Etiket arşivi: Apartheid

Şiddet 57| Devlet Şiddeti 3

Svastika gibi antik bir simgeye kötü şöhret kazandıran Nazilerin çekmiş oldukları bu fotoğraf yıkılan Berlin Duvarının üzerinde sergilenmekteydi. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Svastika gibi antik bir simgeye kötü şöhret kazandıran Nazilerin çekmiş oldukları bu fotoğraf yıkılan Berlin Duvarının üzerinde sergilenmekteydi.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Nazi Almanya’sının ikinci adamı Heinrich Himmler’in projesi olan Lebensborn (Yaşam Pınarı), Alman kanı standartlarına uygun kan taşıyan, gelecekte Reich nüfusuna potansiyel katkı sunabilecek çocukların bulunmasını hedefliyordu. Proje, 1935 yılında uygulamaya konmuştu. Lebensborn, hem Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra azalan erkek nüfusu ve düşen doğum oranlarını, hem de Hitler’in üstün ırk amacını sağlamaya yönelikti. Evlilik dışı ilişkilerden hamile kalan Alman kadınlar, çocuğun ırksal değerini ispatladıklarında çocuğun doğum ve bakımı devlet tarafından üstleniliyordu. İkinci Dünya Savaşı sırasında, Nazi subayları tarafından hamile bırakılan kadınlar da proje kapsamına girebiliyordu. Bu bebekler/çocuklar annelerinden ayrılarak özel yuvalarda yetiştiriliyorlardı. Nazilerin işgal ettiği coğrafyalarda, özellikle de Slovenya ve Polonya’da üstün Aryan ırkına mensup olabileceği düşünülen yüz binlerce çocuk kaçırılarak Lebensborn’a dahil edildi. Bu zavallılar, rejimin uygun gördüğü aileler tarafından yetiştiriliyorlardı. Uyum sağlayamayanlar, toplama kamplarına gönderiliyorlardı. Naziler, ilgili evrakı savaş bitmeden evvel önemli ölçüde yok ettikleri için tam olarak kaç çocuğun bu şekilde kaçırıldığı bilinemedi. Elde kalan arşivin bir kısmı 2007 yılında açıldı. Bu çocuklar öz ailelerini bilemedi, onlara geri dönemedi. Bugün bile ailelerin bu konuyu açık açık konuşmaktan korktukları söyleniyor.

 

  • 1920’de Trieste İtalya’ya katılıp da Faşistler Sloven dilinin kamuya açık yerlerde konuşulmasını yasakladığında, İtalyanca bilmeyen köylülerin doktorlara derdini nasıl anlatacağı sorulunca, bir ineğin veterinere derdini anlatmak zorunda olmadığı yanıtı verilmişti: Uygar diller ve yarı-uygar diller vardı.
  • İkinci Dünya Savaşı’nın başlangıcında Polonya’yı işgal eden Almanya, Lehçe konuşmayı yasaklamış, tüm sokak isimlerini de Almancaya çevirmişti.
Nazilerin kamplarda kullandıkları, mahkumları “suçlarına göre” tasnif eden işaretler. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Berlin.

Nazilerin kamplarda kullandıkları, mahkumları “suçlarına göre” tasnif eden işaretler.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Berlin.

  • 1940’lı yılların sonunda başlayıp 1950’li yılların sonuna kadar ABD’de devam etmiş olan McCarthycilik, komünist veya komünist sempatizanı olmakla suçlananların, özel ve devlet kurumlarınca önce saldırganca soruşturmalara, sonra işten atılmalara, kariyerlerin yok edilmesine, tutuklamalara maruz kalmasıdır.
  • Milliyetçilik, halkları bölen bir akım olarak ırkçılık, dinsel bağnazlık ve kabilecilik ile el ele yürür.
  • Milliyetçiliğin rejimi güçlendirmeye yarayan bir araç olduğu, yetkililer tarafından kullanılabilecek bir vana işlevi gördüğü düşünülür. Oysa iki yanı keskin bir bıçak gibidir; bazen rejimi destekler bazen de siyasi statükoyu tehdit edebilir. Milliyetçiliğin tezahürü olarak başlayan rejim yanlısı bir eylem kolaylıkla liderliğin sorgulandığı bir mücadeleye dönüşebilir.

