Etiket arşivi: Bizans İmparatorluğu

Bizans İmparatorluğu 139|Konstantinopolis Limanları 3 Yenikapı Kazıları 2

  • 100 ada mevkiinde ortaya çıkarılan kalıntılar olan Konstantin ve Theodosius Surları, hipoje, Potern ve mendirek Marmaray projesinde değişiklik yapılmasına neden oldu.
  • O  güne kadar yeri tespit edilemeyen, tamamen yok olduğu sanılan Konstantin Surları’nın ortaya çıkması ile kalıntıların yerinde korunmasına karar verilmiştir.
  • 4,5 metre genişliğindeki Konstantin Surları limanın batısından başlıyor, denize bakan yüzü kesme taş duvarlardan oluşuyor. Bu sur, olasılıkla Theodosius Limanı’ndan başlayıp, batıya doğru devam ederek, Samatya İstanbul Hastanesi, Fındıkzade ve Vatan Caddesi’ni izliyor; Fatih Camii’nin olduğu yeri içine alıyor ve Yavuz Selim Camii’nin olduğu yerden aşağıya, Fener semtine iniyor.
  • Konstantin Surları’nı güney yönünde kesen diğer sur duvarı ise II. Theodosius tarafından 412’de yapılan Theodosius Surları. Bugün Yedikule’den Ayvansaray’a uzanan ve Theodosius Surları’nın Yedikule’den Haliç’in girişine kadar olan kesimine Marmara Sahil Surları adı veriliyor. Theodosius Surları’nın Haliç bölümü ise Sirkeci’den Ayvansaray’a kadar uzanıyor.
  • Konstantin Surları’nın içinde deniz tarafına açılan ve suru kesen 1.60 metre genişlikte hafifçe “S” yapan gizli bir yol bulundu. 1,85 m yüksekliğindeki bu Potern’in (tünel), büyük olasılıkla, Bizans saray yapılarının bulunduğu bölgeyi deniz kıyısına bağladığı düşünülüyor. Kazılarda bulunan 958 kandilin 16 tanesi Potern’de ortaya çıkmış. Yolun üzerinde bulunan 11. yüzyıldan kalma bir atık su kanalının sonradan bu gizli yolun içine verilmiş olduğu tahmin ediliyor.
  • 100 ada olarak adlandırılan yerde ortaya çıkarılan Theodosius Suru üzerinde, dört mezar odası (hipoje) bulundu.
  • Surlar, potern ve mezar odalarının ortaya çıkarıldığı 100 ada mevkiinde, 12.-13. yüzyıla tarihlenen ve deri işleme atölyeleri olduğu tahmin edilen kalıntılar da bulundu.
  • Yenikapı kazıları, yaklaşık 58.000 metrekarelik bir alanı kapsamasıyla, İstanbul’un tarihindeki en büyük arkeolojik kazı olmuştur.
Fotoğraf:www.rayturk.net

Fotoğraf:www.rayturk.net

  • Sirkeci İstasyonu’nda yapılan arkeolojik kazılarda Erken Bizans, Bizans ve Geç Osmanlı dönemlerine ait mimari, Roma öncesi döneme ait küçük buluntu ve çanak çömlek ele geçmiştir.
  • 2004-2008 yılları arasında Üsküdar Meydanı’nda yapılan kazılarda 12.-13. yüzyıllara tarihlenen apsidal denilen yarım daire şeklinde Bizans dönemine ait şapel, kilise veya şehitlik olabileceği tahmin edilen bir yapının temel kalıntıları bulunmuştur. Üsküdar’da Arkaik, Klasik, Helenistik ve Roma çağlarına ait buluntular da ele geçmiştir.
  • Kadıköy Ayrılık Çeşmesi’nde Bizans dönemine ait sarnıç kalıntıları bulundu ve sarnıcın dilimler halinde sökülüp kaldırılmasına karar verildi.
Fotoğraf:bizansconstantin.wordpress.com

Fotoğraf:bizansconstantin.wordpress.com

  • Strabon (MÖ 64 – MS 24), akıntının palamutları sürü halinde Haliç’e girmeye zorladığını ve dar bir bölgede elle bile yakalandığını söyler.
  • Plinius (23-79), Haliç’e Altın Boynuz denmesinin, bu körfezde kaynayan balıklardan ötürü olduğunu söyler.
  • Byzantion’un bereketi üzerimize olsun diyerek 9 Aralık 2014 tarihinde yayımlamaya başladığımız Bizans dosyamızı bitiriyoruz.

