Etiket arşivi: Antik Yunan

Popülizm 2

  • Seçimlerde popülist partilere oy veren seçmenlerin korkular veya öfke, kızgınlık, hınç gibi duygularla hareket ettiği düşünülür, ama çoğu, tavırlarının duygularla şekillendiğini reddeder.
  • Popülist partileri destekleyen seçmen kitlesinin gelir ve eğitim durumuna bakıldığında, Avrupa’da sıklıkla sağ popülist partilere oy verenlerin çoğunlukla erkek olduğu, daha az kazandığı ve daha eğitimsiz olduğu; bu durumun ABD’de de geçerli olduğu ama Latin Amerika için aynı şeyin söylenemeyeceği ihtiyatla öne sürülür. Fransa ve Avusturya’daki popülist partiler o kadar büyümüşlerdir ki, herkese hitap eden siyasal parti profiline uymaktadırlar.
  • 1960’larda liberal aydınlara göre popülizm hoşnutsuzlar ve psikolojik olarak yurtsuzlar, kişisel olarak başarısız olmuşlar, toplumsal olarak yalıtılmışlar, mali olarak kendini güvende hissetmeyenler, eğitimsizler, görmemişler ve otoriter kişilikler için cazip bir ifade biçimiydi.
  • Popülist liderlerin düşük uzlaşmacı kişiliklere sahip seçmenleri harekete geçirmeyi sağladıkları için beklenmeyen başarılar kazanabildikleri düşünülür.
Fotoğraf: Genç Gazete

Fotoğraf: Genç Gazete

  • Popülist partileri desteklemeyenlerin gerçek halkın bir parçası olmadığı ima edilirken, gerçek halkın ahlaken saf ve iradi olarak mükemmel olduğu varsayılır.
  • Günümüz dünyasındaki gelişmeleri okurken kategoriler oluşturmak analitik değil, daha ziyade politik bir tavırdır.
  • Halkın sadece bir kesiminin gerçek halk olduğu popülizmin temel iddiasıdır, denir. Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi lideri Nigel Farage için, Brexit’in sonucu “gerçek halkın zaferi” dir. Donald Trump da başkanlık konuşmasında kendisinin Beyaz Saray’a çıktığı günü halkın, yeniden ulusun yöneticisi haline geldiği gün olduğunu söylemişti.
  • Popülist iktidarın üç özelliğini Princeton Üniversitesi’nde siyaset teorisi ve düşünce tarihi dersleri vermekte olan Jan-Werner Müller devlet aygıtını gasp etmek, yolsuzluk ve kayırmacılık yapmak ve sivil toplumu bastırmak için sistemli çaba göstermek olarak sıralıyor. Otoriter yöneticiler de aynı şeyleri yapıyorlar; popülistlerin farkı, kendi iradelerini halkın gerçek temsilcisi olduklarını söyleyerek meşrulaştırmaya çalışmalarıdır.
  • Amerika kıtasında popülizm ilerici ya da tabana dayalı bir hareket olarak görülür. Avrupa’da ise, sorumsuz siyasal önermeler, demagogluk ve siyasal kötülükler ile ilişkilendirilir.
  • Yunanistan’da SYRIZA ve İspanya’da PODEMOS adlı partiler sol popülizmin örnekleri olarak sınıflandırılır.
  • Tüm halk adına konuşan birisi olmadan popülizm olmayacağı, dolayısıyla bir halkın tek bir temsilcisinin olması gerektiğini savunmayan siyasetçilerin popülist olmadığı öne sürülür.
  • Antik Yunan ve Roma İmparatorluğu zamanından beri halk kelimesi en az üç farklı anlamda kullanılmıştır: Herkes olarak halk, Sıradan insanlar ve Bir bütün olarak ulus.
  • Bir siyasal aktör veya hareketin popülist olması için, halkın bir bölümünün halk olduğunu iddia etmesi; sadece kendisinin bu gerçek ve doğru halk ile özdeşleştiği ve onları temsil ettiğini ileri sürmesi gerekir. Asiller karşısında halkı savunmak popülizm değildir ama asillerin oraya ait olmadığını söylemek popülizmdir. Macaristan’daki aşırı sağcı popülist Jobbik Partisi için Çingeneler oranın parçası değildir.