 

  • ABD’de zencilerin Afrikalı Amerikalı diye anılmaya başlaması onlara yönelik şiddetin bittiği anlamına gelmiyor. Daha 2001 yılında Serena Williams’ın şampiyon olduğu maçta %99’u beyaz olan seyirci tarafından Indian Wells turnuvasında nasıl yuhalandığı akıllarda. Beyaz polisin zenci şüpheliye nasıl inanılmaz bir şiddetle yaklaştığı da sık sık basına yansıyor.
  • Milliyetçi Hinduların (Hindutva) 2002 yılında Hindistan’ın Gujarat Eyaleti’nde Müslümanlara karşı yaptıkları katliamlara daima milliyetçi duyguları kışkırtılmış grupların dinci ve etnik bağnazlıkları da eşlik etmiştir. Örgütün bazı destekçileri ve fikir önderleri Hintli Müslümanları Nazi Almanya’sındaki Yahudilere benzetiyorlardı.
  • Mughal İmparatoru Babür Şah’ın Ayodhya’daki camisinin yıkılmasına da Hindutva sebep olmuştu. Babri Mescit olarak bilinen cami için öfkeli Müslümanlarla Hindular arasında çatışma çıkmıştı. Daha sonra buraya neyin inşa edileceği de başka çatışmalara yol açmıştı.
  • Günümüzde Fransa’da anti-semitik Ulusal Cephe, İkinci Dünya Savaşı’ndan beri Nazizm ile iç içe ve oldukça güçlü bir hareket.
  • Vatandaşların bir bölümü güvende değilse, sesinin duyulduğunu hissetmiyorsa, politik sürece pozitif değil negatif olarak katılmak zorundaysa, bu o ülkenin kaynaklarını doğru kullanmadığı anlamına gelir.
  • “Korku, etikten, sağduyudan, sorumluluktan, uygarlıktan her zaman daha güçlüydü” (Salman Rushdie; İki Yıl Sekiz Ay Yirmi Sekiz Gece; Can Yayınları, 2016).
  • Oxford Üniversitesi’nden Prof. Timothy Garton Ash’e göre, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan liberal düzende ezilen ve bu düzenden korkan kitleler gitgide kimliklerine sarıldılar ve Öteki’ni dışladılar. Bunun sonuncunda 2017 itibariyle dünyayı saran aşırı milliyetçi ve otoriter akım, Hindistan’dan ABD’ye, Avrupa’dan Çin’e kadar uzanıyor.
  • Çingeneler daimaAvrupa’nın en çok dışlanan topluluğu oldular. Macaristan’daki aşırı sağcı popülist Jobbik Partisi Çingene Suçlarının peşindedir.
  • Bolivya Devlet Başkanı Evo Morales yeni anayasayı hazırlarken kapsayıcı davranmış, Bolivya’yı çok uluslu bir devlet ilan ederek daha önce ayrımcılığa uğramış azınlıkları tanımıştır.
  • Günümüzde milliyetçilik, bazı çevrelerce, medeni hayatın düzenli sükunetini tehdit eden karanlık, ilkel ve nereye gideceği belli olmayan kadim bir güç olarak görülüyor.

 

Çimen I, Lungiswa Gqunta, 2016/17. Sanatçı heykeller ile ırk, mimari, mülksüzleştirme ve kapitalizm eksenindeki sürekli, gerilimli ve yıkıcı ilişkileri inceler. İlgi alanı özellikle Güney Afrika’da Apartheid sonrasında da gözlemlenebilen adaletsizliklerdir.  Yukarıda görülen eserinde kırık Coca Cola şişelerinden bir çimenlik yaratmıştır. Apartheid Güney Afrika’sında sadece zengin beyazların sahip olduğu çimenlikler ırksal ayrıcalıklarla da ilişkilidir. Yabancıların girmesini engellemek için bahçe çitlerinin üzerine ters döndürülmüş kırık şişeler yerleştirilir. Güney Afrikalı bir siyah olan sanatçı için bu eser çocukluğunun çimenlerini ve güvenlik duvarlarını simgeliyor. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Galata Özel Rum İlköğretim Okulu, 2017.

