Etiket arşivi: Baksı Müzesi

Çağdaş Sanata Varış 312|Çağdaş Dönemde Sergileme 7

Baksı Müzesi onuncu yılında. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, 2016.

Baksı Müzesi onuncu yılında.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, 2016.

  • İstanbul önemli bir kültür sanat merkezi olma yolunda ilerliyor. Başka ülkelerde olduğu gibi burada da peş peşe müzeler açılıyor, etkinlikler düzenleniyor.
  • Paris’teki Louvre Müzesi ziyaretçi sayısı açısından ilk sırada. Hemen ardından British Museum geliyor. Kamu, özel şirket, şahıs, dernek, vakıf ve benzeri kuruluşlar dahil dünyada en çok müzeye sahip olan ülke 17.500 müze ile ABD. ABD’yi Almanya 6715, İngiltere 1850, İspanya 1343, Fransa 1173, İsviçre 948, Hollanda 775, Romanya 748, Polonya 690, Macaristan 661 adet müze ile takip ediyor. Türkiye’deki müze sayısı ise 334. (www.egmus.eu ve www.aam-us.org)
  • Son yıllarda İstanbul’da özel girişimlerle pek çok müze kuruldu. S. Ü. Sakıp Sabancı Müzesi, İstanbul Modern, Pera Müzesi, Elgiz Müzesi, Borusan ofis müzesi gibi. Öte yandan Bayburt’un Bayraktar Köyü’nde Hüsamettin Koçan’ın Baksı Müzesi gibi merkezden uzakta kurulan ve 2014 Avrupa Yılın Müzesi ödülünü kazanan müzelerimiz de oldu.
  • 2015 İstanbul Bienali’nde gerçek mekanların yanı sıra sanal mekanlar da adres gösterildi. Küratör Christov-Bakargiev’e göre, bazı mekanların hayali olmasının sebebi bazı şeylere erişim olmadığını hatırlatmaktı. Küratör, her şeye erişilebileceği savının dijital çağın bir yalanı olduğunu; her şeye ulaşmanın mümkün olmadığını, bunu ziyaretçilerin de hissetmesini istediğini belirtmişti.
  • Çağdaş Dönem’de bazı sergiler 24 saat açık olarak gerçekleştirildi. Hüsamettin Koçan’ın 2002 yılında Bilgi Üniversitesi Sıraselviler Kampüsü’nde gerçekleştirdiği sergi böyle bir sergiydi.
  • Belirli konulara, sorunlara odaklanan, güncel toplumsal dönüşümü kavramaya yönelik konsept sergiler ilgi çekiyor. Sanatın güncel hali, sosyolojik bir araştırmaya dönüşebiliyor.
  • Sergilemelerde yaşanan bir başka eğilim ise farklı pratiklerin birbirlerinden beslenmesinden ve zenginleşmesinden yararlanmak için farklı sanat dallarından kişilerin ortak performansı oldu. Flüt sanatçısı Şefika Kutluer, Vivaldi’nin altı konçertosunu ardı ardına sahnede çalarken, konser süresince ressam Ertuğrul Ateş, müzikten aldığı esinle, sahnede konserle birlikte başlayıp konser bitiminde tamamladığı bir resim yaptı. Proje İstanbul ve Ankara’da uygulandı.
  • Birbirlerinin sanatından etkilenerek yeni üretimler yapan, türler arası buluşmalara bir başka örnek ise Lübnan asıllı şair Adonis ile ressam Habib Aydoğdu’nun bir sergi projesi için bir araya gelmesi oldu. Adonis, Aydoğdu’nun resimlerinden etkilenerek şiirler yazdı; Aydoğdu, Adonis’in şiirlerine ressam gözüyle baktı, atölye çalışmalarından sonra resimlerin yanında şiirlerin yer aldığı ortak çalışma 2016’da sergilendi.
  • Sergileme mekanlarında da çok çarpıcı seçimler yapılıyor. Gucci, 2017 ilkbahar-yaz koleksiyonunun ilk gösterimini Londra’da 13. yüzyıl yapısı Gotik Westminster Abbey’de yaptı. Kraliyet nikah törenlerinin yapıldığı kutsal bir mekanın bir defile için kullanılması tepki çekti ama gerçekleşti.
  • Mabetlerin, anıtların ve müzelerin etrafı lokantalar, kafeler ve hediyelik eşya satan dükkanlar ile kuşatılmıştır. Yemek yemenin, alışveriş yapmanın ve turistik gezinin aynı düzlemde yer alması, müze ve mabetlerin Disney’leştirilmesi olarak eleştirilmektedir.
  • İngiliz görsel sanatçılar Jake ve Dinos Chapman’a göre sanat yapıtı izleyici ile var olur ama çocukları müzeye götürmek tam bir saçmalıktır. Onlara göre çocukların Çağdaş Sanat ile karşılaşmaları için henüz çok erken.
  • Müzecilik günümüzde toplama, belgeleme, koruma ve sergileme işlevini aşarak ziyaretçi eğitimi, toplumsal iletişim ve sürdürülebilirlik odaklı hale geldi. Çağımızın başarılı müzeleri araştırma merkezleri, atölyeleri, görsel-işitsel anlatımları, dokunmatik ekranları, geçici sergileri, eğitim programları, kursları ile seçkinci olmayan, eser ile insan arasında interaktif bir bağ sunan, engelli erişimi, kafeleri lokantaları olan, pazarlama ve tanıtım olanakları bulunan, konserlerin, sohbetlerin yapıldığı kültür merkezleri olarak “yaşayan müze” kavramını hayata geçirdiler.
  • 2017 yılındaki 15. istanbul Bienali kapsamında sergilenen Gözde İlkin’in kültürel kodları ve kolektif hafızayı cisimleştiren kumaş ve örtü eserleri çağdaş sergilemeye de örnek oluşturuyor. Kumaş eserlerin bitimleri sergiye çıkacakmış gibi değil de evde muhafaza edilecekmiş gibi bırakılarak daha gerçekçi kılınmış.
Sergilemenin bir yöntemi de kaldırımları tuval olarak kullanmak. Eserin kalıcı olması gerekmediği fikrine belki de en iyi hizmet eden yöntem bu. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Trafalgar Meydanı, Londra, 2017.

