Etiket arşivi: Auschwitz

Şiddet 86| Sanat ve Şiddet 5

  • Auschwitz’den kurtulan Primo Levi, eserlerinde faşizmin yükselişini yalın bir dille yazar: Pervasız bir kamuoyu inşasını, toptancı propaganda makinesinin yoğun bir şekilde çalışmasını, bazı kesimlerin nefret objesine dönüştürülmesini…İlk kitabı Bunlar da mı İnsan (1947) adlı eserinde Nazi toplama kampları sisteminin niteliklerini, kamptaki tutsakları, tanık olduğu işkenceleri nesnel bir dille anlatmıştır. Daha sonra 1963 yılında Ateşkes’te kamplardan kurtuluşu, özgürlüğe kavuşmadan önce Sovyet kamplarında geçirilen süreyi işlemiştir. Toplama kampları deneyimini bir varoluş sorunsalı olarak irdelediği Boğulanlar, Kurtulanlar adlı eseri 1987’de yazdıktan birkaç ay sonra intihar etmiştir. Levi, rejim/devlet şiddetini yazıya döken Nobelli bir yazardır.
  • Çocukluğu, şiddete eğilimli ve geleneksel değerlere sıkı sıkıya bağlı aristokrat büyükannesi yanında geçen Japon yazar Yukio Mişima (1925-1970), ününün ve saygınlığının doruğundayken intiharla yaşamına son vermişti. Şiddet, Japonya’da sosyal idealleri desteklemeye, Japon değerlerini devam ettirmeye yönelik bir davranıştır.Mişima’nın neredeyse bütün yazdıklarında marazi bir hassasiyet vardır, şiddet teması işlenir, yok etme isteği ve tutkusu üzerinde durur. O kadar ki, intiharındaki müthiş şiddeti sanki daha önce yazmıştır, der Selim İleri. Kanlı bir dehşet öyküsünü çok soğukkanlı ve şiirsel anlatabilen bir yazardı. Vatanı için şehit olma düşüncesi, tüm eserlerinin ana temalarından biriydi. Vatanseverlik adlı eserinde ve Bereket Denizi dörtlemesinde (1965-1970) yozlaşan değerlere karşı intiharı savunmuştu. İç içe geçen cinsellik, ölüm, şiddet ve haz Mişima’nın tiyatro eserlerinde de karşımıza çıkar.

    Japonya’nın İkinci Dünya Savaşı’nda yenilmesi üzerine derin bir düş kırıklığına uğramıştır. Kurduğu Kalkan Derneği’nin amacı, kaybettiği emperyal gururu Japonya’ya yeniden kazandırmaktı.

    Kanlı bir ölümün, hastalıklarla geçen çocukluğundan beri Mişima’nın en büyük hayallerinden biri olduğu söylenmiştir. Törensel intihar, seppuku, samuray intiharına verilen addır. İntiharı Henry Miller ve Marguerite Yourcenar’ın kitaplarına konu olmuştur.

Delip Geçmek, Saburo Murakami, İkinci Gutai Sanat Sergisi, 1956. Fotoğraf: Artforum, Otsuji Kiyoji.

Delip Geçmek, Saburo Murakami, İkinci Gutai Sanat Sergisi, 1956.
Fotoğraf: Artforum, Otsuji Kiyoji.

  • İkinci Dünya Savaşı sonrası, savaşa reaksiyona odaklanan Japon Gutai Grubu, performansa dayalı Soyut Dışavurumcu eserler gerçekleştirmiştir. Malzemeye hayat vermek olarak tanımladıkları deneysel çalışmalar yapmışlardır. Gutai Grubu, yıkımın estetiğini bir sanat formu olarak belirlemiştir. Psikolojik rahatlama amacı da taşıyan boya kutularını tuvale fırlatmak, kağıt Japon paravanlarında delikler açmak, yırtmak değişim/dönüşüm arzusunu da yansıtmaktaydı.

