Etiket arşivi: Ankara

Şiddet 14 | Kutsal Şiddet 1

  • Putperest kadın matematikçi ve felsefeci İskenderiyeli Hypatia 4. yüzyılın sonlarında, o zamanki Hıristiyan inancına göre, bu kadar akıllı, bilgili ve başarılı bir kadın ancak bir büyücü olabileceğinden ve şeytanla işbirliği yaptığından ötürü, istiridye kabuklarıyla canlı canlı derisi yüzülerek öldürülmüş, daha sonra bedeninin parçaları yakılmıştı.
  • Ankara‘nın Altındağ ilçesinin Ulus semti, 28 yüzyıl boyunca çok ve tek tanrılı dinlerin kutsal mekanı olmuştur. Frigler döneminde Ay Tanrısı Men ve Kibele Tapınakları; Roma döneminde Augustus Tapınağı olmuş; Hıristiyanlara kilise olarak hizmet vermiş, 15. yüzyılda da cami olmuştur. Günümüzde Hacı Bayram Veli Camii’dir. Yeni gelen inancın, eski inancın ibadethanesini yok etmesi veya dönüştürmesi sık rastlanan bir durumdur. Bizans İmparatoru I. Theodosius (379-395), putperest inançları yasaklayınca, tapınaklar ve sinagoglar yağmalanıp, yakılıp yıkılmıştı. Yahudilere karşı girişilen ilk katliamlardan biri MS 38 yılında İskenderiye’de yapılmıştı ve devamı da geldi.
  • İsa’nın katili olarak damgalanan Yahudiler, yakalarına sarı bir rozet ve belirgin bir külah ile dolaşmak zorunda bırakıldılar. Avrupa’dan defalarca kovuldular. Oysa Roma İmparatorluğu yönetimi altında yaşayan Yahudiler, özellikle MS 66-132 yılları arasında, isyanlar çıkartmışlar, Romalılar ancak büyük kayıplar vererek bu isyanları bastırabilmişlerdi. Ama yine de Roma devletinde antisemitist yasalar yoktu; oysa Hıristiyanlığın belirgin bir karakteri haline gelmişti.
Katolik kiliseleri azizlerin hunharca öldürülüş sahneleriyle doludur. Hemen tüm ünlü sanatçılar pek çok kez bu konuyu betimleyen eserler vermişlerdir. Yukarıdaki, Vaftizci Yahya’nın başının kesilmesi sahnesi Caravaggio’nun 1608 yılında yaptığı eseridir ve Malta’da St. John’s Co-Cathedral’de yer almaktadır.

Katolik kiliseleri azizlerin hunharca öldürülüş sahneleriyle doludur. Hemen tüm ünlü sanatçılar pek çok kez bu konuyu betimleyen eserler vermişlerdir. Yukarıdaki, Vaftizci Yahya’nın başının kesilmesi sahnesi Caravaggio’nun 1608 yılında yaptığı eseridir ve Malta’da St. John’s Co-Cathedral’de yer almaktadır.

  • Hazreti Muhammed 624-631 yılları arasında İslamiyet’in kabulü için çeşitli savaşlara katılmıştır. Mekkelilerle Bedir, Uhud ve Hendek; Yahudilerle Hayber; Bizanslılarla Mut Savaşları yapılmıştır. 630 yılında Mekke Müslümanlar tarafından fethedildi. 631 yılında Arap kabileleri ile Huneyn Savaşı yapıldı. Peygamber’in vefatından sonra seçilen dört halifeden sadece Hz. Ebubekir eceliyle öldü. Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin şehit edilmesi, İmam Hasan’ın zehirlenmesi, Kerbela’da biri dışında çocuk ve yetişkin erkeklerin tümünün öldürülmesi, ondan sonra gelen imamların çoğunun ve onların çocuklarının da öldürülmesi; iktidarın Emeviler’den Abbasiler’e geçmesi; daha sonraki halifelerin seçimi hep savaşlarla olmuştur.
Hazreti Muhammed’in amcasının oğlu, damadı ve torunlarının babası Hz. Ali, Hazreti Muhammed ile tüm savaşlara katılmış ve kendisine İslam’ın Kılıcı namı yakıştırılmıştır.  Hz. Ali kendisini halife olarak tanımayanlara karşı Cemel’de, Muaviye ile Sıffin’de savaştı. Sıffin Savaşı’nda 65 bin erin öldüğü söylenir. Hz. Ali daha sonra Hariciler ile savaştı ve galip geldi. Bir suikast neticesinde öldü. İran’ın Mahan kentinde, 15. yüzyılda yaşamış Sufi derviş Şah Nimetullah Vali’nin türbesindeki dua odasında Kur’an’dan ayetlerin arasına Hz. Ali’nin kılıcı Zülfikar da nakşedilmiştir. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Hazreti Muhammed’in amcasının oğlu, damadı ve torunlarının babası Hz. Ali, Hazreti Muhammed ile tüm savaşlara katılmış ve kendisine İslam’ın Kılıcı namı yakıştırılmıştır.
Hz. Ali kendisini halife olarak tanımayanlara karşı Cemel’de, Muaviye ile Sıffin’de savaştı. Sıffin Savaşı’nda 65 bin erin öldüğü söylenir. Hz. Ali daha sonra Hariciler ile savaştı ve galip geldi. Bir suikast neticesinde öldü.
İran’ın Mahan kentinde, 15. yüzyılda yaşamış Sufi derviş Şah Nimetullah Vali’nin türbesindeki dua odasında Kur’an’dan ayetlerin arasına Hz. Ali’nin kılıcı Zülfikar da nakşedilmiştir.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

