • Romalılar pirinç ile yapılan yemeklere düşkün değillerdi.
  • Bizans ve Girit metinlerinde pirincin ilk kez tatlı yapımında kullanıldığı yazılı.
  • Pirinç, Ortadoğu’ya Moğol istilasıyla geldi. 13.-15. yüzyıl arasında bölgeyi istila eden Moğollar pirinci Çin’den getirdiler. Böylece pirinç Safevi Sarayı’nda ve aristokrasisinde moda oldu. 16. yüzyıl başında Safevi mutfağında çok çeşitli pirinç pişirme teknikleri geliştirildi ve bugün anlaşıldığı biçimiyle pilav Safevi Sarayında yaratıldı. Osmanlıların pirinç-pilav kültürü ayrı bir gelişim çizgisi izledi. Bu farklılıklar bugün de devam ediyor. İranlıların yöntemine süzme denir. Pirinci haşlayıp süzerler, yağ ilave ederler. Osmanlılar’da en sık kullanılan yöntem, pirincin suyunu çekinceye kadar tuzlu suda pişirip  yağ dökülmesi idi.
  • Pilavın asıl yurdu Çin’dir. Pilav bugünkü Türkmenistan’da mükemmelleştirilmiştir. İranlılar 4. yüzyıldan beri pirinci tanıyor olmalarına karşın ancak 17. yüzyılda bizde olduğu gibi törensel biçimde sunmaya başlamışlardır. Evliya Çelebi Bitlis’te konuk edildiği paşanın evinde 14 çeşit pilav sunulduğundan söz eder. Pilav, Osmanlı yemek kültüründe özel itibarı olan bir yiyecek olduğundan pilav yemek ve yedirmek, ayrı bir anlam taşırdı. Saray mutfağında üç ayda bir ulufelerini almaya gelen beş bine yakın yeniçeriye çorba, pilav ve zerde pişirilir, mutfağın önündeki avluda sunulurdu. Bu yemek listesi hiç değişmemiştir.
  • Sicilya, İspanya ve Fransa’ya pirinç tarihte ilk kez Araplar tarafından ulaştırılmıştır. Batılıların 15. yüzyılda ilaç niyetine kullandıkları, Osmanlı ordusunun temel besin maddesi olan Asyalı pirinç, en geç 14. yüzyıl itibariyle Türkler tarafından Anadolu’ya tanıştırılmıştı. Avrupalılar, pirinç pilavına Türk pirinci diyorlardı.
Özbekistan gezimizde pek çok kez evlerde ağırlandık. Hepsinde çok sıcak karşılandık. Tüm ikramlar çok lezzetliydi. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Özbekistan gezimizde pek çok kez evlerde ağırlandık. Hepsinde çok sıcak karşılandık. Tüm ikramlar çok lezzetliydi.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Ünlü Özbek pilavından başka norin denen, at etli erişte ve şaşlık da gözde Özbek ana yemeklerinden.
  • Sürekli yinelenen ve her seferinde saatlerce süren çay ikramı bir Özbek adetidir. Eski zamanlarda içilen çayın tuzlu ve yağlı olduğunu okudum. Bu çaya Özbekler Kalmuk çayı derlermiş. Bu çaydan Tibet’te içmiştim, Tibet’te en makbul çay günümüzde de yak yağlı ve tuzludur. Zaten Kalmuklar da Budizm’in Lama koluna bağlı Türklerdir. Ama Özbekistan’da ben bu çaya rastlamadım. Bugün tuzlu çay içme adetine Kırgızlar ve Kazaklarda da rastlanmaktadır.
  • Domuz, tavşan, hindi ve güvercin eti yenmiyor. Koyun ve deve eti tüketiliyor. Çarşıda eskiden kervanlar için büyük miktarda kurutulmuş et satılırmış. Balık tutuluyor, av hayvanları üst sınıflara ayrılıyordu.
  • Boza (buza), bilinen en eski Türk içeceklerinden biridir. Darı irmiği, su ve şekerden üretilir. Günümüzde de eski Osmanlı coğrafyası ile Orta Asya coğrafyasının bazı kısımlarında yapılıp tüketilir. Balkan coğrafyasında da tüketilen bir içecektir.
  • Timur’un yaptığı bir şölende ateşte çevrilmiş veya sosla pişirilmiş at ve koyun eti parçalarının büyük deri tepsilerde sunulduğunu biliyoruz. Beyazlar giymiş, deri manşetler takmış görevlilerin etleri altın, gümüş, porselen veya pişmiş topraktan kaplarla servis ettiğini; aşçıların bunların üzerine tuzlanmış et suyu döküp, dörde katlanmış yufkalarla kapladığını elçilerin hatıratından öğreniyoruz. Etin ardından koyun etinden yapılmış köfteler ve yanında pilav sunulduğunu; sakilerin altın veya gümüş ibriklerle şeker katılmış kısrak sütü, kımız, dağıttığını; en son kavun, şeftali ve üzüm ikram edildiğini aynı kaynaktan öğreniyoruz. Ayrıca aynı şölende Timur’un Kastilyalı elçileri Çin elçilerinden daha yüksek bir yere oturtarak Çin hükümdarına hakaret ettiğini; hazırlanan yemek kaplarının önce Timur’un önüne getirildiğini; Timur’un onurlandırmak istediği kişilere en iyi parçaları yolladığını da öğreniyoruz.
  • Tarikatlar köylerde müritlerle dini ayin yapmak ve/veya topluca yemek yemek üzere buluştuğu mekanlara sahip.
Fotoğraf: www.jaleninmutfagi.com

