Etiket arşivi: Bilinçdışı

Doğu-Batı Hakkında Muhtelif 4

Doğulu Düşünme Biçimi – Batılı Düşünme Biçimi

Fotoğraf: Twitter.com

Fotoğraf: Twitter.com

  • İsviçreli psikiyatr Carl Gustav Jung (1875-1961), birçok farklı kültür ve felsefeyi incelemiş, evrensel hakikatler aramıştır.
  • Jung, Doğu’daki kapsamlı gezilerinin ardından, Batılı öğretileri yeniden incelemiştir.
  • Doğulu düşünme biçimini Batılı düşünme biçimiyle karşılaştırdığında şu sonuçlara ulaşıyordu:
    *Batı insanı temel olarak dışadönüktür, anlamı dış nesnelerde bulur ve gerçek dünyada anlam arar. Batılı insanda bilinç, bilinçdışından çok kopuktur.
    *Doğu insanı, temel olarak içedönüktür ve anlamı kendi benliğinde arar. Doğu insanında eğilim, bilincin bilinçdışıyla tam olarak bütünleşmesi yönündedir.
  • “Ama”, diyordu Jung, “anlam hem dışarıda hem içeridedir”. Ona göre iki bakış açısından hiçbiri tam olarak doğru ya da tam olarak yanlış değildi.
  • Uzmanlar bu kavrayışı, onun ruhunda denge ve olgunluğa doğru bir adımı, kişiliğinin iki yönünün bütünleşmesi olarak değerlendirirler.

 

Roman 2

  • Roman yazılmadan önce de anlatı türü vardı.

Eski epikler,
Ortaçağ’da koşukla veya düzyazı ile yazılan romanslar,
Rönesans’taki gezgin hikayeleri,
16. yüzyıl sonunda Sir Philip Sidney’in yazdığı düzyazı romans Arcadia,
17. yüzyılın sonlarında çıkan John Bunyan’ın dini alegorisi Hac Yolunda,
18. yüzyılın ilk çeyreğinde yayımlanan Jonathan Swift’in Gulliver’in Gezileri gibi.

Dublin’de Guiness bira fabrikasının yaptırdığı işçi evlerinin dış cephesi Jonathan Swift’in Gulliver’in Gezileri  kitabından tablolarla bezeli. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, 2001.

Dublin’de Guiness bira fabrikasının yaptırdığı işçi evlerinin dış cephesi Jonathan Swift’in Gulliver’in Gezileri kitabından tablolarla bezeli.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, 2001.

  • Japon sarayındaki nedimelerden biri olan Murasaki Şikibu tarafından yazılmış Genji’nin Hikayesi (1007/1010), Japon edebiyatının kesinlikle ilk başyapıtıdır ve bazı kaynaklarda dünyanın ilk romanı olarak geçer.
  • Bugünkü romanı hatırlatan ilk eser Givoanni Boccacio tarafından yazılmış olan Dekameron’dur (1353).
  • Roman türünün ilk örneklerinden birini de Fransız yazar François Rabelais  (1494-1553) vermiştir.
  • Miguel de Cervantes’in Don Kişot’u (1605) roman türünün ilk başarılı örneği olarak kabul edilir.
  • Madame De La Fayette’in (1634-1693), ilk yayımlanan romanı Montpensier Prensesi’dir (1662). En önemli kitabı ise 1678 yılında yayımlanan Clèves Prensesi’dir.
  • İnsanı açıklamak ve tanımlamak için kullanılan din kaynağı, Aydınlanma’dan sonra gerileyerek yerini ampirik gerçeklik kavramına bıraktı.
  • Murat Belge, somut ayrıntı, sıradan kişiler, üslubun niteliği açısından romanın kurmak istediği dünyaya uygun olmak açısından bakıldığında dünyadaki ilk romancının Daniel Defoe (1660-1731), ilk romanın da Robinson Crusoe (1719) olduğunu yazıyor. Romanın birey olmadan var olamayacağını; romanda kişilerin özgül olduğunu, özgül bir zaman ve mekanda yaşadıklarını, romandaki olayların belirli nedenleri olmasının beklendiğini vurgulayarak klasik romanın, ampirik gerçekliğin gereklerine uyduğunu söylüyor. Murat Belge, daha önce verilen eserler arasında Hac Yolunda adlı eserin, yukarıda sıralanan nitelikler açısından, romana en yakın düşen örnek olduğunu yazıyor.
  • Neoklasik Çağ’dan Romantik Dönem’e geçilirken korku türünün ilk örnekleri olan Gotik roman doğuyor.
  • Psikolojinin bir bilim olarak ortaya çıkışı ile bilinçdışı sanata giriyor. Bilinçdışının kullanılışı, geleneksel ampirik dünyayı bozmuyor, ona yeni bir boyut getiriyor.
  • 20. yüzyılda ampirik gerçeklik kavramı değişiyor.
  • Modern çağda çağrışımlarla yüklü romanlar imgeler, simgelerle dolmaya başlıyor. Çağdaş romanlara doğaüstü de giriyor. İnsanı, hem psikolojik boyutlarıyla, hem de politik ve tarihi koşullarıyla açıklama zorunluluğu hissedilmeye başlıyor.
  • Marquez’in romanları bireylerin, toplumun değil, hayatın hikayesine dönüşüyor.
  • Çağdaş dünya romanında ampirizm soluyor.

