Etiket arşivi: Anna Karenina

Şiddet 97| Yasaklar ve Sansür Şiddeti 8 Kitaplar 5

  • Amerikan Kütüphaneleri Birliği etkin bir biçimde okul kitaplıklarından ve kütüphane raflarından kaldırılması istenen kitapları izler. Birliğin hazırladığı 21. Yüzyılın (2000-2005) En Sakıncalı Kitapları başlıklı listenin ilk beş sırasında yer alan eserler şunlardır:
    Büyücülüğü övmekten ötürü Harry Potter serisi, yazarı J. K. Rowling.
    Kaba dili, şiddete yer vermesinden ötürü 1974 yılında yayımlanan Çikolata Savaşı, yazarı Robert Cornier.
    Ortaöğrenimdeki bir genç kızın cinselliğini anlatan Alice serisi, Phyllis Reynolds Naylor.
    Kafirlik ve İsa betimlemesinden sebep 1939 yılında yayımlanmış Fareler ve İnsanlar, John Steinbeck.
    Lezbiyenliğe, evlilik öncesi cinsel ilişkiye, nikahsız birlikte yaşamaya, pornografi ve şiddete göndermeler içerdiği için 1969 yılında yayımlanan Kafesteki Kuşun Neden Öttüğünü Biliyorum, Maya Angelou. Maya Angelou, 1961’de Robert Frost’tan sonra ilk kez 1993’te Bill Clinton’ın başkanlık töreninde konuşmacı olarak yer almış bir şairdir.

  • 2010 yılında İsrail’de dincilerin okullarında Sofokles’in trajedileri, Anna Karenina, Bashevis Singer’in eserleri, Amos Oz’un son romanı Judas yasaktı. 2016 yılında İsrail Milli Eğitim Bakanlığı, Dorit Rabinyan’ın Yahudi-Arap aşkını konu aldığı romanının okullarda okutulmasını “Yahudi kimliğine tehdit” oluşturduğu gerekçesiyle yasakladı. Bakanlığın yasaklama gerekçesinde, “Yahudiler ve Yahudi olmayanlar arasındaki duygusal ilişkiler ayrı kimlikleri tehdit ediyor. Gençler asimilasyondan kaynaklanan tehlikeyi ayırt edebilecek seviyede değil” denildi.
  • Kitap yakmanın tarihi sonlanmış değil. Tahrip edilemeyecek eksiksiz bir arşiv oluşturma çabaları, sayısal kitaplık projeleri, güncel kitaplık mimarisi ve arşiv teknolojisinin etik ve felsefi açıdan sorgulanması devam ediyor.
  • Türkiye’de “terör örgütü niteliği taşıdığı” gerekçesiyle satış yasağı konularak Ekim 2017’de üç kitap toplatıldı.
  • Vatandaşların temel ihtiyaçlarının karşılanmadığı bir toplumda, kitaplar kötü bir beslenme maddesidir.

 

Çağdaş Sanata Varış 322|Çağdaş Dönemde Edebiyat 4

Uzun süredir Almanya’da yaşayan İranlı sanatçı Parastou Forouhar (1962-), 1999 yılından bu yana farklı mekanlara uyguladığı Yazılı Oda adlı yerleştirmesini 2016 yılında İstanbul’da da sergilemişti. Sanatçının mürekkep kullanarak galerinin beyaz duvarlarını ve zeminini bir ekseni takip etmeksizin Farsça yazılarla kapladığı bu metin yerleştirmesinin okunması üzerlerinde Farsça yazılar olan, zemine bırakılmış pinpon topları ile iyice zorlaştırılıyor. Ziyaretçinin yazıya çeşitli anlamlar atfetme arzusuna meydan okuyan Yerleştirmede metin, Farsça bilmeyenler için olduğu kadar, bu dili bilenler için de anlaşılmaz kılınıyor. Fotoğraf: Urban

Uzun süredir Almanya’da yaşayan İranlı sanatçı Parastou Forouhar (1962-), 1999 yılından bu yana farklı mekanlara uyguladığı Yazılı Oda adlı yerleştirmesini 2016 yılında İstanbul’da da sergilemişti. Sanatçının mürekkep kullanarak galerinin beyaz duvarlarını ve zeminini bir ekseni takip etmeksizin Farsça yazılarla kapladığı bu metin yerleştirmesinin okunması üzerlerinde Farsça yazılar olan, zemine bırakılmış pinpon topları ile iyice zorlaştırılıyor. Ziyaretçinin yazıya çeşitli anlamlar atfetme arzusuna meydan okuyan Yerleştirmede metin, Farsça bilmeyenler için olduğu kadar, bu dili bilenler için de anlaşılmaz kılınıyor.
Fotoğraf: Urban