Sergilemenin bir yöntemi de kaldırımları tuval olarak kullanmak. Eserin kalıcı olması gerekmediği fikrine belki de en iyi hizmet eden yöntem bu.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Trafalgar Meydanı, Londra, 2017.

 

 

Şiddet 20 | Ötekine Yönelik Şiddet 3 Düşman ve Kötü

  • Düşmana dönük nefretin önceli, mutlaka kendinden nefrettir, diyor Alman filozof Wilhelm Schmid (1953-). Kendi içinde tatmin bulma çabasından kaçınan herkes, dış düşmanından kendi içindeki düşman gibi nefret etme tehlikesine düşer. Garez besleyebildikleri, hiddetlenebildikleri ve en uç noktada da nefret duyabildikleri zaman mutlu olur, içlerinde hissettikleri olumsuzluğu kendi benlikleri dışındaki bir Öteki’nin sırtına yıkarlar.
  • Benliğin düşmanlığa borçlu olduğu şeyler vardır: Düşmanlık hayatta dayanak ve yönelim sağlar, sürekliliğin teminatı olur.
  • Düşman kelimesi Türkçeye Farsçadan geçmiştir ve kötülük düşünen anlamı taşır.
  • Düşmanların ne dediği önemli değildir, herhangi bir şey söylemeleri, tavır almaları önemlidir.
Etek, Esra Sağlık, 2014. Baksı Müzesi, 2016. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Etek, Esra Sağlık, 2014.
Baksı Müzesi, 2016.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Evrensel barış sözü veren Aydınlanma bile, Aydınlanmanın düşmanlarına karşı özgürlük, akıl ve insan hakları adına savaş açar.
  • Immanuel Kant, 1784 yılında “İnsan birlik beraberlik ister ama doğa kendi cinsine neyin yarayacağını daha iyi bilir; o, ikilik/düalizm ister” diye yazar.
  • Değer kavramlarını devreye sokarak ve kavram çiftlerinden yararlanarak kendiyle Ötekileri açık seçik pozitif ve negatif tarafta konumlandırmaya ihtiyaç duyulur.
  • Dikotomik (ikileşimli) ayrıştırma tercih edilir; zihinlerde iyi-iyi değil, iyi-nahoş, iyi-kötü derecelendirmesi yapılır.
  • Alman filozoflar Ludwig Feuerbach (1804-1872) ve Friedrich Nietzsche (1844-1900) insanın yorumu veya değerlendirmesi olmadan İyi ve Kötü’yü tasavvur etmenin zor olduğuna dikkat çekmişlerdi.
  • Sorun, Ötekiler’e bakarken, “onların” iyi bir şey istemeyeceğinden, aksine korkunç ve anlaşılmaz fenalıklar işlemeye hazır olduklarından ve gerçekten de o fenalıkları işlediklerinden bu kadar emin olmalarıdır. Onları kötü olarak itibarsızlaştırmak, onlara karşı yapılabilecek kötü hareketleri meşrulaştırabilir.
  • Kötü düşünen ve eyleyen, en azından kendisi için sadece İyi’yi ister ve bunun Ötekiler için kötü sonuçlar doğuracağını sezemeyebilir. Belki kendisi de genlerin, çocukluğunun, Ötekiler’in, toplumun, ekonominin, politikanın bir kurbanıdır; en azından çoğu durumda kendini böyle algılar.
  • İnsanın neşeye ve acıya, sevince ve kızgınlığa, hoşnutluğa ve hoşnutsuzluğa kabiliyeti olduğu gibi, iyiye ve kötüye de kabiliyeti vardır, olanak ve gerçeklikleri inşa edebileceği gibi onları sömürebilir de; bunu bilinçli veya bilinçsizce, sevinerek veya bir sevinç duymadan da yapabilir.
  • İnsanın kendi benliğindeki kötülük kabiliyetini öfkeyle reddederek parmağını Ötekiler’e doğru uzatması, iç kutupsallığı algılamaktan kaçınmasına yardım eder. Bazıları dikkatlerini insanlardan öte dünyaya ait bir şeytani krallığa, bir yeraltı dünyasına çevirir. En iyi hedef, Kötü’yü geriletmek, onun şiddetini azaltmak, onun hayatın üzerine mahvedici biçimde çökmesini engellemektir. Bu, Öteki’nin kızgınlığını daha baştan hesaba katarak, ona gerek kendi gerek müşterek hayatta yaşayabileceği bir rol vermekle olabilir. Onu meşru saymak, ılımlı biçimiyle ifadeye kavuşturmak, bireyin ve insan gruplarının ruhsal esenliği açısından faydalı olabilir.

 

