Etiket arşivi: Baudelaire

Yalnızlık

Hüsamettin Koçan, Baksı Müzesi. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Hüsamettin Koçan, Baksı Müzesi.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

İki kişi tam tamına aynı şeyi yaparken bile aynı şeyi yaşamaz. Deneyim başkalarıyla birlikte edinilebilir ama paylaşılmaz. Yalnızlık orada başlar.

Pascal, neredeyse bütün dertler odamızda kalmayı bilemememizden geliyor başımıza, diye yazar.

Yalnızlığını kalabalıklandırmasını bilmeyen, telaşlı bir kalabalık içinde yalnız olmasını da bilemez, der Baudelaire.”

Korkutucu olan yalnızlığımızı dolduracak düşlerimizin, hikayelerimizin, kalabalıklarımızın olmaması, ıssız kalmamızdır.

Sevgili dostum Zerrin Kehnemuyi’nin yalnızlıkla ilgili bana hazırladığı ve imzaladığı notu.

Sevgili dostum Zerrin Kehnemuyi’nin yalnızlıkla ilgili bana hazırladığı ve imzaladığı notu.

 

 

Yararlanılan Kaynak

Okumanın Halleri, Sırma Köksal, Metis Yayınları, 2005.

 

 

Renkler 11

  • Turuncu, önce Racastan’da İslam istilasına karşı koyan vatanseverlerin rengiydi. Sonra, Bağımsız Hindistan idealistlerinin rengi oldu.
  • Ortaçağ renk duygusu konusunda çok canlı bir beğeni sergiler. Renk ve ışık beğenisi, tipik olarak Ortaçağ’a özgü olan bir tepkidir. Renk güzelliği hemen algılanabilirliği, bölünmez doğası, oransal güzelliğin aksine bir ilişkiye ya da bağıntıya bağlı olmaması nedeniyle katışıksız yalın güzellik şeklinde duyumsanır. Ortaçağ, ana renkleri, belirgin renkleri yeğler, ara tonlardan uzak durur. Sanatta karanlık ve aydınlığın oluşturduğu zıtlık için kullanılan chiaroscuro tekniğinde ışığın rengi belirlemesi yerine, renklerin birlikteliğinin kendi parıltısını yarattığı bir anlayışı benimser. Her renk için üstünlük dereceleri vardır ve aynı renk birçok derecelendirmeler içerir, ancak hiçbir renk gölge bölgelerinde yitmez. Ortaçağ minyatürü, canlı renklerin yan yana gelmesinden kaynaklanan gösterişli beğeniyi çok açık olarak ortaya koyar. Gotik katedrallerin vitraylarının geliştiği dönem de Ortaçağ olmuştur. Gotik dikeylik dindeki dikey hiyerarşiyi de yansıtır. Gotik kilise, içeri süzülen ışığın etkisi gözetilerek yapılırdı. Ortaçağ’da Tanrı’yı ışık olarak tasavvur etme eğilimi vardı.
Fransa’nın Tours kentinde, 1547 yılında açılan Gotik St. Gatien Katedrali’nin vitraylarından bir örnek. 12.-13. yüzyıllar katedraller çağı olarak anılır. Bu dönem Yüksek Ortaçağ’dır. Dönemin tüm ideolojisi, tüm sanatları katedralde toplanır. Vitray katedral yapım sanatında çok önemlidir. Binada hafiflik hissettirir. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Fransa’nın Tours kentinde, 1547 yılında açılan Gotik St. Gatien Katedrali’nin vitraylarından bir örnek.