Çimen I, Lungiswa Gqunta, 2016/17.
Sanatçı heykeller ile ırk, mimari, mülksüzleştirme ve kapitalizm eksenindeki sürekli, gerilimli ve yıkıcı ilişkileri inceler. İlgi alanı özellikle Güney Afrika’da Apartheid sonrasında da gözlemlenebilen adaletsizliklerdir.
Yukarıda görülen eserinde kırık Coca Cola şişelerinden bir çimenlik yaratmıştır. Apartheid Güney Afrika’sında sadece zengin beyazların sahip olduğu çimenlikler ırksal ayrıcalıklarla da ilişkilidir. Yabancıların girmesini engellemek için bahçe çitlerinin üzerine ters döndürülmüş kırık şişeler yerleştirilir. Güney Afrikalı bir siyah olan sanatçı için bu eser çocukluğunun çimenlerini ve güvenlik duvarlarını simgeliyor.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Galata Özel Rum İlköğretim Okulu, 2017.

 

 

Çağdaş Sanata Varış 182| Kavramsal Sanat 6 Çokkültürcülük

  • 1960’lı yıllarda ırkçılık karşıtlığı yükselişteydi. Öyle ki, tek bir insan ırkının olduğunu savunanlar vardı. Irkçılık, yüz kızartıcı bir çağdışılık, bir utanç kaynağı haline gelmişti.
  • 1968 yılında Memphis, Tennessee, ABD’de öldürülen Martin Luther King Jr., insanların özünde bir ve aynı olduğunu söyleyenlerdendi.
  • Apartheid’ı Güney Afrika Cumhuriyeti’nden başka savunan pek kalmamıştı.
  • O yıllarda ayrıca insanlar hayatlarını diledikleri gibi yaşamaları yönünde teşvik ediliyordu. Olduğu gibi olmak bir kimlik siyasetiydi. Bu siyaseti tarif etmek için kullanılan terim, ABD çıkışlı, Çokkültürcülük (Multiculturalism) oldu.
  • Çokkültürcülük terimi, Britanya ve Avrupa’da daha dar bir anlamda kullanıldı. Buralarda bir siyasal hareket neticesinde değil, halk hareketliliği neticesinde, göç olgusu yüzünden çokkültürlü hale gelindiği düşünüldü.
  • Bazı ülkelerde, ırkçılık ve sömürgeciliğin mirası sorunların merkezinde yer alır.
  • Çokkültürlü hale geldiklerinden bahseden ilk ülkeler, çok etnikli bir yapı olarak tasarlanmış Kanada, Avustralya ve ABD olmuştur. Bu ülkeler 1970’lere dek göçmenlerden ama özellikle çocuklarından asimile olmalarını (anglo-konformizm) beklemişti. Daha sonra göçmenlerin bir yandan yeni ülkelerine uyum sağlarken diğer yandan özgün kültürlerini koruyup yaşatabilmeleri gerektiği anlayışı ortaya çıktı. Bir miktar asimilasyon kaçınılmazdı ama kimseye dayatılmamalıydı. Geçmişi 1971 yılına uzanan, 1988 yılında çıkartılan Kanada Çokkültürlülük Yasası ile Kanada hükümetinin, kültür ve ırk çeşitliliğini benimseyip teşvik edeceği, toplumunun her üyesine kendi kültürel mirasını koruma, arttırma ve paylaşma özgürlüğü tanındığı bildirilmiş; engellerin kaldırılması için devletin gerekli yardımı yapacağı beyan edilmiş; ırkı, ulusu, etnik kökeni, rengi ve dini de kapsayan çeşitli zeminlerde ayrımcılık yapılması yasaklanmıştır.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Batı Avrupa, 1940’ların sonları ile 1973 petrol buhranı arasındaki dönemde işçi ithal etmişti. Bu ülkelere insan akışı, işçilerin birinci derece akrabalarının ve diğer yakınlarının da gerek yasal gerek yasadışı yollarla göçmenlere katılmasıyla devam etmişti.
  • Avrupa ülkelerindeki beyaz olmayan insanların çoğunu Müslümanlar oluşturmaktadır. Etnik azınlıkların üçte birini Müslümanların oluşturduğu Birleşik Krallık, bu konuda müstesna bir yere sahiptir. Bu ülkede bir üst kimlik de hep var olmuştur; İskoç, Galli, İrlandalı gibi kimlikleri kapsayan Britanyalılık.
  • Farklı olarak algılanan, karıştıkları nüfusun içinde kolayca erimeyen, görünür kalmaya devam eden çeşitli çokkültürlü, çok etnikli, çok inançlı dinamikler, genelde aşağı görülmüş toplumlardan veya gruplardan gelmektedir.
  • Göçmenlerin gelip yerleştikleri toplumlar genellikle liberal demokrasilerdir. Zaten Çokkültürcülük de liberal demokrasilerden doğar. Çokkültürcülük, liberal demokrasilerin temelini oluşturan ilkeleri, kurumları ve siyasi normları baştan varsayar. Yeni bir siyaset fikri olan Çokkültürcülük, liberal veya sosyal demokrat eşitlikçilik ve yurttaşlık anlayışından doğmaktadır.
  • Siyasal Çokkültürcülük ahlaki ve bilgisel görelilik, liberalizm, sömürgecilik sonrası düşüncesi veya küreselleşme (karşıtlığı) gibi daha geniş kapsamlı kuramsal çerçevelerin bir parçası olarak ifade edilebilir.
  • Söz konusu kimlik siyaseti, olduğu gibi olmak fikri bazı kadınların, kadın-erkek arasındaki cinsiyet farklılıklarına odaklanmasına; eşcinsellerin doğasını utanç duymadan yaşamak istemesine de ortam hazırladı.
  • 1980’li yılların sonlarından itibaren, Fransız kuramcılar Derrida ve Foucault’nun etkisinin yoğun şekilde hissedildiği bir ortamda, siyasal söylemlerin ve Çokkültürcülüğün işe yararlığına yönelik eleştiriler ağırlık kazanmaya başlamıştı.