 

 

 

Şiddet 62| Devlet Şiddeti 8

  • Psikiyatr ve filozof, önemli bir Nazi karşıtı düşünür olan Karl Jaspers’in (1883-1969) öğrencisi, arkadaşı ve izleyicisi Alman siyaset bilimci Hannah Arendt (1906-1975), sıradan insanların gaddarca davranabilme nosyonunu dile getirmek için kötülüğün sıradanlığı terimini yaratmıştır. Eğer kötülük yaygın ve sıradan ise buna ilişkin farkındalık pek yaygın değildir. Nuremberg Duruşmalarında Müttefikler, iki düzine Nazi liderini pek çok psikiyatr ve psikolog aracılığıyla iki yıl boyunca kapsamlı kişisel mülakatlar ve psikolojik testlerle değerlendirmeye tabi tuttular. Bu değerlendirmeler, Nazi liderlerinin, akıl hastası olmayan, zihinsel olarak sağlıklı, normal insanlar olduklarını ortaya koydu. Bu sonuç, Hannah Arendt’in kötülüğün sıradanlığı tezine iyi bir örnektir.
  • En sağlıklı olanların bile içinde pusuda bekleyen bir şiddet vardır. İngiliz İmparatorluğu’na karşı bir eylem aracı olarak kullanılan sivil itaatsizlik, Gandi’nin görüşüne göre, şiddetin tam yokluğu değil, kişinin kullanmayı gayet iyi bildiği askeri taktiklerin reddedilmesi anlamını taşır. Anlamlı karşı çıkış, keyfi şiddete karşı şiddet kullanmama değil, disiplinli şiddet kullanmaya karşı disiplinli şiddet kullanmamadır.

Auschwitz I, Oswiecim (Krakow’un 60 km batısında), Polonya. Kampa gelenlerden her şey toplanıyor, akla gelmez şekillerde değerlendiriliyordu. Kampa gittiğimizde saçlardan dokunmuş kumaş örneği görmüştük. Theodor Adorno, “Auschwitz’ten sonra şiir yazmak barbarlıktır,” dediğinde, bir yandan soykırım sonrası edebiyatın imkansızlığı ve geçersizliğini ifade ediyor ama beri yandan da bu yaşananların yeni sanat türlerini ve dilini dayattığını söylüyordu. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Auschwitz I, Oswiecim (Krakow’un 60 km batısında), Polonya.
Kampa gelenlerden her şey toplanıyor, akla gelmez şekillerde değerlendiriliyordu. Kampa gittiğimizde saçlardan dokunmuş kumaş örneği görmüştük.
Theodor Adorno, “Auschwitz’ten sonra şiir yazmak barbarlıktır,” dediğinde, bir yandan soykırım sonrası edebiyatın imkansızlığı ve geçersizliğini ifade ediyor ama beri yandan da bu yaşananların yeni sanat türlerini ve dilini dayattığını söylüyordu.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Fransız düşünür Michel Foucault’nun (1926-1984) kuramına göre iktidar artık disiplin ve biyo iktidar şeklinde varlık bulmaktadır. Ona göre iktidarın mikro fiziği norm ve alışkanlık oluşturan, niteleyen, ölçen, biçen, derecelendiren süreçlerden oluşur. Biyo iktidar üreme, doğum ve ölüm oranı, sağlık düzeyi, yaşama süresi konusunda müdahaleci önlemlerin alındığı, düzenleyici kontrollerin yapıldığı iktidar teknolojisidir. Foucault, savaşların tüm nüfus/bir halk adına yürütüldüğünü ve bu savaşların bir hükümdar adına yürütülenlerden çok daha fazla öldürücü şiddet ortaya çıkardığını söyler.
  • Modern biyo politiğin en tipik alanı toplama kamplarıdır.
Şengal Dağı’ndan Mavi Bir Natürmort, Rezzak İlge, 2016. Sanatçı eserlerinde tarihteki katliam ve soykırımları konu alıyor. Özellikle Yezidilerin maruz kaldığı yetmiş üç katliama değiniyor. Yezidilikte düşmüş melek olarak bilinen Melek-i Tavus’u temsil eden tavus kuşu renkli; yaban domuzları ise, hoşgörüsüz, baskıcı, ataerkil iktidarı kınamak adına renksiz olarak betimleniyor. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Sarsılan İmge - Pera Müzesi, 2018.