12.-13. yüzyıllar katedraller çağı olarak anılır. Bu dönem Yüksek Ortaçağ’dır. Dönemin tüm ideolojisi, tüm sanatları katedralde toplanır. Vitray katedral yapım sanatında çok önemlidir. Binada hafiflik hissettirir.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Ortaçağ’ın bu renk beğenisi sanat dışında da, günlük yaşamda, giysilerde, süslemelerde ve silahlarda da kendini gösterir. Aquino’lu Thomas’a göre, “Parlak renkli şeylere güzel denir.” Mistikler ve filozoflar tekil renkten çok, genel olarak aydınlıktan ve güneş ışığından coşku duyar gibidirler.
  • Ortaçağ şiirinde de renk belirlemeleri kesindir, nettir: ot yeşil, kan kırmızı, süt ise beyazdır. Dönemin edebiyatı, gün ışığının ve ateşin parlaklığı karşısında duyulan hayranlık ifadeleri ile doludur.
  • Sanat ve edebiyat eleştirmeni Mario Praz (1896-1982), Ulysses hakkındaki değerlendirmesinde, James Joyce’un yazısının farklı bölümlerine belli renkler atfetmeye çalıştığını, bu kısımdaki baskın renk kırmızı, bu kısımda yeşil olacak diye düşündüğünü yazar ve  bunun Baudelaire’le başlayan ve Rimbaud’nun yazdığı ünlü soneden sonra dekadan akımın klişesi haline geldiğini söyler.
  • Musluklarda kırmızı sıcak, mavi soğuk anlamına geliyor. Scientific Reports dergisinde Temmuz 2014 tarihinde mavi nesnelere dokunmanın kırmızı nesnelere dokunmaktan daha sıcak bir duygu yarattığını ortaya koyan yeni bir araştırma yayımlandı. Kırmızı yüzeylerin sıcaklık duygusu yaratabilmeleri için  mavi yüzeylerden yaklaşık 0,5 C derece daha sıcak olmaları gerektiği bu araştırma ile anlaşılmış. Araştırma Japonya’da yapılmış. İnsanların kırmızı ve mavi renklerle ilgili önsezilerini tersyüz eden araştırma, renklerle sıcaklık arasındaki ilişkinin irdelendiği başka çalışmalardan elde edilen bulgulara tümden ters düşüyor. Daha önceki araştırmalar odaların kırmızı ya da mavi bir ışıkla aydınlatılmasının kişinin kendini daha sıcak ya da daha soğuk duyumsamasına neden olabileceğini ortaya koymaktaydı.
  • Japonlar ikinci bir deney uyguladılar. Isıtılmış yüzeyi renklendirmek yerine, uzmanlar deneklerin ellerine kırmızı ya da mavi bir ışık tuttular. Kırmızı ellerin mavi ellerden daha düşük sıcaklıklardaki yüzeylerde sıcaklık duygusu yarattığına tanık oldular. Araştırmacılara göre, insan beyninde kırmızı bir elin sıcak olduğu yönünde bir beklenti zaten var. Bu yüzden insanlar azıcık sıcak bir nesneye dokunduklarında onu gerçekte olduğundan daha sıcakmış gibi algılıyorlar.