 

Renk 14

  • Ziya Gökalp siyah-kara ile beyaz-ak arasındaki ayrışmadan bahseder: “Halk siyahla beyazı maddiyatla, kara ile akı maneviyatla kullanır. Mesela siyah yüzlü bir adamın alnı ak olabilir, beyaz çehreli bir adamın yüzü kara çıkabilir.”
  • Şeytan siyah ve karadır.
  • Mitoloji  “her şeyin başlangıcı geceydi” der. Kitab-ı Mukaddes’te ilk renk siyahtır, başlangıçtan beri vardır ve olumsuz bir statüye sahiptir. Siyah ile gece birleşir.
  • Ateş kırmızı, hava beyaz, su yeşil, toprak siyahtır.
  • Antikçağ ve Ortaçağ boyunca beyaz rahiplerin, kırmızı savaşçıların, siyah ise zanaatkarların rengi olur.
  • Yakındoğu, Ortadoğu ve Mısır’da, Antik Yunan’da olumlu bir renk olan siyah, Roma’da olumsuzdur. Roma’da öfke ve cimrilik siyahla simgelenir. Beyaz, güvercin gibi saf ve erdemli; siyah, karga gibi murdardır.
  • Satrançta siyah ve beyaz karşıttır.
  • 20. yüzyıl öncesi ve sonrasında siyah, kömür, petrol olarak tekrar egemenlik kazanır.
Anadolu’nun Görsel Tarihi Fasikül III, Hüsamettin Koçan, 1995. Hüsamettin Koçan’a göre, kırsalın rengi beyazdır, bir umudu, gelişim sürecini dile getirir. Deniz, Selçuklu’ nun çevresindeki kültürlere nasıl baktığını yansıtır ve rengi mavidir. Tuğla ise, göçer ve yerleşik kültürün ayrıştırılmasındaki belirleyici olarak mimariyi işaret eder ve Selçuklu mimarisini, temel yapı taşı tuğlanın rengi ile simgeler: kırmızı. Koçan, Selçuklu sisteminden saptadığı Kırsal, Deniz ve Tuğla olmak üzere üç temel noktayı belli renk ve içeriklerle simgesel bir içeriğe büründürdü ve eserlerinde kullandı. Fotoğraf: Koçan, Zeynep Yasa Yaman, Baksı Kültür Sanat Vakfı.

Anadolu’nun Görsel Tarihi Fasikül III, Hüsamettin Koçan, 1995.
Hüsamettin Koçan’a göre, kırsalın rengi beyazdır, bir umudu, gelişim sürecini dile getirir. Deniz, Selçuklu’ nun çevresindeki kültürlere nasıl baktığını yansıtır ve rengi mavidir. Tuğla ise, göçer ve yerleşik kültürün ayrıştırılmasındaki belirleyici olarak mimariyi işaret eder ve Selçuklu mimarisini, temel yapı taşı tuğlanın rengi ile simgeler: kırmızı.
Koçan, Selçuklu sisteminden saptadığı Kırsal, Deniz ve Tuğla olmak üzere üç temel noktayı belli renk ve içeriklerle simgesel bir içeriğe büründürdü ve eserlerinde kullandı.
Fotoğraf: Koçan, Zeynep Yasa Yaman, Baksı Kültür Sanat Vakfı.

Yararlanılan Kaynaklar

  • Koçan, Zeynep Yasa Yaman, Baksı Kültür Sanat Vakfı.
  • Siyahın Öyküsü İnsanın Öyküsüdür, Ömer Erdem, Radikal Kitap, 17 Haziran 2016.
  • Siyah, Michel Pastoureau, Sel Yayıncılık, 2016.