Şengal Dağı’ndan Mavi Bir Natürmort, Rezzak İlge, 2016.
Sanatçı eserlerinde tarihteki katliam ve soykırımları konu alıyor. Özellikle Yezidilerin maruz kaldığı yetmiş üç katliama değiniyor. Yezidilikte düşmüş melek olarak bilinen Melek-i Tavus’u temsil eden tavus kuşu renkli; yaban domuzları ise, hoşgörüsüz, baskıcı, ataerkil iktidarı kınamak adına renksiz olarak betimleniyor.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Sarsılan İmge – Pera Müzesi, 2018.

  • Michel Foucault’nun itaatkar bedenler dediği politik şiddet varlığını bedenlerde göstermektedir. İktidarın tüm denetimi bedenlerde okunabilir.
  • Asker bir kişi, bir birey olmaz: tam uyuşum içinde kusursuz bir çekirdeğin bir ögesi olabilir. Bu kusursuz ya da neredeyse kusursuz çekirdeğin harcı düşmanlıktır. Aynı hedefe yönelik ortak bir düşmanlık.
  • “Ordu, kökü olmayanlara kök sunar hep. Yeryüzünün en konuksever kulübüdür, kararsızlıklarını, başarısızlıklarını yerleştirecek bir otel arayanlar için bir günahkarlar sığınağıdır, üstelik herkese açıktır. Başta sudan çıkmış balıklara. Yatacak bir yatak, yemek yiyecek bir masa, çene çalacak bir arkadaş sağlar onlara. En önemlisi, senin yerine karar verir: bugününü düzenler, yarınını hazırlar. Gelecek, bir ikilem olmaktan çıkar orduda. Kışla evin, yurdun olur.” (İnşallah, O. Fallaci)
  • Vietnam’da işkenceciler mahkumlara şöyle diyordu: “Konuşursan, seni şerefinle kurşuna dizeceğim. Konuşmazsan bir kamyon altında ezdireceğim ve sonun onursuz bir ölümle gelecek” diye yazıyor Fallaci, Bir İnsan adlı eserinde.
  • 2005’te Fransız banliyö ayaklanmalarında binlerce araba yandı. Žižek bu tür olayları flaş mob’ların (bir anlık güruh) radikal karşıtları olarak görüyor. Žižek, 1968’i vizyonu olan bir ayaklanma olarak görürken, 2005 olaylarını herhangi bir vizyon iması, protestocuların getirdiği bir talebi olmayan, yalnızca tanınma ısrarı taşıyan bir eylem olarak görüyor ve bu tür hiçbir şey talep etmeyen şiddet içeren protesto eylemlerine protestonun sıfır seviyesi adını veriyor.

 

 