Şiddet 5 | Şiddetin Çeşitleri 2

Baksı Müzesi, 2016. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Baksı Müzesi, 2016.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Sisteme içkin şiddetin kurbanları yalnız dışlanmış olanlar değildir, sistemin içindeki başarıya, performansa odaklı çalışan tüm öznelerdir.
  • Olumluluk şiddeti olarak sisteme içkin şiddette engel, red, yasak, dışlama veya yoksun bırakma gibi olumsuzluklar bulunmaz. Kendini kitleselleşme, ifrat, aşırı bolluk ve tüketim, aşırı üretim, aşırı birikim, aşırı iletişim ve aşırı haber olarak gösterir. Olumluluğu nedeniyle şiddet olarak da algılanmaz. Her şeyi yapabilme olumluluğu da şiddettir.
  • Disiplin toplumunda kendine yönelik şiddetinçokluğu, topluma içkin şiddet yapılarının varlığına işaret eder.
  • Norveçli sosyolog Johan Galtung (1930-), “İnsanların güncel hayatlarındaki bedensel ve ruhsal koşulları, potansiyel imkanlarından daha geriyse, orada şiddet vardır,” der.
  • Olumsuzluk şiddeti dışa dönüktür, kanlıdır.
  • Olumluluğun şiddeti ise kendini yoksunlukla değil doymuşlukla, icraatla değil bitkinlikle gösterir. Olumluluğun şiddeti aşırı performans, aşırı üretim, aşırı iletişim şeklinde ortaya çıkar ve çok daha yıkıcıdır. Kendisini baskı değil, tükenme, hiperaktivite ve depresyon şeklinde gösterir. Bunlar, olumluluğun şiddetinden kaynaklanan ruhsal hastalıklardır.
  • Kodlama dünyaya ifade kazandırır, yapılandırır, biçimler, düzenler, dünyaya bir dil kazandırır. Katı, baskıcı, her türlü özgürlük alanını ortadan kaldıran aşırı kodlama şiddettir. Belli ölçülerdeki bir kodsuzlaştırma dünyayı özgürleştirir. Fransız filozof Gilles Deleuze (1925-1995), sınırsız kodsuzlaşmayı kurtuluş diye över, şizofrenik sınırsızlığı önerir.
  • Koreli filozof, kültür teorisyeni Byung-Chul Han (1959-), aşırılığın olumlu şiddetine dikkat çeker: Bunun, yoksunluğun olumsuz şiddetinden daha tehlikeli olduğunu; eksikliğin doyma noktasına erince bittiğini, oysa aşırılığın bir son nokta tanımadığını belirtir.
  • Freud’a göre, bireyin davranışı iki temel güç tarafından yönetilir: yaşam içgüdüsü eros ile ölüm içgüdüsü thanatos. Bireyi benlik yıkımına sürükleyen thanatos’tur; kendine zarar verme güdüsünün arkasında thanatos vardır.
  • Fransız düşünür Jacques Ranciere (1940-), “Tüketim mutluluğunun altında kapitalist şiddet yatar,” der.
  • Bilginin güç kazanması ile ortaya çıkan duruma bilişsel kapitalizm; kapitalizmin sömürdüğü yeni sınıfa kognitarya (kognitif+proletarya), bilişsel işçiler deniyor. Kognitarya, zeka ve eğitime sahip, yeni tip bir işçi. Çalışma günün her saatine yayılır ve yaşamla eşanlamlı olur. Kazanılandan fazlasını harcama üzerine kurulmuş olan sistemde, kurumsal kölelik içselleştiriliyor. Akıllı telefonlar, dizüstü bilgisayarlar, tabletler mesai sonrası iş mesajlarının devamını sağlayarak iş-hayat dengesini bozan bir ortam yaratılmasına olanak tanıyor. Bu şiddet türüne, çalışanlara elektronik tasma takmaya karşı önlem alınmaya başlandı. Fransa, 1 Ocak 2017 tarihinde 50 kişiden fazla çalışanı olan şirketler için mesai dışında e-postaları görmezden gelme hakkı tanıyan kanunu yürürlüğe soktu. Tokyo valisi, fazla mesai yapan bir çalışanın intihar etmesinin ardından, akşam 8’den sonra çalışılmasını yasakladı ve kontrol ekipleri oluşturdu. Almanya’da yöneticilerin mesai sonrası çalışanlarla bağlantı kurması yasaklandı. Daimler firması, tatilde olan personelin e-postalarının otomatik olarak silindiği bir yazılım kullanmaya başladı.

 

Şiddet 3

Şiddet Nedir?

Diğer bir kişiye/gruba/topluma, kasıtlı olarak fiziksel ve/veya psikolojik zarar ya da acı vermeye yönelik davranış saldırganlıktır ve türleri vardır.

*Zarar vermeyi, incitmeyi amaçlayan faaliyetsizlik hali pasif saldırganlıktır.

*Bir amaca ulaşmak için gösterilen saldırganlık araçsal saldırganlıktır. Ana amaç saldırganlık değil, hedefe ulaşmaktır.

*Öfke ya da kızgınlık duygusuyla ortaya çıkan düşmanca saldırganlık,bir başka türdür.