  • Küreselleşme, bir dünya edebiyat pazarı yarattı.
  • Bir yazarın artık “büyük” sayılabilmesi için ulusal değil, uluslararası bir fenomen olması gerekiyor.
  • Yazar okur kitlesini uluslararası bir topluluk olarak algıladığı andan itibaren yazdıklarının niteliği değişiyor. Uluslararası çapta anlaşılmayı engelleyecek unsurlardan kaçınma gayreti başlıyor: Siyasal duyarlılığı hissettirmek, kültüre mahsus ögelerden mümkün olduğu kadar uzak durmak veya onları açıklayıcı bölümler ilave etmek, kültüre mahsus dil virtüözlüğünden uzak durmak gibi. Küreselleşmenin edebiyat pazarlarını birleştirme eğilimiyle yerel edebi camiaları zayıflatmaya başladığı öne sürülüyor.
  • Küreselleşmenin kendi kültürlerimizi yabancı ve önemsiz görmemize yol açtığı, kurmacanın herhangi bir toplumla gerçek bağlarının koptuğu ileri sürülüyor.
  • Uluslararası edebiyat sahnesine İngilizce hakim olduğundan beri, örneğin İskandinav yazarların İngilizce okuyanlara zor gelecek kişi adlarından kaçınmaya başladıkları biliniyor.
  • Bazı üniversitelerde bazı lisansüstü derslerin sadece İngilizce verilmeye başlandığı da bilinen bir gerçek. Avrupalıların yaklaşık yüzde 56’sı bir yabancı dil biliyor. Bunların yüzde 38’inin ikinci dili İngilizce. İskandinavya ve Hollanda’da aynı oran yüzde 90 civarında. Bahsi geçenlerin, toplumun edebi roman okuma ihtimali en yüksek kesimi olduğu düşünülüyor. Bir dil öğrenildiğinde, sadece bir iletişim aracı edinilmiş olmaz, o kültürün müşterisi de olunur, deniyor. Bu yüzden, İngilizce çevirilerde müthiş bir sıçrama kaydedilmiş.
  • Metinlerde İngilizce kokusu giderek artıyor. Milano Üniversitesi’nde hoca olan Tim Parks, İtalyanca sözdiziminin son elli yılda İngilizce modellere doğru kaydığını inceleyen bir projede yer alıyor ve İngilizce etkilerinin işaretlerini bulmakta kanıt kıtlığı çekmediklerini yazıyor. İngilizceye çevrilmelerini kolaylaştırarak yerel dilleri yaşatma gayreti olduğuna dikkat çekmek isterken; uluslararasılığa doğru genel kayışa bir direniş olarak lehçe şiirinde, çok küçük bir topluluk tarafından anlaşılabilecek metinlerde de artış olduğunu belirtiyor.
  • Her yıl dünyada yaklaşık yüz bin İngilizce kurmaca kitabı yayımlanıyor.
  • İngiliz dilbilimci David Crystal (1941-), Dillerin Katli adlı kitabında 2100’e gelindiğinde dünya dillerinin yüzde 50 ila 90’ı ölmüş olacak diye yazar.
  • Küreselleşme, edebiyat menajerliği mesleğini gündeme getirdi.
  • 1980’lerde yaratıcı yazı dersleri popüler oldu ve profesyonel yazarlık yaygınlaştı.
  • Yaratıcı yazarlık kurslarının çoğunda menajerlerle, yayıncılarla ilişki kurmak, kendi çalışmalarını tanıtmak konulu dersler de veriliyor.
  • Yazarlar artık bir web sitesi, bir Facebook sayfası oluşturuyor, bazen kendine bir reklamcı tutuyor.
  • Kurucu metinlerin devamını, ikincil metinler üretmek, onların içlerini boşaltmak olarak yorumlanıyor. İkincil metinler, kurucu metinlerin farklı okunmasını getiriyor; reformcu ya da revizyonist bir bakış sergileniyor.
  • Savaş ve Barış’ın devamı Pierre ve Nataşa adıyla iki cilt halinde yayınlandı. Rüzgar Gibi Geçti’nin Scarlett adlı (Alexandra Ripley, 2008) devamının satışları iyi gitti. Jane Eyre’in (Wide Sargasso Sea, Jean Rhys, 1966); Madame Bovary’nin (Monsieur Bovary, Laura Grimaldi, 1995); Hamlet’in annesi Kraliçe Gertrude’un açısından olaylara bakan, Shakespeare’in Hamlet’i başlattığı yerde biten John Updike’ın Gertrude ve Claudius adlı romanı (2000); ABD’li yazar Michael Cunningham’a 1999’da Pulitzer Ödülü’nü getiren, Bayan Dolloway’i şimdiki zamanda farklı bir kimlikle yaşatan Saatler; Kayıp Zamanın İzinde ( Albertine, Jacqueline Rose, 2001) kurucu metinlerden yararlanarak yazılan ikincil metinler. Ayrıca listeye Usta ile Margarita, Durgun Akardı Don ve Anna Karenina’yı da ilave etmek lazım.
  • Devam romanlarının yazımı, Nilüfer Kuyaş’a göre, kültürün çocuklaştırılması, kapitalist sistemin ürünü olan Amerikan popüler kültürünün yarattığı bir illet; ama Saatler gibi çok katmanlı, çok başarılı ikincil metinler, okumanın nasıl derinleşebileceğini, okuyuculuğun da yaratıcılık olabildiğini gösteriyor, diyor Kuyaş.