Çağdaş Sanata Varış 281|Çağdaş Enstalasyon 1

  • Eserin görülebilmesinin yanı sıra dokunulabildiği, hatta bazen duyulabildiği, koklanabildiği eserler önce çevre olarak adlandırılıyordu. Daha sonra Çağdaş Sanat terminolojisinde Enstalasyon adı verildi.
  • 1990’lardan itibaren Çağdaş Sanat çalışmaları esere bakan kişiyi doğrudan muhatap alır. Enstalasyon ve Performans Sanatı, izleyicileri daha açık yanıtlara teşvik ettikleri için ilişkisel sanat formlarıdır.
  • Her Yerleştirme aslında bir iktidar kurmadır. Yerleştirmenin temel amacı iktidarın merkezden çevreye kaydırılmasıdır. Nesneler arası ilişkiyi öne çıkaran ve nesneyi uzamın içindeki anlam açılımlarıyla tanımlayan Descartesçı mantık ile nesnenin ben-ötesi anlamlarını tercih eden Kantçı-Hegelci aşkınlaştırma süreci dikkate alındığında Duchamp’ın ready made/hazır nesne mantığının Descartesçı, Yerleştirme Sanatı’nın mantığının ise Kantçı olduğu söylenebilir.
Kolombiyalı sanatçı Doris Salcedo’nun (1958-), 2003 yılında 8. İstanbul Bienali için yaptığı Enstalasyon. Sanatçı, Eminönü’ndeki iki binanın arasına, üç kat yüksekliğinde, 1550 sandalyeyi yığmıştı. Hüzünlü bir görüntüye sahip olan bu gerçeküstü yığın ile Salcedo, sıradan olanın aşırılıkla iç içe geçtiğini göstermek;  günlük yaşamın içine kazınmış bir çatışma alanı topografyası yaratmak istediğini belirtmiştir. Kayboluşu, yok oluşu, terk etmeye zorlanmayı anıştıran böyle koleksiyonların Auschwitz’deki mahkumlardan alınan eşya yığınları ile güçlü bağları olduğu düşünülür. Salcedo, bir yıl önce de benzer bir işi 280 sandalye ile Bogota’da, Adalet Sarayı’nda uygulamıştı. Bogota’daki binanın işgal edilmesi sırasında yaşanan şiddet olaylarının on yedinci yıldönümünde, elli üç saat süren işgal için aynı süre boyunca sanatçı, sembolik bir anma için binanın cephesinden aşağı bir dizi sandalye indirmişti. Amacı, on yedi yıl önce hükümeti devirmek için başarısız bir girişimde bulunup ölenleri anmaktı. İstanbul’daki yerleştirmesinin amacı ise, Global ekonominin çarklarını çeviren kimliksiz göçmen kitleleri anımsatmak idi. Doris Salcedo, sıradan nesnelerle, genelde mobilyalarla çalışan bir sanatçı. Bunlarla yaptığı Enstalasyonlarında yerleştirmenin içinde bulunduğu alanın tarihiyle, belleğiyle, kültürüyle bütünleşmeyi amaçlar. Büyük ölçekli yapıtlarla kamusal ve kurumsal alanlara yaptığı müdahalelerle tarihin yükü konusuna yoğunlaşır. Fotoğraf: www.universes-in-universe.d

Kolombiyalı sanatçı Doris Salcedo’nun (1958-), 2003 yılında 8. İstanbul Bienali için yaptığı Enstalasyon.
Sanatçı, Eminönü’ndeki iki binanın arasına, üç kat yüksekliğinde, 1550 sandalyeyi yığmıştı. Hüzünlü bir görüntüye sahip olan bu gerçeküstü yığın ile Salcedo, sıradan olanın aşırılıkla iç içe geçtiğini göstermek; günlük yaşamın içine kazınmış bir çatışma alanı topografyası yaratmak istediğini belirtmiştir.
Kayboluşu, yok oluşu, terk etmeye zorlanmayı anıştıran böyle koleksiyonların Auschwitz’deki mahkumlardan alınan eşya yığınları ile güçlü bağları olduğu düşünülür.
Salcedo, bir yıl önce de benzer bir işi 280 sandalye ile Bogota’da, Adalet Sarayı’nda uygulamıştı. Bogota’daki binanın işgal edilmesi sırasında yaşanan şiddet olaylarının on yedinci yıldönümünde, elli üç saat süren işgal için aynı süre boyunca sanatçı, sembolik bir anma için binanın cephesinden aşağı bir dizi sandalye indirmişti. Amacı, on yedi yıl önce hükümeti devirmek için başarısız bir girişimde bulunup ölenleri anmaktı. İstanbul’daki yerleştirmesinin amacı ise, Global ekonominin çarklarını çeviren kimliksiz göçmen kitleleri anımsatmak idi.
Doris Salcedo, sıradan nesnelerle, genelde mobilyalarla çalışan bir sanatçı. Bunlarla yaptığı Enstalasyonlarında yerleştirmenin içinde bulunduğu alanın tarihiyle, belleğiyle, kültürüyle bütünleşmeyi amaçlar.
Büyük ölçekli yapıtlarla kamusal ve kurumsal alanlara yaptığı müdahalelerle tarihin yükü konusuna yoğunlaşır.
Fotoğraf: www.universes-in-universe.d