 

Yararlanılan Kaynaklar

  • Scientific American Online, 3 Temmuz 2014, Cumhuriyet Bilim Teknik 26 Eylül 2014.
  • Hindistan’a Dair, Halide Edip Adıvar, Can Yayınları Deneme, 2014.
  • Düşman Yaratmak, Umberto Eco, Doğan Kitap, 2014.
  • Sanat ve Güzellik, Umberto Eco, Can Yayınları, 1998.

 

Fransız Sinemasında Şiirsel Gerçekçilik

Réalisme Poétique
1930’lar-1945

  • Birinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’nın sanat merkezi Paris.
  • Bu dönemde Fransa’da ulusal bir sinema oluşmaya başlıyor.
  • Yine bu dönemde ilk kez gazetelerde film eleştirileri yayımlanıyor.
  • 1920-1937 yılları arasında yeni, farklı bir öykü anlatma stili yaratma gayretleri görülüyor.
  • 1925 yılına kadar Sürrealizm etkili oluyor, Birinci Avangard veya Tarihsel Avangard denen döneme giriliyor. Man Ray ve Bunuel İkinci Avangard veya Neo Avangard denen döneme aitler. Bu dönem, ilkinden daha soyut, daha yenilikçidir. Stüdyo-yapımcı mantığının dışına çıkan filmlerin yapıldığı bir dönemdir.
  • 1930’ların önemli bir gelişmesi ise ABD ve Alman sineması öncülüğünde sesli film yapımının başlamasıdır.
  • 1930’larda soyutluk kırılır, daha sosyal filmler yapılır, Rus sinemasının etkisi artar, Fransa’ya yabancı film akını başlar.
  • Optimist Şiirsel Gerçekçilik- 1930 yılına kadar- Birinci Avangard. Abelgaus, Jean Epstein, De Luc bu akımın yönetmenleri. Savaşta patlayan bomba efekti için futbol topuna kamerayı bağlayıp çekim yaptılar.
  • Pesimist Şiirsel Gerçekçilik- 1937 yılından sonraki yıllarda İkinci Dünya Savaşını hazırlayan koşulların etkisiyle karamsar bir ortam oluşur.
  • Jean Vigo, 1934 yılında Fransa’da L’Atalante adlı sesli filmi çeker, gelenekten kopuşu simgeler. Vigo, kameranın karakterlerin gözünden bakmadığı, dolayısıyla seyircinin hiçbir karakterle özdeşleşemediği bir film çekerek fark yaratır.
  • Akımın ana hatları;

    Sosyalizme inanan,
    Sıradan insanların hayatlarını anlatan,
    Herkesin hayalleri olabileceğine vurgu yapan,
    Gündelik hayatın içindeki şiirselliği merkeze alan,
    Görüntülerde lirizmin hakim olduğu,
    Loş ışıklandırma, kapalı gökyüzü, yağmur ve sis ile sağlanan şiirsellik,
    Natüralizm’den çok etkilenen,
    Senaryo ve diyaloglara çok önem veren,
    Baudelaire (1821-1867) ile de ilişkilendirilen,
    Bir çirkinlik varsa, onu kapamaya çalışmayan yapımlar olarak sayılabilir. Çirkinliği kapatmaya çalışmamak esası İtalyan Yeni Gerçekçi sinemasında sürdürülmüştür.
    Karakterler tipik olarak, umutsuz, çaresiz, fakir, melankolik, hüzünlü, intihara meyilli, fırsatları değerlendiremeyen, marjinal kişilerdi.
    Çekim yapılan mekanlar sefil mekanlardı.
    Filmler, tüm bu şartlardan da anlaşılacağı üzere, mutsuz sonla bitiyordu.

  • Şiirsel Gerçekçilik, İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesi ile yerini İtalyan Yeni Gerçekçi sinemasına bıraktı. Şiirsel Gerçekçilik, kendisinden sonra gelen Yeni Gerçekçiliği etkilediği gibi, bir sonraki akım olan Fransız Yeni Dalga akımını da etkilemiştir.
Jean Renoir’ın sosyal çağrışımları olan, şiirsel yanlar taşıyan filmi Mr. Lang’ın Suçu’ndan bir sahne, 1938. Fotoğraf:lowbrowsing.com

Jean Renoir’ın sosyal çağrışımları olan, şiirsel yanlar taşıyan filmi Mr. Lang’ın Suçu’ndan bir sahne, 1938.
Fotoğraf:lowbrowsing.com

Jean Renoir (1894-1979)

