Etiket arşivi: burjuva sınıfı

Kahve

Kahve, kışın yaprağını dökmeyen küçük bir ağaç. Yaprakları sivri uçlu, yaprak kenarları dalgalıdır. Çiçekleriyse beyaz, yaprakların koltuklarında küme halindedir. Meyvesi, düzgün yüzeyleri birbirine değen iki tohum içerir ve kırmızıdır. Tohumları, içerdiği kafeinden dolayı uyarıcıdır. Kahve bitkisi, yabani olarak 8-10 metreye kadar büyüyebilir.  Güney Hindistan, Periyar’da ziyaret ettiğimiz Spice Village Thekkady’de kahve bitkisi.

Kahve, kışın yaprağını dökmeyen küçük bir ağaç. Yaprakları sivri uçlu, yaprak kenarları dalgalıdır. Çiçekleriyse beyaz, yaprakların koltuklarında küme halindedir. Meyvesi, düzgün yüzeyleri birbirine değen iki tohum içerir ve kırmızıdır. Tohumları, içerdiği kafeinden dolayı uyarıcıdır. Kahve bitkisi, yabani olarak 8-10 metreye kadar büyüyebilir.
Güney Hindistan, Periyar’da ziyaret ettiğimiz Spice Village Thekkady’de kahve bitkisi.

Meyva suları ve şerbetler, alkolü yasaklayan İslam dünyasında ve daha çok da Osmanlı topraklarında geliştirilmişti. Kahve de öyle. Ortaçağ’da Avrupa bunları hiç bilmiyordu.

Kahve muhtemelen Etiyopya’dan Arabistan’a getirilmiş, Yemen başlıca kahve üreticisi bölge olmuştu. Kahve tarımı 15. yüzyılda başlamış, İstanbul’da ilk kahvehane Kanuni döneminde, 1554’te Tahtakale’de açılmıştır.

İstanbul’da Eminönü’nde Mısır Çarşısı’nın arkasında yer alan Tahmis Han, 19. yüzyılda kahve ticaretinin merkezi idi. Şehirde tüketilen kahvenin büyük kısmının kavrulup, öğütüldüğü, toptan veya perakende satıldığı devlete ait bir tekel olan Tahmis Han’ın işletme hakkı Türk bir kahya gözetimindeki Ermeni’lere ait bir şirkete verilmişti. Han’da, kahve çekirdeğinin depolandığı, gruplandığı odalar, kahve çekirdeğinin kavrulduğu ocaklar, öğütüldüğü değirmenler vardı. Değirmenler  atlar tarafından döndürülürdü. Kahve toz haline gelince tartılıp elenirdi. Von Hammer, çıkan kokunun Ermeni işçilerin gözlerini yaktığını, hepsinin bir deri bir kemik kaldığını, sürekli öksürdüklerini, başlarında duran adamın da bu işi altı aydan fazla yapamadığını,  aynı şekilde değirmende çalışan atların da çok zayıf olduğunu yazmış.

Kahvenin Avrupa’ya girdiği yıllarda Protestanlık yayılıyor, burjuva sınıfı büyüyordu. Varlığını, kazanmak için çalışmaya yoğunlaştıran burjuvazi, çalışanın verimini düşüren içkiye iyi gözle bakmıyordu. Bu ortamda uyku kaçıran, sarhoşluğun tersine insanı daha dikkatli hale getiren kahve, burjuvaziye ideal içecek olarak göründü. Böylece kahvehaneler inanılmaz bir hızla yaygınlaştı. Uzun süre kahvehane bir erkek ve aynı zamanda bir iş mekanıydı. Gelişmekte olan kapitalizme özgü yeni mesleklerde çalışanlar kahvelerde hem bilgi toplar, hem müşterileriyle görüşüp iş bağlarlardı. 18. yüzyıl Avrupa’da kahvenin altın çağıdır. Bu yüzyılın edebiyatçıları ve gazetecileri de kahve müdavimiydi. Kahve bitkisi 18. yüzyılın ikinci yarısında Amerika kıtasına götürüldü ve bu kıtada kurulan kahve plantasyonlarında yapılan üretimle kahve üretiminde büyük artış görüldü. Kahve Asya, Afrika ve Amerikalar’ın tropik bölgelerinde yetiştirilmektedir. Günümüzde Brezilya en büyük kahve yetiştiricisidir.