 

Libya 23 Trablus 8 Cemahiriye Müzesi 3

  • İlk mozaik uygulamanın MÖ 3000’lerde Sümerler’ de;
  • En eski mozaik yer döşemesinin MÖ 8. yüzyılda Frigya’da;
  • MÖ 5. yüzyılda Antik Yunan’da mozaik yer döşemesinin yaygın olarak uygulandığı ve geometrik desenlere hayvan figürlerinin eklendiğini;
  • MÖ 4. yüzyılda mozaikte boyalı çakıl taşlarının kullanılmaya başladığı;
  • Helenistik Dönem’de (MÖ 323-MÖ 146) mozaikte cam kullanılmaya başladığı ve mozaiklerin tabloya dönüştüğü;
  • Erken Hıristiyanlık Dönemi sanatında (260-525) cam parçalar metal varak kaplanarak altın, gümüş renkli  tesserae yapımının başladığı;
  • Rönesans’ta mozaiğin gözden düştüğü;
  • 17. yüzyılda Floransa mozaiğinden bahsedildiği;
  • 19. yüzyılda Avrupa’da yeniden mozaik modasının başladığı;
  • 20. yüzyılda Meksika’da yaygın olarak mozaik uygulamalar yapıldığı biliniyor.
Mozaik, Roma’nın MÖ 2. yüzyılda (MÖ 146) Yunanistan’ı eyalete dönüştürmesinin ardından öğrendiği bir sanattır. Romalılar, Yunanlardan sanat alanında pek çok şey öğrenmişlerdir ama genel olarak baktığımızda, Yunan’da amaç şaheser yaratmak, Roma’da amaç kullanılabilir eserler yaratmaktır. Antik Yunan’da MÖ 420 yılına tarihlendirilen en eski, çakıl taşlı, mozaik işinin Korinth’te olduğu söylenir. MÖ 3. yüzyıldan itibaren Yunan mozaikleri geniş bir renk skalası kullanılarak, küp şeklinde, bir milimetre kare ebadında kesilmiş taşlardan (tesserae) yapılıyor, uzaktan bakıldığında bir tablo gibi görünüyordu. Mozaikler, halka açık alanlardan ziyade, zenginlere ait evlerde bulunan lüks nesnelerdi. Mozaikler bir odalar hiyerarşisi oluştururdu. Daha ucuz olan siyah-beyaz mozaikler önemsiz yerlere, renkli tasarımlar misafirlerin ağırlandığı alanlara yapılırdı. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Mozaik, Roma’nın MÖ 2. yüzyılda (MÖ 146) Yunanistan’ı eyalete dönüştürmesinin ardından öğrendiği bir sanattır.
Romalılar, Yunanlardan sanat alanında pek çok şey öğrenmişlerdir ama genel olarak baktığımızda, Yunan’da amaç şaheser yaratmak, Roma’da amaç kullanılabilir eserler yaratmaktır.
Antik Yunan’da MÖ 420 yılına tarihlendirilen en eski, çakıl taşlı, mozaik işinin Korinth’te olduğu söylenir. MÖ 3. yüzyıldan itibaren Yunan mozaikleri geniş bir renk skalası kullanılarak, küp şeklinde, bir milimetre kare ebadında kesilmiş taşlardan (tesserae) yapılıyor, uzaktan bakıldığında bir tablo gibi görünüyordu. Mozaikler, halka açık alanlardan ziyade, zenginlere ait evlerde bulunan lüks nesnelerdi. Mozaikler bir odalar hiyerarşisi oluştururdu. Daha ucuz olan siyah-beyaz mozaikler önemsiz yerlere, renkli tasarımlar misafirlerin ağırlandığı alanlara yapılırdı.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