 

 

Beyin Salatası 8

  • Toronto Üniversitesi psikiyatristleri tarafından yürütülen ve Scientific American’da yayımlanan makalede, nitelikli romanların insan beynini geliştirip keskinleştirdiği, sosyal bağları güçlendirerek kişiliği değiştirdiği, ilişki kurmayı kolaylaştırdığı ortaya konmuş ve insan beynini en fazla geliştiren on roman tespit edilmiş. Bu listede yer alan romanlar şöyle:

Genç Werther’in Acıları, Johan von Goethe, 1787.

Aşk ve Gurur, Jane Austen, 1813.

Kırmızı Leke, Nathaniel Hawthorne, 1850.

Madam Bovary, Gustave Flaubert, 1856.

Middlemarch, George Eliot, 1870.

Anna Karenina, Lev Tolstoy, 1877.

Bayan Dalloway, Virginia Woolf, 1925.

Sevgili, Toni Morrison, 1987.

Utanç, J. M. Coetzee, 1999.

Gönülsüz Köktendinci, Muhsin Hamid, 2007.

www.pinterest.com

www.pinterest.com

  • ABD’li bilim insanları, kişilerin ilk kez bulundukları bir yerde uyuduklarında beynin bir tarafının tehlikelere karşı sürekli tetikte olduğunu ve sık sık uyandığını belirtiyor.
  • Akıl, insan beyninin ürettiği yaşamı sürdürme mekanizması. Fizyolojik olarak beynin, primatlarla aşağı yukarı aynı nitelikte olan bir eski bölümü var. Eski beyin, içgüdüsel ve yaşamı korumaya ilişkin spontane tepkileri içeriyor. Bir de çok sonra gelişmiş neokorteks, yeni beyin var. İkisi, bir tür ağ sistemi içinde, aklı oluşturuyorlar. Bilim ve teknolojiye sahip olan kapitalist dünya uygarlıkla birlikte en barbar ölüm araçlarına da sahip. ABD’li antropolog Alfred Louis Kroeber, bunu insan doğasını oluşturan ilkel beyin ve neokorteks arasındaki uyuşmazlığı gösteren bir çelişki olarak görmüş.

 

Edebiyatta Lüzumsuz Adam Teması

Yararlanılan Kaynaklar

  • Yevgeni Onegin, Aleksandr Puşkin, Everest Yayınları, 2003.
  • Zamanımızın Bir Kahramanı, Mihail Lermontov, Milliyet Yayınları, 1995.
  • Lüzumsuz Bir Adamın Günlüğü, İvan Sergeyeviç Turgenyev, Notos Kitap, 2013.
  • Rus Edebiyatında Lüzumsuz Adam, Ellen Chances, Notos Kitap, 2013.
  • Conformity’s Children, Ellen B. Chances, 1978.
  • Oblomov, İvan Gonçarov, Öteki Yayınevi, 1996.
  • Babalar ve Oğullar, İvan Sergeyeviç Turgenyev, Sosyal Yayınlar, 1990.
  • Yeraltından Notlar, Fyodor Dostoyevski, MEB Yayınları, 1990.
  • Suç ve Ceza, Fyodor Dostoyevski, Remzi Kitabevi, 1993.
  • Cinler, Fyodor Dosteyevski, İletişim Yayınları, 2004.
  • Lüzumsuz Adam, Murat Belge, piktobet.blogspot.com/2013/02.
Libya, Trablusgarp, 2005.