 

Robben Adası

1999 yılında Güney Afrika Cumhuriyeti ve Zimbabwe gezisine çıktığımızda Cape Town’da 1996 yılında müzeye çevrilen Robben Adası turuna katılıp Nelson Mandela’nın da izini sürmüştük. O sırada artık Apartheid bitmişti ama beyazlar yeni yönetimin başarısızlığı için dua etmeye devam ediyorlardı.

Güney Afrika Cumhuriyeti'nin Cape Town şehrinin yedi buçuk kilometre  açığında yer alan Robben Adası yaklaşık 5 kilometre kare büyüklüğündedir. Robben Adası gerek Hollanda koloni döneminde gerekse İngiliz sömürge döneminde aralıklarla hapishane, akıl hastanesi ve askeri üs olarak kullanılmıştır. Adanın bir diğer özelliği ise bir dönem cüzzamlıların izole edildiği bir yer olmasıdır. Adada yer alan mezarlıklar bunun açık bir göstergesidir. Bunun dışında bir kilise, bir cami, bir okul, 19. yüzyıla tarihlenen bir deniz feneri, İkinci Dünya Savaşı’ndan kaldığı tahmin edilen askeri araç-gereçler adanın diğer yerleşik unsurlarıdır.

Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Cape Town şehrinin yedi buçuk kilometre açığında yer alan Robben Adası yaklaşık 5 kilometre kare büyüklüğündedir. Robben Adası gerek Hollanda koloni döneminde gerekse İngiliz sömürge döneminde aralıklarla hapishane, akıl hastanesi ve askeri üs olarak kullanılmıştır. Adanın bir diğer özelliği ise bir dönem cüzzamlıların izole edildiği bir yer olmasıdır. Adada yer alan mezarlıklar bunun açık bir göstergesidir. Bunun dışında bir kilise, bir cami, bir okul, 19. yüzyıla tarihlenen bir deniz feneri, İkinci Dünya Savaşı’ndan kaldığı tahmin edilen askeri araç-gereçler adanın diğer yerleşik unsurlarıdır.

Apartheid dar anlamıyla ayrımcılık demek. Biraz daha açarsak, beyazların mutlak üstünlüğünü savunan ve ırkların birbiriyle karışmasını yasaklayan rejim. İşte adanın adının dünya kamuoyunda duyulmasını sağlayan da Apartheid Rejimi’ne (1948-1994) karşı çıkanların burada hapsedilmesi. Robben Adası, 17. yüzyıldan itibaren siyasi mahkûmların kapatıldığı, maksimum güvenlikli  bir hapishane olarak kullanılmış. En ünlü mahkumu, ömür boyu hapis cezasına çarptırılan, 27 yıllık mahkumiyetinin önemli bir bölümünü ada hapishanesinde, 2x2 metre kare bir hücrede geçiren Nelson Mandela (1918-2013). Mandela gibi, ülkenin bugünkü demokratik kimliğini oluşturan pek çok kişiye de kafes olmuş bu ada. Bu kişilerin çoğu, rejim değişince devletin önemli kademelerinde yer almış. Mandela, 1994'te ilk defa tüm halkın katıldığı seçimlerde devlet başkanı seçilmiş, 1999’da görev süresi dolunca ikinci bir seçime katılmayı reddetmiş ve yerine seçimle yardımcısı Thabo Mheki seçilmiştir. 1993'deki Nobel Barış Ödülü, Amerika Birleşik Devletleri Başkanlığı Özgürlük Madalyası ve Sovyet Lenin Nişanı da dahil olmak üzere 250'nin üzerinde ödül kazanmış, 1992 yılında Atatürk Uluslararası Barış Ödülü’nü ise,  Cumhurbaşkanı Kenan Evren olduğu için kabul etmemiştir. Mandela’nın hücresinde bir yatak, bir tabure, bir masa ve metal bir kap gördük.