3. yüzyıla tarihlenen bir taban mozaiği. Yer mozaiği resim olarak tasarlandığında, odanın yalnızca bir tarafından düzgün açıdan görülebilirdi. Bir mozaik tablonun konusu, odanın kullanım amacını da belirtebilirdi; yemek yenilen yerde yiyecek ve içecek temaları, yatak odasında aşk sahneleri, hamamlarda masöz ve deniz temaları tercih edilirdi. Yer mozaikleri, duvar resimleri ve tavan tasarımları bütünsel olarak düşünülür, ileri düzey bir planlama gerektirirdi. MS 1. yüzyıldan sonra Roma İmparatorluğu’nun pek çok yeri mozaiklerle kaplanmıştı. Mozaiklerin duvarlara ve tonozlara yerleştirilmesi MS 4. yüzyıldan itibaren, kiliselerde öncü olacak bir geleneği başlatmıştı. Ama mozaiklerin aynı kişi tarafından mı tasarlanıp döşendiği hala bilinmiyor. Birer zanaatkar olan mozaikçilere ressamlardan daha az; fırıncılara, marangozlara, demircilere ödenenle aynı miktar ödeme yapıldığını biliyoruz. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

3. yüzyıla tarihlenen bir taban mozaiği. Yer mozaiği resim olarak tasarlandığında, odanın yalnızca bir tarafından düzgün açıdan görülebilirdi. Bir mozaik tablonun konusu, odanın kullanım amacını da belirtebilirdi; yemek yenilen yerde yiyecek ve içecek temaları, yatak odasında aşk sahneleri, hamamlarda masöz ve deniz temaları tercih edilirdi. Yer mozaikleri, duvar resimleri ve tavan tasarımları bütünsel olarak düşünülür, ileri düzey bir planlama gerektirirdi. MS 1. yüzyıldan sonra Roma İmparatorluğu’nun pek çok yeri mozaiklerle kaplanmıştı. Mozaiklerin duvarlara ve tonozlara yerleştirilmesi MS 4. yüzyıldan itibaren, kiliselerde öncü olacak bir geleneği başlatmıştı. Ama mozaiklerin aynı kişi tarafından mı tasarlanıp döşendiği hala bilinmiyor. Birer zanaatkar olan mozaikçilere ressamlardan daha az; fırıncılara, marangozlara, demircilere ödenenle aynı miktar ödeme yapıldığını biliyoruz.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Cemahiriye Müzesi’nin düzenlenişini de çok beğenmiştik. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Cemahiriye Müzesi’nin düzenlenişini de çok beğenmiştik.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  İç savaş sonrası Trablus’tan bir kare. Fotoğraf: www.dailystar.com.lb


İç savaş sonrası Trablus’tan bir kare.
Fotoğraf: www.dailystar.com.lb

 

 

Bizans İmparatorluğu 82 | Bizans’ta Ölüm 2

Kariye Müzesi’nde naos batı duvarında, ana kapının üzerinde yer alan Meryem’in Ölümü (Koimesis) sahnesinde kumaşlarla kaplanmış lahdin üzerine uzanmış Meryem, etrafında ise havariler, kilise ileri gelenleri ve Kudüslü kadınlardan oluşan kalabalık yer almaktadır. İsa, çift mandorla (Avrupa resim sanatında kutsal kişilerin vücudunu saran ve badem biçimli bir ışık halesi olarak betimlenen örge) içerisinde, elleri saygı ifadesi olarak örtülü, kucağında Meryem’in ruhunu temsil eden bebeği tutmaktadır. Mandorla içerisindeki İsa’nın etrafında melekler, dışında ise altı kanatlı melek serafim görülmektedir. Arka planda mimari yapı yanında, muhtemelen İsa’nın kucağındaki Meryem’in ruhunu alarak cennete götürmek için bekleyen iki melek görülmektedir. Meryem’in baş ucunda Petrus elindeki buhurdanı sallarken ayak ucunda ise Pavlos Meryem’e doğru eğilmiş durumdadır. Fotoğraf: kariye.muze.gov.tr