*Toplum tarafından onaylanan özgeci saldırganlık, genelde kendini korumaya yöneliktir.

*Suikast, dövme, cinayet, saldırı gibi toplumsal normları çiğneyen ve onaylanmayan saldırganlık, anti sosyal saldırganlıktır.

*Toplum kurallarının içinde olan ve açık bir onay verilmese de meşru olarak algılanan izin verilmiş saldırganlık için maçlarda gösterilen sözel taşkınlıkları örnek verebiliriz. Barışçı bir toplum için, saldırgan enerjinin sosyal olarak kabul edilebilir yollarla boşaltılması, yıkıcı saldırganlıktan kaçınmak için önem taşır. Yarışmacı sporlar, bir sosyal supap olarak görülür.

İnsanın şiddete başvurdukça kendini daha az kırılgan hissettiği, şiddet uygulamanın güç duygusunu artırdığı düşünülüyor.

Şiddete başvurmak, güçsüzlüğü çaresizce güce dönüştürme çabasıdır. Gerçekten güçlü olan (hükümdar, baba vs) iktidarını sürekli şiddet tehdidine borçlu değildir. Zorla ele geçirilen güç kırılgandır; bu iktidar, şiddetin neden olduğu çatlaklar yüzünden yıkılır.

İktidar olayı ile hiç ilgisi olmayan bir şiddet olayı da mümkündür.

Şiddet, özü gereği bölücüdür.

Şiddet yıkar ve geride bir boşluk bırakır.

Şiddet, sınırları ortadan kaldırır, ölçüsüzdür.

Verili ölçüyü aşan HER ŞEY şiddet içerir.

Fransız filozof Simone Weil (1909-1943), 1940’da kaleme aldığı İlyada, ya da Şiirin Gücü adlı denemesinde “Şiddet ona kulluk eden herkesi şeyleştirir” diye yazıyor.

Antik toplum bir kan toplumu iken modern toplum bir ruh toplumudur. Arkaik toplumdaki dışsal şiddet, ruhun yükünü hafifletir. Modernitede ruhsallaşan şiddet, psikolojiye içkin şekiller almıştır.

Arkaik dünyada insan şiddetten bizzat kendisi şiddet uygulayarak korunur. Ölmemek için öldürür. Güç, henüz bir iktidar ilişkisi anlamına gelmez. Savaşçı öldürdüğü herkesin kuvvet özüne (Mana) sahip olur ve yendiği düşmanın bir vücut parçasını üzerinde taşıyarak biriktirdiği manaları vücuduna aktarmış olurdu. Reisi özel kılan şey manasıydı, manasını kaybederse egemenliğini yitirirdi.

Modern öncesi toplumda şiddet her yerdedir, alenidir, sahnelenir, iktidarın aracıdır. Modernitede şiddet sergilenmez, gizlenir; sahneden, odalara geçer.

Geç modernitenin öznesi, kapitalist üretim ilişkileriyle bağlantılı olarak, kendini bir proje haline getirir ve tükenişe kadar kendini sömürür. Proje, başarıya ve performansa odaklı öznenin kendine yönelttiği şiddete dönüşür.

21. yüzyıldaki siber savaşın faili ise görünmezdir.

İsimsiz, İnci Eviner, 2003. Baksı Müzesi koleksiyonu. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

İsimsiz, İnci Eviner, 2003.
Baksı Müzesi koleksiyonu.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Şiddetin dönüşümüne baktığımızda:

*Egemenlik toplumunda kafa kesme, işkence,

*Disiplin toplumunda deformasyon,

*Başarı ve performans toplumunda depresyon söz konusudur.

Ya da;

*Modern öncesi toplumda kelle uçurucu (dekapitasyon) bir şiddet egemendi.

*Modern toplumda hakim olan disiplindir; şiddet türü deformasyondur.

*Geç modern toplumda artık olumluluğun şiddeti egemendir; bu yeni şiddetin patolojik tezahürü ise depresyondur.