 

 

Bizans İmparatorluğu 138|Konstantinopolis Limanları 2 Yenikapı Kazıları 1

  • Bazı kaynaklarda Eleutherios Limanı olarak geçen Theodosius Limanı’nın yeri yazılı kaynaklar ile eski haritalardan biliniyordu. Ancak Bizans ekonomisinde önemli bir yere sahip bu limanın planı, büyüklüğü ve gerçek konumu bilinmiyordu. Deniz kıyısından 500 metre içeride bir zamanlar bir liman olduğunu hayal etmek zor.
  • Doğu ve Batı Roma’yı yönetmiş son imparator olan I. Theodosius (379-395) tarafından yaptırılan limanda tahıl depolamak için silolar vardı. Lykos (Bayrampaşa) Deresi’nin döküldüğü geniş girintili doğal koyun güney tarafına, doğudan batıya uzanan bir dalgakıranın yapılmasıyla oluşturulan limanın, 7. yüzyıldan itibaren derenin taşıdığı mil ve artıklarla dolmaya başladığı; Mısır’ın 641 yılında Arapların eline geçmesiyle limanın eski önemini yitirmiş olabileceği düşünülüyor..
  • 10. yüzyılda buradaki silonun, şehrin kullanılan tek silosu olduğu; limanın 11. yüzyıla kadar ufak gemiler tarafından kullanılabildiği ve 13. yüzyıldan itibaren tamamen dolarak Marmara Denizi’nden 1,5 km uzaklaştığı ve kara içinde kaldığı anlaşıldı.
  • Limanda mendirek içinde dörtgen formlu blok taşlardan yapılan bir rıhtım tespit edildi. Rıhtım taşlarının hemen önünde, birbirine paralel olarak iki sıra halinde uzanan ahşap kazıkların iskeleye ait olduğu düşünülüyor.
  • Limanın Metro kazı alanında kalan bölümünde genişliği 4,80 m uzunluğu 11,70 m olan kalın ve sık kazıklardan yapılmış ikinci bir iskelesi tespit edildi. Bu iskele kazıklarının üst kısmında I. Justinyen’e (527-565) ait altın bir sikke bulundu.
  • Bizans dönemine ait kazıkların yanında, Osmanlı dönemine ait bir de kuyu bulunmuş.
  • Limanın batı ucunun yakınında 11.-12. yüzyıla ait malzeme ile beraber 9 kafatası ortaya çıkmış. Kafatasın vücuttan ayrı gömülmesinin, ölümden sonra da azap çektireceğine olan yaygın inanış, suçluların bu şekilde cezalandırılmış olabileceklerini düşündürüyor.
Fotoğraf:arkeofili.com