İran, Kaşan’da Şehzade İbrahim’in türbesinde Hz. Hüseyin’in Kerbela’daki ölümü betimlenmiştir. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

İran, Kaşan’da Şehzade İbrahim’in türbesinde Hz. Hüseyin’in Kerbela’daki ölümü betimlenmiştir.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Hazreti Muhammed’in torunu Hz. Hüseyin'in ve beraberindeki 72 kişinin Muaviye’nin oğlu Yezid’in ordularınca Kerbela’da şehit edilmesi olayı her yıl 10 Muharrem’de canlandırılır. Şehitlerin anıldığı, yas tutulan bu olayın adı Ta’ziye’dir. Ta’ziye, İslam’daki tek dram türüdür. Ta’ziye’de kullanılan siyah giysiler yası, beyazlar kefeni, kırmızı şehitlerin kanını, kuma saplanmış kılıç katliamın aracını, arka planda görülen kanatlı, beyaz giysili çocuklar Kerbela’da katledilen masum çocukları simgeler. Şii inancına göre, katliamdan sonra alan çiçek tarlasına dönüşmüştür. Bu sebeple, Ta’ziye’de mutlaka çiçeklere yer verilir. Caferiler geleneksel olarak, Kerbela’nın acısını sırtlarını zincirlerle döverek hissetmek isterler. Fotoğraf: Ercan Arslan

Hazreti Muhammed’in torunu Hz. Hüseyin‘in ve beraberindeki 72 kişinin Muaviye’nin oğlu Yezid’in ordularınca Kerbela’da şehit edilmesi olayı her yıl 10 Muharrem’de canlandırılır. Şehitlerin anıldığı, yas tutulan bu olayın adı Ta’ziye’dir. Ta’ziye, İslam’daki tek dram türüdür. Ta’ziye’de kullanılan siyah giysiler yası, beyazlar kefeni, kırmızı şehitlerin kanını, kuma saplanmış kılıç katliamın aracını, arka planda görülen kanatlı, beyaz giysili çocuklar Kerbela’da katledilen masum çocukları simgeler. Şii inancına göre, katliamdan sonra alan çiçek tarlasına dönüşmüştür. Bu sebeple, Ta’ziye’de mutlaka çiçeklere yer verilir. Caferiler geleneksel olarak, Kerbela’nın acısını sırtlarını zincirlerle döverek hissetmek isterler.
Fotoğraf: Ercan Arslan

 

Kütüphane Geleneği 2| Mezopotamya 2 Asur

  • Sümer kil tabletleri  birer sayfadır. Sümer tableti cümle arasında kesilip başka bir tablette devam etmez. Hem Sümer taş levhaları, hem de kil tabletler iki taraflı olarak düşünülmüşlerdi.
  • Asur’da bir tapınağın kütüphane odasının duvarında, her biri yaklaşık 40-50 cm derinliğinde, 25-30 cm boyutunda oyuklardan oluşan, her biri belli bir türe ait tabletleri saklamakta kullanılan bir petek bulunmuştur. Ninova Sarayı’nda da belgeleri saklamak için yapılmış benzer bir düzenleme olduğu anlaşılmıştır.
  • Ahşap kutular, tuğla kutular, örme sepetler ve deri çantalar tabletleri taşımada kullanılmıştır. Bu araçlara tarih taşıyan etiketler takılmış, etiketin delinmiş olması bunların kendi kutularına iple bağlandığını düşündürmüştür. Bazen de tabletin üst kenarı bu işe ayrılmıştı.
  • Tabletlerin şekli hangi konuya ait olduğunu gösterirdi. Böylece aranan belge daha kolay bulunur, sınıflandırma daha kolay yapılırdı. MÖ 2000’lerde tarım tabletleri yuvarlak, ekonomik konuları içerenler küçük, sözcük listelerini barındıranlar çok sütunlu tabletler olurdu.
  • MÖ 2000’de tutulmaya başlamış özel arşivlerden kazılarda çok sayıda bulunmuştur.
  • Ninova’nın Asur bölgesinde 30.000 çivi yazması tablet bulundu. Asur Kralı Assurbanipal’in (MÖ 668-627) sistematik olarak topladığı kütüphanenin özelliği, içindekilerin eski Mezopotamya’nın bilimsel geleneğinin toplamını temsil ediyor olmasıdır. Assurbanipal’in kitaplara aşırı bir düşkünlüğü olduğu, yazma topladığı biliniyor. Bu koleksiyon, 19. yüzyılda British Museum’a aktarılmıştır. Bu koleksiyon, ilk yazılı Babil ve Asur eserlerinin bir araya getirilmesidir, ilk ulusal kütüphane sayılabilir.
  • Metinlerin kopyalanma geleneği neredeyse yazının tarihi kadar eskidir. Aynı tablet Mezopotamya’nın farklı bölgelerinde bulunmuştur. Mezopotamya edebiyatına ve bilimsel bilgisine dair bildiğimiz çoğu şeyi bu tekrar tekrar kopyalama, koruma ve aktarma geleneğine borçluyuz.
  • Anadolu’da yazının kullanılmaya başlanması, bin yıllık bir gecikme ile, MÖ 2000-1750 arasına tarihlenir.
Asur Ticaret Kolonileri Çağı’na (MÖ 1950-1750) ait, pişmiş topraktan yapılma zarflı tablet Kültepe’de bulunmuştur ve MÖ 19. yüzyıla tarihlenmektedir. Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Ankara.