Doğadaki tüm canlı türlerinin hayatta kalmak için kullandığı savunma ve saldırı birçok bilim insanına göre içgüdüsel şiddettir.

Arkaik öldürme edimi, yırtıcı hayvan statüsü elde etme, yani av hayvanı statüsünden çıkma çabası olarak yorumlanır.

Bir toplum, kendini şiddet ve savaş tanrısıyla özdeşleştirince, kendisi saldırgan ve şiddete eğilimli olur. Öldürücü şiddet bir büyüme, güç, iktidar ve hatta bir ölümsüzlük duygusu üretirdi. Tıpkı Roma ve Aztek toplumunda olduğu gibi.

 

 

Çağdaş Sanata Varış 275|Çağdaş Kavramsal Sanat 6

Kimlik 5
Feminist Sanat 2

Fotoğraf sanatçısı Melisa Mızraklı’nın Contemporary İstanbul 2015’te yer alan eseri. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Fotoğraf sanatçısı Melisa Mızraklı’nın Contemporary İstanbul 2015’te yer alan eseri.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Kadın Halleri, Beril Anılanmert, 2008. Sanatçı,” Çalışmalarımda, kadının günlük yaşam döngüsünü, kültür taşıyıcısı olarak rolünü veya erkek akrabaların arasına sıkışmış kız çocuklarını ve genelde gelenek adı altında uygulanan şiddete karşı görüşü ele almaktayım,” diyor. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Baksı Müzesi, 2016.

Kadın Halleri, Beril Anılanmert, 2008.
Sanatçı,” Çalışmalarımda, kadının günlük yaşam döngüsünü, kültür taşıyıcısı olarak rolünü veya erkek akrabaların arasına sıkışmış kız çocuklarını ve genelde gelenek adı altında uygulanan şiddete karşı görüşü ele almaktayım,” diyor.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Baksı Müzesi, 2016.