Fotoğraf: www.jaleninmutfagi.com

Bazılarına göre Özbek Pilavı, bazılarına göre Türkistan Pilavı tarifini paylaşmak istiyoruz. Tarif, Sahrap Soysal’a aittir.

300 gr küçük doğranmış kuşbaşı kuzu eti
3 yemek kaşığı zeytinyağı
2 su bardağı (300 gr) pirinç
1 adet büyük kuru soğan
2 adet orta boy havuç
30-40 gr tereyağı
3 su bardağı sıcak et suyu
1 çay kaşığı tuz, karabiber

 

Pirinci derin bir kapta 5 su bardağı kaynar suyla 30 dakika ıslatın.

Zeytinyağını kızdırın, ince doğranmış soğanı 1-2 dakika kavurun. Eti ilave edin, 5 dakika soğanlarla beraber kavurun.

Etlerin üzerini iki parmak aşacak şekilde sıcak su ekleyin ve kaynatın. Ardından kısık ateşte, etler pişinceye kadar, yaklaşık 20-25 dakika pişirin.

Ayrı bir kapta tereyağını eritin. Pirinci yıkayıp süzün. Havucu rendeleyin. Havucu ve pirinci kızgın yağda 2-3 dakika kavurun. Tuz ve karabiberi ilave edin. 4-5 dakika daha kavurun.

Pişen etleri ve suyundan 3 bardak kadarını pilav tenceresine aktarıp karıştırın, kapağı kapatın. Pilavı orta ateşte pişmeye bırakın.

Pilav suyunu çekince ocağın altını kapatıp 30 dakika dinlendirin.

Özbek pilavının tavuklusu da yapılabiliyor.

Afiyet Olsun.

 

Özbekistan Gezisi 40 Semerkand 1

Şehr-i Sebz’den sonra, Semerkand’a gittik.

Buhara’dan sonra Semerkand biraz daha yeni geliyor. Bu durum muhtemelen, onarımdan çok, yeniden yapmaya dayanan Rus restorasyon anlayışının etkisi var.

Nadir Divan Beyi Medresesi. Hayat ağacı motifleri ve hayvan figürleri ile İran etkili bu medrese 17. yüzyılda yapılmış. Timur Semerkand’ı, efsaneleşen bir başkent olmuş, ününü Özbek fethinden sonra da korumuştur. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Nadir Divan Beyi Medresesi. Hayat ağacı motifleri ve hayvan figürleri ile İran etkili bu medrese 17. yüzyılda yapılmış.
Timur Semerkand’ı, efsaneleşen bir başkent olmuş, ününü Özbek fethinden sonra da korumuştur.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Babür Han Çağatayca yazdığı Babürname adlı eserinde Semerkand için şöyle der: “Kentin adı Semerkand, yer aldığı eyaletin adı ise Maveraünnehir’dir. Bugüne dek hiçbir düşman onu zorla ele geçiremediği için, ona ‘iyi korunan kent’ denir.”
  • Eski Yunancada adı Markandadır.
  • Büyük İskender şehri zapt ettiğinde, “Marakanda hakkında duyduğum her şey doğruymuş, bir tek farkla, hayal ettiğimden daha da güzelmiş,” demiş.
  • Edgar Allan Poe için Semerkand yeryüzünün kraliçesidir.
  • Amin Maalouf için Semerkand dünyanın güneşe dönük en güzel yüzüdür.
  Bibi Hatun Camii’nden. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu


Bibi Hatun Camii’nden.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Semerkand’ın ilk kuruluşu MÖ 5. yüzyıla gider.
  • MÖ 328 yılının sonbaharında Büyük İskender’in burada karargah kurduğu ve ilk Semerkand’ın İskender’in başkenti olduğundan kuşku duyulmuyor.
  • Semerkand, yerleşik ve göçebe iki dünyanın sınırında yer alır.
  • 9.-14.yüzyıllar arası, Maveraünnehir’in Türkleşmesinin ve Sir Derya ötesindeki göçebelerin Müslümanlaşmasının gerçekleştiği bir dönem oldu.
  • İpek Yolu’nun en işlek metropolü olarak sayısız kültüre ev sahipliği yapan Semerkand, her üç yüz yılda bir el değiştirdi. Makedonyalılar, Türkler, Araplar, Farsça konuşan Samaniler, Moğollar, Karahitaylar, Harzemşahlılar.
  • En az yüz yıl boyunca İpek Yolu ticareti Timurlu topraklarından geçen güney eksenleri üzerinden işledi.
  • 1220 yılında Cengiz Han’ın orduları şehri harabeye çevirdi. Cengiz Han’dan sonra şehir 150 yıl uykuya yatmış.
  • 1220’deki Moğol saldırısına kadar, kent daha kuzeyde, bugün neredeyse bomboş olan Efrasiyab diye bilinen yüksek yaylanın üzerindeydi. Eski İran destanlarının şeytani kralı Efrasiyab rivayete göre burada bir yeraltı sarayı inşa ettirmişti. Modern dönemde burada kazılar yapılıyor. Efrasiyab sit alanını önce Rus, sonra Özbek şimdi de Fransız arkeologlar kazıyor.
  • Timur şehri başkenti yapmaya karar verince, 35 yılda Semerkand’ı bugünkü ününe kavuşturacak eserler inşa ettirdi.
  • Timur’un torunu Uluğ Bey ise 1449 yılına kadar bu görkemli şehri bilim, sanat ve edebiyat başkenti yaptı.
  • Özbek Şeybaniler, 16. yüzyılda başkentlerini Buhara’ya taşıyınca Buhara, Semerkand’ın önüne geçti.
  • 1868’de Çarlık Rusya’nın eline geçen Semerkand, bu tarihten 20 yıl sonra Trans-Kafkasya demiryolunun buradan geçmesiyle yeniden canlandı.
  • 1924 yılında kurulan Özbek Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin başkenti oldu. Ama altı yıl sonra başkent Taşkent’e taşındı.
  • Depremlerle yıkılmış binalar Rus restoratörler tarafından yeniden inşa edildi.
  • Stalin’in terörüne uğrayan Koreliler, artık egemenlikleri sona erdiği halde devlet işlerinden daha iyi anladıkları için kendilerine ihtiyaç duyulan Ruslar, Farsça konuşan Tacikler, Afganlar ve İpek Yolu’nun en önemli kavşak noktası Fergana Vadisi’nden gelmiş arkaik uygarlıkların zamanla Müslüman olmuş birbirinden çok farklı tiplerdeki tüccarları bugün şehrin sakinleri.
  • Tarih boyunca deve kervanlarının konak yeri olmuş kentin tüccarları da ünlüydü. Maveraünnehir’e özgü görünen her tüccara Buharalı denirdi ama, erken devirlerde bile Semerkandlı tüccarlar Çin’e yerleşerek orada koloniler kurmuşlardı.
  • Samaniler döneminde Semerkandlı tüccarlar Hazar Denizi ve Volga üzerinden Vikingler ile temasa geçmişlerdi. Bunu, İskandinav mezarlarında bulunan Semerkand sikkeleri ile süslü kolyelerden biliyoruz.
  • Orta Asya’nın zenginliği daima mevcut su miktarına bağlı olmuştur. Kış sona ererken, yağmurlar ve eriyen kar sularıyla biriken çamur dışarı atılarak su kanalları temizleniyordu. Her sulama sisteminde çalışan binlerce adam, toprağı tesviye ediyor, suyun her parsele dağıtımını sağlayan arklar kazıyor veya su sistemini elden geçiriyordu. Bu geniş çaplı çalışmalar büyük toprak sahipleri veya emirler tarafından tasarlanıp yürütülürdü. Emirler, sulama ve vergi tahsilat sistemlerini gözetmeleri karşılığında devletin onlara tahsis ettiği geniş arazilerin tasarrufunu ellerinde bulunduruyordu. Timur tutsak ve kölelere büyük kanallar kazdırmıştı. Ancak su kanalları işinde sadece onlar çalışmıyordu. Nüfusun aşağı yukarı tamamı düzenli olarak su yollarını temizleme angaryasıyla yükümlüydü. Vakıf topraklarına su payları ayrılırdı.
  • İslam fethinin başlangıcından itibaren Semerkand, ünlü kağıt üretim merkezlerinden biri olmuş, ününü 18. yüzyıla kadar korumuştur. 8.yüzyılda Çinli tutsakların Araplara kağıt üretiminin sırlarını verdiği düşünülüyor. Semerkand kağıdının ünü, aşırı inceliği ve sağlamlığından kaynaklanıyordu.