Kahvehaneler Avrupa’da dinamizmin ve üreticiliğin mekanı olurken, Osmanlı hayatında rehavetin özel yeri olmuştur. Ama iki ayrı dünyanın ortak özellikleri de vardı. Erkeğin mekanı olmaları, bilgi alışverişinin mekanı olmaları, kıraathane adının anlattığı gibi, yayınların çok yaygınlaşıp insanın kapısına gelmediği koşullarda okuma ihtiyacının giderildiği mekan olmaları gibi.

Osmanlı’da çeşitli dönemlerde kahvehane kurumu kovuşturmaya uğradı. İşsiz güçsüz adamların mekanı haline geldiğinden ulema kahvehanelere karşı çıkmıştır. Kanuni devrinde, 1545 tarihinde Şeyhülislamlığa getirilen Ebussuud Efendi, başarılı bulunduğu için Sultan I. Süleyman’in ölümünden sonra, II. Selim devrinde de görevini sürdürmüş, pek çok önemli fetvalara ilaveten kahve içilmesini yasaklayan bir fetva da vermiştir. Fetvanın gerekçesi, kömürleşmiş her şeyin tüketilmesinin gerçek imana aykırı olduğu idi. Kovuşturmaların en serti ise IV. Murat zamanında olmuştur. Dini taassuptan çok, devletin, aylak adamların siyaset konuşup fesat çıkaracakları korkusu etken olmuştur. Çünkü o dönemde kahvehane insanların buluşup tartışacağı aşağı yukarı tek kamusal mekandı. Ebussuud Efendi’nin fetvasına ve IV. Murat’ın sayıları beş yüzü bulan kahvehanelerin hepsinin yıkılmasını emretmesine rağmen kahve tüketimi artmıştır. 1655’te seyyah Jean Thévenot, o devirde Fransa’da bilinmeyen kahveye, İstanbul’daki düşkünlüğü anlatır. Ama 1842 yılına gelindiğinde Paris’te tüketilen kahve miktarı yetmiş milyon litreye ulaşmış.

1524 yılında Mekke Kadısı halk arasında karışıklığa neden oluyor gerekçesiyle kahvehaneleri kapatmış, İslam bilginlerinden el-Cezeri 1587 tarihli yazmasında kahveyi sağlık açısından değerlendirmiş, kahvenin özellikle ibadet ve zikir için vücudu zinde tutması özelliği nedeniyle toplumun bazı kesimlerinde yaygınlaşması üzerine kapsamlı bir değerlendirme yapmıştır.

Osmanlı’da kadınlar kahveli toplantılar yapmaya başladıklarında epey hakaret ve  alaya maruz kaldılar.

Thevenot, çadırlarda bile cezvenin ateşin üzerinde olduğunu, kahve çekirdeğinin misafirin gözü önünde kavrulduğunu, arkasından taş veya tunç bir havanda dövüldüğünü veya el değirmeninde çekildiğini, tüm bu işlemlerin bizzat evin hanımı tarafından yapıldığını yazmış.

Seyyahlar, Türklerin kahveyi çok sıcak, sade ve çok sert içtiklerini; İstanbullu Hıristiyanların kahveyi şekerle tatlandırdıklarını; saray ve zengin konaklarda her fincan kahveye amber esansı konduğunu; kahvenin bazen karanfil, yıldız anason veya kakule ile çeşnilendirildiğini yazmışlar.

Kahve hakkında basılan ilk kitap, ilk baskısı 1699 yılında yapılan Antoine Galland tarafından yazılan L’Origine et les Progrés du Café olmuştur.

Şimdi, yazım bittiğine göre, sade, tercihan kakuleli, kallavi bir fincanda bol köpüklü bir kahve ısmarlıyorum.

 

Kahve tarımında sıcaklık ve yağış çok önemlidir. Tohumdan ya da çeltikle üretilen kahve bitkisi dikimden 3-4 yıl sonra meyve vermeye başlar. Etiyopya’da Tana Gölü üzerindeki adalarda manastırlar var. Hıristiyan Amhara halkı ada kıyılarında kahve yetiştiriyor. Fotoğrafta kahve fidelerini görüyoruz.

Kahve tarımında sıcaklık ve yağış çok önemlidir. Tohumdan ya da çeltikle üretilen kahve bitkisi dikimden 3-4 yıl sonra meyve vermeye başlar.
Etiyopya’da Tana Gölü üzerindeki adalarda manastırlar var. Hıristiyan Amhara halkı ada kıyılarında kahve yetiştiriyor. Fotoğrafta kahve fidelerini görüyoruz.

Guatemala, Antigua’da gezdiğimiz Bella Vista kahve çiftliğinde açık havada kurutulmakta olan kahve çekirdekleri.