Kariye Müzesi’nde naos batı duvarında, ana kapının üzerinde yer alan Meryem’in Ölümü (Koimesis) sahnesinde kumaşlarla kaplanmış lahdin üzerine uzanmış Meryem, etrafında ise havariler, kilise ileri gelenleri ve Kudüslü kadınlardan oluşan kalabalık yer almaktadır. İsa, çift mandorla (Avrupa resim sanatında kutsal kişilerin vücudunu saran ve badem biçimli bir ışık halesi olarak betimlenen örge) içerisinde, elleri saygı ifadesi olarak örtülü, kucağında Meryem’in ruhunu temsil eden bebeği tutmaktadır. Mandorla içerisindeki İsa’nın etrafında melekler, dışında ise altı kanatlı melek serafim görülmektedir. Arka planda mimari yapı yanında, muhtemelen İsa’nın kucağındaki Meryem’in ruhunu alarak cennete götürmek için bekleyen iki melek görülmektedir.
Meryem’in baş ucunda Petrus elindeki buhurdanı sallarken ayak ucunda ise Pavlos Meryem’e doğru eğilmiş durumdadır.
Fotoğraf: kariye.muze.gov.tr

  • Ölü, ilk geceyi evinde geçirir, ertesi sabah cenaze alayı ile kiliseye götürülürdü.
  • Cenaze alayları Roma kültüründeki cenaze törenlerinden alınmıştı; meşalelerin yerini mumlar, mızıkacıların yerini ilahi okuyanlar almıştı.
  • Sonraları cenaze alayının önünde bir Meryem ikonası ve mumlar taşınmaya başlamıştır.
  • Kilise töreni, sıradan insanlar için nartekslerde, ruhban ya da imparatorluk hanedanından kişiler için naoslarda yapılırdı.
  • Tabut, yüzü doğu yönüne bakacak biçimde (çünkü İsa tüm ölüleri diriltmek üzere doğudan gelecekti) bir kaide üzerine yerleştirilir ve dört yanına bir haç oluşturacak şekilde birer mum konurdu. Mum, diriliş ve gelecekteki sonsuz yaşamı temsil etmektedir.

 

Kariye Müzesi paraklesionu, Deesis sahnesi. Bizanslılar tanrılarına doğrudan ulaşmak yerine, tanrıya daha yakın buldukları ve tanrıya daha kolay ulaşabileceklerine inandıkları  kutsal kişilerin  aracılığı ile ulaşmayı tercih etmişlerdir. Tanrı ile insan arasında aracı olarak görülen bu kutsal kişiler, rahip, piskopos olabileceği gibi özellikle Hıristiyanlığın ilk yüzyıllarında din uğruna ölen azizler (martir), Eski Ahit peygamberleri, baş melekler, melekler ve Tanrı Anası Meryem (Theotokos) olabilmektedir. Öncelikle Tanrı Anası Meryem, Tanrı’ya en yakın insan olarak düşünülmektedir. Meryem’in şapeller, taşınabilir ikonalar, elyazması minyatürlerde ve özel yapıtlarda yer alması, duaları kabul edilen aracı olarak görüldüğündendir. Kariye paraklesionu en üstün arabulucu olan Meryem’e ithaf edilmiştir. Bizanslılar için Meryem’den sonra gelen ikinci önemli arabulucu İsa’nın gelişini bildiren ve onu vaftiz eden Vaftizci Yahya’dır. İsa üzerinde büyük etkiye sahip olduğu düşünülen bu iki kutsal kişi Bizans sanatında Deesis olarak bilinen sahnede yan yana gelirler ve mahşer gününde tüm ölümlüler adına İsa’dan şefaat dilerler.  Son yargı sahnesinde, imparator giysileri içinde, Meryem ve Yahya’nın arkasında duran iki figür, baş melekler Mikhael ve Gabriel’dir. Onlar da Deesis sahnesine katılarak insanlık adına İsa’dan af dilemektedirler. Deesis sözcüğü on dokuzuncu yüzyıldan itibaren kullanılmaya başlanmıştır. En kutsal kişilerin mahşer gününde insanlar adına Tanrı’dan af dilemelerini gösteren Deesis sahneleri çok önemlidir. Fotoğraf: kariye.muze.gov.tr