Asur Ticaret Kolonileri Çağı’na (MÖ 1950-1750) ait, pişmiş topraktan yapılma zarflı tablet Kültepe’de bulunmuştur ve MÖ 19. yüzyıla tarihlenmektedir.
Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Ankara.

Mezopotamya kil tabletleri bazen zarfların içine konurlardı. Zarflar, silindir mühürlerle mühürlenirdi. Bunlar, üzerlerine resimler oyulmuş küçük, taş silindirlerdi; kil tablet üzerinde yuvarlanırlar ve geride bir baskı izi bırakırlardı. Yine Kültepe’de ele geçmiş, MÖ 19. yüzyıla ait pişmiş toprak açılmamış zarf. Zarfın üst kısmında silindir mühür, ortasında damga mühür ile konmuş işaretleri var. Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Ankara.

Mezopotamya kil tabletleri bazen zarfların içine konurlardı. Zarflar, silindir mühürlerle mühürlenirdi. Bunlar, üzerlerine resimler oyulmuş küçük, taş silindirlerdi; kil tablet üzerinde yuvarlanırlar ve geride bir baskı izi bırakırlardı.
Yine Kültepe’de ele geçmiş, MÖ 19. yüzyıla ait pişmiş toprak açılmamış zarf. Zarfın üst kısmında silindir mühür, ortasında damga mühür ile konmuş işaretleri var.
Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Ankara.

Pişmiş topraktan yapılma Boğazköy’de bulunmuş bu tablet MÖ 13. yüzyıla tarihlendirilmiştir. Mısır Kralı II. Ramses’in karısı Naptera tarafından, Hitit Kralı III. Hattuşili’nin karısı Puduhepa’ya yazılmış dostluk mektubudur. Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Ankara.

Pişmiş topraktan yapılma Boğazköy’de bulunmuş bu tablet MÖ 13. yüzyıla tarihlendirilmiştir. Mısır Kralı II. Ramses’in karısı Naptera tarafından, Hitit Kralı III. Hattuşili’nin karısı Puduhepa’ya yazılmış dostluk mektubudur.
Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Ankara.

Boğazköy’de ele geçen bu bronz tablet MÖ 13. yüzyıla aittir. Hitit Kralı IV. Tuthaliya ile Tarhuntaşşa Kralı Kurunta arasında yapılan bir sınır antlaşması metnidir. Çivi yazılı bu tablet Anadolu’da şimdiye kadar bulunan tek tunç tablettir. Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Ankara.

Boğazköy’de ele geçen bu bronz tablet MÖ 13. yüzyıla aittir. Hitit Kralı IV. Tuthaliya ile Tarhuntaşşa Kralı Kurunta arasında yapılan bir sınır antlaşması metnidir.
Çivi yazılı bu tablet Anadolu’da şimdiye kadar bulunan tek tunç tablettir.
Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Ankara.

 

Yavaş Hareketi 5 | Slow Food 4

  • 2002’de Slow Food Biyoçeşitlilik Vakfı kuruldu.
  • 2004 verilerine göre Slow logosu salyangozu kullanan üyelerin sayısı beş kıtada, 111 ülkede 83.000’e ulaştı. Bu yıl itibariyle Salyangoz 20 milyon Euro’nun üzerinde bir iş hacmi yarattı.
  • Carlo Petrini, beslenme ile gastronominin, açlık ile lezzetin, bilgi ile zevkin birbirinden ayrılamayacağını, üretildikleri malzemeyi tanımadan sadece lezzeti dikkate almanın mümkün olmadığını savundu.
  • 2004 yılında Savoy Hanedanı tarafından yaptırılmış bir 19. yüzyıl binasında dünyada kendine gıdayı ana çalışma konusu olarak seçmiş ilk Gastronomi Bilimleri Üniversitesi, Carlo Petrini’nin yönlendirmesi ile Agenzia di Pollenzo kompleksinde kuruldu. Üniversite her yıl yarısı İtalya’dan, yarısı diğer ülkelerden gelen 60 öğrenci alır. Üç yıllık lisans ve iki yıllık yüksek lisans eğitimi verir. Parma’dan başlayarak benzer okulların açılması devam etti.
  • Büyük şarapların arkalarında bir tarih olduğu ve büyük şarapların var olabilmesi için damağın bu malzemeyi algılayacak şekilde eğitilmesi gerektiği kabul gördüğü için Pollenzo’da ulusal bir hazine olarak kabul edilen İtalyan şarabı için bir Şarap Bankası da kuruldu. 2005 rakamlarına göre bankada, 227 farklı üreticinin 1997-2001 yılları arasında üretilmiş şaraplarından 60.000’e yakın şarap bulunuyordu.
Moldovya’da Mileştii Mici’nin mahzenlerindeki dehlizlerin uzunluğu 55 kilometre. Burası, Guiness Book of Records’a göre, dünyadaki en büyük şarap koleksiyonunu barındırıyor.