Libya, Trablusgarp, 2005.

  • 19. yüzyıl başından ortasına kadar olan sürede Rus edebiyatında, çok tanınmış edebi karakterlerle yaygınlaşmış bir “lüzumsuz adam” geleneği olmuştur.
  • Aylak/Lüzumsuz Adam fikri Rusya’ya özgü olsa da kültürlerin, insanları konformist ve uyumsuz olarak sınıflandırması daha geniş bir olgunun parçasıdır.

**ABD’nin güneyli yazarı Kate Chopin’in Uyanış (1899) adlı romanı,

**Alman yazar Friedrich Schiller’in Haydutlar (1871) adlı oyunu,

**Fransız yönetmen Eric Rohmer’nin Öğleden Sonra Aşk (1972) adlı filmini zikredersek farklı zaman ve mekanlarda aynı temanın, statükoya riayetin erdem olarak sunulması devam etmiştir.

  • Erich Fromm Özgürlükten Kaçış’ta özgürlük arzusunun itaat arzusuyla birlikte var olduğunu söyler.
  • Rus yazarların uyumsuz kahramanı ikircikli bir tavırla yansıtmaları ile Rus edebiyatında lüzumsuz adam geleneği oluşmuştur.
  • 18. yüzyıldaki Bilgungsroman geleneği  (Alman edebiyatında bireyin oluşum dönemini ve sonunda ulaştığı ideal durumu ele alan roman türü), insanın toplumla uzlaşmasında eğitimin önemine vurgu yapmıştır.
  • Amerikan kültüründe keskin bireycilik de uyumlu olma olma istenci de gözlemlenir.
  • Rusya’da, Rus Ortodoksluğunda ise insan, bireyden çok, büyük bir cemaatin parçası olarak görülür. Kurtuluşa bireysel çabadan ziyade cemaat içinde kalarak erişilir. Rus Ortodoksluğu insanın tek başına veya bağımsız bir varoluş sürme girişimlerini kınar. 19. yüzyılda Slavofil denen aydınlar bu değerleri savunmuşlardır. Batılılaşma yanlısı olan aydınlar ise Rusya’nın kurtuluşunun bireycilik ve akılcılık değerlerinde yattığını öne sürmüşlerdir. İşte Batılılaşma yanlısı/Batılılaşmış Rusların arzuları lüzumsuz adam portrelerine yansımıştır. Genellikle Batı Avrupa üniversitelerinde okumuş ve ülkelerine geri dönmüş olan aydınlar Batı tarzı eğitimleri nedeniyle Rusya’ya, Rus oldukları için de Avrupa’ya uyum sağlayamamışlardır.
  • Lüzumsuz adam edebi tipi, toplumla çatışan aciz aristokrattır; hayalci ve faydasızdır; başarısız bir idealisttir; toplumsal ve etik sorunlara duyarlı, ama kısmen kişisel zaafları, kısmen de eyleme geçme özgürlüğü üzerindeki toplumsal ve siyasi kısıtlamalar nedeniyle eyleme geçemeyen kahramanlardır. Bu aciz/yabancı/uyumsuz/aylak adamlar genellikle toplumla barışık, eyleme geçebilen, güçlü kadınlarla birlikte işlenir.
  • Lüzumsuz adamlar, çoğunlukla şehir hayatının sahte ve kirlenmiş atmosferinden gelir. Bu şehir genellikle Batılılaşmış Petersburg’dur. Yanlarındaki güçlü kadınlar ise tam tersine, Rusya’nın kırsal kesiminden gelirler.
  • Bu edebi terim, Puşkin’in Yevgeni Onegin’i ile başlayan ve Turgenyev’in Lüzumsuz Bir Adamın Günlüğü’ne uzanan karakterleri imlemek için kullanılmıştır.
  • Aleksandr Puşkin (1799-1837) Yevgeni Onegin’de (1825-1832) kahramanına karşı ikircikli bir tavır sergiler. Uyumsuz olduğu için Onegin’i eleştirirken statükoya baş kaldırmamış olan Tatyana’yı över.
  • Zamanımızın Bir Kahramanı (1840) adlı romanında Mihail Yuryeviç Lermontov (1814-1841), metafizik asi ve yalnız Peçorin’i yıkıcı bir kuvvet olarak gösterip, ona karşı olumsuz bir tutum sergilerken, kaderi sorgulamayan, yaşamın sunduğu ile yetinen Maksimiç’i över.
  • Albert Camus ( 1913-1960), metafizik asiye dair olan varoluşçu romanı Düşüş’te (1956) Lermontov’un romanından alıntı yapar.
  • Aleksandr Herzen’in ( 1812-1870 ) Suçlu Kim? (1846) adlı toplumsal romanındaki aylak, hayata uyum sağlayamadığı için kendini toplumdan soyutlamış, kitap ve düşünce dünyasına kapanmıştır.
  • İvan Turgenyev’in (1818-1883) Rudin’i (1855 ) uyumsuzluğu yüzünden normal bir yaşam süremeyen bir toplumdışıdır. İdealizmini mazeret gösterek sorumluluğu diğer insanların üzerine yıkar. Çevresindeki insanların mutsuz olmasına ve acı çekmesine sebep olur. Rudin, toplumsal anlamda uyumsuz geleneğinde yer alırken, Turgenyev’in diğer romanlarındaki lüzumsuz adamlar, doğanın döngüsüne ayak uyduramayan, birlik olmayı arzuladığı doğanın döngüsünden kopmuş, metafizik yabancılardır.
  • Turgenyev’de üstü kapalı olarak yaşama boyun eğmenin bir erdem olduğu inancı vardır. Mesele, Babalar ve Oğullar değil, boyun eğme ile başkaldırma arasındaki karşıtlıktır. Ait olmayanlar yerilir, ait olanlar başarılı olur.