Fotoğraf:arkeofili.com

  • Toplam 37 gemi kalıntısı gün ışığına çıkartılmıştır. Bu adet, 2011 başına kadar dünyada toplu olarak bulunmuş en büyük batık gemi grubudur. Theodosius Limanı’nda tespit edilen batıkların çoğu, limanın girişine yakın doğu ucunda bulunmuştur.
  • Yuvarlak gemi olarak bilinen çeşitli yük gemilerinin yanı sıra, uzun gemi olarak da tanımlanan kadırgalara kadar çok değişik örneklerin batıkları ele geçmiştir. Uzun gemiler, tiplerinin Doğu Akdeniz’de tek örneğini oluşturuyor.
  • Kazılarda 14,60 metrelik bölümü çıkarılan kadırganın, 20 metreden uzun olduğu tahmin ediliyor.
  • Yenikapı’da bulunan Doğu Roma Donanması’na ait olduğu düşünülen altı kadırga batığı döneminin bilinen ilk örneklerini oluşturmaktadır. Bunlardan dördü, Ortaçağ’da yaygın olarak kullanılan dromon adı verilen savaş gemilerine destek olmak amacıyla kullanılan, hafif ve kürekli bir gemi tipi olan galea olabileceği belirlenmiştir.
  • Yaklaşık 11 metre uzunluğundaki teknenin meşe ağacından yapıldığı tespit edildi.
  • Bu teknelerden birinin Marmara Adası’ndan yüklediği amforalarla gelip limana demirlediği, tekne battığında limanda demirli olduğu içinde bulunan iki demir çıpadan anlaşılıyor.
  • Yüküyle battığı tespit edilen ikinci teknenin içinde, Ganos (Gaziköy-Tekirdağ) üretimi sağlam durumda 16 amforayla çok sayıda kırık amfora parçaları bulundu.
  • Bulunan bazı teknelerin ise ömrünü tamamladığı için terk edildiği düşünülüyor.
  • Bodrum, Yassıada mevkiinde ve Marmaris Bozburun ile Serçe Limanı’ndaki sualtı kazılarında ortaya çıkarılan 4., 7., 9.ve 11.yüzyıllara ait batıklardan, kabuk-ilk sisteminin, Erken Bizans döneminden geç Bizans dönemine uzanan bir süreçte değiştiğini izlemek mümkün. Kabuk-ilk yöntemi, 11. yüzyılda yerini bugün kullanılan ve gemi iskeletinin ilk önce kurulduğu, kaplama tahtalarının sonradan iskelet üzerine çakıldığı iskelet-ilk sistemine bırakmış. Bu yöntemle yapılan ilk büyük geminin Serçe Limanı batığı olduğu düşünülüyor. Yenikapı’daki küçük yük gemisi, su altında kalan ve yapımı en zor olan kısmı, eski yapım geleneğinin devamı olarak kabuk-ilk yöntemiyle; su kesimi üstünde kalan kısmı ise, yeni bir yöntem olan iskelet-ilk tarzında yapılmış. Gemi yaşlandıktan sonra revizyondan geçirilerek yenilenmiş, yine iskelet-ilk sistemiyle küpeştesi yükseltilerek geminin yük taşıma kapasitesi arttırılmış. Yenikapı buluntusu gemi yapım yönteminin nasıl değiştiği ve geliştiği hakkında yeni bilgilere ulaşılmasını sağladı.
  • Gemi sahiplerinin isimleri ve nereli olduklarının yazılı olduğu pişmiş toprak levha, taş ve demir çıpalar, batık teknelere ait makara, halat gibi buluntular ve 10. yüzyıla tarihlenen amfora gövdesi üzerine kazınmış gemi betimi, Athena büstü şeklinde kantar ağırlığı, bronz terazi ve ağırlıkları, kurşun yazıtlar, ekmek damgaları, İsa figürini, haçlar, İsa betimli cam kaseler, deri sandaletler, fildişi ve kemik aletler de ele geçmiştir.
Fotoğraf:www.rayturk.net

Fotoğraf:www.rayturk.net

 

 

Bizans İmparatorluğu 137|Konstantinopolis Limanları 1

  • 5. yüzyılda kente hizmet veren dört limandan ikisi, Haliç’teki Prosphorion ve Marmara’daki Theodosius veya Kaisarios daha sonra terk edilirken, Haliç’teki diğer liman Neorion savaş filosuna ayrılmıştı. Yalnızca Marmara’daki Julianus ve Sophia Limanı ticari gemicilik için kullanıma açık kalmıştı. Justinyen, deniz yoluyla gelen malların Neorion’dan Julianus Limanı’na nakline karar vermişti. Cyril Mango bu naklin Arap tehdidi karşısında deniz kuvvetlerinin büyümesinin bir sonucu olarak 7. yüzyılda gerçekleştiğini ifade ediyor.
Haliç ve Marmara’daki limanları gösteren harita. Fotoğraf: Ortaçağ’da İstanbul, Paul Magdalino, Koç Üniversitesi Yayınları, 2012.

Haliç ve Marmara’daki limanları gösteren harita.
Fotoğraf: Ortaçağ’da İstanbul, Paul Magdalino, Koç Üniversitesi Yayınları, 2012.