Moldovya’da Mileştii Mici’nin mahzenlerindeki dehlizlerin uzunluğu 55 kilometre. Burası, Guiness Book of Records’a göre, dünyadaki en büyük şarap koleksiyonunu barındırıyor.

  • Slow Food, zevki aramaktan vazgeçmemek ve seçme hakkını korumak gerektiğine inanır.
  • Zaman içinde “Slow” öneki kaliteye önem veren yaşam sistemlerini destekleyen hareketleri tanımlar oldu.
  • Slow Fish, sürdürülebilir ve sorumlu balıkçılığı destekler.
  • Slow Fish, ileri teknoloji ile balıkları takip edip bir balık sürüsünün tümünü avlamaya yarayan metodlara karşı çıkar.
  • Kıyılardaki mikroekonomileri ve ekosistemleri canlı tutan küçük balıkçılığı destekler.
  • Ürünün kalitesine ve tüketicilerin sağlığına önem veren balık yetiştirme pratiklerini savunur.
  • Slow Fish ekogastronomi ve yemek yeme zevkini kültür, eğitim ve bilgiyle buluşturacak bir ortam yaratmayı amaçlar.
  • 2004 yılında Hindistan ve Sri Lanka sahilleri tsunami ile yerle bir oldu. Deniz hareketlerini absorbe eden mangrov ormanları, sahil boylarına dev turistik işletmeler kurmak ve endüstriyel karides üretimi yapmak için kesilmişti. Bu projeler Dünya Bankası finansmanı ile gerçekleştirilmişti!
  • Tokyo belediyesinin dünyadaki en büyük balık pazarı olan Tokyo balık pazarını taşıma kararına Slow Food karşı çıkmış ve başarılı olmuştu.
Tropikal bölgelerde, deniz kenarlarında, acı ve tuzlu su kıyılarında, sık uzun ve kavisli topraküstü kökleriyle dip çamuruna tutunan bitkilerin meydana getirdiği mangrov ormanları antik ağaçlardan oluşur. Mangrovların flora durumu, Atlas Okyanusu, Büyük Okyanus ve Hint Okyanusları’ndan hangisinin kıyısında yer alıyorsa ona göre değişir. Fakat bitkilerin genel manzarası her yerde aynıdır. Çeşitli mangrov ağaçlarının kabuğunda, kırmızı veya gri, dericilik işinde kullanılabilecek kadar tanen bulunur. Costa Rica’da henüz yok edilmemiş mangrov ormanları ve su üstünde kalan köklerin yakından görünüşü.

Tropikal bölgelerde, deniz kenarlarında, acı ve tuzlu su kıyılarında, sık uzun ve kavisli topraküstü kökleriyle dip çamuruna tutunan bitkilerin meydana getirdiği mangrov ormanları antik ağaçlardan oluşur. Mangrovların flora durumu, Atlas Okyanusu, Büyük Okyanus ve Hint Okyanusları’ndan hangisinin kıyısında yer alıyorsa ona göre değişir. Fakat bitkilerin genel manzarası her yerde aynıdır. Çeşitli mangrov ağaçlarının kabuğunda, kırmızı veya gri, dericilik işinde kullanılabilecek kadar tanen bulunur.
Costa Rica’da henüz yok edilmemiş mangrov ormanları ve su üstünde kalan köklerin yakından görünüşü.

Mangrovların su yüzeyi üstündeki karmaşık kökleri ve hava almayı sağlayan özel gözenekleri, propagül (köksap) adı verilen puro biçimli uzun fideleri var. Propagüller cezir zamanı düşerlerse ana kaynağın yanında büyüyorlar, tuzlu bataklığa yayılıyorlar. Ama med zamanı kaynaktan uzağa sürükleniyor, sonra uygun bir ortamda olgunlaşıyorlar. İngilizler 1770 yılında Kalküta’nın güneyinde, bu suyla dolu ormanı açmış, oraya bir banliyö kurmuşlardı. Oysa mangrov ormanı anakaraya paralel bariyer oluşturuyor, kökleriyle kıyıyı sabitliyordu.