Kariye Müzesi paraklesionu, Deesis sahnesi.
Bizanslılar tanrılarına doğrudan ulaşmak yerine, tanrıya daha yakın buldukları ve tanrıya daha kolay ulaşabileceklerine inandıkları kutsal kişilerin aracılığı ile ulaşmayı tercih etmişlerdir. Tanrı ile insan arasında aracı olarak görülen bu kutsal kişiler, rahip, piskopos olabileceği gibi özellikle Hıristiyanlığın ilk yüzyıllarında din uğruna ölen azizler (martir), Eski Ahit peygamberleri, baş melekler, melekler ve Tanrı Anası Meryem (Theotokos) olabilmektedir. Öncelikle Tanrı Anası Meryem, Tanrı’ya en yakın insan olarak düşünülmektedir. Meryem’in şapeller, taşınabilir ikonalar, elyazması minyatürlerde ve özel yapıtlarda yer alması, duaları kabul edilen aracı olarak görüldüğündendir. Kariye paraklesionu en üstün arabulucu olan Meryem’e ithaf edilmiştir. Bizanslılar için Meryem’den sonra gelen ikinci önemli arabulucu İsa’nın gelişini bildiren ve onu vaftiz eden Vaftizci Yahya’dır. İsa üzerinde büyük etkiye sahip olduğu düşünülen bu iki kutsal kişi Bizans sanatında Deesis olarak bilinen sahnede yan yana gelirler ve mahşer gününde tüm ölümlüler adına İsa’dan şefaat dilerler. Son yargı sahnesinde, imparator giysileri içinde, Meryem ve Yahya’nın arkasında duran iki figür, baş melekler Mikhael ve Gabriel’dir. Onlar da Deesis sahnesine katılarak insanlık adına İsa’dan af dilemektedirler.
Deesis sözcüğü on dokuzuncu yüzyıldan itibaren kullanılmaya başlanmıştır. En kutsal kişilerin mahşer gününde insanlar adına Tanrı’dan af dilemelerini gösteren Deesis sahneleri çok önemlidir.
Fotoğraf: kariye.muze.gov.tr

  • Baş, bir yastıkla yükseltilirdi. Alına, üzerinde Deesis (mahşer gününde Meryem ve Vaftizci Yahya’nın, tüm insanları bağışlaması için İsa’ya yakarışı) betimi bulunan bir bez şerit yerleştirilirdi.
  • Bütün yakınları sırayla tabutun önünden geçer ve ölüye veda öpücüğü verirlerdi. Bu sırada ilahiler okunurdu.
  • Tabut, cenaze alayı eşliğinde mezarlığa kadar taşınır, mezar başında bir kişi konuşma yapardı. Bu konuşma adeti pagan kökenliydi.
  • Ölü mezara indirilip gömülürken ilahiler okunarak şeytanın uzaklaşması ve böylece ruhun kötülüklerden korunması sağlanırdı.
  • Bizanslılar için baba toprağına gömülmek önemliydi. Zorunlu nedenlerle başka yere gömülmüş olan kişiyi akrabaları sonradan baba toprağına taşırdı.
  • Ölünün ardından yas tutulması bir Roma geleneği idi. Bizans’ta ölünün ardından yas tutulması yasalarla 9 gün olarak belirlenmişti. Dul kadın bir yıl yas tutabilirdi.
  • Anma törenlerinin amacı, ölünün bağışlanması için onun adına Tanrı’ya yakarmaktı. Ölünün ardından 3., 9. ve 40. günlerde kilisede bir anma töreni yapılırdı. Ruhun bedenden aşamalı olarak ayrıldığı inancına dayalı bu pagan kökenli anma törenleri, günümüze kadar da Ortodokslar ve Müslümanlar tarafından sürdürülmüştür. İsa ölümünün üçüncü gününde dirilmiş, kırkıncı gününde göğe yükselmiştir.
  • Antik Roma’da ve Yahudilikte mezar başında cenaze ziyafetleri verilirdi.
  • Ölüm yıldönümlerinde kiliseye ve sonra da mezara giderek dua ederler, koliva denilen, içinde kavrulmuş buğday, nar taneleri, kuru üzüm ve bal bulunan tatlıyı mezar başında dağıtırlardı. Koliva ayrıca bir tabağa konur, üzerine bir mum dikilerek tabak mezarın başına konurdu. Koliva, ölünün bir gün dirileceğini anımsatır: Buğdayın filizlenip yeniden meyve vermesi için önce toprağa gömülmesi gerekir. Bal, gelecekteki sonsuz yaşamın tatlılığıdır. Tabağa dikilen mum, gelecekteki sonsuz yaşamın ışığıdır.
  • Bazen mezar başında ya da kilisede yemek yenir, fakirlere yemek dağıtılırdı.
  • Antik Yunan ve Roma dünyasında görülen, içilen içkinin bir kısmının tanrılara sunu olarak yere dökülmesi geleneği de, Bizanslılarda anma günlerinde mezara şarap dökülmesi biçiminde sürdürülmüştür.
  • Mezar başında mum yakılması da pagan bir gelenektir.