2003 Venedik Bienali’nde Almanya pavyonunda sanatçı Martin Kippenberger (1953-1997), zemine yerleştirdiği metro havalandırma ünitesine belirli aralıklarla duyulan metro geçiş sesini de eklemiş. Bu görebildiğimiz, havalandırma ünitesinden gelen esintiyi hissedebildiğimiz ve duyabildiğimiz bir Enstalasyon. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

2003 Venedik Bienali’nde Almanya pavyonunda sanatçı Martin Kippenberger (1953-1997), zemine yerleştirdiği metro havalandırma ünitesine belirli aralıklarla duyulan metro geçiş sesini de eklemiş. Bu görebildiğimiz, havalandırma ünitesinden gelen esintiyi hissedebildiğimiz ve duyabildiğimiz bir Enstalasyon.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Modernist ortama özgü sanatın değişimi engellediğini, farklı malzemelerin bir fikri ifade etmek için daha etkili araçlar olabileceğini düşünen çağdaş sanatçılardan Jean-Luc Cornec’in Telephone Sheep, 2013 adlı  Enstalasyonu. Birleşimler, sanatsal olmayan kaynaklardan elde edilen iki ve üç boyutlu elementleri birleştirerek Modernist zevkin kısıtlamalarına karşı oluşturuldu. Çağdaş Sanat, eserin çoklu ortam ve nesneden üretilebileceği fikrini geliştirildi. Çağdaş sanat eserlerinin çok azı ortama özgü olarak sınıflandırılabilir. Modernistler için bu eser, heykel kategorisinin herhangi bir tanımında yer bulamaz. Geleneksel olmayan materyal ve süreçler kullanan çalışmalar estetik etkiyle ya çok az ilgilenir ya da hiç ilgilenmez. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Modernist ortama özgü sanatın değişimi engellediğini, farklı malzemelerin bir fikri ifade etmek için daha etkili araçlar olabileceğini düşünen çağdaş sanatçılardan Jean-Luc Cornec’in Telephone Sheep, 2013 adlı Enstalasyonu.
Birleşimler, sanatsal olmayan kaynaklardan elde edilen iki ve üç boyutlu elementleri birleştirerek Modernist zevkin kısıtlamalarına karşı oluşturuldu. Çağdaş Sanat, eserin çoklu ortam ve nesneden üretilebileceği fikrini geliştirildi. Çağdaş sanat eserlerinin çok azı ortama özgü olarak sınıflandırılabilir.
Modernistler için bu eser, heykel kategorisinin herhangi bir tanımında yer bulamaz.
Geleneksel olmayan materyal ve süreçler kullanan çalışmalar estetik etkiyle ya çok az ilgilenir ya da hiç ilgilenmez.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

 