Mangrovların su yüzeyi üstündeki karmaşık kökleri ve hava almayı sağlayan özel gözenekleri, propagül (köksap) adı verilen puro biçimli uzun fideleri var. Propagüller cezir zamanı düşerlerse ana kaynağın yanında büyüyorlar, tuzlu bataklığa yayılıyorlar. Ama med zamanı kaynaktan uzağa sürükleniyor, sonra uygun bir ortamda olgunlaşıyorlar. İngilizler 1770 yılında Kalküta’nın güneyinde, bu suyla dolu ormanı açmış, oraya bir banliyö kurmuşlardı. Oysa mangrov ormanı anakaraya paralel bariyer oluşturuyor, kökleriyle kıyıyı sabitliyordu.

  • Slow Food, adil ticarete dayalı, sağlam bir toplum yaratmak için, sevgi, kardeşlik ve egoizmin reddi üzerine kurulmuş, köylü, balıkçı, hayvan yetiştirici ve göçebenin stratejik önemine inanır.
  • Slow Food, sanayileşmiş Batı ülkeleri ile hammadde üretiminin hala başlıca gelir kaynağı olduğu ülkelerin birlikte geliştirebileceği yeni bir tarım modeli bulmayı düşler.
  • İnsan, hayvan ya da tohum, canlıların lisanslanmasına karşı çıkar. Özellikle dünyanın güneyinde, çokuluslu şirketlerin patentler yoluyla genetiği değiştirilmiş tohumların satın alınmasını şart koşmaları ve geleneksel yöntemlerle ekim yapılmasını engellemesi bu karşı çıkışın temel nedenidir.
  • Slow Food International 2014 verilerine göre, Yavaş Hareketi’nin bir milyon destekçi, 100.000 üye, 1500 şube, 400 yönetim merkezine ilaveten 2000 gıda topluluğu ve Afrika’da 1000 bahçe gibi önemli sayılara ulaştığı anlaşılıyor.
  • Şubeleri gönüllüler tarafından yönetiliyor. Derneğin gelirlerinin %10’u siyasi amaçlarla, yani kalkınmakta olan ülkelere finansman sağlamak amacıyla kullanılıyor.
  • Slow Food’un en çok şubesi anavatanı İtalya’da.  Daha sonra ABD, Almanya, İsviçre, Fransa, Japonya, İngiltere ve Avustralya geliyor.
  • Türkiye’de Adapazarı, Ankara, Aydın, Balıkesir, Muğla, Çanakkale, Gaziantep, Iğdır, İstanbul, İzmir, Kars ve Samsun’da Slow Food şubeleri var.
  • Japon kültürünün içinde Slow Food felsefesinin nüveleri zaten mevcuttu. Çay töreni özünde, birlikte yaşama kültürü, daha uyumlu, daha sürdürülebilir ve daha yavaş bir yaşama ulaşma düşüncesidir. Ayrıca, Japonlar için yemek sadece iyi yenmesi gereken değil, aynı zamanda iyi düşünülmesi gereken bir olgudur.
  • Brezilya’da Lula hükümeti önceliğini Sıfır Açlık politikasına vermiş, Lula daha sonra Salyangoz’a doğrudan destek vermiştir.
  • Birleşik Krallığın Veliahtı Galler Prensi Charles bir Salyangoz üyesi.
  • Salyangoz’a Vittorio Sgarbi, Umberto Eco gibi İtalya’nın önemli figürleri destek vermiştir.
  • “Slow Food sadece bir hijyen kuralı değildir; aynı zamanda bir medeniyet göstergesidir.” Dario Fo.
  • “Fast Food, zevkin kısaltılmasıdır. Slow Food ise uzatılmasıdır.” Gianni Mura

    Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın televizyonlarda zorunlu yayın olarak yer alan “Topraklarımızın atalarımızın mirası değil, torunlarımızın emaneti olduğunu unutmayalım” deyişi hoşuma gidiyor.

Türk Edebiyatında Ütopya

Cumhuriyet öncesinde bir ütopya denemesini Genç Osmanlılar döneminde Ziya Paşa’nın Rüya adlı eserinde meclis açma tavsiyesi bir yana bırakılırsa, bir gelecek projeksiyonu içermeyen, daha ziyade Paşa’nın kişisel mağduriyetini telafi etmeyi amaçlayan bir fantezidir. Ancak, modern dünyanın bir kurumu olan meclisi önermesi, ütopyalara kapı açması önemsenir.

Ütopya bağlamında daha ciddiye alınması gereken eser, Namık Kemal’in 1872 tarihli Rüya’sıdır. Ancak Namık Kemal’in idealini ayrıntılandırmayışı, o mutlu döneme nasıl ulaşıldığı hakkında bilgi vermeyişi bakımından ütopyadan çok bir fanteziyi andırır, bir tür proto-ütopya olarak görülebilir.

İkinci Meşrutiyet döneminde, özellikle art arda gelen savaşlar ve toprak kayıplarının ülkenin geleceğiyle ilgili endişelerin artmış olduğu 1913-15 arasında Türk edebiyatında o döneme kadar görülmemiş, daha sonra da görülmeyecek kadar çok sayıda ütopya yazılmıştır.