Guatemala, Antigua’da gezdiğimiz Bella Vista kahve çiftliğinde açık havada kurutulmakta olan kahve çekirdekleri.

Bella Vista kahve çiftliğinde kahve çekirdeği kurutma makinası.

Bella Vista kahve çiftliğinde kahve çekirdeği kurutma makinası.

 

Etiyopya’da, kahvenin anavatanı olduklarını hatırlatmak/kabul ettirmek için her uygun yerde kahve noktaları kurulmuş. Üstteki fotoğraf Addis Ababa’da, alttaki ise Aksum’da havalimanındaki kahve köşelerini görüntülüyor. Kahve ile patlamış mısır ikram ediyorlar.

Etiyopya’da, kahvenin anavatanı olduklarını hatırlatmak/kabul ettirmek için her uygun yerde kahve noktaları kurulmuş. Üstteki fotoğraf Addis Ababa’da, alttaki ise Aksum’da havalimanındaki kahve köşelerini görüntülüyor. Kahve ile patlamış mısır ikram ediyorlar.

   Yararlanılan Kaynaklar

  • Kahve-Konyak-Puro, Murat Belge, Sanat Dünyamız, Sayı 60-61.
  • Seyahatnamelerden Seçmeler I: Kahve, Nazlı Pişkin, Yemek ve Kültür, Sayı 9.

 

 

Aydınlanma 5

Aydınlanma Döneminde Müzik ve Edebiyat

Aydınlanma çağının ilkelerine göre, bilim, sanat, din ve tüm kurumlar bireye hizmet etmeli, sıradan insana seslenebilen kültür etkinlikleri düzenlenmelidir. Önceden salt soylulara ait olan sanat ve kültür dünyasında artık orta sınıfın da dinleyici ve yorumcu olarak yer almaya başlamasıyla, etkinliklerde orta sınıfın beğenisi de gözetilmeye başlanır. Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve Anayasasının ilanı, çağın sonundaki Fransız İhtilali bu çağın önemli toplumsal olaylarıdır. Bilimsel buluşlar, endüstri devrimi, doğallığa övgü, orta sınıfın doğması, sanatı da yeni bir yola yönlendirmiştir. 18. yüzyıl insanın birey olarak değerlendiği, insancıl düşüncelerin öne çıktığı bir dönemdir. Seçkin insanlar yerine halk kitleleri önemlidir. Sokaktaki insan, gündelik yaşamı ile sanata yansımalıdır. İlk kez soyluların saraylarından başka bir yerde, halk konserleri yapılır. Toplumun yeni yapısına göre bahçede, sokakta, açık havada çalınmak üzere, eğlencelere eşlik eden, neşeli, nükteli, canlı müzik biçimleri doğar. Bu hafif türler, Barok orkestra süiti ile Klasik senfoni arasında köprü oluşturur. Müzik yalınlaştığı için amatör müzikçiler de seslendirmelerde yer alabilmeye başlar. Müziğin görevi de doğayı olduğu gibi, zarif bir anlatımla yansıtmak, gerçeğin seslerini duyurmaktır. 18. yüzyıl sonunda müzik, herhangi bir kalıbı örnek almaksızın, kendi doğal akışı içinde güzel olanı yansıtmalıdır. Teknik karmaşayı yenmiş ve aşırı süslü olmadan duygulara doğrudan seslenmelidir. Bu yüzyılın ortasında ve sonundaki ideal müzik, uluslararası bir dil sergilemeli, eğlendirdiği kadar soylu olmalıdır. Sıradan, ama duyarlı bir kulağa hemen seslenebilecek kadar yalın olmalıdır. Bu yüzyılda yeni bulunmuş olan piyano halk önünde çalınarak tanıtılmış, bir senfonik yapıtta iki ya da üç soliste yer verilerek konsertant senfoni biçimi geliştirilmiştir. Aydınlanma felsefesi, Haydn ve Mozart’ı hazırlamıştır. 1760-1780 yılları arasında senfoni orkestrasında 25-35 yorumcu yer alır, temel çalgılar yaylılardan oluşur, üflemeliler onların sesini güçlendirmek için kullanılır. Çağın sonunda üflemeliler de kendine özgü bir yer edinir. Opera, din dışı müziğin ilk örneği olarak daha 16. yüzyılda Floransa’da ortaya çıkmıştı. 17. yüzyılda opera sanatına İtalyan sanatçılar hakim oldu, 18. yüzyılda opera hakimiyeti İtalyanlardan Alman sanatçılara geçti. Bunlardan en önemlileri Christoph Gluck (1714-1787) ve Wolfgang Amadeus Mozart (1756-1791) dır. Yüzyılın ortalarına doğru, daha güncel konuların işlendiği, kendi dillerinde, konuları hafif ve gülünçlü operalar sahneye kondu. Bu çağda, Avrupa’nın müzik merkezi İtalya ve Almanya’dan Avusturya’nın başkenti Viyana’ya taşındı.