 

Yararlanılan Kaynaklar

 

Bilinçaltı Bilinçdışı Kolektif Bilinçdışı

BİLİNÇALTI   (subconscious, alt bilinç, alt şuur, şuur altı, tahtelşuur)

  • Kişinin denetim altına soktuğu, kişinin açığa vurmayı göze alamayıp bastırdığı, arzu ve anıların biriktiği bir “depo” işlevi görür. Çok güçlü bir uyarı üzerine bellekten/bilinçaltından çıkıp apansız akla gelirler.
  • Rüyalarda, dil sürçmelerinde, nevrozlarda kendilerini gösterirler.  Bilinçaltının incelenmesi demek olan ruh çözümlemesi de (psikanaliz) ruhsal bir süreçtir.
  • Bilinçleşmemiş veya bilinç yüzüne çıkmamış ruh hallerinin niteliği olarak tanımlanabilir.
  • Hakkında belirsiz bilinç edindiğimiz şeyin taşıdığı özellik, bilinçte yer almayan veya henüz yerleşmeyen zihin etkinliği. Aydınlık olmayan bilinç. Yarım bilinç.
Trabzon, Maçka, Sümela’ya çıkış.

Trabzon, Maçka, Sümela’ya çıkış.

 

BİLİNÇDIŞI   (unconscious, gayri şuuri)