  • Şiirsel Gerçekçiliğin babası sayılır.
  • Ressam Auguste Renoir’ın oğludur.
  • Empresyonistlerin etkisi filmlerinde barizdir.
  • Önemli filmleri 1931’den sonradır.
  • Zola’dan, Flaubert’den, Maupassant’dan, Musset’den uyarlamalar çekmiş, özgün senaryolar da yazmış, ama filmlerinin hemen tümünün senaryo çalışmasına katılmıştı..
  • Daha sonra Orson Welles ve William Wyler’ın da kullanacağı alan derinliğini ilk kez uygulayan yönetmendir.
  • 1934 yılında çektiği Toni, gerçek dekorlar içinde, tanınmamış oyuncularla kotarılmış bir sosyal dramdı ve yıllar sonrasının İtalyan Yeni Gerçekçiliğine giden yolu açmıştı.
  • 1936 yılı yapımı Bir Kır Eğlencesi, 1880’li yıllarda geçer ve o dönemin resimlerine, Renoir, Manet, Monet ve Degas’dan etkiler taşır. Bu film tamamlanmamış olmasına rağmen Empresyonist sinemanın en önemli yapıtı sayılır.
  • En parlak dönemi yalnızca başyapıtlar ürettiği 1937-39 yıllarıdır.
  • Fransa tarihine devrimci açıdan yaklaşan, akıcı bir olaylar zinciri ile seyirciyi etkileyen, akılcı, savaş aleyhtarı  Büyük Aldanış (1937), tüm anketlerde dünyanın en iyi on filmi arasında gösterilir.
  • En önemli filmi sayılan, dünya sinemasının başyapıtlarından Oyunun Kuralı (1939), insan doğasına derin ve sağlam bir gözlem getiriyor, hayatı bir oyun olarak tanımlıyordu. Şimdiye dek yapılmış tüm filmler içinde birincilik için Yurttaş Kane ile yarışan Oyunun Kuralı yönetmenlerin, Kane ise halkın birincisi olmaktadır. 1941 yapımı Yurttaş Kane ile başladığı düşünülen alan derinliği aslında ilk kez bu filmde Renoir tarafından uygulanmıştır.
  • Film,  Almanya’nın kuklası Vichy Fransası’nda (Temmuz 1940-Eylül 1944), Petain hükümetince yasaklanmış, Venedik Film Festivali’nde de başarılı olamamıştı.
  • Oyunun Kuralı’nın başına gelenlerden sonra Renoir ABD’ye gidiyor, başarısız bir dönem geçiriyor. Sonra Hindistan’da panteist bir bakışla insanla doğanın ve insanla toplumun uyumu konusundaki ünlü Nehir adlı filmini çekiyor.
  • En gerçekçi filminde bile simgeler bulabildiğimiz, izleyiciye, komedi ile trajedi, gerçek ile yanılsama, sahne ile yaşam arasındaki ikilemi vermiş olan yönetmen, son yıllarını Los Angeles’te geçirmiştir.
  • Ünlü İtalyan yönetmenler Visconti ve Antonioni Renoir’ın yanında yetişmişlerdir.
Marcel Carné’nin 1938 ürünü Sisler Rıhtımı filminin afişi. Fotoğraf:tr.wikipedia.org

Marcel Carné’nin 1938 ürünü Sisler Rıhtımı filminin afişi.
Fotoğraf:tr.wikipedia.org

Marcel Carné (1909-1996)