Bu çağ, nazım biçiminden çok, nesir çağıdır. Çünkü düzyazı, daha kolay anlaşılabilir. Düzyazı nettir. Latince boyunduruğundan kurtulan yazarlar kendi dillerinde önemli edebi eserler vermeye başladılar. Avrupa’da matbaanın hızlı bir biçimde yaygınlaşması, burjuva sınıfının aynı hızda büyümesi ve zenginleşmesi edebiyat ve sanata olan ilgiyi de hızla arttırdı. Onsekizinci yüzyıl Fransız düzyazısının en güzel örneklerini Voltaire, Condorcet, Rousseau ve diğer Aydınlanma yazarları verdiler. Voltaire Candide adlı romanında Aydınlanma düşünürlerinden bazılarının naive (saf) iyimserliğini hicveder. İnsanlığın sorunlarının bilimsel ilerleme ile kolayca çözümleneceği tezi ile alay eder. Voltaire, insanın, teknolojik ilerlemeye saf bir biçimde inanmak, ondan medet ummak yerine, “kendi bahçesini ekmesi” gerektiğini, kısacası kendi kendini yetiştirmesi gerektiğini savunur. Rousseau da Emile adındaki romanında eğitim konusundaki düşüncelerini geliştirir. Ona göre eğitimin amacı, insanlara bir sürü gereksiz bilgi ve rakam öğretmek yerine onlara yaşama sanatını ve iyi düşünebilmeyi öğretmektir. Aydınlanma dönemi Alman edebiyatının ilk önemli adı Gotthold Lessing’dir (1729-1781). Lessing Alman tiyatro türünün babası sayılır. Oyunlarında tolerans, kişilik asaleti gibi Akıl Çağı temalarını işlemiştir. Aydınlanma dönemi İngiliz edebiyatı oldukça zengindir. Hiciv yazarı Jonathan Swift (16671745), günümüzde bile sevilerek okunan Gulliver’in Gezileri’ni yazdı. Küçükler için bir macera kitabı olan bu eser aslında insanlığın çılgınlıklarını, savaşı, kavgayı, kötülüğü hicveden acımasız bir yergi ve eleştiri eseridir. Henry Fielding, 1749 da yazdığı Tom Jones adlı romanında günlük yaşamın insancıl bir portresini çizer. Aydınlanma döneminin en önemli yazarlarından birisi de Samuel Johnson’dur (1709-1784). Johnson, denemeleri, eleştiri ve hiciv yazıları yazmıştır, en önemli eseri ise İngilizce Dil Sözlüğüdür. Aydınlanma devri yazarları arasında ayrıca Alexander Pope, Benjamin Franklin ve Thomas Paine’i de saymamız gerekir.

1776 yılında yayımlanan bir eser çok belirleyici olmuştur: Kapitalizmin temel kitabı kabul edilen Adam Smith’in Ulusların Zenginliği adlı eseri. Smith kitabında, ekonomik yaşamın da doğal yasalara tabi olduğunu, ulusların esas zenginlik kaynağının emek olduğunu, ülkelerin mal üretimi konusunda işbirliği ve işbölümü yaparak mukayeseli avantajlarını kullanmaları gerektiğini, serbest dolaşımın sağlanması ve gümrük duvarlarının kalkması gerektiği gibi bugün kulağımıza hiç de yabancı gelmeyen ilkeleri ortaya koyar. Adam Smith, devletin ekonomik hayatta ancak iki konuda müdahalesinin kabul edilebileceğini söyler: Ülkeyi dış saldırıya karşı korumak ve kamu hizmetlerinin teşviki. Bunun dışındaki tüm faaliyetleri piyasanın, görünmez eli ile düzene sokacağını öne sürer. Daha önce, bir grup Fransız düşünürün (Fizyokratlar) ortaya attığı Laissez-faire (bırakınız yapsınlar) prensibini Adam Smith de aynen benimser. Gerek Fizyokratlar, gerekse Adam Smith, ekonomiye dışardan, kanun yolu ile müdahalenin sistemi bozarak insanları mutsuzluğa sürükleyeceğine inanırlar.