Miles After Miles, Tayeba Begum Lipi, 2015. Paslanmaz çelik tıraş bıçaklarından, 36 numara ayaklar için yapılmış kadın ayakkabısı İstanbul’da, Art International 2015’te sergilendi. 1965 Bangladeş doğumlu sanatçı resim, baskı, video ve enstalasyonlarında kadının dünyadaki marjinalliği ve kadın bedeni temalarını kullanıyor. Objelerini küvet, tekerlekli sandalye, tuvalet masası ve kadın iç çamaşırı gibi gündelik eşyalardan seçiyor ve bunların yapımında çoğunlukla çengelli iğne ve jilet kullanıyor. Materyal seçiminde Bangladeş’teki kadına karşı şiddeti simgelemek için batıcı ve kesici aletler kullanmayı tercih ediyor. Kırsal kesimde doğumda kullanılan jilet, sanatçının çocukluğunda gözlemcisi olduğu evde, ebe ile doğan yeğenlerinin ve kuzenlerinin doğumunda kullanıldığı için görsel hafızasına kazınmış bir malzeme. Lipi, ilkin fabrikasyon jilet kullanırken, daha sonra farklı büyüklüklerdeki objeleri için özel üretim jilet kullanmaya başlamış. Kadın bedeninin düşündürdüğü yumuşaklık ile zıtlık oluşturan, bedene koruyucu bir zırh olan eserler yaratıyor. Aktivist sanatçı duvara asılı, saç telleri bakırdan yapılma beş peruk ile ülkesinde cinsiyet değiştirmiş bireylerin sesi olmak, onların korkusunu yansıtmak ve toplumdan yalıtılmışlıklarını ifade etmek için Aynı Olamayız adlı eserini yaratmıştı. Ülkesinin önde gelen çağdaş sanatçılarından biri olan Lipi, iki kez ülkesini Venedik Bienali’nde temsil etmiş, bol ödüllü bir sanatçı. Kendisi gibi sanatçı olan eşi ile birlikte 2002 yılında Bangladeşli sanatçılara yardımcı olmak için bir vakıf kurdu. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Miles After Miles, Tayeba Begum Lipi, 2015.
Paslanmaz çelik tıraş bıçaklarından, 36 numara ayaklar için yapılmış kadın ayakkabısı İstanbul’da, Art International 2015’te sergilendi.
1965 Bangladeş doğumlu sanatçı resim, baskı, video ve enstalasyonlarında kadının dünyadaki marjinalliği ve kadın bedeni temalarını kullanıyor. Objelerini küvet, tekerlekli sandalye, tuvalet masası ve kadın iç çamaşırı gibi gündelik eşyalardan seçiyor ve bunların yapımında çoğunlukla çengelli iğne ve jilet kullanıyor. Materyal seçiminde Bangladeş’teki kadına karşı şiddeti simgelemek için batıcı ve kesici aletler kullanmayı tercih ediyor. Kırsal kesimde doğumda kullanılan jilet, sanatçının çocukluğunda gözlemcisi olduğu evde, ebe ile doğan yeğenlerinin ve kuzenlerinin doğumunda kullanıldığı için görsel hafızasına kazınmış bir malzeme. Lipi, ilkin fabrikasyon jilet kullanırken, daha sonra farklı büyüklüklerdeki objeleri için özel üretim jilet kullanmaya başlamış. Kadın bedeninin düşündürdüğü yumuşaklık ile zıtlık oluşturan, bedene koruyucu bir zırh olan eserler yaratıyor. Aktivist sanatçı duvara asılı, saç telleri bakırdan yapılma beş peruk ile ülkesinde cinsiyet değiştirmiş bireylerin sesi olmak, onların korkusunu yansıtmak ve toplumdan yalıtılmışlıklarını ifade etmek için Aynı Olamayız adlı eserini yaratmıştı. Ülkesinin önde gelen çağdaş sanatçılarından biri olan Lipi, iki kez ülkesini Venedik Bienali’nde temsil etmiş, bol ödüllü bir sanatçı. Kendisi gibi sanatçı olan eşi ile birlikte 2002 yılında Bangladeşli sanatçılara yardımcı olmak için bir vakıf kurdu.