  • Neorion Limanı, Julianus Sophia Limanı yapılıncaya kadar başkentin en önemli ticaret limanlarından biriydi. Yarım daire planlıydı. Bir revakla kıyıya bağlanıyordu.
  • Terk edilmiş liman ile veba salgını arasında kurulan bağdaştırma, Konstantinopolis’e ilk defa 542’de gelen veba salgını ile başlar. Halk veba salgınının bu limandan kaynaklandığına inanmıştır. 698 yılında İmparator Leontios’un donanmaya yer açmak için Neorion Limanı’nın dibini taratmak zorunda kaldığı biliniyor. Bu da bize Neorion’un bir süredir kullanım dışı olduğu gösteriyor. Ancak bu işlemin, aynı yıl başlayan hıyarcıklı veba salgını adına yapıldığını düşünenler de var.
  • Neorion Limanı etrafındaki bölgelere 10.-11. yüzyıllarda Frenk ve Yahudi işadamları yerleşmiştir.  Limanın batısında Pisalılar oturuyordu. 12. yüzyılın sonlarında limanın güney ve doğusuna Cenevizliler yerleşti. Osmanlı döneminde, 17. yüzyılda buraya Yahudiler yerleştirildi.
  • Pontus Novus, Kontaskalion da denen Julianus Sophia Limanı’nın inşaatının İmparator Julianus (361-363) döneminde başladığı biliniyor. İmparator Anastasius (491-518) limanı temizletmiş ve önüne mendirek yaptırmıştır. Liman,  II. Justinos (565-578) ve eşi Sophia tarafından onarılmıştır. Limana Justinos ve karısının heykeli dikilmiştir. Bu heykeller ve kaideleri günümüze ulaşmamıştır.  İmparator Theophilos (824-842) limanı temizletmiş, limana kuleler eklemiştir.
  • Deniz ticaretini Haliç’in oluşturduğu doğal limandan Marmara’ya Julianus  Sophia Limanı’na taşıma kararının, Kutrigur Hunları’nın 559 yılındaki istilası ve 561 yılındaki isyanda kıyıdaki ambarların ateşe verilmesi sonucu alınmış olduğu düşünülüyor..
  • 10. yüzyıla ait bir eserde Sophia Limanı civarında oturan çok zengin bir zanaatkardan söz edilir. Bu da burasının müreffeh bir ticaret bölgesi olduğunun göstergesi sayılır.
  • Liman, Osmanlı döneminde Kadırga Limanı olarak bilinirdi. Liman, günümüze ulaşmamıştır.
  • Alman mimarlık tarihçisi Prof. Johannes Cramer 1998 yılında, İstanbul yeraltı şehrinin Roma’nınkinden sekiz kat daha geniş olduğunu söylemişti. Bu görüş, İstanbul’da yapılacak Marmaray ve Metro inşaat kazıları başlamadan önce, İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü tarafından 2004-2010 yılları arasında yapılan kurtarma kazıları ile doğrulanmıştır. Neolitik, Helenistik, Roma, Bizans, Osmanlı dönemlerine ait yaklaşık 25.000 buluntu ele geçmiş olmakla birlikte biz burada sadece Bizans eserlerine odaklanacağız.
  • Yüzlerce yıl İstanbul’un sebze ve meyve bahçeleri olarak bilinen ve Osmanlı Dönemi’nde Langa (Vlanga) olarak adlandırılan Yenikapı’da I. Andronikos Komnenos’un (1183-1185) bir köşk yaptırdığı ve 13. yüzyılın ikinci yarısında bu bölgeye Yahudilerin yerleştirildiği bilinmekteydi. Yenikapı’da dört ayrı bölgede başlatılan kazılarda Konstantinopolis’in 4. yüzyıl ile erken 7. yüzyıllardaki en büyük ticari ulaşım merkezi olan Theodosius Limanı gün ışığına çıkartılmıştır.

 

Bizans İmparatorluğu 136|Bizans’ta Felsefe 2

  • Roma siyasal otoritesi gibi Bizans siyasal otoritesi de filozofların oluşturduğu yıkıcı potansiyel konusunda daima dikkatli davranmıştır.
  • Felsefe öğretimini kontrol altına almak için önce Atina’da doğrudan imparator tarafından finanse edilen kürsüler oluşturulur. Sonra da Beyrut, Atina ve İskenderiye gibi antikçağın retorik, hukuk ve felsefe alanlarındaki eğitim merkezlerini zayıflatmak amacıyla, İmparator II. Theodosius tarafından (401-450), 425 yılında Konstantinopolis Üniversitesi olarak bilinen kurum yaratılır.
  • Atina ve İskenderiye 5.-6. yüzyıllar arasında didaktik ve felsefi araştırma merkezleri olarak itibarlarını korumayı başarırlar.
  • Zıt bir felsefi amaca sahip olmalarına ilaveten siyasi ve dini meseleler karşısında sergiledikleri tavırlar da farklı olan Atina ve İskenderiye Okulları arasında sürekli olarak öğretmen değiş tokuşu olur.
  • Başta Hıristiyanlığa karşı daha az düşmanca tavırlar sergileyen, hatta daha sonra Hıristiyanlığa açıkça destek veren İskenderiye Okulu, siyasal açıdan merkezi iktidara karşı daha temkinli ve uzlaşmacıdır.
  • Atina Okulu’nun temsilcileri azimli paganlardır ve Platon’un Devlet’ini örnek alan bir toplumu desteklerler.
  • Atina Okulu, Justinyen tarafından 529 yılında bir emirname ile kapatılmış, emirnamede dini, kültürel ve siyasi yönler vurgulanmıştır.
Raphael’in Atina Okulu adlı tablosunun (1509) merkezinde yer alan Platon (solda) ve Aristo (sağda). Fotoğraf:kulturakademietexphil.wordpress.com