 

Güzel 1

Bu yazı, Umberto Eco’nun düzenlediği, Doğan Kitap’tan çıkmış olan Güzelliğin Tarihi adlı kitabın dört bölümde sunacağımız küçük bir özetidir.

Fotoğraf olarak, Göztepe 60. Yıl Parkı’nın bu yılki lalelerinin güzelliğini paylaşıyoruz.

 

  • Güzellik fikri, mutlak ya da değişmez değildir. Zamana ve mekana göre değiştiği gibi, aynı dönemde, hatta aynı ülkede bile farklı estetik idealler görülebilir.
  • Güzel, duyuları biçimiyle okşayan bir şeydir.
  • İlahiler ahenkle, şiirler sihirle, heykeller simetriyle, güzel konuşma doğru ritmiyle Güzelliği ifade eder.
  • Zen Budizm’e göre Güzellik salt kusursuzluk ve yetkinlik değildir. Güzeli kusurluda hatta çirkinde bulmak amaçlanır.
  • Kitabı Mukaddes’te Neşideler Neşidesi’nde, Orta Çağ’da Carmina Burana’larda (öğrenci şarkılarında) kadın güzelliğine dair tasvirler yer alır.
  • Antik Yunan, biçimsel güzellik ile ruhsal iyiliğin ahenk oluşturduğu bir güzellik ifadesini aramıştır. Yunan başyapıtlarının özelliği hem duruşta hem de ifadede soylu bir sadelik ve sakin bir yücelik taşımasıdır. Yunan geleneği, Güzelliğin aynı zamanda renk olduğunu belirtir.
  • Pisagor (MÖ 570-495), her şeyin başlangıcının sayı olduğunu ilk iddia eden ilk kişiydi. Pisagor’la birlikte evrene estetik-matematik bakış doğdu. Tek sayı, doğru ve kare iyiyi ve güzeli temsil eder. Pisagorçu tahlil, simetri ihtiyacını dile getirir.
  • Sokrat (ö. MÖ 399), İdeal Güzellik, Ruhsal Güzellik ve İşlevsel Güzellik olarak en azından üç estetik kategori belirlemiştir.
  • Platon (MÖ 427-347), uyum ve oran olarak Güzellik ile görkem olarak Güzellik diye iki güzellik kavramı oluşturmuştur.
  • Delfi Tapınağı’nın duvarlarına “En güzel, en adil olandır” deyişi kazınmıştır.