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Tüketim, kapitalizmin kendisini ayakta tutmak için vazgeçemeyeceği bir araçtır. Kadın ve zevk de metalaştırılmış bir tüketim nesnesidir. Vücut Sanatı ve özellikle onun feminist versiyonları yerleşik, egemen kadın algılarına, kadının görsel ideoloji içindeki konumuna karşı bir direniştir. Bu direniş, kadının bir tutku ve zevk nesnesi olmasına ve kadının metalaştırılmasına bir başkaldırıyı da içerir.
ORLAN(1947-) takma adını kullanan ve adını büyük harflerle yazan Fransız performans sanatçısı ve akademisyen, bedenini bir sanat yapıtı olarak kullandı. 1990’da, dokuz ameliyat performansından ilkini gerçekleştirdi. Renkli perdelerle dekore edilmiş tiyatrolarda, bilinci yerinde ama lokal anestezi altında, ünlü modacıların imzasını taşıyan kostümler giyerek, şiir ve müzik eşliğinde, estetik ameliyat geçirdi. Omnipresence adlı yedinci performans, New York’ta gerçekleşti ve uydu yoluyla dünya çapında yayınlandı. Yani izleyici performanstan fiziki olarak ayrıldı. O ameliyatların bazıları videoya kaydedildi. ORLAN, işlemler sırasında çekilmiş fotoğraflarını birer sanat yapıtı olarak izleyiciye sundu. Ameliyatları yapan feminist estetik uzmanı, implantlar yerleştirerek sanatçının yüzünü yeniden şekillendirdi. Bir dizi ameliyatla alnının iki yanına birer boynuz yapıldı (1990’ların başı ile ortası). Kendisini Kolomb öncesi sanat ile özdeşleştirdiği işleri de oldu. ORLAN çalışmasının estetik ameliyatlara değil, güzellik standartlarına karşı olduğunu; kadına ve bedene gittikçe daha çok dayatılan ideolojiye karşı olduğunu belirtmiştir. Bir ifade aracı olarak vücudun kullanılışı ilk kez Yves Klein tarafından 1958-60'ta gerçekleştirilmiş, bu yöntem, 1964 yılı sonrasında Vücut Sanatı olarak adlandırılmıştır. ORLAN’ın girişimi ile, bedenin sahibi kimdir; devlet ve bireyin bedenlere hükmetme yetkisi nereye kadardır; sanatın bedenle ilişkisindeki eşik nerede başlar gibi Çağdaş Döneme ait sorularla beden olguları Çağdaş dönemde de devam etmiştir. ORLAN performanslarında kendi bedenini, feminist sorunlara eğilmek için bir ortam olarak kullanmıştır. Burada Kavramsal Sanat, Beden Sanatı, Feminist Sanat, Performans Sanatı, Video Sanatı iç içedir. Žižek’e göre Batı’nın toplumsal sistemi “liberal kadınları” rekabet güçlerini koruyabilmek için güzellik ameliyatlarına katlanmak için devasa bir baskı altına almaktadır. Kadınların gönüllü olarak güzellik ameliyatı eziyetine katlandıkları Batılı toplumun, kadınları sünnete maruz bırakan Afrika toplumundan ilke olarak farkı yoktur. Fotoğraf: biografieonline.it