Çağdaş Sanata Varış 254|Çağdaş Sanat 2

  • Kiliselerde imgelem insan biçimli, mağaralarda ise hayvan biçimindedir. Joseph Campbell’e (1904-1987) göre bu ikisi aynı şeydir. Biçim ikincildir. Önemli olan mesajdır. Campbell’in bu değerlendirmesi Çağdaş Sanat için de geçerlidir; burada da biçim ikincildir, önemli olan mesajdır.
  • Birçok dinde ve inanışta yaradılışın ve zamanın yeniden doğuşu, döngüsel oluşu söz konusudur. Arkaik toplumların/insanların, somut zamanı yok ederek tarih dışına itişi, zamanın geri çevrilemezliğini reddedişi, böylelikle sürekli bir şimdiki zamanı yaşayışı, Modernizm sonrası tarih tartışmalarının da gündemini oluşturur. Zamanın döngüsel yanı, yenilenme isteğine karşılık gelir, geleneksel olanı da içinde gizler.
    Varoluşçu felsefenin önde gelen isimlerinden biri olan Alman filozof Martin Heidegger (1889-1976) de Sanatın Doğuşu ve Düşüncenin Yolu adlı makalesinde düşüncemize sunulmuş olanı tekrar düşünmek gerektiğini söyler.
  • Theodor Adorno, “Auschwitz’ten sonra şiir yazmak barbarlıktır,” dediğinde, bir yandan soykırım sonrası edebiyatın imkansızlığı ve geçersizliğini ifade ediyor ama beri yandan da bu yaşananların yeni sanat türlerini ve dilini dayattığını söylüyordu.
  • Modernizm’de “yeni” vurgusuna karşılık, “eskiyi bilmenin gereği” de öne çıkarılırken, Çağdaş Dönem’de “yenilik” kavramı sorgulanır: “Yenilik”, “eski”nin geleneksel gücü ile ilişkilendirilir, bazen de halk resim geleneğinin kodlarını çözüp güne taşımak istenir.
Civilizations’ta Anastasia Radevich geçmiş, günümüz ve geleceğin kayıp medeniyetlerinden ilham alıyor. Geçmişte yükselen deniz seviyesiyle kaybolan medeniyetleri, sular altında kalarak paslanmış ve yosun tutmuş topuklarla, günümüzün çevre sorunlarını derinin ve ipeğin üzerine yaptığı petrol sızıntısı, atom bombası baskılarıyla ve gelecekte medeniyetlerin dünyanın ikinci bir buzul çağına girmesiyle yok olacağına dair olan inancını da donmuş bir dünya baskısı ve buzul görünümlü topuklarla ayakkabılara taşıyor. Lost adlı koleksiyonundan. Fotoğraf:the-lizard-queen.blogspot.com

Civilizations’ta Anastasia Radevich geçmiş, günümüz ve geleceğin kayıp medeniyetlerinden ilham alıyor. Geçmişte yükselen deniz seviyesiyle kaybolan medeniyetleri, sular altında kalarak paslanmış ve yosun tutmuş topuklarla, günümüzün çevre sorunlarını derinin ve ipeğin üzerine yaptığı petrol sızıntısı, atom bombası baskılarıyla ve gelecekte medeniyetlerin dünyanın ikinci bir buzul çağına girmesiyle yok olacağına dair olan inancını da donmuş bir dünya baskısı ve buzul görünümlü topuklarla ayakkabılara taşıyor. Lost adlı koleksiyonundan.
Fotoğraf:the-lizard-queen.blogspot.com

  • Sanat artık düşünülmeyeni düşünmek, yaşanmamış olanı gerçekleştirmek ve bunu alışılmamış yöntemlerle yapmak demekti.
  • Çağdaş Sanat’ın 1945 sonrası avangard pratikten, neo-avangard’dan evrildiği düşünülür.
  • Çağdaş Sanat’ın kökleri, biçimin içeriğe katkıda bulunduğu Modern sanat hareketlerinde yatar.
  • Popüler kültür, tüketim ve Çağdaş Sanat arasında bir alışveriş mevcuttur.
  • Çağdaş Sanat görünüşünde, üretiminde ve fikirlerinde alışılmadık sanatı ima eder.
  • Hem biçim hem konu bakımından alışılmadık olduğu için zorlayıcıdır.
  • Her sanat yapıtının bir yüzeysel bir de derin anlamı vardır. Çağdaş Sanat yapıtları bize ilk bakışta bir öykü anlatmazlar. Çağdaş Sanat yapıtını anlamak bir “okuma” sorunudur, bilgi kavramıyla ilgilidir. Çağdaş Sanat’ı anlamak, bir emek gerektirir; izleyiciden böyle bir beklentisi vardır.