Ziya Gökalp’in Kızıl Elma şiiri (1913) Turan fikrini işler, herhangi bir iyi yaşam tasavvuru içermez. Ali Kemal’in Fetret’i (1913) de bir ütopya değildir çünkü gelecekte geçmesine rağmen Osmanlı toplumunda bir ilerleme, bir değişiklikten bahsetmez. Fikret’in Yeşil Yurt ve Ömr-i Muhayyel şiirleri ile Hüseyin Cahit’in Hayat-ı Muhayyel adlı hikayesine yansıyan ütopyadan çok, bir dost grubunun fantezisidir.

1912’de yazılan, 1932-36 yılları arasında geçen Halide Edip’in Yeni Turan’ında yüzünü geleceğe dönmeden önce Türkler için bir şanlı geçmiş yaratma eğiliminin, bir dönemin diğer ütopyalarında olduğu gibi Yeni Turan’da da ön planda olduğunu söyleyebiliriz. Yeni Turan taraftarlarının İslamla laikliğin bağdaşabileceğini ispatlama iddiaları da vardır. Yeni Turan’ın en temel siyasi sorunsalı devletin bekasıdır.

Davutzade Mustafa Nazım Erzurumi’nin Rüyada Terakki ve Medeniyet-i İslamiyeyi Rüyet’i (1913) Türk edebiyatında hiçbir ütopyada görülmedik ölçüde teknolojik gelişmeler yaşamın her alanına yansır ve günümüz bakış açısıyla totaliter bir düzeni yansıtır. Bu dönemde yazılan en ütopik eser olarak tanımlanabilir çünkü, ideal toplumu ayrıntılarla betimleyen, o güne nasıl ulaşılacağını açıklama çabası gösteren, böyle bir toplum yaratma yönünde arzu uyandırabilecek bir kitaptır. Dönemin Türkçü-İslamcı ütopyalarına bir diğer örnek de Hasan Ruşeni’nin Ruşeni’nin Rüyası: Müslümanların “Megali İdeası” Gaye-i Hayaliyesi’dir (1915). Bu ütopyada Türklerin öncülüğünde tüm Asya ve Afrika birleşmiş, dünyanın en büyük gücü haline gelmiştir. Bu eser hayli saldırgan bir Türkçü-İslamcı devlet ütopyasıdır. Yahya Kemal’in Çamlar Altında Muhasebe’si (1913), ilk bölümünde İstanbul’un fethinden sonraki gelişmeleri farklı kurgular, ikinci bölümü ise 2187 yılındaki İstanbul’u anlatır.

Bu metinlerin ortak noktaları vardır.

  • Hepsi ütopyayı siyasi bir projenin aracı olarak algılar.
  •  Hepsi, Türkçülük-Osmanlıcılık-İslamcılık ideolojilerini değişen oranlarda içerir ama hiçbirini dışlamaz.
  • Hiçbiri, iktidardaki İttihat ve Terakki’yi eleştirmez.
  • Hepsi ilerleme fikrine inanır, ama, ilerlemenin bizi götüreceği nokta hep biraz belirsiz kalır.
  • Hepsi yalnızca Türk yurdunu kapsar, insanlık için iyi bir yaşam kaygısı hiçbirinde görülmez.
  • Tüm bu eserlerde tepeden inmeci, dayatmacı ve totaliter bir eğilim gözlenir. Ayrıca, bir homojenleştirme eğilimi de fark edilir.
  • Bilimsel yenilikler bu eserlerde çok yer tutmaz.
  • Hepsinde maddi refah konusu çok önemlidir. İnsanların çok zenginleşmediği bir ütopyaya pek rastlanmaz.
  • Yapısal/yönetsel nitelikler konjonktüre bağlı olma özelliği taşır.
  •  İyi yaşam tasavvurunu betimleme, ayrıntılandırma özellikleri bakımından en güçlü olan  Rüyada Terakki ve Medeniyet-i İslamiyeyi Rüyet’tir.

Cumhuriyet Döneminde Ütopya

Cumhuriyet’in kurulması, 19. yüzyıl Osmanlı aydınının Batılılaşma ütopyasının gerçekleşmesidir. O andan sonraki ütopya ise çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak, bunu da Batı’nın yaşadığı sorunlardan kaçınarak yapmaktı.

Cumhuriyet dönemi ütopyalarının ağırlıklı olarak 1930’lu yıllarda yazıldığı görülür.

Liberal bir Batıcı olarak anılan Ahmet Ağaoğlu’nun 1930 tarihli Serbest İnsanlar Ülkesinde’deki ütopyanın alternatif bir toplumsal yapılanma önermediği, rejimin işleyişine yönelik yapıcı önerilerden ibaret olduğu söylenebilir.

Raif Necdet Kestelli’nin 1933 tarihli romanı Semavi İhtiras, bir ütopyadan çok, gerçekleştiği düşünülen bir ütopyaya yazılan bir güzellemedir.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun 1934 tarihli Ankara adlı romanı Fethi Naci’nin 100 Yılın 100 Romanı’nda yer alan edebi açıdan önemli ancak, dönemin hakim ideolojisini ideal olarak kurgulayan bir eserdir.