  • Şiirsel Gerçekçilik’in prensipleri aslında Fransız sinemasının yapısında hep varolagelmiştir. Ama, Carné bu akımın en can alıcı yapıtlarını vererek Şiirsel Gerçekçilik akımının başlıca simgesi ve en önemli yaratıcısı sayılmıştır.
  • Dönemin önemli Fransız sinemacıları Jacques Feyder ve René Clair’e asistanlık, sinema gazeteciliği ve eleştirmenlik yapmıştır.
  • Senaryoları için ozan Jacques Prévert ile on yıl sürecek ve birçok başyapıt ortaya koyacak verimli bir işbirliği yaptı. Prévert şiir yüklü, karamsarlıkla umudun sürekli yer değiştirdiği senaryolar üretti.
  • Carné, stüdyolardaki dekorların ve çeşitli araçların yapaylığından uzak, anın gerçeğinin peşinde koşan bir sinema istediğini belirtmiştir.
  • Mizansende belli bir Dışavurumculuk, trajik ve mutsuz olanı hedefleyen senaryo ve diyaloglarda şiirsellik, Carné’nin gerçekçiliğidir.
  • Kendi sinemasını toplumsal fantastik olarak adlandırır.
  • Filmlerinde üçlü birliğe, zaman-mekan-eylem birliğine, uyma çabaları görülür.
  • Vichy hükümeti yapıtların karamsar dünya görüşünün halkın moralini bozduğu gerekçesiyle rahatsızdır. Hatta savaşı kaybetmelerini Sisler Rıhtımı’na (1938) bağlar.
  • Savaşın hemen ertesinde başyapıtı kabul edilen, gösterildiği anda bir klasik olan Les Enfants du Paradis-Cennetin Çocukları adlı iki bölümlük, üç saatlik filmini yönetir (1944). Film, Fransız seyircisi arasında sinemanın 100. yılı dolayısıyla yapılan bir araştırmada, sinema tarihinin en güzel filmi seçilmiştir. Filmin başarısı tüm dünyada da bir ölçüde devam etmektedir.
  • Filmlerinde, iki savaş arasındaki ruh halini yansıtan, gelecekle ilgili hep bir belirsizlik, hep sis vardır. Görüntü derinliği (deep focus) yoktur. İleriyi göremedikleri bir dönemde arka taraf odak dışında kalmıştır.
  • Yves Montand’ı sinemaya kazandıran da Carné’dir.
  • Carné’yi İkinci Dünya Savaşı sırasında, Nazi döneminde de film çekmeye devam ettiği için suçlayanlar oldu. Carné bu eleştirilere, Fransızlara istihdam olanağı sağladığı, Savaş sonrası Fransız sinemasının bu sayede devam edebildiği savıyla cevap vermişti.
  • Pierre Chenal, Julien Duvivier, Marcel L’Herbier, Rene Clair, Jacques Feyder, Jean Grémillon, Marc Allégret Şiirsel Gerçekçi filmler çeken diğer Fransız yönetmenlerdir.
  • Akımın başlıca oyuncuları Jean Gabin, Simone Signoret, Michèle Morgan’dır.

Batı’nın Edebiyat Ödülleri 3

  • Günümüzde de Fransız dili konusunda tek yetkili kurum sayılan Fransız Akademisi, 1635′te XIII. Louis döneminde Kardinal Richelieu tarafından kurulmuştur.
  • Üyelerine, Ölümsüzler adı verilmiştir. Bu akademinin üye sayısı tarihi boyunca hep 40 olarak kalmış, kaydı hayat şartıyla şeçilmişlerdir.
  • Bu Akademi’nin görevi Fransız dilinin doğru konuşulması için kurallar koymak, sözlük hazırlamak ve Fransızca yazılmış kitaplara ödül vermektir.
  • Kuruluşundan bu yana sekiz sözlük yayınlayabilmiştir.
  • Moliére, Rousseau, Balzac,  Sartre, Camus Akademi’ye kabul edilmemişlerdir. Zola 24 kez adaylığını koymuş, kabul edilmemiş, Hugo beşinci adaylığında Akademi üyesi olabilmiştir.
  • 346 yıl boyunca tüm üyeleri erkektir. Akademi’ye ilk kabul edilen kadın 1980 yılında Marguerite Yourcenar’dır. Daha sonra Jacqueline Romilly 1988’de, Hélene Carrére d’Encausse 1990’da, Florence Delay 2000’de, Assia Djebar 2006 yılında Akademi üyesi olmuşlardır.
  • Fransız Akademisi’nin 1918 yılından beri vermekte olduğu büyük roman ödülü, artık Fransa’da verilen diğer ödüller kadar önem taşımıyor.
  • 2006 yılında Akademi ile Goncourt aynı romana ödül verdiler: Jonathan Littell’in Les Bienveillantes (The Kindly Ones) adlı romanı.