 

Ukrayna, Çernivitzi, 2010.

Ukrayna, Çernivitzi, 2010.

 

  • Bu trajik ya da romantik kahramanların başarısızlıkları, toplumun üstün özelliklere sahip dışlanmış bireycileri anlayamamasına atfedilir. Yazarlar toplumdaki bozuklukları göstererek bu dışlanmış figürlere destek verirler.
  • İlk örneklerden biri Aleksandr Griboyedov’un (1795-1829) Akıldan Bela (1822) adlı oyunudur. Toplumun deli olarak gördüğü uyumsuz karakter, güçlü ahlaki değerleri olan biri olarak betimlenmiştir.
  • İvan Gonçarov’un (1812-1891) romanı Oblomov (1859 ) ancak kitabın üçte biri bittikten sonra yataktan çıkabilen bir toprak sahibi üzerinedir. Yeni fikirleri yüzünden topluma uyum sağlayamayan karakterlerin aksine Oblomov hiçbir düşünceye sahip değildir, geçmişin hayali ile yaşamak ister. Gonçarov, Oblomov’un kişisel sorununu, eski Rusya’nın yeni Rusya’ya uyum sağlayamaması olarak soyutlamıştır. Şimdiki zamana ayak uyduramayanlar kınanır ve değişim tarafından yenilgiye uğratılırlar.
  • Fyodor Dostoyevski (1821-1881) için lüzumsuzluk, Rus aydınlarının halktan kopmuş olmasıdır. Halkın normlarından kopmuş aydınlar, kusurlu ve yolunu şaşırmıştır. Dostoyevski Büyük Petro’nun reformlarının doğru olduğuna inanır, yine de Ruslar körü körüne Batı’ya tapmamalıdır. Yeraltından Notlar (1864) örneğinde, yeraltı adamının Avrupai formları benimsemesi, mutlak bir eylemsizliğe ve gerçeklikle başa çıkamamasına yol açar. Kitaplar ve hayaller içinde yaşar, hayatala başa çıkamaz. Yeraltı adamı ideolojik bir uyumsuzdur. Batılılaşmış soyut düşüncenin bozduğu hastalıklı biridir. Dünyanın en soyut, en tasarlanmış şehri olan Petersburg’da yaşamaktadır.
  • Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sında (1866 ) Raskolnikov  ise özünden ve Rusya’nın manevi değerlerinden kopmuştur. Çünkü egoizm ve kişisel çıkar gibi Batıcı fikirler yüzünden hastalanmıştır.