 

Özbekistan Gezisi 2

2005 yılında Fest ile yaptığım Türkmenistan, Özbekistan ve Türkistan (Kazakistan) gezisinde rehberimiz sevgili Yıldırım Büktel idi. Merak ettiğim ülkeler olmasına rağmen bu kadar beğeneceğimi, bu kadar çok şey öğreneceğimi de beklemiyordum. Harika bir gezi idi. Bu gezinin Özbekistan kısmını sizlerle paylaşacağım. Ancak Özbekistan’da gördüğümüz yerleri,  Hiva, Buhara, Şehr-i Sebz, Semerkand ve Taşkent’i paylaşmadan önce, bazı temel noktaları anlatacağım.

2005 yılında Fest ile yaptığım Türkmenistan, Özbekistan ve Türkistan (Kazakistan) gezisinde rehberimiz sevgili Yıldırım Büktel idi. Merak ettiğim ülkeler olmasına rağmen bu kadar beğeneceğimi, bu kadar çok şey öğreneceğimi de beklemiyordum. Harika bir gezi idi. Bu gezinin Özbekistan kısmını sizlerle paylaşacağım. Ancak Özbekistan’da gördüğümüz yerleri, Hiva, Buhara, Şehr-i Sebz, Semerkand ve Taşkent’i paylaşmadan önce, bazı temel noktaları anlatacağım.