 

  • Fransa bir edebiyat ödülleri ülkesi. Ama bu ödüllerin en önemseneni Goncourt Ödülü.
  • 1903’ten beri her yıl “yılın en iyi ve en yaratıcı düzyazı yapıtı”na veriliyor.
  • Bu ödül bir yazara sadece bir kez verilebiliyor. Tek istisna, ödülü 1956’da alan Romain Gary’nin 1975’te de Emil Ajar takma adıyla ikinci kez alması.
  • Yazar, eleştirmen ve yayıncı Edmond de Goncourt’un tüm mirasını bağışladığı Goncourt Akademisi’nce Edmond’un ve kardeşi Jules Alfred de Goncourt onuruna oluşturulan ödül, nakden 10 euro veriyor ama kazanana yalnızca ün getirmekle kalmıyor, yüksek bir satış güvencesi de sağlıyor.
  • Goncourt Kardeşler, Natüralizm’in Emile Zola’dan sonraki en önemli temsilcileri sayılıyorlar.
  • Kardeşler, gerici, tutucu buldukları, onların görüşüne göre edebiyat devleri olan Flaubert, Zola, Balzac, Baudelaire’i bünyesine almayan Fransız Akademisi’ne alternatif, ilerici bir Akademi fikrine ön ayak oldular. Kardeşlerin dileği doğrultusunda, yalnızca edebiyatı desteklemek amacıyla Goncourt Akademisi kuruldu. Vasiyeti yerine getirmekle  görevlendirilenlerden biri de Alphonse Daudet idi.
  • Akademi jürisi hepsi yazar 10 kişiden oluşuyor. Kaydı hayat şartıyla seçilen üyeler maaş almıyor ama bu çok prestijli bir görev. Aralarından biri ölünce onun yerine kimi alacaklarına oy birliği ile karar veriyorlar.
  • Seçici kurul karar toplantısını Café Restaurant Drouant’dayapıyor. Bu işletme, kurucusunun yaratıcılığı ve ilericiliğiyle paralel, çok az kuruma nasip olacak bir özelliğe sahip. 1880 yılında Paris’te, Opera yakınlarında Charles Drouant tarafından, dönem için bir yenilik olan café-tabac tanıtımı ile açılıyor. Kısa sürede baba-oğul Daudet’ler, Monet, Pisarro, Rodin, Renoir gibi devrin sanatçılarının müdavimi olduğu bir yer haline geliyor. Goncourt Kardeşlerin vasiyeti doğrultusunda kurulan Goncourt Akademisi de toplantılarını burada yapmaya başlıyor ve günümüze kadar bu gelenek devam ettiriliyor.
  • Fransa’nın en önemli edebiyat ödüllerinden bir başkası, Renaudot, bir zamanların ünlü haftalık gazetesi La Gazette’in kurucusu Théophraste Renaudot (1586-1653) adına 1926’da kuruldu. 1926’da Goncourt jürisinin kararını bekleyen on edebiyat eleştirmeni tarafından oluşturulmuş. Her yıl Goncourt ile aynı günde ve aynı yerde, Dourant’da açıklanıyor.Bilmiyorum dünyada iki edebiyat ödülünün açıklanmasına her yıl, bu kadar uzun süre, ev sahipliği yapan başka bir lokanta var mıdır?
Seçici kurul, her yıl Kasım ayı başında, Paris’te Café Restaurant Drouant’nın birinci katındaki lokanta kısmındaki oval salonda yemek yedikten sonra saat tam 12:55’te Akademi’nin sözcüsü heyecanla bekleyenlere kararlarını bildirir. Fotoğrafta 2012’nin heyecanlı bekleyişi bu ödülün ne derece önemsendiğini gösteriyor. Fotoğraf:lemonde.fr

Seçici kurul, her yıl Kasım ayı başında, Paris’te Café Restaurant Drouant’nın birinci katındaki lokanta kısmındaki oval salonda yemek yedikten sonra saat tam 12:55’te Akademi’nin sözcüsü heyecanla bekleyenlere kararlarını bildirir. Fotoğrafta 2012’nin heyecanlı bekleyişi bu ödülün ne derece önemsendiğini gösteriyor.
Fotoğraf:lemonde.fr

Çağdaş Sanata Varış 54 | Avangard 1

Bloğumuzda Avangard konusunu daha önce kısaca incelemiştik. Şimdi ise Çağdaş Sanata Varış dosyamız için konuyu biraz daha genişletmek istiyoruz.