Raphael’in Atina Okulu adlı tablosunun (1509) merkezinde yer alan Platon (solda) ve Aristo (sağda).
Fotoğraf:kulturakademietexphil.wordpress.com

  • 7.-12. yüzyıllar arasındaki Orta Bizans Dönemi’nde felsefe ile teoloji arasında gidip gelen bir durum vardır.
  • Bir efsaneye göre, Platon Hades’te İsa’nın vaaz ettiklerine ilk inanan kişiydi.
  • Ama bu dönemde bile Platon ve Aristo’nun otoritesine açıkça atıfta bulunulduğu ortamlar da az değildi.
  • Aristo’ya olan ilgi, 9. yüzyılda yaşanan ilk Bizans hümanizmi döneminde de devam etti.
  • Hem Yunan dönemi öncesi Doğu’nun ilmiyle hem de Hıristiyanlığın temel dogmalarıyla fikir birliğinde olan Platon lehine daha önce sergilenmiş olan ilgi vurgulanmış; dünyanın bir başlangıcının olmadığını savunan Aristocu doktrin Hıristiyan dogması ile uzlaştırılamayacağı için kınanmıştır.
  • Makedon Rönesansı’ndan (920-1057) itibaren Yeni Platoncu felsefe ile Aristoculuk’un destekçileri arasında tartışmalar yaşanır.
  • Farklı eğilimlere rağmen, Bizans teoloji-felsefe alanında ne tamamıyla klasik karşıtı yönelim ne de felsefi-akılcı yönelim baskın olmayı başarır.
  Aziz Thomas Aquinas’ın Yüceltilmesi, Francisco De Zurbaran, 1631. Fotoğraf: www.salvemariaregina.info


Aziz Thomas Aquinas’ın Yüceltilmesi, Francisco De Zurbaran, 1631.
Fotoğraf: www.salvemariaregina.info

  • 14. yüzyılda Nicephoros Chumnos ve Theodoros Metochites gibi dönemin ileri gelenleri Aristocu olmuşlardır. Bizans’ta felsefe alanında 15. yüzyılda, Georgios Gemistos Plethon’un Yeni Platoncu okulundan da bahsetmek gerekir.
  • 13.-16. yüzyıllarda, Bizans için, en belirleyici olay, Konstantinopolis’te Latin Krallığı’nın kurulmasıdır (1204-1261). Bu dönemde Bizans dünyası Batı’nın skolastik felsefesiyle doğrudan bağlantıya geçer.
  • Haçlı işgali, imparatorun prestijini kaybetmesi, Latinler’in başlıca düşman olarak görülmeye başlanmasıyla Helenizm ile yakınlaşmayla doğan yeni bir etik, yeni bir yönetim kuramı olarak Yunan felsefesinin, özellikle de Platonculuk’un dirilişi buradan kaynaklanmıştır. Ancak, düşünsel düzeyde kalan bu hümanist akım, dar entelektüel çevrelerde kalmıştır. Bizans halkının beklentilerini karşılamaktan uzak kalmış, bir teoloji çatışmasına dönüşmüştür. Aziz Aquino’lu Thomas’ın izinde ilerleyen, gerçeğin akıl yoluyla araştırılmasını savunan Calabria’lı keşiş Barlaam’ın görüşü, tefekküre ve çileye çekilerek Tanrı esinine aracıya gerek kalmadan kavuşulacağını ileri sürenler tarafından eleştirilmiştir.
  • Güney İtalya’daki Yunan manastırları özellikle 14. yüzyılda Bizans ile İtalyan hümanizmi arasında dindışı gelenek ve dini kültür arasında aracılık rolü üstlenir. Dominikenler, Thomas Aquinas’ın (1221-1274) yazılarını Doğu’da yaymak için ilk çabayı gösterenler olur.
  • Aquinas’a duyulan ilgi Aristo üzerine yapılan araştırmaları artırır.
  • Teolog Patrik Gennadios Skolarios (1403?-1472), Aquinas’ı Aristo’nun yorumcuları arasında en önemlisi ilan eder.
  • Doğu ile Batı Kiliselerinin birleştirilmesi için son bir kez daha gayret gösterilen Floransa Konsili’nin (1438-39) teolojik-felsefi temelleri büyük ölçüde bu etkiden kaynaklanır.
  • Patrik Skolarios’un Aristo yanlısı tutumu Bizans dönemi sonrası Ortodoks Kilisesi’nin, Platon öğretileri konusunda çok şüpheci davranan resmi ideolojisinin gelişiminde önemli rol oynamıştır.