  • Özbekistan, göçebe yaşam tarzı ile yerleşik yaşam tarzlarının aynı anda yaşandığı bir ülkedir ve step, çöl, vaha, dağ gibi farklı coğrafi unsurların bileşiminden oluşur. Ülke kabaca hayvan besleyen kuzey ile toprağı işleyen güney olarak tanımlanabilir. Kızılkum Çölü’nde ne bir damla su, ne de bir tutam ot olmadığı, Karakum Çölü’nün ise yürüyerek 20 günde geçilebildiği bilinir.
  • Tarih kitaplarımızdan bildiğimiz Maveraünnehir’in büyük kısmı  burasıdır. Maveraünnehir, Ceyhun (Amu Derya) ve Seyhun (Siri Derya) nehirleri arasında kalan bölgedir. Günümüzde burası Türkmenistan, Özbekistan ve Kazakistan arasında bölünmüştür. Türkçede, nehrin ötesi anlamına gelir. Ceyhun Nehri’nin adı Yunancada Oxus olduğu için bölgeye Batı dillerinde Transoxiana denir. Orta Çağ Arap coğrafyacıları ise bölgeye Türkistan adını vermiştir.
  • MÖ 800’den itibaren İskitler (Sakalar), Fergana Vadisi’nden Harezm vahasına kadar olan topraklar üzerinde göçebe bir hanedan kurarlar. Çadırlarda yaşayan bu halkın tarihe en büyük katkısı at üzerindeyken ok atmayı başarmaları ve bunu başkalarına öğretmeleridir.
  • MÖ 530 yılında Persler bölgeye hakim olurlar ve üç satraplığa ayırırlar: Harezm, Sogdian (Zeravşan ve Fergana Vadileri) ve Baktrian (Özbekistan’ın güneyi, Tacikistan ve Afganistan’ın kuzeyi). Bu dönemde şehirleşme hızlanır, Zerdüşt dini bölgede yayılır. Zerdüşt kutsal kitabı Avesta’da bu bölgenin adı zikredilir.
  • MÖ 329’da Büyük İskender gelir, Semerkand’ı ve Zeravşan’ı fetheder, şişirilmiş koyun postlarıyla ordusuna Amu Derya Nehri’ni geçirtir, Fergana Vadisi’ne ulaşır ve en doğudaki İskenderiye şehrini kurar (bugünkü Hocent). Bölgedeki direnişi yatıştırmak için burada Roksana ile evlenir ve tek oğluna bu evlilikten sahip olur.
  • İskender’in MÖ 323’teki ölümünden sonra Selevkoslar, imparatorluğun doğu kısmına hakim olurlar; MÖ 250 yıllarından itibaren bölgede Part Devleti egemendir.
  • MÖ 138 yılında Çin imparatorunun elçisi Ferganalıların çok hızlı koşmaları ile tanınan (kan terleyen) küçük atlarından almak için bölgeye gelir. Çin elçi grubu gittikleri yerlerde Çin ipeğine gösterilen ilgiyi fark eder. Bu bilgi, İpek Yolu’nun doğmasını sağlar. MS 1. yüzyıldan itibaren ticaret bölgede önemli bir etkinlik haline gelir.
  • Budizm, Sogdianlılar vasıtasıyla Çin’e ulaşır.
  • 3. yüzyıldan itibaren Sasaniler döneminde yeni ticaret yollarının da devreye girmesi ile Sogdian ülkesi çok zengin olur.
  • Yeni göçebe akınları Altaylar’dan Beyaz Hunlar’ın (Heftalitler) gelişine kadar devam eder. 5. yüzyılda onlar Sasani İmparatorluğu’nun doğusunu işgal ederken, Siyah Hunlar da Avrupa’yı titretmektedir. “Tanrı’nın Okları” diye adlandırılan Hunlar, geçtikleri her yerde kalıcı etnik ve dilsel etki bırakırlar.
(A) Horasan, (B) Maveraünnehir, (C) Harezm Fotoğraf: Phoenix2, de.wikipedia.org

(A) Horasan, (B) Maveraünnehir, (C) Harezm
Fotoğraf: Phoenix2, de.wikipedia.org

  • Fergana ve Zeravşan tüccar ve sanatçıları çok başarılı ve zengin oldular. Ayrıca bölge Zerdüşt dininin, Budizm’in, Nasturilik’in, Yahudilik’in ve Manicilik’in karşılaştığı bir kavşak oldu.
  • Sasaniler’i mağlup eden Müslüman Araplar 649’da yeni inancı Maveraünnehir’e yaymaya başladı. 706-713 yılları arasında Buhara, Semerkand, Harezm, Taşkent Emevi Halifesi’ne düşman Horasan yöneticisi Kutayba’nın hakimiyetine girdi. 715 yılında Kutayba kendi askerleri tarafından öldürülünce Sogdianlılar ve Türkler doğan iktidar boşluğunu değerlendirdi. Abbasi Halifesi’nin otoritesi buralara ulaşamayınca bölge, bağımsız davranan yerel emirlerin eline geçti. Bölgeyi ele geçirme teşebbüsünde bulunan Tang Hanedanı bozguna uğradı.
  • 9. yüzyılda Samanoğulları bölgeyi bir asır boyunca egemenlikleri altında tuttu. Sünni İslam bölgede kök saldı. Buhara, çağın önemli sanatçı ve bilim adamlarının toplandığı bir merkez oldu.
  • 999 yılında İslamiyeti yeni kabul etmiş Türk hanedanlarından Gazneliler Horasan ve Harezm’i, Karahanlılar ise Maveraünnehir’i fethettiler.
  • 11. yüzyılda Selçuklular bölgeyi ele geçirdi. 1141 yılında Selçuklu sultanı Sancar Moğollar karşısında bozguna uğradı. Karahitay Moğolları Çin’in batısından Aral Gölü’ne kadar olan alanı çok kısa bir zamanda fethetti. Harezm ülkesi, Moğolları 13. yüzyıla kadar frenlemeyi başardı.