Memduh Şevket Esendal’ın Yurda Dönüş (1940) adlı hikayesi düzene muhalif, alternatif bir yaşam biçimi önermek yerine, mevcut düzeni daha köycü/toprağa dayalı, daha muhafazakar hale getirmeyi hedeflemektedir. Esendal, CHP Genel Sekreteri idi ve dikey medeniyet diye adlandırdığı sanayi medeniyetinin çökeceğine, toprağa dayalı yatay medeniyet anlayışının esas alınması gerektiğine inanıyordu!

Şevket Süreyya Aydemir’in, Toprak Uyanırsa: Ekmeksizköy Öğretmeninin Hatıraları (1963) adlı romanı siyasi çoğulculuğu ve toplumsal farklılıkları hoş görmeyen bir anlayışla toplumun devletçi, Jakoben, disiplinli bir strateji ve planlamayla modernleştirilmesini öngörür.

Peyami Safa’nın, Yalnızız (1955) adlı romanının baş kişisi beş yüzyıl sonrasında kurulmuş hayali bir ülkeyi düşler. Bu roman da ütopya denebilecek etraflı, bütünlüklü bir ideal toplum tasavvuru oluşturmaz.

Türk edebiyatında bu kategoriye girme ihtimali olan eserler ütopya kavramıyla tam olarak örtüşmezler. Tümü, Modernite’nin ve ilerleme fikrinin ürünüdürler.

Ancak Türk ütopya edebiyatı , bir metnin ütopya olabilmesi için gereken:

  • mevcut düzene açık ya da örtük eleştirel bir bakış içermek ve,
  •  bu düzene alternatif bir ideal toplum tasavvuru geliştirmek

açısından genel ütopya kavrayışından farklılaşır.

Gerçekleşen birer ütopya olarak görülen Birinci Meşrutiyet, İkinci Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerini, toplum tarafından içselleştirilmiş bir ideoloji haline getirme çabaları, ütopya yazarlarının amacı haline gelmiştir. Yaşanan devrimin doğru yol olduğunu göstermek için ütopyaya baş vururlar. Türk ütopyaları çoğunlukla tepeden inmeci, dayatmacı, homojenleştirmeci ve totaliter özellikler taşır. Türk edebiyatında komünist, anarşist, feminist, özgürlükçü ütopyalar bulamayız. Tüm insanlığı kapsayan ütopyalar da yoktur.

Bu durumda biz de, Türk edebiyatında ütopya olmadığı yönünde genel kabul gören görüşe katılmak durumundayız.

 

Görsel Sanatlar ve Oyun

İnsan, düşünmeye başladığı andan itibaren iç gerçeklerini, içgüdülerini biçimsel olarak açıklamaya başlamıştır. Bu görsel imge ve simgelerle, oyun oynayan çocuğun zihninin işleyişi aynıdır.

İnsan doğa ile yetinemez, onu aklı ve emeği ile işler, kendi amaçlarına göre yenilikler getirerek kültür yaratır. Denge arayışını sanat aracılığıyla çözümler. Bir dönem için kurulan denge zamanla bozulur, çağın eğilimine göre yeniden kurulması gerekir.

İlk insanlar ihtiyaçlarını karşılamak için çeşitli araçlar üretmişler ancak bunları yapmakla kalmamışlar, tek ya da çok renkli geometrik bezekler, çiçek, yıldız, daire gibi sembolik motiflerin yanı sıra değişik konulu tasvirlerle süslemişler, güzelleştirmek için emek harcamışlardır. Törensel olmayan kaplar bile güzel biçimlere sokulmuştur. Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi MÖ 6800-5700 tarihlerinden kalma Çatalhöyük kazılarında ele geçirilen böyle eserlere ev sahipliği yapmaktadır. Yine MÖ 6. binyılın ilk yarısına ait makyaj aletleri, taş ve kemikten yapılma süs eşyaları da aynı müzemizdedir. Taşa, tahtaya kazılarak resim, maddelerin şekillendirilmesi ile heykel ortaya çıkmış; duyguların seslerle belirtilmesi müziğe temel olmuş, çeşitli oyunlarla tiyatro başlamıştır. Bu faaliyetlerle insanlar dar hayatlarını genişletmişlerdir. Arkeoloji, her insanda güzele karşı bir ilgi ve güzellik duygusu olduğunu kanıtlamaya devam etmektedir.

Çocuğun dünyayı anlamlandırmasını ve eğlenmesini sağlayan oyun ve oyuncağın tarihi çok eskidir. İlk çağda mağara duvarlarına resimler çizerken kullanılan taşlar bugünkü boya kalemlerinin ataları olarak oyuncak sayılmaktadır. Arkeolojik bulgularla ortaya çıkarılan tahta atlar, topaç, misket ve kil bebekler ilk oyuncak çeşitleridir.

Gaziantep’teki Medusa Cam Eserleri Müzesi’nde Hitit ve Fenike dönemlerine ait pişmiş toprak ve taştan yapılmış oyuncaklar  sergileniyor. Binlerce yıl önce kralların çocukları için yapıldığı tahmin edilen pişmiş toprak ve taştan yapılma dört bin yıllık oyuncak arabalar 2011 yılında yapılan kazılarda bulunmuş.