 

İnanç Dosyası 41 | Judaism 9

The modern Zionist movement, begun in the 19th century, was launched to bring about the return of Jews to Jerusalem. The movement was founded by Theodore Herzl (1860-1904), a Viennese journalist. He strove to establish a Jewish state in Palestine, the obvious place for it. Not every Jew supported the idea, as many believed that only the Messiah could restore Jerusalem. During the 19th century, Russia carried out a series of anti-Semitic attacks, known as pogroms, on Jewish settlements.

“I believe in the sun,
even when it is not shining,
I believe in love, even
When I am not feeling it,
I believe in God, even
when He is silent”

In Germany, Adolph Hitler believed all Jews to be degenerate and they were made to wear the yellow six-pointed Star of David to advertise their Jewishness. Persecution of the Jews in Germany started in 1933, and thousands of synagogues and buildings belonging to Jews were destroyed by the Nazis, and efforts were made to exterminate all the Jews in Europe. During this period, known as the Holocaust, which lasted until 1945 when around six million Jews died in concentration camps in Europe. This genocide convinced many that only by establishing a homeland of their own could Jews find a safe refuge against anti-Semitism. The United Nations agreed and in 1948 the modern State of Israel was founded. Following this, Jewish communities around the world settled in Israel.

Nazi Germany maintained concentration camps  throughout the territories it controlled. The first Nazi concentration camps were erected in Germany in 1933, immediately after Hitler became Chancellor. Used to hold and torture political opponents and union organizers, the camps held around 45,000 prisoners by 1933 and were greatly expanded after the Reichstag fire.  Hitler allowed Himmler to start using the camps’ facilities and personnel to purge German society of so-called “racially undesirable elements” such as Jews, criminals, homosexuals, and Romani people. Between 1939 and 1942, the number of camps exploded to more than 300. Hostage camps where hostages were held and killed as reprisals. Labor camps were concentration camps where interned inmates had to do hard physical labor under inhumane conditions and cruel treatment. Some of these camps were sub-camps of bigger camps, or “operational camps”, established for a temporary need. POW (prisoner of war) camps were concentration camps where prisoners of war were held after capture. POWs were usually soon assigned to labor camps. Camps for rehabilitation and re-education of the intelligentsia were held, and “re-educated” according to Nazi values. Transit and collection camps, where inmates were collected and routed to main camps, or temporarily held. Extermination camps, differed from the rest, where all new-arrivals were simply killed, the industrial-scale mass murder of the predominantly Jewish ghetto and concentration camp populations like, Treblinka, Sobibor, Belzec, Chelmno, Auschwitz and Majdanek. Although none of the categories is independent, and many camps could be classified as a mixture of several of the above. Others like Maly Trostenets were at times classified as minor extermination camps.

Auschwitz-Birkenau was a network of concentration and extermination camps built and operated by the Third Reich in Polish areas annexed by Nazi Germany during World War II. It was the largest of the Nazi concentration camps, consisting of Auschwitz I (the base camp); Auschwitz II–Birkenau (the extermination camp); Auschwitz III–Monowitz (a labor camp); and 45 satellite camps. Map showing the originating locations in Europe for deportations to Auschwitz concentration camp. Auschwitz I was the original camp, serving as the administrative center for the whole complex.

Auschwitz-Birkenau was a network of concentration and extermination camps built and operated by the Third Reich in Polish areas annexed by Nazi Germany during World War II. It was the largest of the Nazi concentration camps, consisting of Auschwitz I (the base camp); Auschwitz II–Birkenau (the extermination camp); Auschwitz III–Monowitz (a labor camp); and 45 satellite camps.
Map showing the originating locations in Europe for deportations to Auschwitz concentration camp. Auschwitz I was the original camp, serving as the administrative center for the whole complex.