ORLAN(1947-) takma adını kullanan ve adını büyük harflerle yazan Fransız performans sanatçısı ve akademisyen, bedenini bir sanat yapıtı olarak kullandı. 1990’da, dokuz ameliyat performansından ilkini gerçekleştirdi. Renkli perdelerle dekore edilmiş tiyatrolarda, bilinci yerinde ama lokal anestezi altında, ünlü modacıların imzasını taşıyan kostümler giyerek, şiir ve müzik eşliğinde, estetik ameliyat geçirdi. Omnipresence adlı yedinci performans, New York’ta gerçekleşti ve uydu yoluyla dünya çapında yayınlandı. Yani izleyici performanstan fiziki olarak ayrıldı.
O ameliyatların bazıları videoya kaydedildi. ORLAN, işlemler sırasında çekilmiş fotoğraflarını birer sanat yapıtı olarak izleyiciye sundu. Ameliyatları yapan feminist estetik uzmanı, implantlar yerleştirerek sanatçının yüzünü yeniden şekillendirdi. Bir dizi ameliyatla alnının iki yanına birer boynuz yapıldı (1990’ların başı ile ortası). Kendisini Kolomb öncesi sanat ile özdeşleştirdiği işleri de oldu.
ORLAN çalışmasının estetik ameliyatlara değil, güzellik standartlarına karşı olduğunu; kadına ve bedene gittikçe daha çok dayatılan ideolojiye karşı olduğunu belirtmiştir.
Bir ifade aracı olarak vücudun kullanılışı ilk kez Yves Klein tarafından 1958-60′ta gerçekleştirilmiş, bu yöntem, 1964 yılı sonrasında Vücut Sanatı olarak adlandırılmıştır. ORLAN’ın girişimi ile, bedenin sahibi kimdir; devlet ve bireyin bedenlere hükmetme yetkisi nereye kadardır; sanatın bedenle ilişkisindeki eşik nerede başlar gibi Çağdaş Döneme ait sorularla beden olguları Çağdaş dönemde de devam etmiştir.
ORLAN performanslarında kendi bedenini, feminist sorunlara eğilmek için bir ortam olarak kullanmıştır.
Burada Kavramsal Sanat, Beden Sanatı, Feminist Sanat, Performans Sanatı, Video Sanatı iç içedir.
Žižek’e göre Batı’nın toplumsal sistemi “liberal kadınları” rekabet güçlerini koruyabilmek için güzellik ameliyatlarına katlanmak için devasa bir baskı altına almaktadır. Kadınların gönüllü olarak güzellik ameliyatı eziyetine katlandıkları Batılı toplumun, kadınları sünnete maruz bırakan Afrika toplumundan ilke olarak farkı yoktur.
Fotoğraf: biografieonline.it