 

Bizans İmparatorluğu 135|Bizans’ta Felsefe 1 Platon, Aristo, Yeni Platonculuk

  • Geç Antik çağ felsefesi, Platon’un düşüncelerinin hakimiyeti altındadır.
  • 4.-6. yüzyıllar arası, Geç Antik ve Erken Bizans döneminde, iki büyük felsefe okulu olan Atina’daki Yeni Platoncu Okul ile İskenderiye’deki Aristocu Okul arasındaki çatışmalar bilimsel olmaktan çok siyasi ve dini sorunsallardan kaynaklanıyordu.
  • Hıristiyan Felsefesinin 400’lü yıllara kadar süren ilk dönemi Patristik Felsefe, bu tarihten sonra Ortaçağ’ın sonuna kadar süren ikinci dönemi Skolastik Felsefe deyimleriyle nitelenir. İlk döneme Platon’un, ikincisine Aristo’nun görüşleri hakimdir. Bununla beraber  Platon etkisi 1200’lü yıllara kadar devam etmiş ve ancak 13. yüzyılda Aquino’lu Thomas’la yerini Aristo’nun egemenliğine bırakmıştır.
Platon'un Mağara Alegorisi üzerine bir 16.yüzyıl gravürü, University of London, Warburg Institution. Fotoğraf: www.ideayayinevi.com

Platon’un Mağara Alegorisi üzerine bir 16.yüzyıl gravürü, University of London, Warburg Institution.
Fotoğraf: www.ideayayinevi.com

Bu aşamada Platon, Aristo ve Yeni Platoncuların teoloji ile ilişkilendirilebilecek kuramlarına kısaca bakarsak:

 

PLATON’a (MÖ 427 – MÖ 347) göre:

**Algılar dünyasının ötesinde değişmeyen bir gerçeklik var.
**Ruh bir tanrısallık ama bedene hapsolmuş. Zihnin muhakeme gücü arındırılırsa tanrısal konumunu yeniden kazanabilir. Tanrı ile Ruh akrabadır.
**Mağara Alegorisi’ne göre, insan yalnızca ezeli gerçeklerin mağaranın duvarındaki titrek ışıldamalarını algılar. Ancak zihnini tanrısal ışığa alıştırırsa aydınlanma ve özgürlüğe kavuşabilir.
**İdealar Öğretisi’ne göre, idealar tam, sürekli ve etkili gerçeklerdir. Her bir genel kavrama karşılık gelen bir idea vardır. İyi ideası hepsinin üstündedir. Bu dünyanın şeyleri idealardan pay alır, onları taklit eder. İdealar üstün formlardır.
**Tanrısal dünya durağan ve değişmezdir. Yunanlar, devinim ve değişmeyi daha aşağı bir gerçeğin işaretleri sayarlar. Değişmezlik, süreklilik, hep aynı kalmak daha üstündür. Dolayısıyla en mükemmel hareket döngü hareketidir.
**Tanrısal formlar “orada, uzakta” değil, özün kendi içindedir.
**Platon’un güzellik ideasının Teistler’in tanrısı ile çok ortak yönü vardır. Teizm ya da Tanrıcılık, en geniş tanımıyla en az bir Tanrı’nın var olduğu inancıdır. Kişisel, mevcut ve aktif olarak evrenin kuruluş ve yönetiminden sorumlu bir Tanrı betimler. Tanrı dünya ve insanlar ile sürekli ilişki içerisindedir. Bu görüşleri benimseyenlere Teist denir.
**İnsanoğlu, bozulmuş tanrısallıktır.
**Evren, esas olarak rasyoneldir.
**Erdemli insanın tanrısallaşması olanaklıdır. Stoacılar da aynı görüştedir.
**Demiurgos, evrenin mimarı, insanlar için imal eden, yaratılmış olana biçim verendir.
**İyi toplumun, filozofun sıradan insanlara kabul ettireceği, akılcı ilkelerle yönetilmesi gerekir.