The iron gates crowned with the infamous motto, Arbeit macht frei (labor makes [you] free), is a German phrase. The slogan is known for having been placed over the entrances to a number of Nazi concentration camps during World War II, including most infamously Auschwitz I, where it was made by prisoners with metalwork skills and erected by order of the Nazis in June 1940. The slogan was placed at the entrances to a number of Nazi  camps.  After disembarking from the transport trains, to be sent to the right – meant labor; to the left – the gas chamber.

The iron gates crowned with the infamous motto, Arbeit macht frei (labor makes [you] free), is a German phrase. The slogan is known for having been placed over the entrances to a number of Nazi concentration camps during World War II, including most infamously Auschwitz I, where it was made by prisoners with metalwork skills and erected by order of the Nazis in June 1940. The slogan was placed at the entrances to a number of Nazi camps. After disembarking from the transport trains, to be sent to the right – meant labor; to the left – the gas chamber.

Prisoners were transported from all over German-occupied Europe by rail, arriving in daily convoys. The SS forced an orchestra to play as new inmates walked towards their "selection" and possible extermination; the musicians had the high suicide rate in the camps. The group selected to die, about three-quarters of the total, included almost all children, women with children, all the elderly.

Prisoners were transported from all over German-occupied Europe by rail, arriving in daily convoys. The SS forced an orchestra to play as new inmates walked towards their “selection” and possible extermination; the musicians had the high suicide rate in the camps. The group selected to die, about three-quarters of the total, included almost all children, women with children, all the elderly.

SS officers told the victims they were to take a shower and undergo delousing. The victims would undress in an outer chamber and walk into the gas chamber, which was disguised as a shower facility, complete with dummy shower heads. After the doors were shut, SS men would dump in the cyanide pellets via holes in the roof or windows on the side. The Nazis used a cyanide gas produced from Zyklon B pellets. This gas chamber operated from 1941 to 1942, during which time some 60,000 people were killed therein; it was then converted into an air-raid shelter for the use of the SS.

SS officers told the victims they were to take a shower and undergo delousing. The victims would undress in an outer chamber and walk into the gas chamber, which was disguised as a shower facility, complete with dummy shower heads. After the doors were shut, SS men would dump in the cyanide pellets via holes in the roof or windows on the side. The Nazis used a cyanide gas produced from Zyklon B pellets. This gas chamber operated from 1941 to 1942, during which time some 60,000 people were killed therein; it was then converted into an air-raid shelter for the use of the SS.

Block 11 of Auschwitz was the "prison within the prison", where violators of the numerous rules were punished. Some prisoners were made to spend the nights in "standing cells". These cells were about 1.5 m2 , and four men would be placed in them; they could do nothing but stand, and were forced during the day to work with the other prisoners. In the basement were located the "starvation cells"; prisoners incarcerated here were given neither food nor water until they were dead.

Block 11 of Auschwitz was the “prison within the prison”, where violators of the numerous rules were punished. Some prisoners were made to spend the nights in “standing cells”. These cells were about 1.5 m2 , and four men would be placed in them; they could do nothing but stand, and were forced during the day to work with the other prisoners. In the basement were located the “starvation cells”; prisoners incarcerated here were given neither food nor water until they were dead.

Crematorium, still exists, which was reconstructed after the war using the original components, which remained on-site.

Crematorium, still exists, which was reconstructed after the war using the original components, which remained on-site.

Auschwitz II–Birkenau was designed as the place of the "final solution of the Jewish question” in Europe. Auschwitz II-Birkenau claimed more victims than any other German extermination camp, despite coming into use after all the others. In Auschwitz II-Birkenau, more than 20,000 people could be gassed and cremated each day. Auschwitz II-Birkenau was larger than Auschwitz I, and more people passed through its gates than through Auschwitz I.

Auschwitz II–Birkenau was designed as the place of the “final solution of the Jewish question” in Europe. Auschwitz II-Birkenau claimed more victims than any other German extermination camp, despite coming into use after all the others. In Auschwitz II-Birkenau, more than 20,000 people could be gassed and cremated each day. Auschwitz II-Birkenau was larger than Auschwitz I, and more people passed through its gates than through Auschwitz I.