Apartheid dar anlamıyla ayrımcılık demek. Biraz daha açarsak, beyazların mutlak üstünlüğünü savunan ve ırkların birbiriyle karışmasını yasaklayan rejim.
İşte adanın adının dünya kamuoyunda duyulmasını sağlayan da Apartheid Rejimi’ne (1948-1994) karşı çıkanların burada hapsedilmesi. Robben Adası, 17. yüzyıldan itibaren siyasi mahkûmların kapatıldığı, maksimum güvenlikli bir hapishane olarak kullanılmış. En ünlü mahkumu, ömür boyu hapis cezasına çarptırılan, 27 yıllık mahkumiyetinin önemli bir bölümünü ada hapishanesinde, 2×2 metre kare bir hücrede geçiren Nelson Mandela (1918-2013). Mandela gibi, ülkenin bugünkü demokratik kimliğini oluşturan pek çok kişiye de kafes olmuş bu ada. Bu kişilerin çoğu, rejim değişince devletin önemli kademelerinde yer almış. Mandela, 1994′te ilk defa tüm halkın katıldığı seçimlerde devlet başkanı seçilmiş, 1999’da görev süresi dolunca ikinci bir seçime katılmayı reddetmiş ve yerine seçimle yardımcısı Thabo Mheki seçilmiştir. 1993′deki Nobel Barış Ödülü, Amerika Birleşik Devletleri Başkanlığı Özgürlük Madalyası ve Sovyet Lenin Nişanı da dahil olmak üzere 250′nin üzerinde ödül kazanmış, 1992 yılında Atatürk Uluslararası Barış Ödülü’nü ise, Cumhurbaşkanı Kenan Evren olduğu için kabul etmemiştir.
Mandela’nın hücresinde bir yatak, bir tabure, bir masa ve metal bir kap gördük.

Adada, mahkumların gündelik yaşamını yansıtan fotoğraflar da sergileniyor. Koşulların oldukça ağır olduğu söylenen hapishanede mahkûmların altı ayda bir mektup hakkı olduğu, ayda 2 kez 10 dakika sıcak su verildiği, kötü beslenmeden veya hastalıklar nedeniyle mahkûmların büyük bölümünün tahliye olamadığı rivayet edilmektedir.

Adada, mahkumların gündelik yaşamını yansıtan fotoğraflar da sergileniyor. Koşulların oldukça ağır olduğu söylenen hapishanede mahkûmların altı ayda bir mektup hakkı olduğu, ayda 2 kez 10 dakika sıcak su verildiği, kötü beslenmeden veya hastalıklar nedeniyle mahkûmların büyük bölümünün tahliye olamadığı rivayet edilmektedir.

Ada, UNESCO'nun dünya mirası listesinde yer alıyor.  Rehberler genellikle eski mahkumlardan oluşuyor.    Son siyasi mahkûmun 1991 yılında tahliye edildiği Ada, 1996 yılından bu yana açık hava müzesi olarak ziyaret edilebiliyor, günümüzde demokrasinin baskı ve ırkçılık karşısında elde ettiği zaferi sembolize ediyor.

Ada, UNESCO’nun dünya mirası listesinde yer alıyor. Rehberler genellikle eski mahkumlardan oluşuyor.
Son siyasi mahkûmun 1991 yılında tahliye edildiği Ada, 1996 yılından bu yana açık hava müzesi olarak ziyaret edilebiliyor, günümüzde demokrasinin baskı ve ırkçılık karşısında elde ettiği zaferi sembolize ediyor.

 

Yararlanılan Kaynaklar

  • Kara Afrika’nın Çöküşü, Hıfzı Topuz, makale.
  • The Mind of South Africa, Allister Sparks, Arrow Books, 1990.
  • UNESCO World Heritage Center /gezialemi.com
  •  Irk Ayrımı, Nelson Mandela, Yalçın Yayınları, 1990.