ARİSTO’ya (MÖ 384-MÖ 322) göre:

**Hiç kimse gerçeği tam olarak kavrayamaz.
**Formlar önsel, bağımsız bir varlığa sahip değildir.
**İlk hareket ettirici ezeli, hareketsiz, tinsel, saf bir varlıktır. Maddesel bir yanı yoktur, çünkü madde eksik ve ölümlüdür. İlk Hareket Ettirici, evrendeki bütün devinimin kaynağıdır. Dünyayı o yaratmamıştır. Bu, ona hiç yakışmayan değişmeyi, dünyevi bir eylemi içermektedir. O, evrenin varlığına kayıtsızdır: Kendinden aşağı hiçbir şeyi düşünemez. Dünyayı yönetmez, yol göstermez, yaşamımıza müdahale etmez. İnsani öz taşımaz. Zaman dışıdır. Yüce Varlık kendisini tarihte ortaya koymamıştır, zamanın sonunda yargılamada bulunmayacaktır.
**Akıl insanı tanrı ile akraba kılar. İnsanın aklı tanrısal özelliklidir. İnsanın görevi, aklını arındırarak kendisini ölümsüz ve tanrısal kılmaktır.
**Bilgelik (Sophia), insani erdemlerin en yükseğidir. Bilgeliğe tefekkür (theoria) ile ulaşılır. Tefekkür, disiplinli bir sezgidir, ona yalnızca mantıkla ulaşılamaz ve çok az insan bunu başarabilir.

PLATON-ARİSTO ORTAK NOKTALARI

Her iki filozof da tanrının tamamen duygudan uzak, acı çekmeyen, değişmeyen, ulaşılamaz, sükûnet içinde, zarar verilemez olduğunu öne sürüyor. Bu özellikler Yunan ve Hıristiyan tanrı inancında vardır. Yunan düşüncesinde tanrı ile insan aynı soydandır. Tanrı, uzak ve aşkındır. Tefekkür konusunda da ortaklaşırlar.

Raphael’in 1509 tarihli Atina Okulu adlı tablosunda Plotinus (detay). Fotoğraf: gbwwblog.wordpress.com

Raphael’in 1509 tarihli Atina Okulu adlı tablosunda Plotinus (detay).
Fotoğraf: gbwwblog.wordpress.com

YENİ PLATONCULUK VE PLOTİNUS (M.S. 205–270)

Yeni Platonculuk, Plotinus’un çalışmalarıyla başlar.
İmparator Justinyen’in Platon’un akademisini  529′da kapatmasıyla Platonik felsefe sürecinin bittiği kabul edilir.
Platon ve Aristo’nun öğretilerini uzlaştırarak oluşturulmuş felsefi bir akımdır. Yeni Platonculuk mistik veya dini unsurlarla tanımlanır.
Platon’a bir mistik olarak ilgi duyarlar. Platon’un öğretileri ruhu vücut cenderesinden kurtarıp, ruhun tanrısal aleme yükselmesine olanak tanıyordu. Bir filozof tanrıya benzediği için kendi çabasıyla tanrısal aleme yükselebilirdi. Tanrı, durağan ve uzaktır.

** Platon’un önerdiği gibi ruh bir arınma süreci yaşamalı ve tefekküre başlamalıdır.
**İçgüdüsel bilgi önemlidir.
**Tanrı Herşey ve Hiçbir şeydir. Tanrı var olanların hepsidir.
**Üçlemesi: Bir, Zihin ve Ruh.
**Bir’in cinsiyeti yoktur, fiziksel varlığa sahip değildir, bize karşı ilgisizdir. Kendisini bize göstermediği gibi, yol da göstermez.
Üç semavi dini, T. S. Eliot ve Bergson’u da çok etkilemiştir.

PLOTİNUS-ARİSTO ORTAK NOKTALARI

Yüce Varlık zaman dışıdır. Aldırışsızdır, dünya işlerine karışmaz. Kendisini tarihte ortaya koymamış, dünyayı yaratmamış, zamanın sonunda yargılamada bulunmayacak.
Tanrı, bütün varlıkların İlki’dir.