AVANGARD 1

  • Avangard akımın hedefi bizlere dünyayı farklı gözlerden yorumlatmak, arkaik veya egzotik modellere, düşlerin evrenine, akıl hastalarının fantezilerine, uyuşturucuların neden olduğu halüsinasyonlara, malzemenin yeniden keşfine tanıklık yaptırmak, gündelik eşyanın yeniden sunumundan zevk almayı öğretmektir.
  • Avangard, aslen askeri bir terimdir ve öncü birlik demektir.
  • Avangard sanat, kültür ve politikada geleneksel sınırları zorlayan, deneysel, yaratıcı kişi ve eserler için kullanılır.
  • Avangard, köklü dönüşümlerin bayraktarıdır.
  • Politik ve toplumsal radikalizm ile ilişkilendirilmiştir. Kendine has politik ve sosyal motivasyonlu sanat anlamını taşır.
  • Erken dönem Avangard hareketlerin doğası, içerik yerine biçime, konudan ziyade estetik etkiye önem veren kurallara meydan okumaktır. Avangard figürler, sanatın fikir ve kavramlarla ilgili olduğu kanısını paylaşmıştır.

  • Avangard kültürel kurumlara, kültürel hiyerarşiye, “büyük sanat” kanonuna; sanatçıların, satıcıların, patronların, galerilerin ve müzelerin oluşturduğu sisteme karşıdır.
  • Avangard teriminin sanata yönelik olarak ilk kullanılışı 1825 yılında St. Simeon Kontu taraftarlarından Olinde Rodrigues (1795-1851) tarafından, sanatçının halkın öncüsü olarak tanımlanmasıyla oldu. Rodrigues sosyal, politik ve ekonomik reformların sanatın gücü ile en hızlı ve etkili şekilde yapılabileceğini öne sürmüştü. Bu görüş, toplumu sanat yoluyla dönüştürmeyi önerir. Sanatın bize en ileri toplumsal eğilimleri bildirip yol gösterdiği, sanatın misyonunun öncülük olduğu düşünülmüştü. Bu tespitten sonra sanat, ondan yararlanmayı uman siyasetçiler tarafından yüceltilir, adeta seküler bir kült, yeni bir din gibi olur.
  • Sanat 1848’de kült olmaktan çıkar. Fransa’da monarşiye birlikte son veren burjuvazi ile işçi sınıfı 1789’da organik ve armonik toplum hayalleri kurmuşlardı. 1848’de barikatlarda yalnız bırakılan işçiler hunharca ezilince, burjuvazi ile işçiler saflaşır, kurulan toplum hayalleri tükenir. Baudelaire, tanık olduğu şiddetin ardından “faydacılık sanatın en beter düşmanıdır”, “sanatın amacı ahlaktan bağımsızdır” tespitlerini yaparak sanatın özerkleşmesi gerektiğini öne sürer.
  • 1848’deki büyük düş kırıklığının ardından sanat ve edebiyat, sadece geleneğinden değil, çağdaş ahlak, bilim ve siyaset söylemlerinden, davalarından ve popüler kültürden kendini yalıtır. Burjuva zihniyetine düşman olur. Vahşi olanı, primitif olanı yüceltir. Sanat artık sadece kendisini temsil eder, biçimi içeriği olur. Sanat artık hayattan kopmuştur, kendine özgü bir iktidar peşindedir.
  • Sanat düşünsel özerkleşmesine koşut olarak:
    *aristokrasiden kalma ilişkilerden,
    *klasik zanaat geleneğinden,
    *1648 yılından başlayarak, sarayın ve kilisenin sanat üzerindeki egemenliğini yürüten Akademi’den arınır.(Çağdaş Sanata Varış dosyamızın 2. yazısı Akademiler’dir.)
  • Bir yandan da, kadim himaye sistemi yerini modern sanat piyasasına, Salon’lar galerilere, toplu/resmi sergiler de kişisel/özel sergilere bırakır; sanat kurumlaşır.
  • İşte Avangard’ı ayırt eden, bu kurumlaşma karşısında başlattığı muhalefet ve sanatı yeniden hayatla bağdaştırma arzusudur.
  • Avangard, 1848 öncesinde, Romantizm ile başlar.
  • Avangard ile Modernizm yer yer aynı ruhu, aynı bilinci paylaşır: her ikisinin de sanatçının topluma ve kendine yabancılaşmasıyla burjuva zihniyeti karşısında aldığı tavır aynı olur.
John Lennon ve Yoko Ono.