Dostoyevski, Ecinniler’de (1872) ise karakterlerin Batı Avrupa fikirleri tarafından nasıl ele geçirildiğini anlatır. Batılılaşmış Rusya’nın kendisi lüzumsuzdur. 1868 yılında basılan Budala’da ise Prens Mişkin iyiliği yüzünden, yozlaşmış gündelik hayata lüzumsuzdur. Kirlenmiş bir toplum, kirlenmemiş bir insanı kabul edemez. Mişkin kendisi de içinde bulunduğu toplumda lüzumsuz olduğunu söyler.  Dostoyevski son romanı 1880 yılının şaheseri Karamazof Kardeşler’de ise iki yol gösterir: İlki, Batılı akılcı düşünce, yalnızlaşma, bireycilik, egoizm, maddi ya da manevi ölüm; diğeri ise, dünyayı olduğu gibi kabul eden, karşılıksız sevgiyle ve herkes, herkesten sorumludur yaklaşımıyla belirlenen yoldur. Lüzumsuz adam ölmeye mahkumdur.

  • Lev Tolstoy (1828-1910) Savaş ve Barış’ta (1869) lüzumsuzları tarihin yasalarına başkaldıranlar olarak betimler. Dostoyevski’de lüzumsuzluk dinsel etmenlerle alakalı bir durumdur. Tolstoy ise lüzumsuzluğu tarih kuramıyla bağdaştırır. Hayatı kontrol etmek isteyenler lüzumsuzdur. Anna Karenina’da (1877) Anna, Tanrı’nın yasasını ihlal ettiği için çocuğunun odasında bile lüzumsuz.
  • Tolstoy ve Dostoyevski’nin romanlarında karakterler topraktan ve dinsel inançlardan ne kadar uzaksa, o kadar lüzumsuzdur. Çünkü metafizik düzene uymayı reddetmişlerdir.
  • Anton Çehov’un (1860-1904) bazı öykülerinde, 6. Koğuş’ta (1892), Lüzumsuz Adam’da karakterlerin uyumsuzluklarında evrensel bir yalıtılmışlık hissi vardır.
  • 1930’lardaki Sovyet döneminde toplumsal gerçekçiliğin ortaya çıkmasıyla birlikte lüzumsuz adam temasının yok olduğu söylenebilir.
  • Yuri Oleşa (1899-1960) 1927 yılında yayımlanan Kıskançlık adlı romanında Sovyet toplumunun kişisel ahlaka ve bireyin kendini ifade etme hakkına yer verip vermediğine ilişkin zekice sorgulamaları ile lüzumsuz adamlar yeni Sovyet devletinde varlıklarını hissettirmişlerdir. Oleşa bu durumun birkaç çeşitlemesini yapmış, 1930’dan sonra yazmayı bırakmıştır.
  • Boris Pasternak, topluma lüzumsuz Doktor Jivago’sunun (1957) bireyciliğini ve bağımsız düşünce gücünü  olumlu bir nitelik olarak yansıtır ve cezasını çeker.
  • 1937 doğumlu Andrey Bitov, 19. yüzyılın lüzumsuz adam geleneğini  günümüzde küresel bir bağlam içinde görmek gerektiğini söyler ve ülkesinde 1993 yılında yayımlanan Maymunları Beklerken adlı romanında “İnsan doğaya lüzumsuz mu?” diye sorar.
  • 1948 yılında Sait Faik Abasıyanık da Lüzumsuz Adam adlı bir öykü yazar. Yusuf Atılgan’ın (1921-1989) Aylak Adam’ı (1959) da aynı çizgededir.
  • Murat Belge, lüzumsuz adamların çevrelerini saran insanlardan daha zeki, daha yetenekli kişiler olduklarını ve felaketlerine bunun sebep olduğunu söyler. Ötekiler gibi olsalar, toplumla birlikte “geçinip gideceklerdir”; ama zekaları onları uyumsuzluğa iter. Ötekiler gibi sıradan olamazlar. Sıradan olmayı reddedince de, sıradanlığın kural olduğu toplum düzeni onları yok etmek üzere çalışır. “Lüzumsuz adam”dırlar; çünkü zekaları ve yetenekleri bu topluma “lazım” değildir; bu topluma “fazla” gelirler.