  • Bilinçdışı eylemler iki kümede toplanabilir;
    1) “Organik alışkanlıklar” (soluk alma, kalp atışı vb), “edinilmiş alışkanlıklar” (yürüme vb) ve refleksler (korunma refleksi vb) gibi otomatik olanlar;
    2)  Bilincin ortadan kalkması sırasında (uyku, sarhoşluk, hipnotizma, uyurgezerlik) oluşanlar.
  • Bu ikinci tür eylemlerin gerisinde yatanlar, aslında kimi zaman “bilinçaltı” olarak adlandırılan bölgede bastırılmış olarak yer alırlar. Bir başka deyişle, kişinin bilinçaltında sakladığı gizli arzular, niyetler bazen uykuda sayıklama ya da sarhoşluk sırasında taşkınlıklar biçiminde bilinçdışı eylemler olarak açığa çıkarlar.
  • Zihin ve kişiliğin, kişinin farkında olmadığı kısımları. Bu anlamda bilinçdışı ile bilinçaltı birbirleriyle çok yakından ilintilidir. Hatta bazı Batı dillerinde günlük kullanımda, halk arasında “bilinçdışı” sözcüğü ile “bilinçaltı” sözcüğü birbirlerinin yerine kullanılırlar.
  • Davranış üzerine etki yapan, fakat bilinçdışında yer alan süreçlerin tümü. İnsan ruhunun baskılanmış isteklerle, bunlara bağlı düşüncelerden meydana gelen ve bilince ulaşamayan kısmı olup, bilinçte aksamalara yol açarak düş, fobi gibi halleri doğurur.
  • Bilinçdışı, sinirsel ve fizyolojik süreçleri içerir.
  • İnsanlar yüzyıllardır bilinçdışı fikrinin farkındaydı. Freud bilinçdışını ciddi bilimsel araştırmanın konusu haline getiren ilk kişi olmuştu.
  • Freud bilinçdışını ilkel, çocuksu ve hayvanca olan her şeyin, sözgelimi, bastırılmış cinsel güdülerin, karanlık çöplüğü olarak görüyordu. Koşullanmamızın izin vermediği bütün fikirleri ve düşünceleri koyduğumuz yerdir. Bilinçdışındaki bilgilere kolay erişilmez. Geçmiş hayatımızın büyük bir bölümü burada yer alır, bunun bir kısmı hipnoz altında hatırlanabilir.
  • Jung’a göre kişisel bilinçdışı bastırılmış arzulardan ve dürtülerden, unutulmuş deneyimlerden oluşur. Egonun bilmediği ya da dolaysız yoldan erişemediği iki tür ruhsal içerik vardır: Birinci tür içerik, bilinç aktif olarak bu içerikten çekildiği için bilinçdışı hale gelmiştir ve egoyu tehdit eden malzeme içerir. İkinci tür içerik, hiçbir zaman bilince ulaşacak yoğunluğa ulaşmamıştır; duyu izlenimlerinden birçoğunu içerir. Jung için bilinçdışı zengin bir yaratıcılık kaynağıydı. Gizemliydi, geçmiş olaylar ve fikirlerin yanı sıra gelecekteki olay ve fikirlerin tohumlarını içeriyordu.
  • Freud’un bir kuramına göre, istenmeyen ve rahatsız edici düşünceler, Freud’un bastırma adını verdiği bir süreçle, bilinçli zihinden uzaklaştırılıp, bilinçdışına atılıyordu.
  • Jung birçok kişinin kendi bilinçdışlarını irdeleyip anlamayı çok güç bulduklarını, ama bu irdeleme ve anlama ile “bütün” hale gelebileceğimizi vurguluyordu. Yogayı, egonun bilinçdışı üzerindeki hakimiyetini esnetmenin yararlı bir aracı olduğunu düşünmüştü.
  • Freud, çocukluktaki cinsel travmayla bağlantılı bilinçdışına bastırılmış anılara erişmenin, nevrotik bozukluklarla mücadelenin anahtarı olduğunu düşünüyordu.
  • Jung’a göre bilinçdışı, insan doğasının bütün yönlerini içine alıyordu: aydınlık ile karanlığı, güzel ile çirkini, iyi ile kötüyü, derin ile yüzeyseli. Jung, bilinçdışına iki temel içgüdünün egemen olduğunu söyler: cinsellik dürtüsü ve güç dürtüsü. Bu iki temel dürtü birbiriyle çatışır. Cinsellik türün korunmasıyla ilgilidir, güç dürtüsü bireyin korunmasıyla.
  • Freud’un kuramına göre rüyalar bilinçdışından yükselir.
  • Jung’un kuramına göre de rüya bilinçdışının söylemek istediği şeyi dile getirir. Gerçekliğe ilişkin algımızın önemli bir bölümü bilinçaltı düzeyde sürüp gider, bir rüyada bilinçdışından yüzeye çıkar. Rüya, bilinçdışı kökenli bir iletidir. Bilinçdışı sembollerle iş görür. Bilinçdışının bir şey ya da bir yer değil, bir süreç olduğunu öne sürmüştür.
  • Jung, atalarının mitsel hakikatlerinden yoksun kalan ve doğadan kopan insanlarda, ego ile bilinçdışı arasında çok büyük boşluk oluştuğunu öne sürer.
  • Ruhun içindeki bilinçli tutumlar, her zaman bilinçdışı tutumlarla dengelenir. Bilinçdışı, fikirlerini rüyalar, düşlemler, kendiliğinden beliren imgeler, dil sürçmeleri vb aracılığıyla dile getirir. Bilinçdışı ileti göz ardı edilirse, nevroza, hatta fiziksel rahatsızlığa yol açabilir.
  • Çocukluk ve yaşlılık evresinin bilinçdışı dünyasına dalma gibi ortak bir yanları vardır.
  • Davranışçılık, Varoluşçuluk gibi felsefe akımları ise bilinçdışının varlığını yadsıyarak bunun yalnızca bir varsayım olduğunu, yalnızca bilinç alanının tanınabileceğini savunurlar.
  • Bilinçdışının insanların düşünme ve davranma tarzını ve genel sağlık ve esenliklerini etkilediği, artık büyük ölçüde kabul ediliyor.

 

Butan.

Butan.

KOLEKTİF BİLİNÇDIŞI

  • Ortak temaların birçok halkın mitlerinde ve kültürlerinde karşısına çıkması Jung’u kolektif bilinçdışı görüşünü geliştirmeye götürdü.
  • Kişisel bilinçdışı, bir zamanlar bilinçte olmuş ve sonra unutulmuş/bastırılmış içerikten oluşur. Kolektif bilinçdışı ise, asla bilinçli olmamıştır, edinilmemiş, miras olarak devralınmıştır. Kolektif bilinçdışının iki yönü vardır: arketipler ve güdüler.
  • Bireye özgü değildir, bütün insanlarda ortaktır. Jung, kolektif bilinçdışını bilinçdışının, bireysel ruhun ötesine uzanan en derin katmanı olarak görüyordu. Arketipler, kolektif bilinçdışının bir parçasıdır ve rüyalar yoluyla bireysel ruhta ortaya çıkarlar.
  • Jung, kolektif bilinçdışının yaşamlarımızda en büyük güç olduğunu, dünyayı değiştiren ve tarihi yapan güç olduğunu; birçok dinsel sembolün kökeninin kolektif bilinçdışı olduğunu söyler.