John Lennon ve Yoko Ono.

  • Politik ve sanatsal ilericilik anlamında Avangard Courbet ile zirve yapar.
  • Modern Avangard’ın mucidi ise Manet’dir. Avangard yabancılaşma demektir. Sanat ve edebiyatta topluma ve kendine yabancılaşma, Manet ve çağdaşları sayılabilecek Baudelaire ve Flaubert’e özgüdür.
  • Farklı bir anlatım ise şöyle:

*İlk evrede yenilikçi kimi gruplar Akademilerin kayıtsızlığına karşı işlerini korumaya girişirler.

*İkinci evrede bu gruplar radikalleşerek kendi alternatif kurumlarını oluşturmaya yönelirler.

*Üçüncü evrede kültürel kurumlara ve giderek bütün düzene hükmeden eserlerinin düşmanlarına karşı saldırıya geçerler.

Modernizm İkinci evre ile, Avangard son evre ile başlatılır. Yani, bu anlatıma göre, Modernizm gelişip, şiddetlenerek Avangard’a evrilir.

  • 20. yüzyılın başlarında modern sanat terimleriyle eşanlamlı olarak kullanılır. Bu kullanıma göre Avangard, Modernizm’in ayırıcı özelliğidir.
  • Dadacılık, Sürrealizm, Konstrüktivizm ve Realizm gibi bazı akımlar genellikle avangard olarak sınıflandırılır.
  • Bir görüşe göre, burjuvaziye karşıt tutumuna rağmen, Avangard’ın bütün aykırılığı, aslında bu sınıfa özgüdür: Başarılı olmuş, evrim sürecindeki burjuvazi, kişisel özlem ve ilişkilerinde Avangard’dır. Uçtaki siyasi görüşlere itibar eder: Fütürist Marinetti İtalyan faşizmini desteklerken, Fütürist Mayakovski Bolşevizm’den yanadır.
  • Habermas Avangard’ı Modernizm’in zirvesi gibi görür, Avangard’ın henüz ele geçmemiş bir geleceği fethettiğini düşündüğünü söyler.
  • İki dünya savaşı arasındaki dönemde Avangard taraftarlığı ya da Avangard düşmanlığına dönüşen kamplaşma gerçek ile gerçeküstü, bilinç ile bilinçaltı, gelenek ile Modernizm arasındaki çatışmalarda sembolleşir.
  • Adorno, sanatın topluma katkısı toplumla iletişim kurmak değil, direniştir, der.
  • Benjamin Sürrealizm’in politik rolünden, radikal özgürlük kavramından umutludur.
  • Troçki ile Sürrealistlerin lideri Breton birlikte sanat ve siyaset üzerine tezler geliştirirler. Sanatçının bağımsızlığını savunarak, sanatın da kendine sadakatini kollayarak kültürel krizin üstüne yürümeleri doğrultusunda çağrı yaparlar.
  • Duchamp, reddedileceğini bile bile 1917’de New York’ta Müstakiller Salonu’na sunduğu heykel ile sergilediği Modernist estetiğin kavram ve kurumlarıdır: özgünlük, yenilik, biriciklik, otantiklik, yararsızlık/çıkarsızlık, öznellik, ….sergi, müze, müellif/telif, tarih, eleştiri, değer, norm, kanon…Çeşme (pisuar), Modernliğin de ötesinde, sanat-zanaat, sanat-sanayi ve mimesis gibi kadim meseleleri de uyandırır. (Dadacılık bölümünde bunu işlemiştik.)