  • Güzel, Apollon’un korumasına terk edilmiş bir fikirdir. Apolloncu Güzellik, uyumlu ve görünebilirdir. Nietzsche’ye göre, düzen ve ölçü olarak anlaşılan dingin ahenk, Apolloncu Güzellik’tir. Yunan sanatçıları, şu ya da bu tanrının adını verdikleri görüntülerde mükemmel insan Güzelliğini betimlemek istemilerdi.
  • Belirgin biçimlerde betimlenmeyen, huzursuzluk uyandıran Dionisosçu Güzellik, sağduyudan uzak, çoğu kez delilik ve çılgınlıkla tanımlanan, hem neşeli, hem de tehlikeli bir güzelliktir.
  • Vitruvius (ö. MS 15), doğru vücut oranlarını şöyle ifade eder: yüz, toplam boyun 1/10’u, kafa 1/8’i, göğüs uzunluğu ¼’ü olmalıdır. Yunan oran yasası, Mısırlıların yasasından farklıydı. Mısırlılar, sabit ölçüler öneren eşit boyda karelerden yararlanıyordu: insan figürü 18 birim ise, ayağın büyüklüğünün 3 birim olması gerekiyordu.
  • Üçüncü yüzyılda Plotinos, basit renge güzelliğini maddesiz bir ışık olan akıl ve düşünce verir, demiştir. Plotinos, bilgelik ve iç güzelliğini her tür güzelliğin üstüne koymuştur.
  • Augustinusçu düşünce (354-430), kaynağını Kitabı Mukaddes’ten alan, Tanrı’nın her şeyi bir düzen ve ölçü çerçevesinde yarattığını ileri sürer.
  • Daha sonra oranların görüntünün gereklerine uyarlanması dönemine gelindi. Orta Çağ’da (375-1453) sanatçı, oranlar matematiğinden yararlanmamıştır. Ortaçağ felsefesinin ortak kanısı, güzelliğin karşıtların zıtlığından da doğduğu şeklindedir. Çünkü İlahi İrade’nin buyruğuyla biçimlenmiş her şey iyidir, güzeldir, doğrudur. Düzenin içindeki kötü de iyi ve Güzel olur. Bütün erdemler,  karşıt erdemsizlikler sayesinde yücelir. Ortaçağ insanı, dünya güzelliklerinin geçici olduğunu düşünür. Antik Çağ ve Orta Çağ toplumlarında zenginler için mor ve altın rengi ile mücevherler, parlak, işlemeli kumaşlar Güzel iken; yoksulların içgüdüsel Güzellik kavramı doğanın sunduğu renk çeşitliliğine bağlıdır. Canavarların Güzelliğe nasıl katkı sağladığını göstermek, Orta Çağ mistiklerinin, teologlarının ve filozoflarının göreviydi. Canavarların da İlahi İrade’den doğdukları, doğaya değil, bizim alıştığımız doğaya aykırı oldukları ileri sürülür, düzenin kendisinin Güzel olduğu öne sürülürdü.
  • Skolastik hareketin bütünü (800-1500), çevrelerine ışık saçan maddeler, görkemli güzellikler dağıtan Arap felsefesi ve şiirinden etkilenmiştir.
  • Aquinolu Thomas (1225-1274), güzelliğin var olabilmesi için, doğru oran dışında parlak renkli, ışıklı olması ve bütünlük taşıması gerektiğini ileri sürdü. Ahlaki Güzellik, amaca uygunluk ve karşılıklı işbirliğini de aynı bağlamda düşündü. Bu görüşe göre, işlevini doğru bir biçimde yerine getiremeyen bir nesne, değerli bir malzemeden yapılmış olsa bile, çirkin olarak değerlendirilir. Elektriğin bulunmasına kadar geçen bütün dönemlerin eserlerinin ortak özelliği ışık dolu olmalarıdır. Birçok kültürde Tanrı da ışıkla özdeşleştirilmiştir. Işık, tüm görünür yaratıkların Güzelliği ve düzenidir.