Gaziantep’teki Medusa Cam Eserleri Müzesi’nde Hitit ve Fenike dönemlerine ait pişmiş toprak ve taştan yapılmış oyuncaklar sergileniyor. Binlerce yıl önce kralların çocukları için yapıldığı tahmin edilen pişmiş toprak ve taştan yapılma dört bin yıllık oyuncak arabalar 2011 yılında yapılan kazılarda bulunmuş.

Dış dünyanın, duyumsamaların, özlemlerin ve izlenimlerin zihinde görüntüye dönüşmesi, resimsel bir değer kazanması, yani imge ile, duyularla ifade edilemeyen bir şeyi belirten somut nesne veya işaretlerle yani simgelerle görselleştirme yoluyla insan, sorunlarını oyun alanında çözmüş, acılarını sağaltmıştır. Sanatçı da çocuğun oyun oynarken yaptığı gibi, kendi iç ve dış gerçeklerinden yeni var oluş biçimleri yaratır. Bir oyun olarak sanat varoluşsaldır.

Sanat ile oyunda öykünme ve özgürlük ortak iki noktadır. Her ikisi de insanı gündelik yaşamın sıkıntılardan, kaygılarından uzaklaştırarak, insanın adeta kendisini unutmasını sağlar. Her ikisinde de  hayal dünyasına yönelme olur. Bu dünya içinde, insan mutlak özgür olur. Friedrich Schiller’e (1759-1805) göre, “İnsan oynadığı sürece insandır.” Schiller’e göre sanat bir oyundur ve insan, gerçek özgürlüğe ancak sanat yoluyla ulaşabilir. İnsan sanatla uğraşırken, kendini zamandan koparılmış gibi hisseder. Bu ise oyun oynarken zamanın nasıl geçtiğini fark etmeyişimize benzer. Biz, böylece insanlığımızın saf ve tam olarak ortaya çıktığını anlarız.

Sanatın öykünme olarak değil de, bir yaratma içtepisi olarak ele alındığı düşünceye göre sanat kişisel bir dürtü ve tepkidir. Bu noktadan hareket ettiğimizde oyunun ve sanatın kendi dışında başka bir amacı olmadığını yani auto telos kavramlar olduğunu kabul etmemiz gerekir. Sanatçı da çocuğun oyun içindeki tavrı gibi eserini meydana getirmekten başka bir amaç gütmez. Bu görüşe göre hem sanat hem oyun bir doyum kaynağıdır, sanatçı kendini tamamlamak için yaratır.

Felsefe ve psikiyatri profesörü, Alman Karl Groos’un (1861-1946) Oyun Teorisine göre ise oyun, hayatın sonraki aşamaları için bir hazırlık ve çocukların gelişimi için gerekli olan bir fonksiyondur. Aynı şekilde hayvanların oyun oynamasının da içgüdülerini geliştirerek onları savaşmaya ve hayatta kalmaya hazırlayan bir pratik olduğunu öne sürer. Dolayısıyla bu görüşe göre oyun, auto telos değil, işlevseldir.

Sinemaya eğlenmek için giden seyirci, kendi kendinden kaçmak, gündelik tekrarları yok etmek ister. Uykunun ve çocuk oyunlarının verdiği o sınırsız korunma duygusuna sinemada yeniden kavuşur, sinemaya çocuk oyununu devam ettirmek için gider.

Sanat ve oyun beğeni ve zevklerin gelişmesinde de önemli yer tutar. Gerçeğin imitasyonları ile oynayan çocuk doğruyu-yanlışı, iyiyi-kötüyü, güzeli ve çirkini öğrenir. Bu nedenle sanatın ve oyunun eğitim içindeki önemi kavranmış ve eğitim programları hazırlanırken estetik değerlere, müfredatı oyunla, eğlendirerek vermeye dikkat edilmeye başlanmıştır. Konsol oyunlarına rağbet oyun oynamaya olan ihtiyacın her yaşta devam ettiğini göstermektedir.

Sanat ve oyun ancak özgür ortamlarda ortaya çıkabilirler ve toplumların ileri gitmeleri ancak özgür ve yaratıcı bireyler sayesinde gerçekleşebilir.

 

Yararlanılan Kaynaklar

  •  Çocuğun Görsel Sanat Eğitimi, Zerrin Kehnemuyi, YKY 7. Baskı 2013.
  • Görsel Sanatlarda Oyunsallık, Nazan Azeri, M.Ü. Güzel Sanatlar Enstitüsü Prof. Dr. Ergin İnan’a sunulan Sanatta Yeterlilik Tezi, 2000.
  • Sanat ve Oyun, Arş.Gör. Canan Birsoy Altınkaş, Bilim, Eğitim ve Düşünce Dergisi, 2002.
  • Anadolu Medeniyetleri Müzesi Rehberi
  • Okullarda Resim, Hüseyin ve Hayrettin Kılıçkan, Taç Yayınevi.
  • Sanat ve Oyun, Sosyolog Ömer Yıldırım, Atatürk Üniversitesi Çağdaş Felsefe Tarihi Dersi Ders Notları.
  •  Yeşil Gözler, Marguerite Duras, Metis Yayınları, 2008.